Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

ADNAN ZİYALAR da VEFAT ETTİ

Hocayı ilk defa asistanlık senelerimde yakinen tanımıştım ama aslında kendisi de uzun süre hocalığımı yaptı.

Adnan Ziyalar Hocamız 1932’de Kalkandelen’de dünyaya gelmişti.

İlk ve orta tahsilini İstanbul okullarında tamamladı. 1950 -1956 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi’nde (Çapa) okumuş ve oradan da mezun olmuştu.


 

1956 - 1958 yılları arasında tabip teğmen olarak vatanî görevini tamamlamıştı… Ben daha yeni doğuyormuşum demek ki.

***

1959 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çapa Psikiyatri Kürsüsünde psikiyatri asistanı olarak göreve başlamıştı. 1962 yılında nöropsikiyatri uzmanlık dalı imtihanında başarılı olarak aynı kürsüde uzman asistan olarak göreve başlamıştı.

Rivayet edilir ki,  ilaç mümessili iken bir gün Cerrahpaşa’ya uğramış. O zamanlar Doçent olan Merhum Ayhan Songar da kendisini şöyle bir süzüp “siz belli ki başarılı bir tabipsiniz, neden bizimle çalışmıyorsunuz” demiş.

O da bu daveti tabii ki reddetmemiş ve ikisi kolları sıvayarak kurmuşlar eski kliniğimi. Biri evden yemek taşırmış, öbürü hastaların çamaşırlarını yıkatırmış. Tam bir işbirliğiyle, hâlen de yerinde duran o iki buçuk katlı köşkü ıslah edip, tam bir bilim yuvasına çevirmişler. Kolay günler değilmiş.

***

Profesör olduktan Ayhan Bey bir yandan arabaları elektrik aksamını da tamir edip ek gelir sağlar, öte yandan muayenehanesine ve Adlî Tıp Kurumu’na koşuştururdu. O zamanları çok iyi hatırlıyorum. İlginç bir ekipti: Dinamik psikiyatriyi pek seven ve Balint gruplarında ara sıra kandırılan Prof. Dr. Koptagel Hanım, onunla neredeyse simbiyotik yaşayan Doç. Dr. Ömer Tunçer (sonradan lentoma geçirdi ama şifa buldu), bir dönem ziyarete sık sık gidip ailece görüşmemize rağmen, kliniğe kabul etmemeyi tercih ettiği Merhum Babam Doç. Dr. Recep Doksat, daha sonra bir dönem Anabilim dalı Başkalığı yapan Merhum Ağabeyim Prof. Dr. Ertaç İlkay, sonradan Profesör olan Müfit Uğur, Prof. Dr. Ruhi Yavuz, 

genç yaşta prostatektomi geçiren Prof. Dr. Turan Ertan, Doğramacı’nın dâhiliye tabipliğini yaptıktan sonra nokta tayiniyle gelen Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu

***

Engin Eker Hoca’nın da hâlâ tam bilemediğim sebeplerle kliniğe geri alındığı günlerdi. Bindir zahmetle Gero-Psikiyatri Bilim dalını kurmuştu. Şimdi gene faal, Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde çalışıyor ve kongre düzenliyor.

Kıdemli asistanım ve sınav gözetmenim olan Levent Kayaalp de şimdi muayenehanesinde çalışıyor ve Profesör; Psikanalizle iştigal ediyor.

***

Gene Aziz Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Reha Bayar da kıdemlimdi.

Vizitleri beraber yapardık. Şimdi hepsi de Profesör olan Neşe Pekpak Kocabaşoğlu, Mine Özmen ve ben Ağrı ve Akupunktur Polikliniğini yürütmüştük 8 sene.

Sonradan epey süte Kliniğin vaka tartışmalarını sürdürdüm; Adlî Tıp Kurumu’nda görev almak istemedim ama Adlî Tıp Enstitüsü’nde iki sene ders verdim. O dönemde KENT TV’de programa çıkıyorduk. En unutamadıklarım arasında da Şafak Pavey’le yaptığımız Parola Şafak programlarıydı: Prof. Dr. Uğur Alacakaptan da, Prof. Dr. Celâl Şengör de, Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu da, Prof. Dr. Acar Baltaş da… Hep konuğumuz olmuştu.

***

KENT TV kapanınca, bu sefer Çankaya tepelerindeki bir yerden işe devam ettik. Sevgili Tuna Serim hem TV hem de radyo programları yapardı. O dönem Sevgili Dostum, DBE (Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucusu) Emre Konuk da gelmişti. Emre’nin sakin ve şakacı, zaman zaman muzip davranışları da hiç değişmemiştir. Hiç unutmam, Almanya’da felsefe okuduğunu iddia eden ama Almanca bilmeyen bir TV yöneticisi vardı.

Sevgili Beyazıt Çırakoğlu şöyle bir bakıp, gülmemek için kendini tutmuştu. Programdaki sorum “beni klonlayabilir misin” olmuştu. Gülüp, "şimdilik bunun için erken olduğunu" anlatmıştı. Emre de “abi, burada tuvalet nerede yaa” diyerek inceden ve tam medenice şekilde gırgırını geçmişti. Hep de öyledir ve çok iyi ve candan bir adamdır. Karısı Emire ile güzel bir çift oluştururlar.

***

Tabii ki yönetmenimiz de çocukluk arkadaşım, can dostum Banu Zorlutuna idi.

/embed]

Hatta bir düğünde tanışmışlar sanırım ve Ayhan Bey de, Reyhan Hanım’ıRecep, ona iyi bak, ileride karım olacak” demiş. Babam da emanete ihanet etmemiş ve çok iyi muhafaza etmiş. Sonradan da evlenmişler. Tam bir Çerkez güzeliydi…

***

Babam da iki seve fahrî asistanlık yapmış ve bana süt parası yetiştirebilmek için s. Recep Doksat diye gazete köşelerinde makaleler yazmış. Merhume validem ise o dönemlerde Sümerbank’ta çalışır ve içinde ukde olarak kolan Tıbbiye ve Hukuk Fakültesi hülyasını bırakıp, koşuşturur dururdu. O zamanlar on yaş civarıydım ve çok iyi hatırlıyorum. Sonradan bin bir mücadeleyle profesör oldu ama stres, puro ve sigara onu bitirdi, elimde vefat etti!

***

Dönelim dün rahmete kavuşan Adnan Ziyalar’a

Adnan Ziyalar, Kısa bir süre sonra hocası Dr. Ayhan Songar ile beraber yeni kurulmakta olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bünyesine katıldı.

1968 yılında aynı bilim dalında, Afazi Şizofrenide Konuşma ve Düşünme Bozukluğunun Hanfmann-Kasanin Test Metodu ile Tetkiki başlıklı teziyle, üniversite doçenti unvanlını aldı.

1973 yılında profesörlüğe yükseltildi.

1999 yılına kadar bu görevini sürdürdü ve yaş hâddinden emekli oldu.

41 senelik görev süresinin 17 yılını, bir yandan da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Üniversitesi Edebiyat Psikoloji Bölümü öğrencilerine Adlî Psikiyatri ve Psikoloji dersleri vererek geçirdi.

25 yıl boyunca Adlî Tıp Kurumu Gözlem Dairesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yaptı; o dönemlerde kendisiyle çok daha yakınlaştık ve ne kadar mütevazı ama bir o derecede keskin tıbbî birikimi olan bir insan olduğunu müşahede ettim.

***

Yeri geldiğinde, Ayhan Hoca’ya dahi muhalefet edebilen bir onu, bir de gene seneler önce kaybettiğimi Aziz Hocam Nedim Zenbilci’yi bilirim. Doçent olduktan sonra vefat eden ve pek çok edebî esere imza atan Doç Dr.Kriton Dinçmen de o dönemde Adlî Tıp Enstitüsü’nde idi. Şair, edip ve çok velut bir insandı. O da vefat etti çoktan!

***

O zamanlardaki Adlî Tıp Enstitüsü’nün başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’du ve orayı tam bir Alman disipliniyle yönetiyordu. O dönem verdiğim Cinsel Sapmalar dersine pek çok müracaat oldu. Mert Savrun henüz doçentti ama istikbal vaat ediyordu.

 

Sevil Hoca ve güzel kızı, eskiden paniklerdi ama simdi çok sağlıklı.

Neylan ve sonradan Adlî Tıp Profesörü olacak ama psikiyatriyi de iyi bilen Sevgili Dostum Gökhan Oral da vardı.

Alternatif Sorular diye askıya asılan belgeye hemen herkes epey gülmüştü. Sonra doğrusunu verip, herkesin en az 70 puanla (Neylan 100 almıştı sanırım) geçmesini sağlamıştım.

***

Şimdilerdeki Adlî Tıp Kurumu Başkanı da kadim bir dostum: Prof. Dr. Dursun Kırbaş. Orada da aynı dersi anlattın geçen ay.

***

O aralar, Kadim dostum Profesör Oğuz Polat beni aradı ve “cinsel sapmalar” dersini vermemi istedi. Eh, zaten Cerrahpaşa’da Doçent olduktan sonra en çok anlattığım derslerden birisiydi. Aslında o dönemlerde joker gibiydim. Mesela sonradan Profesör olan Ruhi Yavuz veya hâlâ da vefa ile aradığım pek çok öğretim üyesi oradadır.

Hangisinin dersi boş, Ayşe’ye sorar ve hiç düşünmeden girer, tamamen doğaçlama olarak anlatırdım.

***

Adnan Hoca, nöropsikiyatrideki uzmanlık çalışmasına başlamadan önce, 2 sene süreyle Prof. Dr. Besim Turan’ın yanında İstanbul Üniversitesi Patolojik Anatomi kürsüsünde fahrî asistan olarak çalıştı. Sanırım artık tek nöropsikiyatr olarak Haydar Dümen kaldı!

***

Maltepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2001 yılında başladığı görevini 2007 yılına kadar sürdürdü. Burada yüksek lisans öğrencilerine senelerce Erişkin Psikopatolojisi dersi vermişti.

30 yılı aşkın bir süre Symposium ve Yeni Symposium dergisinin sorumlu müdürlüğünü üstlenmişti.

Şimdilerde bu bayrağı ben Literaür Symposium’un editörü olarak üstlendim; bana tevdi eden de Muhterem lâkaplı Prof. Dr. Fevzi Samuk hocamız olmuştur.

1960 - 1967 yılları arasında Prof. Dr. Ayhan Songar ile beraber Yeşilay dergisinin yayımını sağlamıştır.

Radyo, televizyon ve yazılı basında toplumu ilgilendiren sağlık konularında çok sayıda konuşma yapmış, makale yazmış ve seminerlere katılmıştır. İstanbul ağırlıklı olmak üzere ülke genelinde alkol ve madde bağımlılıkları, öğrenme psikolojisi konularında seminerler; aile içi ilişkiler ve ebeveyn evlat ilişkilerini düzenleme amaçlı konferanslar vermiştir.

Maalesef bunların çoğu kayıtlı değil.

***

Prof. Dr. Adnan Ziyalar 45 yıllık evli, iki çocuk ve iki torun sahibiydi, İngilizce ve Almanca bilmekteydi.

Ben girdiğimde Kliniğe haftada iki veya üç gün uğrar, bir saatte en az 5 ilâ on hasta görür, tekrar muayenehanesine giderdi. Ben de bu sürate şaşardım.

Geriye eserleri kaldı. Kliniğin “sol” tarafının temsilcisiydi ve Ayhan Bey’in biraz dozunu aşan şakalarına he sükunetle ve suhuletle mukabele ederdi.

Allah rahmet eylesin.

***

ESERLERİ

Sosyal Psikiyatri (1999)

Psikiyatrik Semiyoloji ve Medikal Psikoloji (1999)

Psikiyatri Lügati (1981)

Stress ve Depresyon (1986)

Anorexia Nevrosa (1976)

Cinsel Davranış Bozuklukları (2000)

Dilimiz ve Düşüncemiz

Sokma Akıl Para Etmez (2001)

Erişkin Psikopatolojisi (2006)

İşte ölümsüzlük; eserlerinin tamamına yakını evimdeki kütüphanede mevcut…

Son zamanlarda kafama takılan bir şey var…

Ola ki bir gün ben de “boyut değiştirirsem”, bu kadar kitap kim(ler)e yarar diye.

***

Ayrıca, Kızı Neylan da, Ayhan Hoca’nın tek evladı olan Neslihan da çok eski arkadaşızdır. Adeta kopmaz bir üçlüydük eskiden: Neylan, Neslihan ve ben… Çocukluğumuzda hep beraberdik.  

Aradan kaç sene geçti, hiç sormayın!

Altın Yunus Tesisleri’ndeki bir tatilde epey eğlenmiştik. Reyhan Hanım, gözlerini hiç üzerimizden ayırmazdı. Daima kocasını destekleyen ama önüne geçmeyen fakat güçlü kişilikli bir kadın olarak yaşamıştır.  

Buradan, başta Fevzi Hocam olmak üzere, ilgilenen herkese bir davetim var.

Fevzi Hoca bana “Hz. İsa’yla ilgili makale yaz” derdi de, pek anlam veremezdim. Psikiyatrinin bu mevzularla ne alakası ola ki diye tefekkür ederdim…

Ne ileri görüşlüymüş meğer…

İçinde bütün dinî, mistik ve tabii ki bilimsel, epistemolojik bilgileri içeren bir Kişilik Bozuklukları kitabı yazmaktayım. İçinde hemen her şey var: Ezoterizm, din, psikoloji, parapsikoloji, mistisizm vs.

Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji de sırada.

Herkesten yardım istiyorum…

Akşamüstü, Adana’dan Kadim Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Canan Ersöz’ü aradım. Fırsat bulabilirsem gideceğim.

Neslim de refakat eder mi bilemiyorum çünkü şu aralar bir hayli canı sıkkın.

Ben de üzülüyorum tabii ki.

Unutmayalım…

Her nefis ölümü tadacaktır; mutlaka.

":"300"}[/embed]

":"300"}[/embed]

Yeter ki Karmik dengeler ve Kader arasında tenakuz olmasın.

Adreslerim: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it., This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.. Her türlü katkıya açığım çünkü oldukça yalnızım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 25 Ocak 2016 Pazartesi

Okumaya devam et
  5477 Hits
  0 yorum
5477 Hits
0 yorum

ŞEYİN ŞEYSİ-1

Gene altını ıslatmıştı ve çok öfkeliydi.

 

Hiçbir şey yolunda gitmiyordu zâten…

Babasının kendisine olan derin sevgisinin farkındaydı ama sezinlemesi de, sezgileri de aslında onun öz olmadığını telkin ediyordu.

Bir kere, babası çok yakışıklı ama ödlek, kendisi ise çirkin fakat pek cesurdu.

Geçenlerde sokakta yürürken bir grup küstah adam tarafından, hem de karılarının önünde resmen aşağılanmıştı ama bir de özür dileyip şapkasını aldığı gibi, eğile büküle bir hâl olmuştu. Erkek dediğin, hele “Peder Beyciğim” diye hitap edeceğin insanın biraz gururu olmalıydı.

Ticarette asla başarılı olamamıştı ama dünya umurunda değil vaziyette, evde oturup Kitabı Mukaddes okuyor ve kendi ırkını aşağılayacak fıkralar anlatıp duruyordu.

İşin en fena yönü de, bütün bu garabetine rağmen etrafındakilerce çok seviliyordu.

Annesinde de bir gariplik vardı.

Kendisini, nasıl derler, biraz fazla seviyordu.

 

Çok net olarak kayırıyordu bir kere…

Diğer altı kardeşi bir odada tıkış tıkış uyurken, kendisi keyfine bakıyordu.

Tamam, çok zeki ve yaratıcıydı, bu pozitif ayrımcılığı da yan cebine koyuyordu ama her dakika koklanıp öpülmek, “seninle iftihar ediyorum” diye övülmek da fazla oluyordu canım…

Üstelik kendisini de hep bir farklı ve özel de hissetmişti.

Yâni herkesi anlamaya çalışıyor ama bir türlü onların duygularıyla özdeşleşemiyor, kendini onların yerine koyamıyordu.

İnsanları daha iyi anlayabilmek için bir şeyler yapmalıydı.

Ne yapsaydı, nasıl yapsaydı…

Her şeyden önce iyi bir tahsil yapmalı ve çok okumalıydı, çok…

Ailesini de, annesini de, kardeşlerini kurtarmalı, bir kahraman, bir Guru olmalıydı.

Peki, âlâ da…

Beş parasız bir Yahudi’ye kim iş verir veya onu kayırırdı ki?

“Hay senin soyunu sopunu kekeme Musa” diye söylenerek altını temizledi, aslında sadece kuruttu denebilir çünkü evde doğru dürüst su yoktu.

Bu kadar sıkıntı çekerken, bir de dadı tutmuşlardı çok icap ediyormuş gibi.

Ondan da hem çok hoşlanıyor, hem de nefret ediyordu çünkü kendisini yıkarken âdet kanı mı, kendisini kestiği için mi ortaya çıktığını bilemediği bir avuç kırmızı şeyle dolduruyordu uyduruk banyoyu. Sonra da uzun uzun okşayarak, iltifatlar ederek sabunluyordu.

“Ne acayip bir kadın bu” diye düşündü, “nedir benimle alıp veremediği”?

Bir bilse!

İsa mı, Musa mı yoksa kendi Rabbi mi; her şey karmakarışıktı.

Kime, neye inanacaktı?

Tam da kiliseye giderlerken, kendisine İsa’nın nasıl kan revan içerisinde süründüğünü anlatırken, zâten hiçbir şeyleri olmadığı hâlde, bir de evdeki paraları yürütünce kovmuşlardı kadıncağızı.

Kilisenin içindeki kocaman borulardan çıkan ses de hep çok ürkütmüştü nârin rûhunu. Tepedeki freskler, tavandaki sakallı acayip herifler, yankılanan âyin ve dualar, ilâhiler, öcü gibi cüppeli papazlar…

Bırrrrrrrr, banyonun berbat suyundan daha soğuktular…

Kendisine ulaşılmaz hazlar yaşatan bir dadısı da yoktu artık!

Kıllı koltukaltı ve berbat sesine rağmen paranın canına okumuş Madonna bile kalkıp “en iyisi İslâm” demeye getiriyordu ve “hepsinin aynı yere vardığını söyleyip Muhiddin İbn Arabi’den filân bahsediyordu.

Peki, kimdi kendisi?

Okumaya devam et
  4453 Hits
  0 yorum
4453 Hits
0 yorum

YALNIZ ADAM

Uyandım, bir baktım ki Kadir Ağabey, meçhûl bir Abla’yı (kod adı Zeynep) tavlamak için bir Kötü Adam’ı kurşunla karnından vurarak korkuttu. Kadın da zâten gazeteci ama öyle olduğunu kimse bilmiyor.

Yâni ikisi de fena hâlde yalnızlar!

Tıpkı bugün Yalçın Bayer’in köşesinde bahsettiği Can Ataklı dostumun şimdilik olduğu gibi.

Bu bilginin kaynağı Kutsal Metinler denen elyazmalarıdır.

Efendim, önceleri O (yâni Ulu Yaratan veya Yarattıran yâhut Mimar) var ama mevcut olamamaktan sıkılıp Havva ve Âdem’i kendi sûretinden yarattı.

Sonra onları Cennet’e koydu ama rivayet muhtelif; bâzısına göre bu Diyalektik Schism (zıtlara bölünme) ile zâten ilk İblis de, Melek de, Cin de aynı şey olmaktan çıkıp, plüripolarize (çok kutuplu) oldular.

Ama hepsi yalnızdı çünkü aralarındaki husumet asla bitmeyecekti.

Nuh, kavmini Yanlış Olana biât ettirmemek için çektiği anksiyeteden dolayı kekeleyerek denizleri aştı ve ihvana kaçtı.

İsa’nın ise işi pek müşküldü çünkü annesini Cibril’in yâni Mr. Gabriel’in döllediğini, aslında bu masum kadının yarımay şeklinde bekâret zarı olduğunu, bu sebeple de masum ve saf addedilmesi icap ettiğini anlatsa… Kimse inanmazdı.

Gitti, yapayalnız hâlde bir ağacın altında oğlunu doğurdu, yâni İnsanoğlu İsa’yı.

Bunu ahaliye anlatmak pek güçtü, kimse yutmazdı.

Bari en iyisi işi Oğluma bırakayım” dedi.

O da hayırlı evlâtlığını esirgemeyerek “bakın, ben aslında masum bir meleğim ama size bu sûretle göründüm. Aslında ben hem Rabbim, hem onun oğluyum, hem de Nasıra’nın yeri itibariyle, Kudüs’ün Rûhuyum” dedi.

Bu çok makûl ve mantıklı şeylere hemen inanıp orayı terk ettiler ama içlerinde hep bir kuşku kaldı.

Bu sebeple de hem Meryem, hem İsa hep yalnız kaldılar ama bu onlara güç ve sabır verdi.

Bu sayede çok ama çok çalıştılar.

İlm-i tefsir yâni Hermeneütik de böyle doğdu.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

   Olmadı netekim.

      Olmuyor

         Ve olmayacak!

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme – 10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bilgi için İnternet'e hamile Panda yazın.

Okumaya devam et
  3391 Hits
  0 yorum
3391 Hits
0 yorum

KEKEMELİK HAKKINDA

GİRİŞ

 

Kekemelik, özellikle küçük yaşlarda yaşanan psikolojik sorunlar vesilesiyle ortaya çıkabilen, bâzen ateşli hastalıklarda gelişimde olumsuz katkıları olan, akıcı konuşma bozukluğu olarak da nitelendirilen bir patolojidir.

Genetik oluşumuyla ilgili yeterince güçlü bilimsel bir kanıt henüz yoktur.

Kekemeliğe çocuklarda, yetişkinlere kıyasla daha çok rastlanır. Okul öncesi cağındaki çocukların %5’inde, yetişkinlerde %0.73 civarında rastlanır. Aynı oran cinsiyetlere göre ayrılırsa, erkeklerde %80, kadınlarda %20’dir oranı karşımıza çıkar. 2-3 yaş civarında rastlanan kekeleme hallerinin büyük ekseriyeti nöro-gelişimsel ve geçici şeylerdir. Çocuğun korkutulmaması ve başta ebeveyn olmak üzere, yakın çevresinin eğitilmesi hekimin en önemli görevidir.

ETİYOPATOGENEZ

Kekelemeye yol açan henüz kesin bir sebep gösterilememiştir. Bâzı araştırmalar genlerin ve / veya stresin stresin kekelemeye yol açtığını göstermektedir. Başka araştırmalarda ise kekeleme ile Gilles de la Tourette sendromu arasında ilişki olduğunu savunulmaktadır. Tamamen psikolojik bir kötü alışkanlıktan ibaret olduğu fikri büyük itibar kaybetmiştir. Daha ziyaâe, emosyonların düzenlenmesinden sorumlu olan limbik, para-limbik ve frontal devrelerdeki disfonksiyonun sorumlu olduğu bir patoloji olduğu düşünülmektedir. Buna göre, frontal disfonksiyon striatal, limbik ve para-limbik bölgelerdeki disfonksiyon bir kısır döngü oluşturarak kekelemeyi arttırmaktadır.

KLİNİK GÖRÜNÜMLER ve HEDEF POPÜLASYON

Bütün çok sık rastlanan hastalıklar gibi, buna da bir kutsallık atfedilir ve meselâ Musa’nın kekelediği veya duraklayarak ve zorlanarak konuştuğu, solak olduğu gibi şeyler pek çok dinsel ve bilimsel metinde tartışılır. Hâttâ bâzı çağcıl kişilerle (Bo Jackson, Bruce Willis) Musa’nın ve Isaac Newton’un kıyaslamaları yapılır. "Yahu, Musa kekelese ne olur, kekelemese ne olur; Newton, Katolik Kilisesi'nin korkusundan oral döneme regrese mi olmuştur, pek mühim vallahi)" demeyin. Bir makaleye başlarken tarihten örnekler verdiniz mi, yazdıklarınız da daha etkileyici olur. Açıp bakın bütün derleme veya gözden geçirme yazılarına; sanki okuyanlar acayip câhilmiş gibi, tâ gidebilecekleri en önceki zamanlara kadar dip dalışı yaparlar. Benim gibi çok makale takip eden ve editörlük yapanlar da stresten kekeleyip pepelerler arada bir.

Şimdilik Tanrı'nın kekelediğine dair doğrudan atıflı bir makale bulamadım ama inanın ki vardır ve mevcuttur.


Kekelemeyle diğer pek çok şey arasında (“kekeleme tarzı priapizm” gibi ilginçlikler dâhil) doğrudan veya dolaylı bağlantı kuran araştırmalar ve vak’a bildirimlerine sık rastlanır. Bizden İşeri ve arkadaşları adenotonsillektomi ve ventilasyon tübü takılmasından sonra gelişen vak’alardan bahsederler. Gene bizden, sevgili ihtisas arkadaşım Güneş Kızıltan ve arkadaşı, bu problemin bir segmental veya fokal aksiyon dostinisi olduğu kanaatini taşımaktadır. Nitekim kekemelerde ve yakın akrabalarında diğer MSS Merkezî Sinir Sistemi) hastalıklarının, erkek cinsiyetinde daha fazla görülmesine dikkati çekmektedir.

Pro-dopaminerjik ajanların frontal kortekste DA artışına yol açarak kekelemeye yol açmasından bahsedildiği için, bâzı vak’alarda DA antagonistlerinin kullanılması da gündeme gelmiştir ama hangi hasta için neyin iyi geleceğinin çok iyi tartılması icap eder.

Okumaya devam et
  5030 Hits
  0 yorum
5030 Hits
0 yorum

BİR HOMO MYSTICUS DAHA: HALİL CİBRAN

10 Nisan 1883’te Osmanlı’nın Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’nda (o zamanlar yarı özerkmiş, şimdiki Lübnan’da) bir dâhi doğar: Halil Cibran (Khalil Gibran).

Annesi Kamila bir râhibin oğludur ve babası Khalil de annesinin üçüncü kocasıdır.

Çok fakirdirler, bu sebeple okula gidemez ama kendisini sürekli olarak ziyaret eden râhipler ona İncil’i, Arapçayı, Süryaniceyi ve akraba lisanları öğretirler. Doğduğu yeri çok sever ve asla unutmaz.

Âşık olduğu kadına bunu anlatamadığı, refüze edilmekten korktuğu için, 23 sene boyunca yazdığı 600’den fazla mektubunu kendine saklar. Sonradan teslim ederler...

Hayatının son 20 senesini New York’ta geçirir.

Şâir ve ressamdır.

 

Cibran

 

Meryem’in Oğlu İsa resmi

Okumaya devam et
  6314 Hits
  1 yorum
6314 Hits
1 yorum