Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

BİR TİMSAH FIKRASI ÜZERİNE FELSEFÎ DENEMELER

Meşhur fıkradır. Kadın psikiyatra gider ve “yatağımın altında bir timsah var” der. Kocası buna kesinlikle inanmamaktadır ama ne yapsın; anlayışla sükût etmektedir. Hekim şaşırır ama “herhalde bu bir hezeyan” diyerek, hastasına bu açıdan yaklaşmanın daha isabetli olacağına karar verir.

Ne de olsa, böylesine hezeyanı olan bir kişiyle “saçmalama” diye münakaşa edilmez.

“Evet, anlıyorum… Bazıları evlerinde gerçekten de timsah besliyorlar ama bu onların habitatına (doğal yaşama alanlarına) uyan bir mekân yahut ortam teşkil edilebilirse daha makul olur, ne dersiniz” diye soruyu geri atar. Amacı içgörü uyandırmak, bir yandan da mecazî mânâda bir mesaj vermektir: “Timsahın Ankara’daki bir karyolanın altında ne işi ola ki”!

 ***

Üstelik şu “petshoplarda” (hayvanatın sergilenerek, ücreti mukabilinde satıldığı dükkânlar) satılan timsahların çoğu ya yavru, ya da genetiğiyle oynanmış minyatür formları. Böyle giderse, birkaç asır sonra bizleri de birileri satabilir (Kadim Yunan ve Roma’da, Ortadoğu kültürlerinde olmadı mı, olmuyor mu sanki? Bakarsınız 1000 sene sonra iyice tekâmül etmiş şempanzeler de bizi satarlar). Bırakın her hayvan kendi sevdiği ortamda hayatiyetini sürdürsün…

***

“Herhâlde evinizde bir korokodil yahut alligatör besleyecek hâliniz yoktur. Bunlar devasa hayvanlar ve derhal insanı yerler. Her ne kadar evrimsel açıdan predatörün (avcı) mönüsünde insanlar ön sırada gelmiyorsa da… Her sene ortalama 1000 Homo Sapiens sapiens’ten biri bu çok gelişmiş sürüngenlerce yenilip, bir de çevrile çevrile boğularak katledildikten sonra, mideye indiriliyor” der.

***

Eh, tabii ki antipsikotik ve biraz da morali düzelsin diye antidepresan bir ilaç başlar. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye alabilmek ümidiyle “bir dahaki seansta gelirken, bana her iki büyük timsah alt-türünün ve evlerdeki süs timsahların hayat şartları hakkında birkaç sayfalık doküman hazırlayıp gelin ki, konunun üzerinde uzun vadeli çalışıp, size maruziyet de duyarsızlaştırma terapileri yapayım. Sonra hipnoterapi de eklerim der.

***

Hasta ve kocası “peki Doktor Bey, iyi günler” der ve giderler. Ruh hekiminin keyfi yerindedir çünkü hem çaktırmadan meta-kognisyonla ona zekice bir mecaz yollamış hem de terapinin önünü açmıştır. 

***

Huzur içerisinde ve kendisiyle de iftihar ederek evine gider. Karısına “ne ilginç vakalar geliyor hayatım, etik sınırlar olmasa anlatırdım” der. Karısı gülmeye başlar “tamam da, galiba beni başkasıyla karıştırdın, ben de psikiyatrım yâhu” der.

Ruh hekimi kendine gelir ve ketumiyetine de itimat etiği için, karısı meslekdaşına vakayı özetler.

***

Karısı daha genç ve çok okuyan bir tiptir; azıcık da bilmiş ama iyi niyetli… “Hayatım, biraz erken yüzleştirme (konfrontasyon” yapmamış mısın? Ya hasta veya yakını bu mecazı anlamaz da, gidip internetten araştırır yahut daha da beteri, bir veterinere danışırlarsa” der.

***

Hekim biraz telaşlanır ama daha sonra rahatlar: “Hayatım, buradaki timsah aslında dinamik açıdan bir fallus imagosu ve hastaya bastırılmış cinselliğini ve saldırganlığını da ihsas ettirmiş oldum. Yeterince zeki ve entellektüel insanlar, mesajı almışlardır”.

 ***

Der de, azıcık huzuru kaçmıştır. “Ya bu kadın çılgınlık yapıp da evde timsah besliyorsa, ben ne yaparım” diye tedirgin olur. Sonra da bu gayrı mümkün ve gayrı varit bir düşünce. Nasıl olsa bir sorun çıkmaz deyip, konu hakkındaki son literatürü psikiyatri dergilerinden ve kitaplarından taramaya başlar. Karısı da iştirak eder. PubMed’e “home ve crocodile” yazınca 20 makale çıkar. Hepsinin özetlerini hızla okurlar; korkacak bir şey yoktur!

***

5 gün sonraki randevuya gelen hastalarına durumun nasıl olduğunu sorar, karısı meslekdaşı da yanındadır. “Vallahi, timsah hâlâ yatağın altında artık ben pek aldırış etmiyorum" der hanım; kocası kıpkırmızı ve gergin ama sabırlı bir duygulanımla susmaya devam eder.

***

İlaçların dozunu artırırlar ve “o timsah zamanla çekip gidecek” diye teminat verirler.

***

Bir sonraki randevuya gelmezler ama hastanın kocası telefon eder. Nazik ama bastırılmış bir öfkeyle “bizim eve gelebilir misiniz, ücreti takdim edeceğim” der.

“Aman efendim, bir uğrarız, zaten yakın” diye yola çıkarlar.

Bir bakarlar ki hanımı timsah yemiş kısmen ama acil servise yetiştirmişler!

 ***

Ruh hekimi sorar: “Beyefendi, gerçekten de böyle bir timsah mevcut muydu”?

Hastanın kocası hazin bir tebessümle cevap verir: “Hiçbir zaman olmadı ama belki de karımın beyninin muhayyile gücünü yeterince ciddiye alamadık”, o kadar beynini zorladı ki, varolmayan timsah zuhur etti ve karanlıkta karımı ısırdı. Işığı yaktığımda sadece onu yaralı olarak gördü. Timsah ortada yoktu!

***

Ruh hekimi hüzünlüdür…

“Bunca senedir bu işi yapıyorum, hayal gücünün sonsuzluğunu ve onun organı olan beynin yaratıcı kuvvetinin muhteşem becerilerini yeterince almadım. Muhtemelen bir Dissosiyatif nöbet geçirip kendine zarar verdi. Merak etmeyin” der.

Tam evden çıkacaklarken, pek zarif bir adam olan kocası viziteyi verirken ikisinin de kulağına fısıldar: “Ben bu geceyi yanız geçireceğim, hastaneye almadılar. Ya bu timsah bana da saldırırsa” diye endişesini dile getirir.

Telkin, ikna, belki de folie a deux. Ne fark eder?

 ***

Karısı teselli eder; “bir de EEG isteyelim, belki temporo-limbik epilepsi geçirdi” der.

Ruh kekimi “tabii ki hayatım” cevabını verir. 

Sonra eve giderler. Geniz bazalı ve yere yapışık yataklarına tam uzanacakken hekim fırlar.

“Aşkım, odada sanki bir hırıltı mı var, yoksa bana mı öyle geldi diye” haykırır.

 ***

Karısı güler ama o da tedirgin olmuştur: “Bana bak, üzüm üzüme baka baka kararır” der.

O gece kâbuslar içinde geçirirler.

Ya timsah onlara da gelmişse?

Daesin mi yoksa Umwelth mi?

Yoksa Eigenwelth mi?

 ***

Acaba, basitçe bir paranormal fenomen mi? Hani başka bir boyuttan gelen ama tecessüm ederken timsaha istihale olan bir Marslı mı?

Tam da terapide metakognitif süreç başlamışken!

***

Uyandıklarında her tarafları sağlamdır.

Hangi boyuttaydık diye sorarlar kendilerine karı koca

Acaba gerçek olan ne?

Bunun gerisini daha sonra paylaşacağım.

Hepimiz hayal ettiğimiz şeyleri yaratıp onlarla beraber yaşıyor, bir kohabitasyon içinde mi devinip duruyoruz acaba!

Yoksa bu işin içinde beynelmilel güçler mi var?

*** 

Bu aralar beni bir düşüncedir sardı... İktidarda kim olursa olsun, Ruslar bizim tarihî düşmanımız değil mi?

Kalktık tayyarelerini düşürdük.

d]

IŞİD'di değil mi?

Mukabele-i bil misilden de geçtim.

Ya Putin ve Meldeyev doğal gaz vanalarını üç beş günlüğüne kısarlarsa?

Buna da acaba Illuminati mi karışmış olur yaksa amaca yönelik hareket eden, silahla dolaşan, kendinden hiç kimseye güvenmeyen, ilginç yönelimleri olan eski bir KGB ajanı mı?

Ya bir de her tarafta canlı bombalar kendilerini patlatmaya başlarlarsa?

Bunların çoğu akıl hastası değildir, kendilerini inandıkları davaya vermiş adamlardır!

Tarih tekerrür ediyor: Aklıma 11 Eylülde NTV'den yaptığımız canlı yayında Sayın Celâl Pîr'le konuştuklarımız aklıma geliyor.

Hepsi ABD'nin numaraları, "kendi İkiz Kulelerini kendileri vuruyorlar" demiştim de, pek kimseler inanmamıştı.

Bu memleket için üzülüyordum geçen gün aldığım bir haberden sonra moralim düzeldi!  

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Şubat 2016 Cuma

Okumaya devam et
  4081 Hits
  0 yorum
4081 Hits
0 yorum

KORE NE YAPMAK İSTİYOR?

Herkesin bildiğini tekrarlamak değil amacım.

Bu ülkeye pek çok asker gönderdik, her yaştan ve baştan.

Pek çok da şehit verdik zamanında!


Türk Tugayı (Kod adı: Şimal Yıldızı veya Kutup Yıldızı), Kore Savaşı sırasında 1950’den 1953’e kadar Birleşmiş Milletler Ordusunun komutası altında savaşmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir tugayıydı.

İkinci Dünya harbi Soğuk Savaş başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu.

Bu savaşta tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya’ya karşı korumuş, ancak savaş sonrasında Sovyetler Birliğinin Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlar’da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaştığı iddia edildi. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu'na ve Amerika’ya yaklaşmaya başladı.

Türkiye, NATO’ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı’na birlikler göndermiştir.

Özellikle sol kesimler tarafından “Türk gencinin kanının Amerika’ya satılması” şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Ağustos 1952’de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur. 

*** 

Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşündüğü halde, sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu.

***

Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’da aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Burada bekletilmeden Daegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirildi.

Taegu’da Türk Tugayı Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Eskimiş mâlzemeler ise geri gönderildi. Bu yeni mâlzemeyi kullanmak için eğitiminden geçen tugay 10 Kasım 1950’de cepheye hareket etti.

d]

Önce Seul’un 60-100 Km Kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlenen tugay daha sonra Kunu-ri bölgesine nakledildi.

Kunu-ri Muharebesi

Çin’in savaşa dâhil olmasının ardından Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin cephesi yarılmıştı. ABD Kara Kuvvetleri 9. Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk Tugayı, Kunu-ri bölgesinde direnerek 8 Ordu’nun perişan olmadan çekilmesini sağladı.

Kumyangjang-ni Muharebesi

Türk Tugayı birlikleri, 6 Ocak 1951’de Chonan’da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra 24 Ocak’ta Chonan’dan hareket ederek Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun savunma mevziinin bir kısmını almak üzere saldırıya geçti ve bölgeyi savunan Çin Halk Gönüllü Ordusu 150. Tümeni'ne bağlı 447. ve 448. alayları ile mücadeleye girdi. Başlangıçta üstünlük Çin birliklerindeydi.

***

Ancak silah üstünlüğünü Çinliler elde edememişlerdi. Çinlilerin el bombası sayısı azdı. Türk tugayı Çinlilerden daha fazla el bombasına sahipti. Bunun sebeplerden biri de ABD tarafından silah ve cephane ile desteklenmesiydi.

Savaşın başında mevzilerinde bulunan Çinliler etkili bir şekilde ateş yağdırmaya başladılar.

Ancak önceden mevzilendirilen Türk 1. Takımı görünmeden Çinlilerin mevzilerine yaklaşıp el bombası kullanarak Çinlilerin mevzilerini aldı. Çinliler bu bölgedeki mevzileri yeniden ele geçirebilmek için uğraşması sonucu Türk 2. Taburu 185 rakımlı tepeyi ve ardından 156 râkımlı tepeyi süngü hücumuyla aldı. Alay taarruz grubu da rahat bir şekilde Kumyangjang-ni kasabasını aştı.

NEVADA Karakolları

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı ve 2. Değiştirme Tugayı ile değiştirildi. 17 Kasım'da Tümgeneral Tahsin Yazıcı görevini Tuğgeneral Namık Argüç’e devretti. 9 Haziran'da İzmir limanından hareket eden 3. Değiştirme Tugayı 20 Ağustos 1952’de, 4. Değiştirme Tugayı ise 6 Temmuz 1953’te bu görevi devraldı.

241. Piyade Alayı (Alay Komutanı Albay Celal Dora, alay lağvedildikten sonra Tugay komutan yardımcısı)

105. Motorize Sahra Topçu Taburu, üç öbüs bataryası ve bir karargâh takımından ibaretti. Her obüs bataryası altı adet 105 mm toptan ibaretti.

Motorize İstihkâm Bölüğü

Motorize Uçaksavar Bataryası

Taşıt Kamyonu Bölüğü

Motorize Muhabere Takımı

Motorize Tanksavar Takımı

Sıhhiye Takımı

Tamşr ve Bakım Birimi

Askerî bando

Değiştirme Takımı…

Hepsi vardı da, sonuçta ne oldu?

Kayıplar

Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 ölü ve 2147 yaralı verdi.

 

Bunların dışında Türk birliklerinden 234 asker esaret içinde ve 175 asker (akıbeti belli olmayan) sayılmıştır.

1. Türk Tugayı’nın toplam kaybı şöyledir: 721 ölü, 2111 yaralı, 175 kayıp, 234 esir (POW) , 298 belirsiz…

Sonraları

1960 yılında 200 kişilik bir bölük gücüne ve 1965 yılında bir manga gücüne düşürüldü. 1971 yılında tamamen geri çekildi!

***

Nükleer silahların kullanılmasının, fiilen hayatın sonunu getireceğini söylemeyen kalmıyor. Einstein da, pek çok büyük adam da bunu açıkça söylemişti.

Eğer Kore büyük güçler arasına girmek istiyorsa, buna ABD cevaz vermez. Japonya’ya reva gördüğü muameleyi reva görür. Mukabebele-i bilmisil kurallarına göre iki Atom bombası atar. 

Ertesi Gün gibi Hollywood şaheserleri(!) boşuna çevrilmedi.

***

Hatırlatayım…

Vietnam’da muvaffak oldular mı?

Pearl Harbor’da kendi gemilerini vurmadılar mı?

***

Beni ilgilen kısmına gelince…

Elbette ki hayattan kalır ama nasıl?

İkiz Kuleleri kim vur(dur)muştu?

Kaç kişi intihar etti sonra.

***

Bol miktarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu, daha da fazla gazi ve kolları bacakları kopmuş, perişan olmuş insanlar!

Kendine yabancılaşan insanlar ve parya haline düşmüş garibanlar…

Depresyondan ve perişanlıktan gözünü açamayanlar,

Peki, bu arada, her tarafta dilenen Suriyeliler ve fırsat bulunca etrafı

haraca kesip, darp eden diğer sosyal ve etnik gruplar ne olacak?

Bunun cevabını kimse bilemez!


Dilerim bu ülkeye herkes elbirliğiyle bağlı kalsın ve kimse de bizi bu

belaya bulaştırmaz.

***

Yoksa Kişilik Bozuklukları, Travma Sonrası Stres Bozukluları ve her türlü bedensel ve psikiyatrik hastalık artar.

Biz hâlâ işbirlikçi ve birbirini seven, cami avlusunda veya başka bir mekânda buluşup kaynaşan bir toplumuz.

Birbirimiz, sever ve sayarız ve diğerkâmca (altruist) davranır, karşılıksız veririz.

Bir parkta veya başka bir ortamda kucaklaşırız.

Bu arada, herkes her sözünü tutmayabilir ve ahde vefa da göstermeyebilir.

Ne kadar güçlü arketiplerimiz var ki, ayaktayız.

Son zamanlarda çok tırmanış gösteren olaylardan dolayı Bipolar Bozukluk ve her türlü madde tüketimi (esrar, kokain, LSD, eroin, ortalıktaki nargilelerin içine emdirilmiş maddeler).

Arada içkimizi içer, bazen ara veririz ama hiç rezil olmayız.

Her şeyin çaresi var, bir tek mukadderat hâriç.

Onu da kim bilir, bilinmez…

Biz bu zilletten de kurtuluruz, yeter ki araya oyunbozanlar girmesin.

Her şeyin başında da, sonunda da insan var.

İnsan ise bazen beşer olur şaşar, bazen de.

Yeter ki nifak ve kötülük tohumları atılmasın.

Biz bize yeteriz ve kimseyi dışlamaz, hoşgörüyle karşılarız.

Berzahta da, Cennet’te de, Cehennem’de de biz varız; hattâ mevcuduz.

Sıkılmak yok, bıkmak ise en büyük ayıp. En kadim ve mubah ibadet çalışmaktır.

Küsenlere selam ola…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Ocak 2016 Pazartesi

Okumaya devam et
  2423 Hits
  0 yorum
Etiketler:
2423 Hits
0 yorum

DOPING ve YAZIK DEĞİL Mİ?

Doping, spordaki performansı (verimliliği, rekor kırma azmini), arttırmak amacıyla başvurulan bir uygulama demek.

İlk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır.

Buna göre, doping sporcu veya oyuncuların yarışma sırasında, yahut oyuna hazırlanırken spor ahlâkına (morality) yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak arttıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka muhtemel yöntemleri kullanmasıdır.

***

Buna göre, Freud genç yaşlardan itibaren Kokain kullanarak, bilimsel veya entellektüel uyarıcı yapmıştır denebilir. Bilindiği gibi, son döneminde de, doktoruna rica ederek morfin yaptırarak aslında bir nevi ötanazi (hayırlı ölüm) veya intihar (suicide) uygulattırmıştı.

***

Morfinin tarihçesine de bir bakalım:

Boyle, 1650’de, İstanbul’dan (evet, bizim buralardan) ham afyonu kristal yapılı Potasyum Hidroksit (KOH) ile muamele ederek kristal yapılı bir karışım elde etmiş ama bunun yapısını aydınlatamamıştır.

***

1803 senesinde Deraswe ismindeki bir araştırmacı, billurî (kristal gibi) bir maddeyi ayrıştırmıştır. Friedrich Wilhelm Sertümer isimli bir Alman Eczacı Asistanı tarafından sentezlenen afyonun (bütün Morfin benzeri maddelerin ana maddesidir), Rüya Tanrısı Morrpheus’den ilham alarak sentezlemiş.

 

***

Bu arada, dün Bozkurt lâkaplı Sayın İlham Gencer’i aradım, beklediğini söyledi. Kendisi 1926 doğumlu olup, ilk defa 1931’de, 1931’de annesinden aldığı derslerle piyango çalışmaya başlamış ama hiçbir profesyonel piyano eğitimi almamıştır. Tamamen doğaçlama (irticalen) ama hiç nota şaşmadan icra eder parçalarını. Hem de 5 yaşından beri

ed]

 Allah uzun ömürler versin efendim...

Daha önce ilk karımla nişanlıyken, geçen sene de Neslim’le beraber, yanımızda Adana Koleji’nden bir arkadaşım da (Sanırım Filiz’di ve güzel kızı da mevcutken –ki o da ilk defa sahneye çıkıyordu), Les Ottomans’ta dinlemiştik. Parmakları adeta uçuyordu piyanodan…

***

10 sene önce İstanbul’un Güzelliklerini Koruma ve Yaşatma Derneğini kurmuştur. 2008 senesinde çok popüler olan ve Merhum Karısı Ayten Alpman’ın icra etiği çok güzel bir şarkıyı, yani esasında bir Musevi şarkısını, Kıbrıs Barış Harekâtı vesilesiyle düzenlemiş ve Vatan, Millet ve Atatürk sevgisini bu parçada özetlemiştir.

bed]

Nedense, üstelik Kıbrıs'taki bir kongrede, Leman Sam bu şarkıyı söylemek istememişti. 

***

Bu kadim Musevi kültüründen alınan ilhamla Türklük sevgisini insanlara yayan enfes şarkıyı, sanırım ortamdaki gürültüden de kaynaklanıyordu, maalesef dün gece gittiğimiz Levent Tenis Kulübü’nde, Değerli Arkadaşım Selçuk Ural seslendiremedi ama epey dans ettik ve çok keyif de aldık.

bed]

Önceden televizyonda canlı yayında da boy göstermiştik...

***

O arada, benim bu tesise üye olamama vesile olan Sevgili Teoman Nazifoğlu’nu da telefonla aradım. Son derecede sağlıklıydı sesi… O da Karadenizlidir ve tam bir Milliyetçi ve Beyefendi bir insandır. Marmaris’te olduğunu söyledi. Duygulandım… O da epey şey çekti ama dimdik ayaktaymış.

***

Bizim camiadan da, bir dönem ABD’de çok ciddi araştırmalara imza atan bir Çocuk Psikiyatrı (Atilla Turgay) beyninin ön tarafında (Frontal Bölge) büyüyen beyin töründen sonra kendisini kaybetmiştik.

 Merhum Profesör Atilla Turgay

Yakın arkadaşı ve dostu, Sevgili Ağabeyim, Meslekdaşım ve Dostum Sunar Birsöz’ün de yakın arkadaşıydı. Sunar Hocam şu aralar Antalya’da, muhtemelen de güzelim yazlığı kapatıp, merkezdeki sıcacık ve dostluk kokan evine taşınmıştır.

Prof. Dr. Sunar Birsöz: Psikofarmakoloji Kitabını beraber yazmışlardı.

***

Vücutta bu işi gerçekleştirmeye yarayan pek çok madde bulunur.

Örnek mi istersiniz?

Bir bardak çay içseniz, içinde tein bulunur; kahveyi tercih etseniz kafein mevcuttur. İkisi de uyarıcı maddelerdir.

Aslında yasaklanmış ve vücuda yabancı maddelerin kullanılması veya herhangi bir maddenin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı yollardan alınması olarak tanımlanır.

***

Bu uygulamanın ilk izlerine Milattan Önce 3. Asırda yapılan Olimpiyat Oyunlarında rastlanmıştır. Bu dönemde sporcuların hızlı koşabilmek için mantar (özellikle vahşi ortamdan toplananlardan) yedikleri bilinmektedir. Sera mantarlarında hemen hiç görülmeyen özellik, doğal ortamdan toplananlar da bazen öldürücü bile olabilir.

Mantar zehirlenmelerindeki zararlı, bazen de öldürücü etkiler, mantarı yedikten hemen sonra başlar (Mantarlar, Evrim-Bilim açısından da, hayvanlarla bitkiler arasındaki bir türdür).

Mevsimi geçmez, toplarken dikkat edin!

Eğer bakkaldan almazsanız veya eskiden gelen bir hastamın yaptığı gibi balkonunuzda yetiştirmezseniz, ölüm bile kapınızı çalabilir.

***

Mantara bağlı zehirlenmelerde şu belirtilere rastlanır:

Yorgunluk, şiddetli ağrılar, baş dönmesi, şiddetli ağrı, baş dönmesi, soğuk terleme, bulantı, kusma, şiddetli ishal, hayal görme

İçinde alfa amantin (hemen öldürür), bolesatin, coprine, orelanin (öldürücü), muskarin (bazen dünya değiştirici), arabitol (gene zehirli olabilir) bulunur.

***

Romalılar Döneminde Savaş Arabası yarışlarında atların daha hızlı koşabilmeleri için atlara su ve bal karışımı hydromel adı verilen bir sıvı içirilirdi. Bu da alkollü içkilerle bal şarabının karışımından yapılırdı.

***

Tarihi kayıtlarda, Güney Amerika yerlilerinin koka filizlerini çiğnedikleri görülmektedir- bu da Kokain’in ana maddesidir.

Günümüze kadar hep saklanmış olsa da, sonunda –Cola yazan bütün içeceklerin içerisinde çok düşük miktarda çok miktarda Kokain bulunur. Coca Cola ile Pepsi Cola’nın da hissedarları aynı kişilerdir.

***

Modern çağdaki ilk dopinglere 19. Asırda yüzücü ve bisikletçilere rastlamaktadır. Modern olimpiyat oyunlarının başlamasıyla beraber sporcular arasında madde kullanımı hızla yaygınlaşmış ve günümüze kadar olimpiyat oyunlarında çok sayıda bu zararlı madde tespit edilmiştir.

***

ZARARLARI

Dopingin çarpıntı, yüksek tansiyon, sinirlilik, saç dökülmesi, kalp krizi sonucu ölüm gibi zararları bulunmaktadır.

***

Bakalım, Aslı Çakır’ın, Nevin Yanıt’ın ve tamamen kendi imkânlarıyla rekorlar kıran, ekserisi de Adana, Antalya ve diğer illerinden gidip koşturan, bu son kararlarla hayal kırıklığına uğrayan kızlarımızın ne kabahati vardı?

embed]

Nedense Annemi hatırlatıyor bu mütevazı ama azim harikası kız... 

Hatırlayalım; Londra Olimpiyatları’nda 1500 metrede şampiyon olmuştu bu kızımız ve benzerleri…

Alptekin 8 sene süreyle yarışmalardan de men edildi.

embed]

***

2004’te Uluslararası Atletizm Şampiyonasında Altın Madalyayı takmıştı. Üstelik de Uluslararası Tahkim Kurulu Biyolojik pasaportunda kan değerlerinde tespit edilen anormal sapmalar nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Alptekin, 2013’te Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından aklanmıştı.

***

Ancak Uluslararası Atletizm Federasyonu, Türkiye'nin bu kararını temyiz etti. Daha sonra yürütülen soruşturma sonunda da Alptekin'in doping yaptığı tespit edildi. Alptekin, 2004 yılında dünya gençler şampiyonasında doping yaptığı gerekçesiyle yarışlardan iki yıl men edilmişti. Bu kızımızın hayatına bir bakalım: Eğitimini Kütahya Dumlupınar Üniversitesinde tamamlamış, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Bronz Madalya, 1500 metrede Altın Madalya, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Altın Madalya.  Son olarak da 1500 metrede birinci olarak, Londra’da altın madalya kazanmış.

***

Bakar mısınız? Tamamen kendi çabalarıyla, kan ve ter dökerek kazanılan bu atletlere reva görülen şeylere…

***

Bunun için Rusların kullandığı birkaç örnek daha: Yüksek irtifada, çok soğuk ortamlarda sporcuları çatlarcasına koşturmak, sonra Oksijen miktarı artan kanlarını alıp, Avrupa’daki yarışmalarda geri vermek…

embed]

Kanı al, havalandır, sonra geri ver. Yakalanması mümkün değil!

***

Rusya Atletizm Federasyonu Başkanı Valentin Balachnickev, ülkesindeki doping soruşturmasıyla doping soruşturmasında “bütün sorumluluğu üstüme alıyorum” diye istifa etmişti.

Basına yaptığı açıklamada bütün sorumluluğu üstlendiğini belirterek,  görevini bıraktığını açıklamış, Yürüyüş Millî Takımında ise 20’den fazla sporcu da sahalara çıkmaktan men edilmişti!

***

Eski bir sporcu olarak düşünüyorum:

Bu sporcular depresyona girebilir, iflas edip, bu devirde neleri varsa satmak ve borçlanmak zorunda kalabilir.

Evini, barkını satarak Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) içine girebilir.

***

Bu da onları kurtaramazsa, intihar bile edebilirler. Şimdi karşımda “şeytan” lâkaplı Rıdvan, canlı yayında maçı yorumluyor.

embed]

Kendisiyle üyesi olmaktan onur duyduğum ama pek az kongresine katıldığım Fenerbahçe’nin, senelerdir rekabet içerisinde olduğu Galatasaray’ın (tesisleri yan yanadır ve ikisinde de yemek yemişliğim, denize girmişliğim vardır) Derbisini (aynı şehrin iki Büyük takımının mücadelesi) yorumlamakta.

***

Kendisini pek çok kez Aziz Yıldırım’ın yanında görüp, muhabbet de etmiştik. O da bu aralar çok gergin, huzursuz ve gergin.

embed]

En olarak da İzmir’e gitmek için bindiğimiz uçakta karşılaştık. Bir şeyler aralarında bir şeyler konuşuyorlardı... 

Ulu Önder Atatürk, “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim, Spor, ahlaktır, Türk Gençliği sağlıklı yetişip spor yararsa milletimizin geleceği güvence (teminat) altındadır. Sporda başarılı olmak için bütün milletçe sporun niteliği ve değeri anlaşılmış olmak ve ona yürekten sevgiyle bağlanmak ve onu vatani görev saymak gerekir. Ben Türk gençliğinin spor yaparak güçlü olmasını isterim. Dünya spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir, ırkın ıslahı ve küşayişi meselesidir ve hattâ biraz da medeniyet meselesidir. Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister. Yurt savunması bakımından bu derece ehemmiyetli olan izcilik, ferdi ve milli eğitim bakımından da o nispette önemlidir.

/embed]

Müspet bilimlerin temeline dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan bahtiyar, kuvvetli bir nesil yetiştirmek siyasetimizin açık gayesidir.

***

Her millet çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet hâlinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir…

Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir.

***

Muhterem Gençler,

Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip gelmek ve mağlup olmak. Size Türk gençliğine tevdi ettiğimiz vicdan emaneti, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız.

Spordan yoksun olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında etkili olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekâmül ederse etsin, bedeni inkişafı noksan ve yetersiz olursa, o kafayı ileriye götüremez, taşıyamaz.

***

Türk Çocuğu!

Her işte olduğu gibi, havacılıkta da, en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini, az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.

Bir insan hayatında büyük bir muvaffakiyet kazanabilir. Fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır.

Denizciliği Türk’ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu en kısa zamanda başarmalıyız.

Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarf edilen çalışmanın ehemmiyet ve kutsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir.

Zafer, zafer benimdir diyebilenin; başarı, başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.

Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.

Açık ve kat’i olarak söyleyeyim ki, sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletçe sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki eylemek lazımdır.

***

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar; Türk gençliği, gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

***

Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir hâldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz.

***

Dünyada yenilmez kimse, yenilmeyen takım, yenilmeyen ordu, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenilgilerden sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, toparlanarak kendini yeneni yenmek için olanca gücü ile azimle daha çok çalışmalıdır.

***

“Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatini yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak emeliyle bir spor çizmezler. Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden eğitimi sağlamaktadır.”

***

Atatürk, her alanda olduğu gibi sporda da bilim yolundan ayrılmamayı tavsiye ederken, sporun önemi üzerinde de durmuş ve ona yeni bir benlik kazandırmıştır. “Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar, beden terbiyesinde de kabiliyetini arttırmış ve yükselmiş olan erdemli (faziletli), kuvvetli bir nesil yetiştirmek, ana siyasetimizin açık dileğidir” sözleriyle de bunu ispat etmiştir. Ulu Önder’in Türk sporundaki ilk imzasını izcilikte görmekteyiz.

***

1915 yılında, “Osmanlı Genç Dernekleri Genel Müfettişliği”ne atanmasından kısa süre sonra bir rapor hazırlayarak zamanın hükumetine sunar. Bu raporunda okullardaki jimnastik saatlerinin arttırılmasını teklif etmektedir. “Açık ve kati söyleyeyim ki, sporda muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyade, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmak ve ona kalben muhabbet ve onu vatani vazife telakki eylemek lazımdır” diyen Ata’ya göre spor, her şeyden önce bir “vatan vazifesidir”.

***

Nitekim bunu, onun Çanakkale Savaşı ile ilgili bir anısında da görmemiz mümkündür. Söyle ki: Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini gırtlağından tutup Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına getirir.

Tanrı'nın halifesi ama neden iki tane? Vatikan'da da mı doping var? Yoksa mason mu?

Paşa, İngiliz askerine, memleketinden kalkıp buralara niçin geldiğini sorduğunda, “Spor için” cevabini alır. Mustafa Kemal: “Bizim neferi nasıl buldun” diye sorar.

***

Esir asker, “spor bilmiyor” diye cevaplar. Bunun üzerine Mustafa Kemal “bana spor nedir diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor, vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyet-i maddiyesi ve maneviyesidir” demiştir.

"}[/embed]

***

Türkiye’nin ilk spor teşkilatı olan “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı” 1922′de İstanbul’da kurulmuştu.

Cumhuriyet ilkelerine bağlı olarak kurulun bu ilk spor cemiyetlerinin yöneticileri seçimle belirlenmekte, bu yöneticiler de seçimle her federasyonun (Atletizm, Futbol, Güreş) yöneticilerini seçmekteydiler.

İlk İdman Cemiyetleri’nin Başkanlığı’na Ali Sami Yen (Stadyumu hâlen terk edilmiş vaziyette), asbaşkanlıklara da Burhan Felek ve Ali Seyfi getirilmişti. Atatürk, Türk sporunun bu şekilde düzenlenmesine çok memnun olmuş, “Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden terbiyesini sağlamaktır” diyerek, sporda hedefin halkın sağlığı ve toplum sporu olduğuna işaret etmiştir.

:"300"}[/embed]

Ali Sami Yen'e veda...

***

Daha sonra, bu ittifakın yasal bir kuruluş olan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmesi, 1938 yılında yine Atatürk’ün talimatlarıyla olmuştur.

18 Ağustos 1923 tarihli hükumet programında su cümlelere rastlıyoruz: “Maarifin vazifelerinden birincisi çocukların terbiye ve talimi, ikincisi; halkın terbiye ve talimi, üçüncüsü; millî güzidelerin yetiştirilmesi için lazım gelen vasıtaların izhar ve teminidir”.

Görüldüğü gibi, Atatürk, çocuklar ve gençler kadar, halkın da eğitilmesini ve spor yapmasını istemektedir.

Bu konuyu da hükumet programına alacak kadar ciddi bulmaktadır. Türklerde sporun geçmişi hayli eski olmasına rağmen, spora modern biçimde eğilinmesi, gereken önem ve değerin verilmesi ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra mümkün olmuştur.

 

***

Bunda Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün çok önemli rolü vardır. Bunun en çarpıcı örneğine birkaç aylık Cumhuriyet Türkiyesi’nde rastlanır. Uzun süren savaşlardan yeni çıkmış, her tarafı yıkık ve Osmanlı döneminden çok ağır diş borç yüklenmiş olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, o yokluklara rağmen bütçesinden spora çok önemli bir pay ayırmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından iki buçuk ay sonra Bakanlar Kurulu’nun, Atatürk başkanlığında yapılan toplantısında Ihman Cemiyetleri İttifakı’nın emrine 17.000 TL verilmiştir.

***

Bu para ile sporcuların, Paris’te yapılacak Olimpiyat Oyunları’na en iyi biçimde hazırlanarak katılmaları sağlanmıştır. Bir Altın’ın 10 TL olduğu bir dönemde yapılan 17.000 TL’lik bu yardim, Türkiye Cumhuriyeti devleti için gerçekten büyük bir fedakârlıktır.

***

 Nitekim 1924 yılı bütçesine, “Türk sporcularının pek yararlı ve gelecek için umut verici çalışmalarında yardım görecekleri” sözlerinin açık bir delili olarak, Atatürk’ün talimatıyla 50.000 TL ödenek konulmuştur. Yine 1924 yılında yayınlanan Köy Yasası, köylerde “nişan alma, cirit, güreş” gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere yer vermiştir.

Atatürk, spor yapmaya da spora olan hayranlığı kadar önem vermiştir. İstanbul’a her gelişinde Florya’da denize girdiği, sık sık sandalla açılarak, bol bol kürek çektiği bilinmektedir. Türk sporcusunda yalnız beden kuvveti ve yetenek değil, ayni zamanda iyi ahlak ve zekânın da bulunmasını istemiş ve bu düşüncesini de “ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözleriyle dile getirerek, bir sporcunun nasıl bir insan olması gerektiğini anlatmıştır.

***

Florya’daki plajlarda kirlilik epey arttı ve denize giren de çok azaldı.

“Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kedini da bu isi çok iyi bilir” diyen Atatürk’ün sevdiği sporlardan biri de ata binmektir. Savaşlarda sürekli ata binmiş, sonra da fırsat buldukça serbest bir spor olarak yapmıştır.

t":"300"}[/embed]

Avrupa parkurlarında “Atatürk’ün Süvarileri” adıyla nam salan Cevat Kula, Saim Polatkan, Cevat Gürkan ve Eyüp Öncü adli dört subay binicimizden oluşan Türk ekibinin uluslararası başarıları da Ata’yı çok memnun etmiştir.

Sporlar arasında güresi de çok sevdiği bilinmektedir. Bu nedenle güreşle ilgili anıları çoktur. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımızı Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yemeğe davet etmiş, tek tek kutlamış ve ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e “beni de yener misin” diye takılmıştır. “Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” sözü ile güresi, Türklerin millî sporu olarak nitelemiştir. “Genç Türk çocukları top oyunlarında herhangi bir milletin çocukları kadar talimli ve alışkın görünmeyebilir. Bundan müteessir olmaya lüzum ve mahal yoktur” demesine rağmen, o günlerde Rusya ile yapılan maçta yenilgi nedenleri konusunda Gündüz Kılıç’ı (o dönemin bir kabadayısı) da sıkı bir sorguya çekmeyi ihmal etmemiştir.

 

Gündüz Kılıç, Rahmetli Metin Oktay 

ht":"300"}[/embed]

Merhum Metin Oktay aşırı dürüst bir adamdı, meşin yuvarlağa çok kafa atar ve epey içerdi. iç kavga da etmezdi ama Punch-Drunk Dementia'dan vefat etti. Yanlarındaki güzel kadın ise hayatta; kim acaba?

ht":"300"}[/embed]

Muhammed Ali de vefat etmiş. Daha büyük bir devrimci ve dava adamı, bu spor olmadığını düşündüğüm şeyden dolayı vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Amerikan Zihniyetiyle çok mücadele etmişti!

***

1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası, belediyeler “çocuk bahçeleri, spor alanları, yerel ihtiyaçlara uygun stadyumlar yapmak ve işletme” gibi yükümlülükler getirmiştir. 1932 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmakta olan halk-evlerinin yapması gereken çalışmalar arasına spor da eklenir.

***

Halkevleri Teşkilatının Umumi Esaslarından” spor ve beden hareketleri, gençlik terbiyesinin ve milli terbiyenin vazgeçilemeyecek asli ve mühim bir bölümüdür. Bu sebeple “Türk gençliğinde ve Türk halkında spor ve beden hareketlerine sevgi ve alaka uyandırmalı, bunlar bir kitle hareketi, millî bir faaliyet haline getirilmelidir” diyen büyün önder daha o yıllarda, sporu kitle hareketinin de ötesinde bir “millî hareket” olarak düşünmüştür. Böylece onun ne kadar öngörülü olduğu sporda da gözler önüne serilmektedir.

***

Atatürk, yarım asır önce “İstikbal göklerdedir” diyerek havacılığın önemini vurgulamış ve spor dalı olarak da benimsenmesini arzulamıştır.

3 Mayıs 1935 günü kurulan “Türk Kuşu” ulu önderin Türk havacılığına en büyük armağanıdır. Milli mücadeleye başlamak, Misak-i Milli’yi ilan etmek ve Kuvayi Milliye’yi kurmak amacıyla, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü de TBMM’nin 20 Haziran 1938 tarihinde 3466 sayılı kararı ile “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Atatürk’ün direktifleriyle hazırlanan ve bugün de Türk Spor Örgütü’nün temelini oluşturan 3530 sayılı “Beden Terbiyesi Kanunu” 29 Haziran 1938 günü kabul edilmiştir.

***

Ata’nın hastalığı yüzünden, TBMM’nin 1 Kasım 1938′deki açılısında Başbakan Celal Bayar tarafından okunan nutkunda spor için söylediği son sözleri şöyledir: “Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da millî heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır”.

“Türk gençliğinin kültürde öldüğü gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Yüksek Kurultay’ın kabul ettiği “Beden Terbiyesi Kanunu’nun takibine geçildiğini görmekle memnunum.”

***

Atatürk’ün ölümü üzerine dönemin en ünlü günlük spor gazetesi L”Auto (Fransa)’da yayınlanan makale aynen şöyledir: “…..Dünyada ilk defa beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamıydı. Nutuk ve kâğıt üzerinde kalmayan icraatlarıyla, stadyumlar ve spor tesisleri yaptırdı. Döneminde Türkiye’de spor gittikçe artan önem ve değer kazandı.”

***

Atatürk’ün Güreşle İlgili Anısı

Atatürk, sporlar arasında en çok güreşi severdi. Bu nedenledir ki onun güreşle ilgili anıları oldukça fazla ve ilginçtir. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımız, Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup, yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk İtalyanlar karşısında, parlak bir sonuç almış olan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu, sevimli ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e takılmaktan da kendini alamamıştı:

“Sen, herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet” demiş, sonra ilave etmişti:

“Seninle güreş tutsak, beni de yenebilir misin?”

Koca Çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde, başını öne eğerek:

“-Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?” demişti.

***

Büyük Atatürk, Çoban Mehmet’in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştü.

Atatürk’ün Florya köşkünde istirahat ettiği günlerde, Çoban Mehmet, büyük Mustafa (Çakmak) ile birlikte Florya plajına gider, orada etraflarını çeviren büyük meraklı topluluğun ortasında, kumlar üzerinde güreş tutardı. Atatürk, belediye plajı kumsalında cereyan eden bu güreşi, köşkten görür görmez, hemen haber salıp pehlivanları yanına çağırdı.

Köşkte Çoban Mehmet’e takılan, onun zekice cevapları karşısında keyiflenen büyük Atatürk, kendileriyle uzun sohbetlerde bulunur, pehlivanlara yemek çıkarttırırdı. Pehlivanlar köşkten ayrılırlarken de yaveri vasıtasıyla ceplerine birer zarf koydurtmayı ihmal etmezdi. Zarfın içinden, o zamanlar pek büyük bir maddi değer taşıyan, (en az) 50 lira çıkardı.

***

Çoban Mehmet’in, Atatürk hakkında şu sözleri ilginçtir:

“-Rahmetli Atatürk, güreşten çok iyi anlardı. Buna, bizlere huzurunda yaptırdığı güreşlerde çok şahit olmuşumdur. Biz güreşirken, yaptığımız hataları veya iyi hareketleri anında sezer, bize ihtarda bulunur veya takdirlerini bildiren sözler söylerdi. Onun iltifatlarına nail olmak, bizler için sevinç ve gururların en büyüğü olurdu hiç şüphesiz”.

Büyük Atatürk’ün, güreş zevk ve merakının çocukluk yıllarından kalma olduğunu, çocukluk arkadaşlarından olan eski Ankara Belediye başkanı Asaf İlbay’ın şu sözlerinden de anlamak mümkündür:

“-Çocukluk yıllarında da sık ve temiz giyinmeyi severdi. Kuvvetli ve cesaretli insanlara hayranlık duyardı. Güreşe bayılır, mahalle çocuklarını sık sık güreştirir, seyrine doyamazdı.”

***

Atatürk’ün Futbolla İlgili Anısı

Büyük Atatürk’ün futbolla ilgili bir anısını da en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz Kılıç, yıllar sonra kaleme aldığı ve Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında, tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiştir.

Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine, ani bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için, gencecik Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz Kılıçtan nakledelim:

“…Atatürk şerbetini yudumlarken “gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz” dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın, içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün, özellikle gençlere, değişik zekâ soruları sorarak, onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olmak korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru, korktuğum türden olmadı. O sıralarda Millî Futbol Takımımız, Halkevleri Takımı adı altında, Rusya’da beş - altı maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün, Rusya mağlubiyetleri de gözünden kaçmamıştı.

İlk sorusu “neden yenildiniz” oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk, pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu:

“Peki bu mağlubiyetler seni çok üzdü mü?” dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu:

Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmekte tabidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle azmiyle daha çok çalışmalıdır” dedi.

Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kâğıt kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zaman ki değimiyle müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım.

Atatürk:

-Yahu desene, bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin işte, strateji bilgisi ve kurmay kafası ister” diye önemser şekilde başını salladı.

Rahmetli Gündüz Kılıç’ın bu anısı, Atatürk’ün futbol hakkındaki düşündüklerini, bize öğretmesi bakımından büyük önem ve değer taşır.

***

Şimdi merak ediyorum, bu kızlarımıza ne yapılacak?

Dilerim, Atatürk’ün dönemindeki önem verilir ve hiç olmazsa, kendi kabahatleri olmadığı anlaşılarak, empatiyle hareket edilir.

Belki bir af, bir destek veya maddî destekle…

Göreceğiz bakalım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 25 Ekim 2015 Pazar

Okumaya devam et
  3068 Hits
  0 yorum
Etiketler:
spor mason köy enstitüleri gündüz kılıç doping atatürk
3068 Hits
0 yorum

BİR MİLLÎ MUTABAKAT DÖNEMİ ŞART

Çok sıkıntılı günler ve her kafadan bir ses çıkmakta. Ülkücüler bir tarafta, solcular ve etnik karmaşa öbür tarafta. Etnik bölücülük ve Alperen Ocakları da faal; silah ve mühimmat biriktirdikleri söyleniyor. Bunlar, zamanında İdil Bilet’in konserini basıp sonra özür dileyen aşırı Türkçü bir grup. Çaktırmadan silahlandıklarını istihbar ettim. Aynı şey fanatik Ülkücü Cenah için de geçerli!

]

Ülkücüler

***

Sahada her türlü casusluk ve tezgâh dönmekte ve bunlarda hiş kuşkum yok ki MOSSAD, CIA, MIT, Pentagon arasında yoğun bir haberleşme ağı mevcut. ABD istemeden, bu ülkede taş bile oynamaz!

***

Dinlenmeyen, kendisini emniyette hisseden hemen hiç kimse kalmadı!

Tam bir kâbus ve âdeta Sosyal Şizofrenik çözülme içerisindeyiz!

Liderler hâlâ anlaşamadılar! Zemzem suyuyla mezar yıkayan da, Ankara’da namaza duran da, Pensylvania’dan seslenen de Müslüman.

Bakalım hayatına birisinin: Muhammed Fethullah Gülen (d. 27 Nisan) eski imam,vaiz,şair ve yazar. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kurucuları arasındadır ve vakfın şeref başkanıdır. 1999 senesi Mart ayında 28 Şubat sürecindeki Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer sebebiyle ABD’ye giden Gülen, o tarihten bu yana ABD’nin Pensilvanya Eyaletindeki Saylorsburg kasabasında ikamet etmekte.

***

50’yi aşkın kitabı, çeşitli dergilerde makaleleri ve birçok vaazı yayımlanmış. Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi bilmekte…

Fethullah Gülen, İslam’ın Sünni-Hanefi görüşlerini Said-i Nursi’nin görüşleri ve kitapları Risale-i Nur ışığında günümüze göre tekrar yorumlayan bir İslam mütefekkiri ve bu yorum ekseninde oluşan Gülen Hareketi’nin fikrî önderi.

***

Eğitim ve dinler arası diyalog konusundaki uygulama ve fikirleri nedeniyle aralarında filozof ve sosyal bilimcilerin de bulunduğu kişiler tarafından çağdaş İslam düşüncesine yön veren bir düşünür olarak kabul edilmektedir.

***

Erzurum’un Pasinler ilçesi Korucuk Köyünde 27 Nisan 1941'de doğan Gülen’in babası Ramiz Bey cami imamı, annesi Refia Hanım ev hanımıdır. Gülen, altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisidir.

1945’de Kur’ân öğrenmeye başlayan ve kısa zamanda hatmeden Gülen, 1946 yılında ilkokula başlamış. Babasının 1949 yılında Alva Köyü’ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kalmış, sonradan Erzurum’da dışarıdan girdiği imtihan ile ilkokul diplomasını almış. Babası Ramiz Efendi’den Arapça dersler, Hasankale’de bulunan Hacı Sıtkı Efendi'den tecvid ve Kur’ân dersleri alan Gülen, 1951'de hafızlığını tamamlamış.

1954’te Erzurum’daki Kurşunlu Camii medresesinde Alvar İmamı Muhammed Lütfi'nin torunu Sâdi Efendi’den medrese dersi almış. İki buçuk ay içinde Emsile, Bina ve Merah’ı metin ezberleyerek okuyan ve İzhar'ı bitiren Gülen’in Kâfiye okumasına lüzum görmeyen Sâdi Efendi onu Molla Cami’ye başlatmıştır.

***

1955’den 1959’da Edirne’ye gidinceye kadar Osman Bektaş’tan fıkıh ve din eğitimi almıştır.

Gençlik dönemi

Askerlik öncesi ve sonrasında Edirne Üç Şerefeli toplam dört yıl süre ile imamlık yapmış. Askerlik acemi eğitim dönemini Ankara Mamak ve usta erlik dönemini İskenderun’da tamamlamış.

Askerlik sonrasında, 1963 yılında, Erzurum’a giderek bir yıla yakın ailesinin yanında kalmış. Bu sırada Komünizmle Mücadele Derneği’nin 2. şubesinin Erzurum’daki kuruluşunda yer almış ve  Halkevlerinin  Erzurum şubesi yönetimine girmiştir. Edirne'deki görevi sırasında Dar’ul-Hadis Camii’nin imam odasında özel sohbetler başlatmış. 1965’te Kırklareli’ne tayin olup burada bir yıl vaizlik yapmış.

***

1966’da İzmir’e merkez vaizliğine tayin edilmiş, 1971 yılına kadar buradaki görevine devam etmiş. Bu yıllarda Kestanepazarı Derneği Kur’an Kursunda yöneticilik ve gönüllü öğreticilik yapmış, 1968 yılında resmî görevlendirme ile ilk kez Hacca gitmiş ve gezici bölge vaizi olarak da Ege Bölgesinin çeşitli il ve ilçelerinde vaaz ve sohbetlerde bulunmuş.

1971-1980 5 Mayıs 1971 tarihinde, 12 Mart döneminde askerî cuntanın isteğiyle TCK’nın 163. maddesinden tutuklanmış ve 7 ay tutuklu kaldıktan sonra, 5 Kasım 1971 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış ve 1974 yılında beraat emiş.

***

23 Şubat 1972 tarihinde Edremit vaizliğine atanmış aynı zamanda Manisa ilinde de vaizlik görevlerine devam etmiş.

Gülen, daha sonra İzmir’in Bornova ilçesi vaizliği görevine atanmış. 1975 ve 1976 yıllarında Anadolu’nun bazı şehirlerinde Kur’ân ve İlimDarwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferansları vermiş.

İlk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı dergisinde önce başyazıları, daha sonra orta sayfa yazılarını da yazmaya başlamış…

***

1981-1990

1980'de 12 Eylül Darbesinden sonra askerî cuntanın İzmir ve Ege Ordu Sıkıyönetim Komutanlıkları tarafından yakalanma emri yayınlanmış. Aynı tarihte İzmir’i terk etmiş. Anadolu’da çeşitli illerde dolaşmış, dost ve akrabalarında kalmış. 20 Mart 1981 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığındaki vaizlik görevinden istifa etmiş.

1986’da Hacca gitmiş. İlk sayısı 1 Temmuz 1988'de çıkan ve üç aylık dönemlerde yayın hayatına devam eden Yeni Ümit dergisinde başyazılar yazmaya başlamış.

***

1989’da İstanbul ve İzmir’de Diyanet İşleri bünyesinden bağımsız, gönüllü olarak vaazlarına yeniden başlamış. Üsküdar'da Yeni Valide Külliyesi’nde 13 Ocak 1989 tarihinden 16 Mart 1990 tarihine kadar (62 hafta) verdiği vaazlar, daha sonra Sonsuz Nur adıyla üç cilt hâlinde kitaplaştırılmış. 1992 yılına kadar gönüllü olarak vaazlarını sürdürmüş.

***

1991-2000

1990’lı yıllarda Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Abraham Foxman, Morton Abramowitz, Papa II. John Paul gibi tanınmış din ve devlet adamları ile görüşmeler yapmış, Amerika’da hayatını kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi eski genel sekreterlerinden Kasım Gülek’in cenaze namazını vasiyeti üzerine kıldırmış ve çeşitli gazetelerde röportajları yayınlanmış.

kasım gülek ve eşi ile ilgili görsel sonucu

***

Kasım Gülek’le ömrünün son demlerinde tanışmıştım Adana’da. CHP’ye Amerikanvari bir üslup kazandırmaya çalışan ilginç br adamdı. Altıcı lisan olarak Rusça öğrenmek istediğini söylemişti. Karısı da gözlerinden rahatsızdı ve kendisini parapsikolojik konulara adamıştı. Hâlâ Baraj Yolu’na giden köprü onun adıyla anılır. Tabii o zaman Fethullah Gülen’le ilişkisini bilmiyorduk. Laik, aydın ve çok okuyan bir zattı.

***

Kasım Gülek (d. 1905, Adana, Osmanlı Devleti - ö. 19 Ocak 1996, Washington, D.C., ABD), Türk siyasetçi, Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) Genel Sekreteri (1950-59).

Küçük yaştan itibaren memleket meselelerinin tartışıldığı ortamda büyüdü. İlkokulu Adana Turan Mektebinde başladı, daha sonra gittiği Galatasaray Lisesi’nden (o zaman ki adıyla Mektebi Sultani), Robert Kolej’e geçti ve buradan mezun oldu. 

1928’de Paris’teki Ecole des Sciences Politiques’i bitirdikten sonra Columbia Üniversitesi’nde iktisat dalında doktorasını tamamladı. Rockefeller Vakfı kursiyeri olarak daha sonra Londra Üniversitesi’nde ve Keynes’in (liberalizmin kurucusu) öğrencisi olduğu Cambridge Üniversitesi’nde İktisat ve Maliye bölümlerinde öğrenim gördü. Daha sonra Almanya’da Berlin ve Hamburg Üniversitelerinde doktora sonrası çalışmalar yaparak hukuk eğitimini tamamladı.

***

Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla siyasete giren Kasım Gülek, Bilecik’ten milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi, iki dönem Bilecik Milletvekilliğinden sonra 1946 yılında Adana’dan Milletvekili seçildi.

TBMM Ticaret Komisyonu Başkanlığı yapan Gülek, 1947’de Hasan Saka Kabinesi’nin en genç bakanı olarak Bayındırlık Bakanlığı'na,1948’de de Ulaştırma Bakanlığı'na getirildi. 1949 yılında Kore’ye giderek orada yeni göreve başlamış olan Birleşmiş Milletler Kore Komisyonu’nun Başkanlığına seçildi. 1950 seçimlerinde büyük mağlubiyete uğrayan CHP’nin Genel Sekreteri seçme yetkisinin Parti Meclisi’nden alınarak delegelere verildiği ilk kurultay olan VIII. Kurultay’ında Genel Sekreter seçildi. Bundan sonra XV’inci Kurultay’a kadar yapılan bütün Kurultay’larda da Genel Sekreter seçilen Gülek, 1950 ile 1959 yılları arası aralıksız olarak CHP Genel Sekreterliği görevini sürdürdü.

Gülek, yoğun memleket gezileri sayesinde siyaseti halkla iç içe yapan ve “çarıklı politikacı” lakabı ile anılan siyasetçi olarak tanındı. 1959 yılında görevinden istifa etti. 1961 yılında Adana İli temsilcisi olarak Temsilciler Meclisine seçildi. 1961 ve 1965 yıllarında Adana’dan Milletvekili seçilen Gülek, 1968 yılında Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanlığına seçildi.

1969 yılından 1973’e kadar Cumhuriyet Senatosu üyeliği yaptı.

Uluslararası kariyerinde ise, Birleşmiş Milletler Kore Komisyonu Başkanlığı, Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanlığı, Avrupa Konseyi Kurucu Üyeliği, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Başkan Yardımcılığı, NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı, Atlantik Enstitüsü Başkanlığı, Doğu Akdeniz Kalkınma Enstitüsü İkinci Başkanı görevlerinde bulundu.

***

Kasım Gülek, 19 Ocak 1996'da nefes darlığı tedavisi gördüğü Washington, D.C.'deki Walter Reed Askerî Hastanesi'nde 91 yaşında vefat etti.

Cenazesi Türkiye'ye getirilen Gülek, Ankara’da Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Adana'da defnedildi.

İki çocuk babası olan Gülek, V. Ecevit Hükümeti’nde Devlet Bakanı olan Tayyibe Gülek’in babasıdır.

Kasım Gülek, Fethullah Gülen’in üzerine bina edilen Amerikan çıkarlarına uygun İslam projesinin kavşağındaki en kritik isim. Yeni Şafak’ın ulaştığı raporlar, Atatürk’ün zehirlendiğini gizleyenlerden biri olan Gülek ile Gülen’in 1960’lardan itibaren tanıştıklarını söylüyor.

***

Türkiye’de tek parti rejiminin baskısından bunalan Anadolu halkının uyandığı 1940’lı yılların sonu, Amerika’nın da yükselen yeni güç olarak İslam dünyasıyla irtibata geçmeye başladığı dönem olarak kabul ediliyor. Ezanın Arapça okunmaya başladığı, İmam Hatip okullarının temellerinin atıldığı Demokrat Partili yıllarda bu uyanış yerini başkaldırıya bıraktı. 27 Mayıs 1960 darbesini fiili olarak destekleyen ABD, Adnan Menderes’in iktidarında yaşanan “Türkiye’yi gerçek bağımsızlığına kavuşturma” girişimlerinin farkında olarak yeni bir politika geliştirdi.

***

Adına Komünizmle Mücadele denilen, ancak 1940'lardaki komünist hareketlere karşı geliştirilen tepkiden farklı bir kavrama sahip bu yeni sürecin tek amacı vardı: ABD’nin izin verdiği kadar Müslümanlık.

***

İKİ İSİM ÖZEL SEÇİLDİ

İstiklal Savaşı’ndan kahramanca çıkmış, babalarının yazdığı şanlı destanı -tek parti dönemindeki baskıya rağmen- imanla dolu göğüslerinde yaşatmayı başaran bir milleti manevi esaret altına alabilmenin ise tek yolu vardı: İçeriden kuşatmak. Bugün baktığımızda 1960’lı yıllarda bu amaçla seçilen isimlerin tesadüf olmadığını, bu kişilerin aile yapıları ile toplumun tüm kesimini kontrol altına alma potansiyeli taşıdıklarını görebiliyoruz. İşte bu kavşakta karşımıza iki kilit isim çıkıyor: Kasım Gülek ve Fethullah Gülen.

BİR TAŞLA İKİ KUŞ

Kasım Gülek’in hem kendisi ve yakınlarının anlattığı hem de istihbarat raporlarına giren hayat hikâyesinde çok önemli iki nokta var: Birincisi aile geçmişi. Babası Adana'dan İstanbul'a üniversite okumak için gelen ilk kişi. Millî Mücadele’nin önemli isimlerinden.

Çanakkale Savaşı’nda cepheye pansuman için bedelsiz pamuk ve sargı bezi gönderen bir eczacı.

İttihat ve Terakki'nin Çukurova Sorumlusu...

İkinci bilgi ise Gülek’in siyaset sahnesine bizzat Kemal Atatürk tarafından sokulmuş ve kontenjandan Bilecik milletvekili seçilmiş olması. Bu iki vasıf, Gülek’in toplum nezdinde muteberliğini, ulusalcı zihinlerde “bizden biri” olarak algılanmasını yani Amerika’nın menfaatlerine uygun İslami düzenin Kemalizm ayağını olgunlaştırdı.

GÜLEK GEÇMİŞİN ADAMIYDI GÜLEN BUGÜNE HAZIRLANDI

Gülek, yeni dönemin geçmişle bağlantısını kurarken Gülen'e ise farklı bir vazife yüklendi. Fethullah Gülen, Erzurum gibi İslami hassasiyetleri son derece yüksek bir Doğu Anadolu şehrinde doğmuş, gelecekte Türkiye'de söz sahibi olacak köylü siyasetçilerle iyi ilişkiler kurabilme potansiyeline sahip ve en önemlisi bir köy imamının kendini kanıtlamak isteyen hırslı oğlu olarak projenin bugüne uzanan köprüsü oldu.

Bu iki ismin siyaset tarzı itibariyle yollarının kesiştiği bu kritik kavşakta önemli nokta ise 1963 yılında bir anda Türkiye'nin dört bir yanına yayılan Komünizmle Mücadele Dernekleri. CIA destekli bir kontrgerilla faaliyeti olduğu herkesçe bilinen bu dernekler, Fethullah Gülen’in siyaset sahnesinde göründüğü ilk kurum oldu.

***

Komünizmle Mücadele Derneği ile başlayan ve İzmir’de devam eden ABD-Gülek-Gülen ilişkilerine dair tespitler yer alıyor. Söz konusu istihbarat raporu, Kore-Amerika-Türkiye üçgenindeki bu üç sacayağının bağlantılarını tek tek açıklıyor. İşte o rapordan detaylar: “Fethullah Gülen’in Kasım Gülek ile ilişkileri 1960 yılına dayanmaktadır. Fethullah Gülen'in CIA, MOSSAD, Moon tarikatı bağlantılarını bilakis Kasım Gülek sağlamış ve birlikte birçok projeye imza atmışlardır. Erzurum ve İzmir’de Komünizmle Mücadele Dernekleri kurulmuş, Fethullah Gülen bu derneğin kurulmasında ve yönetiminde yer almıştır. Fethullah Gülen Komünizmle Mücadele Derneğini Erzurum'da açarken bu dernekle Milliyetçi mukaddesatçı yapılanmayı örgütledi”.

***

BABASI İTTİHAT VE TERAKKİ'NİN ÇUKUROVA SORUMLUSUYDU

Altın Şehir Adana isimli Kent Kültürü Dergisi'nin Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek ile yaptığı röportajda Gülek ailesiyle ilginç detaylar var. Bu röportajdan Kasım Gülek'in babası Mustafa Rıfat Bey'in Adan a’dan İstanbul'a üniversite okumaya giden ilk kişi olduğunu öğreniyoruz. Döndükten sonra Adana'da 1902'de bir Türk'e ait ilk eczaneyi açan Mustafa Rıfat'ın (1947'de öldü) torunu ve Türkiye'nin ilk kadın bakanlarından Tayyibe Gülek'in anlattıkları bir hayli ilginç.

Mesela Çanakkale Savaşı'nda Adana'da üretilen pamuğun hidrofilize edilerek pansumanda kullanılabilir hâle getirilmesini sağlamış. Bu bilgilerden sonra aynı röportajda Gülek'in söz konusu hizmet için bizzat Talat Paşa tarafından davet edildiği aktarılıyor.

SIRLARI İFŞA ETMEYECEĞİM

Yeni Şafak'ın yayınladığı 25 Mart 1975 tarihli belgede Fethullah Gülen'in Mason Locası'ndan ayrılan isimlerin kurduğu Türkiye Büyük Mason Mahfili'ndeki 'Tekris Yemini' var. Masonluk literatüründe “Tekris” hem örgüte giriş sırasında hem de derece yükseldiğinde yapılan yemine deniliyor.

Türkiye Büyük Mason Mahfili antetli “Tekris Yemini'nde” Gülen’in verdiği sözler büyük bir sadakat vurgusu içeriyor. Kamuoyunun takdirine sunulan Masonluk belgelerine ilişkin bir Mason örgütünce yapılan “Fethullah Gülen üyemiz değildir” açıklaması, tarih boyunca tüm faaliyetlerini gizli olarak yürüten, kendilerinin izni olmadan hiçbir üyesinin bilgisini kamuoyu ile paylaşmayan bir örgütün kendi kendini yalanlaması olarak tarihe geçti.

***

1995’te Sabah'tan Nuriye Akman ve Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’e Türkiye’nin içinde bulunduğu durum hakkında, Başbakan Tansu Çiller ile görüşmüş, İslamiyet, siyaset, kadın ve eğitim konularında röportajlar vermiş.

Bu yıllarda ayrıca Cumhuriyet Gazetesi ve Hikmet Çetinkaya’dan dava yoluyla almaya hak kazandığı 150 milyonluk tazminatları Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’na bağışlamış.

1999 yılı Mart ayında sağlık sorunları nedeni ile Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Gülen, o tarihten bu yana, ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki bir kasabada yaşamakta. Şeker Hastası ve bir ayağı çukurda; kendisini ABD’ye gitmesi için teşvik edenler arasında benim de yakinen tanıdığım İzmirli bir aile var. Bu aile de ilginç; hem dindardırlar, hem de muhtelif sosyal kulüplerde faal olarak yer alırlar. Bir kısmı rakısını da, viskisini de içer.

İsteyen beni arasın, kendisiyle tanışmak isteyenlere gerekli bilgiyi verebilirim.

***

2000 sonrası

Bu dönemde Reuters haber ajansı, New York Times gazetesi, Le Mondegazetesi, Time dergisi, The Economist dergisi, Foreign Policy dergisi gibi yayın organlarında Gülen ve Hareketi hakkında inceleme yazıları ve röportajlar yayınlanmıştır.

Haziran 2008’de ABD’den Foreign Policy ve Birleşik Krallık’tan Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya’nın ilk 100 entellektüeli listesinde yer almıştır. Ayrıca 2013 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri olarak gösterilmiştir.

Bu kadar az tahsilli bir insan nasıl bu kadar tanınabilir?

Tabii ki propaganda ile.

Ne demişti Goebbels?

Hakikat tekrar edilen şeydir!

***

Hakkında açılan davalar: 28 Şubat süreci devam ederken 1999 yılı Haziran ayında ulusal televizyon kanallarında yayınlanan bazı video görüntüleri Türkiye'deki, laik düzen yerine şeriata dayalı bir İslam devleti kurmak için taraftarlarını teşvik ettiği suçlamalarına neden oldu. Bunun üzerine, 22 Ağustos 2000 tarihinde aleyhinde dava  açılmış, bu dava 2000 yılı Aralık ayında çıkan af ile askıya alınmıştır. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanununda (TMK) yapılan değişiklik sonrasında Gülen’in avukatlarının başvurusu nedeniyle yeniden görülmüş, 2008 yılında cürüm ve şiddete başvurarak teşekkül oluşturduğuna dair delil olmadığından beraat etmiş ve karar Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da oy birliği ile onanmıştır.

Ocak 2008’de devlet kadrolarına sızdıkları yolundaki iddialara değinen Gülen, bir insanın kendi millet fertlerini yine kendi memleketindeki bazı müesseselere girmesi için teşvik etmesine sızma denemeyeceğini söyledi:

Teşvik edilen insanlar da o müesseseler de bu ülkeye ait. Kastedilen mânâdaki sızmayı belli bir dönemde Türk Milletinden olmayanlar yaptılar hatta belli yere kadar geldiler. Belki endişelerinin altında o sızıntıların fark edilmiş olabileceği endişesi var. Bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır girer oraya; mülkiyeye de girer adliyeye de, istihbarata da girer hariciyeye de.

30 Ekim 2014 yılında gerçekleştirilen ve yaklaşık 10 saat süren MGK sonucunda Fethullah Gülen’e bağlı kurumlar ifade edilerek legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanmalar olarak kaydedilmiştir.

***

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan alınacak bu karar için öncesinde “onlarla ilgili çok daha farklı bir adımı atacağız. Çünkü bu operasyon öyle mevzi değildir. Geneldir ve bunun adımını atacağız. Bu ay yapacağımız Millî Güvenlik Kurulu toplantısında benim de önemli bir gündemim olacak, o da bunların yanında ülkemizi tehdit eden hangi unsurlar varsa, bunlara yönelik Millî Güvenlik Belgesi'nin gözden geçirilmesidir” demiştir.

***

Bu karar sonrasında MGK Genel Sekreteri Seyfullah Hacımüftüoğlu tarafından Kırmızı Kitap veya Millî Güvenlik Siyaset Belgesi(MGSB) olarak adlandırılan resmi kitaba Fethullah Gülen ile bağlantılı kurumlar PDY/PÖ (Paralel Devlet Yapılanması/Pensilvanya Örgütü) adı altında eklenmiş ve Fethullah Gülen devlet düşmanı olarak kabul edilmiştir. MGK'da alınan bu kararlar 24 Kasım 2014 yılında gerçekleştirilen Bakanlar Kurulunda onaylanmış ve böylece resmiyet kazanarak MGK Genel Sekreterliği'ne gönderilmiştir.

İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebini şu gerekçe ile uygun görüp, Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkardı.

İstanbul merkezli paralel yapı soruşturması kapsamında Fethullah Gülen hakkında verdiği kararda, “Şüphelinin soruşturma kapsamında, örgüt kurarak yönettiği yönünde kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, 10 yılı aşkın süredir yurt dışında olduğu ve dönmediği, şüpheliye ulaşılamaması ve savunmasının tespitinin mümkün olmaması nedeniyle terör örgütü kurma ve yönetme suçundan hakkında yakalama kararı çıkarılması şeklinde hüküm kurulmuştur” ifadeleri yer aldı.

***

Gülen Hareketi

Gülen hareketi, Risale-i Nur’larda Said Nursi tarafından sıkça kullanılan ve kendisinin ana hareket ekseni olarak tarif edilen “hizmet-i imaniye ve Kur’âniye” deyiminin zaman içerisinde kısaltılması ile oluşan bir terimdir. Cemaatin kendisini bir sivil toplum hareketi olarak konumlandırması ile cemaatin her türden kurumsal faaliyetlerini de içine alan bir kapsam genişliğine ulaşmıştır.

***

Gülen Hareketi, Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerde eğitim ve sosyal amaçlı faaliyetler gösteren bir organizasyondur. Eğitimde Gülen tarafından “altın nesil” olarak ifade edilen bir insan modelini yetiştirme amaçlı ev, okul, dershane, kültür merkezleri, üniversite gibi kurumlar oluşturulmuştur. Ayrıca cemaatin bu faaliyetlerini finanse etmek için kullandığı, yardım organizasyonlarını gerçekleştirdiği çeşitli vakıf ve dernekleri ile ticarî faaliyet gösteren basın yayın kuruluşları, hastaneleri ve finans kurumları mevcuttur.

Hareket, çeşitli toplum kesimlerince Türkiye içi ve dışında, eğitime, Türk kültürünü tanıtmaya, dinler arası diyaloğa ve fakirlikle mücadeleye yaptığı katkılardan dolayı desteklenirken, başka kesimlerince de laiklik için bir tehlike olarak görülmesinin yanı sıra siyasî ve ekonomik bir güç hâline gelmesi nedeniyle de eleştirilmektedir.

***

Gülen’in çeşitli konuları ele alan çok sayıda kitap, makale, kaset, görüntülü video ve şiirleri mevcuttur. Eserleri başta İngilizce, Arapça, Almanca, İspanyolca ve Rusça olmak üzere değişik dillere çevrilmiştir.

Gülen hakkında birçok biyografi ve inceleme kitapları yayınlanmış ve yurt dışındaki çeşitli kurum ve üniversitelerde hakkında akademik konferanslar yapılmış ve bu konferanslarda 200’den fazla tebliğ sunulmuştur. Fethullah Gülen’e ait olan Kırık Mızrap adlı şiir kitabından alınan 11 şiir; 2005 yılında Ahmet Özhan tarafından Hüzünlü Gurbet albümünde yorumlanmıştır. 

***

2013 yılında ise aralarında Natacha Atlas, Bahroma, Ely Bruna gibi ünlü sanatçıların bulunduğu 12 sanatçı Gülen’e ait 12 şiiri İngilizce olarak Rise Up - Colours of Peace adlı albümde yorumlamıştır.

***

Bu memleketi kuranlar misakı millî (ulusal ant) anlayışıyla kurdular.

Misak-ı Millî veya Millî Misak ile Millî Yemin (yani Ulusal Ant), Türk İstiklal Harbi’nin siyasî manifestosu olan siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.

İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi  tarafından 28 Şubat 1920’de oybirliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır.

Bildiri, I. Dünya Harbi’ni sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye'nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.

Toplantıdan çıkan kararlar arasında, özellikle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekillerinin yoğun çabasıyla gizli bir oturumda daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlanan Misak-ı millinin (Milli Ant) kabul edilmesi vardır (28 Ocak 1920).

***

Bildiri mecliste Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra “Misak-ı Millî” olarak anılmıştır. Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına da gelir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, büyük ölçüde, Misak-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.

***

Genelgeler İçin Yapılan Görüşmeler

Misak-ı Millî’nin ana hatları Erzurum Kongresi (22 Temmuz - 7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi’nde (4-11 Eylül 1919) biçimlendi.

Sivas Kongresi’nin talepleri doğrultusunda Osmanlı Hükumeti 11 Eylül’de genel seçim kararı aldı. Kasım ayında yapılan seçimlerde, Anadolu’nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gösterdiği adayla kazandı. Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar hâlinde Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) üyeleriyle görüştüler. Bildiri metni bu görüşmelerde son hâlini aldı.

***

Heyet-i Temsiliye üyelerince imzalanan metin, Trabzon mebusu Hüsrev Sami Bey (Gerede) aracılığıyla İstanbul'a gönderildi.

12 Ocak 1920’de İstanbul’da çalışmalarına başlayan Meclis, yönetim organlarını seçtikten hemen sonra bildiri konusunu ele aldı. 28 Ocak’ta yapılan bir kapalı oturumda “Ahd-ı Millî Beyannamesi” kabul edildi. 12 Şubat’ta Edirne mebusu Şeref Bey’in teklifi üzerine, beyannamenin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanmasını kararlaştırıldı.Beyannamenin kabulü ve yayımlanma biçimiyle ilgili henüz açıklığa kavuşturulmamış bazı noktalar mevcuttur. Her şeyden önce beyannameye ilişkin görüşmeler ve özgün metin Meclis-i Mebusan zabıtlarında yoktur. Bu durumda beyannamenin resmi bir oturumda değil, (Meclis üyelerinin tümüne yakınını kapsayan) Felah-ı Vatan grubunda kabul edilmiş olduğu ihtimali dile getirilmiştir.

***

Birleşik Krallık Büyükelçisi Sir Horace Rumbold, “yayınlanmış hiçbir imza listesi yoktur” diyerek, izlenen prosedürün “misakın geçerliliğini kuşkulu kıldığını” iddia eder.Bunun yanı sıra, Ankara’da hazırlanan 8 maddelik metinle İstanbul’da kabul edilen 6 maddelik metin arasında da farklar vardır. Ankara metninde bulunan, savaş suçlularının cezalandırılmasına ilişkin madde son metinden çıkarılmıştır. Ankara metninde iki ayrı maddede yazılan “mütareke sınırı” ve “Müslüman halkın bölünmezliği” konuları İstanbul’da birleştirilmiştir. Son maddede Milletler Cemiyeti’ni savunan bir ibare İstanbul’da ilan edilen metinden çıkarılmıştır.

***

En önemli belirsizlik birinci maddededir. Ankara’da düzenlenen metinde, Mondros Mütarekesi ile belirlenen sınırların “içinde” yaşayan Osmanlı İslam çoğunluğunun “bölünmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul’da bu ifade —bazı kaynaklara göre- “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan Osmanlı İslam çoğunluğu olarak değiştirilmiştir. Yayımlanmış olan Misak-ı Millî metinlerinin bir bölümünde “ve dışında” deyimi vardır, bir kısmında ise yoktur. Misak-ı Millî’nin can damarını oluşturan sınırlar meselesindeki bu belirsizlik dikkat çekicidir.

***

Ben, Nur Risalelerinin bir kısmını lügat yardımıyla okudum ve diğer bütün kutsal kitaplardakinden fazla farklı bir özellik de bulmadım.

Bunlar da büyüsel düşünceyle yazılmış şeyler. Nass ve bilimsellikten uzak…

Bu makalede derlediğim şeylerin hepsini İnternetten derledim.

Doğrulukları çok şüphe götürür!

Fethullah Gülen’in Mason olmadığı kesin. Kasım Gülek ise girmiş olabilir; bilemem ama oturuyor sanki.

***

Belki de Ütopik ama hiç yeni olmayan bir dileğim var: Bir Millî Mutabakat Hükumeti kurulması ve teknokratlardan, bilim adamlarından ve tertemiz isimli kişilerden oluşması

Yoksa Ankara civarında hapsolmuş küçük bir Türkistan olarak kalırız. Ege dâhil, her yer gider. Sevres’i ararız!

Dün Hürriyet Gazetesine yapılanlar, adeta bir virüs gibi her tarafa bulaşıp, yayılabilir! 

Bu arada, Atatürk'ü kimse zehirlememişti. Sıtma olduğu için Kinin verilmişti. Bugün de kullanılıyor bu ilaç!

Kasım Gülek Mason muydu? Bu konuda sanırım HKMBL bir açıklama yapar, eğer uygun görülürse…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 10 Eylül 2015 Perşembe

Okumaya devam et
  2613 Hits
  0 yorum
Etiketler:
2613 Hits
0 yorum

DEMİREL de GİTTİ!

Sevgili Mekâncılar,

Karmaşık duygular içerisindeyim.

Çoban Sülü lâkaplı bir büyük devlet adamı daha ebediyete intikal etti.

Kendisiyle çok küçükken, bir Karadeniz gezisinde ailece tanışmıştık ve yolunu kesmiştik ama ne koruma bir şey demişti, ne de polisleri.

Hepimizin ismini sormuştu.

Ezbere de bilmişti.


Mütevazı adamdı ve sınıf atlamanın da simgesiydi. Aslında çok da iyi rakı içermiş meğer...

Sadettin Bilgiç vasıtasıyla Merhum Pederim "Kürt Meselesinden" bahsettiğinde, "yollar yürümekle aşınmaz" demişti ve sıkı da bir kazık yemişti!

1. MC Hükumeti döneminde de, Alparslan Türkeş'le ortaktı, tanımıştım onları...

SÜLEYMAN DEMİREL MASON MUYDU?

O da kendisine Anıt Mezar Yapılmasını vasiyet etmiş...

***

Bugün karmakarışık duygular içerisindeyim. Hem İzmir’de güzel bir düğüne katıldık, Hanzade Tanyalçın damadın ayağına bastı (Görkem Gökşin)…

***

Hem de TED Ankara Koleji Balosunda çok eğlendik.

Çok elit ve şık insanlardan müteşekkil bir câmiadır.

İkisini de facebook’a yükledik.

Fatih Pestilci, Nigar, Murat,... hepsi balodaydı, bol bol dans ettik. Ziya ve Çağla yoktular. Sadi gene gülmekten kırdı geçirdi Neslim'le beni.

Bir arkadaşımız (Memo Diriker) vefat etmiş ona üzüldük.

Benim de bu koalisyon işine kafam takıldı…

***

Baykal’ın kaseti ne olacak?

Devletlû hâlâ işin başında ve Sözcü’ye göre dört sene sonra gidecek de, imam nikâhı ve dünya kadar yasak geldikten sonra bu tahribata kim engel olacak.

ed]

Mitingden...

ed]

ed]

Altın kaplı helâ polemiği, bize ne?

***

Biz buralarda rahatız, yeyip içiyoruz ama memlekette asayiş hâlâ yerinde olacak mı?

Düşünün, “atı alan Üsküdar’ı geçti” atasözümüzü…

***

AB’den dışlandık, KKTC’de çok sevimsiz gelişmeler var.

Halkın ciddi bir kısmı kendisini muhalif olan bir lider var karşımızda.

***

Demirel de gitti ve masonluğu artık tartışılmayacak.

Kısa bir süre önceki fotoğrafı

demirel mason ile ilgili görsel sonucu

1965'teki kırılmanın mimarıydı

Türkiye şapkasız kaldı

Şapkasıyla, işretteki yeteneğiyle ve babacanlığıyla simge olmuştu

ed]

Gül mü yoksa Kılıçdaroğlu mu belli değil.

ed]

Bütün bunlar hiç de iç açısı değil ve HDP mi işin içinde olacak?

MHP ne yapacak?

Vatan Partisi barajı dahi aşamadı!

Mursi de Saddam'la aynı akıbete uğradı...

ed]

***

Diyelim ki “Sayın Apo” serbest bırakıldı ve Nobel de verildi.

Mursi’ye olanı gördük!

ABD, kendi liderlerini yaratıp, kendi ayarladığı adamlara infaz ettirir.

ed]

ed]

***

Tarih tekerrürden ibarettir ama eğer ondan ders alınırsa ancak.

Korkarım bu işin sonunda memlekette taş üstünde taş kalmayacak

Saray da tarihe karışacak, kim bilir ama bir gerçek var ki, ne Gezi Ruhu kaldı, ne de eski mücadeleci insanlar.

TED’li arkadaşlara soruyorum, istemiyorlar.

Şoförlere soruyorum, muhalifler.

Sokaktaki adamın ekserisi istemiyor?

Nasıl oluyor da bu parti hâlâ muktedir?

Pastadan pay alanlar kim?

Yandaşlar nasıl olup da bu kadar AVM yapabildi?

Her şeyin bir sonu vardır ve herkes de bir gün gelir ölür.

Yetmedi mi artık, artık görelim ne olacağını ama bu memlekette Atatürk’ü unutturacak babayiğit hâlâ anasının karnından doğmadı.

***

Dilerim bu Ramazan pek az kanlı, az kurbanlı ve nispeten daha fazla canlı, usulüne uygun geçer.

***

Geçenlerde Babalar Günü vardı, bir tek şoförüm aradı.

Bir çeşit eksiklik kapladı içimi…

***

Beykent’te iki adaya daha “Klinik Psikolog” unvanı verdik ama inanın ki çok iyi değiller.

Akademik dünyada saygı, sevgi yetmez.

Kılık kıyafet gibi teamüller de vardır ve en son katıldığımız jürideki delikanlıya da bunu anlattık.

Kılık kıyafet mühimdir.

Kefenin de astarı yoktur.

Devletlû da bir gün gider, hepimiz öyle değil miyiz?

Mersin’de ne olmakta?

Bugünlerde at izi it izine karıştı, dikkatli olun.

Metroda veya takside her şey gelebilir başınıza!

Hayırlı bir Çarşamba diliyorum.

Bu arada, tedbil-i mekânda ferahlık vardık diyoruz ve Ağustos sonunda, 25 senelik POLİMED’i Fulya’daki yere nakledeceğiz.

Altında Dönerci var, karşısında da oto yıkama bölgesi.

İsteyen ter, içer, arzu eden orada oturur ayran içer.

Arzu eden de alttaki bardan demlenir.

Hayırlısı, şimdi çalışma zamanı ama sevgiyi ve saygıyı unutmayalım!

Mutlu ve umutlu bir Çarşamba diliyorum.

Muazzez İlmiye Çığ daha neler anlatıyor, onu da paylaşırım.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Haziran 2015 Çarşamba

Okumaya devam et
  3204 Hits
  0 yorum
Etiketler:
ted pkk ortadoğu nobel mason
3204 Hits
0 yorum
    Geri