Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

YANSIYAN ÖFKE SORUNU

Çok kötü günler yaşıyoruz. Her tarafta kargaşa ve din adına, ideoloji diye veya her türlü değeri aşarak şiddet yaşanmakta.

İnsanlar hunharca birbirlerini doğruyor ve hunharca cinayetler işleniyor.

Bu felaketi hiçbir şeye indirgeyemeyiz.

***

Bence bu işler ta Usame bin Ladin döneminden planlanmıştı.

usame bin ladin gençliği ile ilgili görsel sonucu

IŞİD bugün Fransa’da, yarın New York’ta, öbürkün belki de Almanya’da. O zamanlar bana NTV’deki canlı yayında bu işin mekanizmasını sorduklarında “bunlar işlerini yapıyorlar, hepsi de planlı” demiştim.

***

Bütün bunların Batı’nın intikamı olduğunu da varsayabiliriz. İslam veya başka bir din adına bunlar yapılması mümkün olan şeyler değildir.

***

Olsa olsa yansıyan öfke, buna bağlı bir cinnet (cennetten gelir) ve belki de buna bağlı savaşlar takip edecek.

Her ne olursa olsun, hayat devam etmeli ve edecek.

İnsanlar darılmayacak ve çalışacak. Sımsıkı, daha da çok gayret göstererek ayakta duracak ve koşuşturmaya devam edeceğiz.

Yeni mağdurlar (kurban değil), doğacaktır maalesef.

TSSB belirtilerini ve Stockholm Sendromu belirtilerini tekrar saymak isterim:

***

Stockholm’de bir banka soyguncusuna karşı rehinelerin geliştirdiği bağlanma ve yardım etme davranışına atfedilerek tanımlanan Stockholm Sendromu’nun, toplumda çok yaygın, ciddi, ölümcül sonuçları olabilen bir bozukluk olur.

“Aile içi şiddette Stockholm Sendromu, bir numaralı aktördür’’ diyen İstismarcı anne-babanın çocuğunda, şiddet gören kadında eşine karşı gelişebilir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri gösterirler” buna yol açar.

Stockholm Sendromu’nun gelişmesi için dört şartın vardır ve bunlardan ilki hayati tehlikenin olması gerekir: Saldırgan, öfke anında tamamen kontrolden çıktığı için kurban, ölümle burun buruna yaşar. Sık sık hastanelik edilir. Saldırgan, kurbanın ayrılma isteğine karşı sık sık ölümle tehdit eder. Mağduru veya mağdureyi, anne-babasını bazen de kendini öldürmekle tehdit eder”!

***

İkinci şart, mağdurun dış dünyadan soyutlanmasıdır.

“Saldırgan aşırı kıskançtır ve mağduru / mağduresi ailesinden, arkadaşlarından, işinden, sosyal hayatından kısıtlar. Zavallının yardım isteyeceği sosyal destek ağları biter".

***

Üçüncü şart olarak, mazur kaldığı ortamdan kaçamayacağına inanır. Çaresizlik hisleri bu kişilerde çocuklaşma eğilimine (regresyona) yol açar. Ailesinden şiddet gören 3-5 yaşındaki bir çocuk gibidir. Evden gitmeyi düşünemez bile. Fiziksel-cinsel-duygusal şiddet karşısında donuk ve tepkisiz kalabilir.

***

Dördüncü şart da ise, saldırgan bazen yakın davranır. Mağduru/ mağdureyi çok sevdiğini, sevdiği için kıskandığını, eğer doğru davranırsa her şeyin yoluna gireceğini söyler.

Saldırgan bazen dayaktan sonra ağlayabilir ve mağdurdan veya mağdureden özür dileyebilir. Ancak bu kendini hatalı gördüğü için değildir. Saldırgana göre suçlu, her zaman mağdur veya mağduredir.

***

Mağdurda artık travmatik bağlanma gelişmiştir. Hatanın kendisinde olduğuna inanmaya başlar. Saldırganın, geçmişindeki travmaları nedeniyle öyle olduğuna ve aslında “iyi biri” olduğuna inanır. Ona acır, onu kurtarmak ister ve çevresindekilere karşı onu savunur. Bir gün saldırganın “düzeleceğine” inanır.

***

Saldırganlar ise olgunlaşmamış (immatür) kişilerdir. Öfke kontrolü açısından 3-5 yaşlarındaki bir çocuğun duygusal olgunluğuna sahiptirler. Benmerkezci ve bağımlı kişilerdir. İlgi ve sevgi beklentileri aşırıdır. Hemen daima kurbanın hatalı olduğuna inanırlar ve onu kontrol etmeye, değiştirmeye, düzeltmeye çalışırlar. Kendilerini hatalı görmedikleri için psikiyatrik yardım almak istemezler.

ÖNLEMEK İÇİN TOPLUMSAL FARKINDALIK OLUŞTURULMALI

Stockholm Sendromunu önlemek için öncelikle toplumsal farkındalığın oluşturulması gerekir:

Neredeyse canlı bir bomba ile yaşayan bu kişilerin, güvenliklerinin acilen sağlanması gerekir. Çünkü Stockholm Sendromlu kişiler duygusal açıdan 3-5 yaşlarındaki bir çocuk kadar bağımlıdırlar. Bu yüzden yaptırımların, şiddete uğrayan çocuklara uygulanan prosedürle aynı olması, yani şikâyete bağlı olmaması" gerekir.

***

Bu sendromdan mustarip kişilere travma terapisi yapılarak psikolojik yaralarının sarılması ve kendine güvenlerinin yeniden inşa edilmesi gerekir. Saldırganın da psikiyatrik hastalığının mutlaka teşhis edilmesi ve tedavisi yapılmalıdır. Saldırgan, tedaviyi talep etmeyeceği için de bu konudaki hukuki düzenlemelerin acilen yapılması gerekmektedir.’’

*** 

Tabii ki pek çok antidepresan ve diğer antipsikotik ilaçların da verilmesi gerekir...

***

Şimdi gene muayenehaneye koşturacağım, Neslim sınav yaptı ben de hazırlanıyorum.

Hâlâ ümit var ve hiç durmak yok.

Ya bu da olursa?

Hayat sürmeli ve sürecek.

Not: Maalesef, Neriman Samurçay da vefat etmiş...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 18 Kasım 2015 Çarşamba

Okumaya devam et
  2593 Hits
  0 yorum
2593 Hits
0 yorum

1 MAYIS KARDEŞLİK BAYRAMI OLSUN, NEFRET DEĞİL!

Sevgili Mekâncılar,


Aşağıdaki metni Marksist Tutum mekânından kopyalayıp pastaladım...


İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı ağır şartlar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800’lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü.

Bunun en doğrudan, en çıplak hali iş saatlerinin alabildiğine uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesidir. Başta Çin olmak üzere pek çok ülkede işçi kitlelerinin çalışma ve yaşam koşulları Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde betimlediği manzaralardan pek de farklı değil artık.

Engels, söz konusu yapıtında emekçi kitlelerin yaşamlarının bir keşmekeşe sürüklendiğinin altını çizer. Çalışma koşulları gerçekten de korkunçtur. Çocuklar da dâhil kadınlar ve erkekler günde 14-16 saat çalışıyor, tek bir odada 50 işçi yatıp kalkıyordu. Çocuklar makine başında yemek yiyemedikleri için bitkin düşüyor ve uzun süre ayakta kaldıklarından ötürü omurgaları kayıyordu. Normal bir iş günü mücadelesinin öyküsünü etraflıca işlediği Kapital’de Marks, makineleşmenin ve modern sanayinin doğuşuyla birlikte, ahlâkın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırları yıkıldı diyerek bu duruma dikkat çekmekteydi. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı bu dönemde işçiler sürüklendikleri sefilce koşullar ve aşırı çalışmadan ötürü daha 40 yaşına gelmeden kapitalizmin kurbanları arasında yerlerini alıyorlardı.

İşçi sınıfı ilk dönemler 14-16 saat olan iş gününü 12 saate çekmek için uzun bir savaşım yürüttü. 13 yaş ve daha altı yaşlardaki çocukların günde 12 saat çalışması için yürütülen mücadele bile burjuvaziyi dehşete düşürmüştü.


 Ne düşünüp hissediyor Evren Paşa?

Marks, sadece dört sanayi kolunda iş günü 12 saate indirildiğinde İngiliz sanayisi için sanki kıyamet günü gelmiş gibi, burjuvazinin vaveylayı kopardığına dikkat çeker. Bu yıllarda, çalışma koşullarını düzenleyen ve işçilerin haklarını güvence altına alan bir yasal düzenleme dahi yoktu. Tüm yasalar egemen sınıfların lehine düzenlenmişti. İşçi sınıfının işgününün kısaltılması için verdiği mücadele, burjuva yasaların şekillenmesini de belirlemiştir. Şu çok açık ki, işçi sınıfının en küçük kazanımı dahi, “yüce gönüllü” burjuva politikacıların ve burjuva parlamentoların bir ürünü değildir. Marks’ın da vurguladığı üzere yasaların biçimlenmesi, resmen tanınması ve devlet tarafından ilan edilmesi, sınıfların uzun savaşımlarının sonucu olmuştur.

Örneğin, 1848 Haziran barikatlarında yenilen Fransız işçi sınıfının devrimle birlikte kazandığı 10 saatlik iş günü hakkı elinden alındı ve çıkartılan yeni bir yasayla iş günü 12 saat olarak belirlendi. Benzeri gelişmeler İngiltere’de de yaşandı. İngiliz işçi sınıfı iş günü mücadelesini 12 saatle sınırlandırmamış ve 10 saatlik işgünü talebiyle mücadeleyi sürdürmüştü. Genel oy hakkını ve işçilerin parlamentoya seçilmesini savunan Chartist hareketin ileri sürdüğü taleplerin başında 10 saatlik işgünü bulunuyordu. “Saraylara savaş, kulübelere barış” şiarıyla başlatılan mücadele sonucunda İngiliz işçi sınıfı 10 saatlik iş gününü burjuvaziye kabul ettirdi. 1 Mayıs 1848’de 10 saatlik iş günü yasası yürürlüğe girdiyse de, Avrupa’daki devrimlerin yenilmesinden güç alan burjuvazi yasayı uygulatmadı. Tarihsel deneyim ve bugünkü verili gerçekler tek bir doğruyu öne çıkartıyor: işçi sınıfı haklarını mücadele ederek kazanabilir ve mücadeleyle koruyabilir ancak.

[/embed]

Marks, işçi sınıfının genel çıkarlarını ifade eden, işçi sınıfını tek bir bayrak altında toplayan, ona bir sınıf hareketi niteliği kazandıran işgününün yasallaştırılması mücadelesinin bu anlamda siyasal bir mücadele olduğuna değinir. Gerçekten de ilk dönemler tek tek şehirlerde, tek tek ülkelerde boy veren daha kısa işgünü mücadelesi 1800’lü yılların son çeyreğine girildiğinde siyasal bir içerik ve uluslararası bir boyut kazanarak genel bir sınıf hareketine dönüşmüştü. Bu siyasallık elbette genel olarak henüz sendikal kapsamda bir siyasallıktı.

20 Ağustos 1866’da Baltimore’da toplanan Ulusal Çalışma Birliği kongresinde Amerikalı işçiler, 8 saatlik çalışma yasasını kabul ettirmenin bir zorunluluk olduğunu karar altına alıyorlardı. Kongre, hedefinin emeği kölelikten kurtarmak olduğunu açıklamıştı: “Bu şanlı sonuca erişene dek bütün gücümüzle çalışmaya kararlıyız”.

İşgünü mücadelesinin uluslararası bir boyuta bürünmesi kendisini I. Enternasyonal’in kararlarında da gösterdi. Aynı yıl içinde, Cenevre Kongresinde I. Enternasyonal, Amerikan işçi sınıfının aldığı karara atıfta bulunuyor ve 8 saatlik işgünü için mücadele kararı alıyordu: “İş gününün sınırlandırılması ön koşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak diğer bütün adımlar başarısızlığa mahkûmdur”. İşçi hareketi çeşitli biçimlere bürünerek ve çeşitli evrelerden geçerek ilerledi ve kendisiyle birlikte işgünü mücadelesini de geliştirip şekillendirdi. İşçi sınıfı artık 8 saatlik işgünü talebini ileri sürüyor ama bu sınırda durmuyordu; Sosyalizm için mücadele bayrağını da yükseltmeye başlıyordu. 1870’lerden sonra Amerikan işçi sınıfı mücadele bayrağını Avrupa’daki kardeşlerinden devralıyor, 8 saatlik iş günü ve sosyalizm mücadelesi Amerika’da giderek yükseliyordu.


Marks ve Engels, Avrupa işçi hareketini biçimlendirmeye ve proletaryanın uluslararası örgütlenmesini yaratmaya çalışırken Amerikan işçi hareketini de yakından takip ediyorlardı. Ulusal bir boyut kazanmasa da hemen her grevi, işçi ayaklanmalarını, sendikal ve sosyalist örgütlenmeleri dikkatle izliyor, bu konuda yazılar yazıyor ve Enternasyonal’i Amerika’da etkin kılmaya çalışıyorlardı. Her vesileyle, toplumu karşıt kutuplara bölen bir sınıf mücadelesinin Amerika’da olmayacağını ileri sürenleri eleştiriyor ve sınıf mücadelesinin dinamik yapısına dikkat çekiyorlardı. Nitekim 1860’ların ikinci yarısından sonra peş peşe gelen grevler ve 1 Mayıs 1886 kalkışması sınıf mücadelesinin sert karakterini açığa vurdu. Engels, 1 Mayıs 1886’dan önce hiç kimse hareketin böylesine kısa zamanda öylesine karşı konulmayacak bir güçle patlayacağını, hızla yayılacağını ve Amerikan toplumunu temellerinden sarsacağını tahmin etmemişti diye yazacaktı.

Daha 1860’ta Amerika sınaî üretimde dünya dördüncüsüydü ve 1890’da dünya birinciliğine yükselmişti. 60’lı yıllardan başlayarak sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi hızlanıyor ve dev tekeller sahneye çıkmaya başlıyorlardı. Kapitalizmin bu sıçramalı gelişmesi işçi sınıfının da büyümesine neden oldu. 1880’lerin ortasına doğru sadece sanayi kollarında çalışan işçi sayısı 4-5 milyon civarındaydı. Bu yıllarda çalışan çocuk işçilerin sayısı 1 milyonun üzerindeydi. İşçi sınıfı oldukça ağır koşullar altında, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun, sendikasız ve düşük ücretler karşılığında günde 12 saatten fazla çalışıyordu. İşçiler gerçekten de sefilce bir yaşam sürüyorlardı; yaşadıkları evlere ev demek mümkün değildi. Fabrikaların etraflarına veya şehrin dışına kurulu barakalar ya kendilerinin değil ya da ipotekliydi. Hemen tüm işçiler gerekli taksitlerini ödeyemedikleri için bu barakaları da bir süre sonra kaybediyorlardı. En önemlisi de işçiler ağır çalışma koşullarından ötürü erken yaşlarda göçüp gidiyorlardı.

Kapitalist gelişmenin inanılmaz bir tempoyla ilerlediği, köylülerin ve tüm kıtalardan akın akın gelen göçmenlerin işçi sınıfı ordusuna katıldığı, sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği bu yeni-dünyada güçlü bir sınıf hareketinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. 1860’ların ikinci yarısından sonra sınıf mücadelesi yükselmeye, daha baştan sert bir karakter kazanmaya başladı. Ülkenin dört bir yanında çoğunlukla merkezi bir örgütlenmeye dayanmayan, birbirinden kopuk, kendiliğinden patlamalar yaşanıyordu. Amerikan burjuvazisi yükselen mücadele karşısında şaşkınlık içindeydi ve çok sert tepki verdi. Hemen her grev ve direnişe askerler ve polisler saldırıyor, işçilere ateş açılıyor ve her defasında onlarca işçi öldürülüyordu. Burjuvazi bununla da yetinmiyor, grevci işçileri cezalandırmak için kara listeler yayınlıyor ve bu işçilere iş verilmiyordu.

Ama işçi sınıfı durdurulamıyordu. 1877’de Amerikan tarihinde o güne dek görülen en büyük grev patlak verdi. Baltimore ve Ohio demiryolu şirketi, krizi bahane ederek işçilerin ücretlerinden %10 kesinti yapılacağını açıklayınca işçiler greve gittiler; raylar söküldü, lokomotif ve vagonlar depolara kilitlendi. Fakat grev Ohio’da durmadı ve kısa zamanda Batı Virginia, Pennsylvania, New Jersey, Philadelphia’ya da sıçradı. Grev ateşi ülkenin dört bir yanını sarıyor ve işçi kitleleri harekete geçiyordu. Demiryolu işçilerini diğer sektörler ve özellikle kömür madeni işçileri izledi. Grevlerle birlikte her yerde çatışmalar baş gösteriyor, asker ve polis katliamlara girişiyordu. 21 Temmuz günü sadece Pittsburgh’da çıkan çatışmada 10 işçi öldürüldü ve onlarcası da yaralandı. Burjuvazi korkunç bir kin kampanyası başlatmıştı. New York Tribune şöyle yazıyordu: “Onlara birkaç gün silah diyeti verin bakalım, o tür ekmek hoşlarına gidecek mi?”

Chicago Tribune ise “serseri güruha” karşı el bombası kullanılmasını öneriyordu. İşçi sınıfına gözdağı vermek amacıyla 10 maden işçisi, gizli bir örgüte üye oldukları ileri sürülerek ve türlü oyunlar çevrilerek idam edildi. Aynı aşağılık yönteme 1886’da bu kez Chicago işçi önderlerini ipe çekmek için başvurulacaktı.


Bakunin

Demiryolu grevi tüm militan yapısına ve birçok eyalete sıçramasına rağmen güçlü örgütlülüğe sahip olmadığı ve işçiler uzun süre direnemedikleri için çöktü. Grevin çökmesi işçi kitleleri arasında büyük bir moral bozukluğuna neden oldu ve işçi hareketi geçici olarak geri çekildi. Fakat çok geçmeden işçi kitleleri yeniden hareketlenecek, grevler durup durup yeniden başlayacak ve ülkeyi saracaktı. Sınıf mücadelesinin bu militan yapısı işçi örgütlerinin büyümesini de beraberinde getirdi. 1881’de Pittsburgh’da bir araya gelen işçi delegeleri, ABD ve Kanada Örgütlü Meslek Kuruluşları ve İşçi Sendikaları Federasyonu’nu (FOTLU) kurdular. FOTLU 1886’da Amerikan İşçi Federasyonu’na (AFL) dönüşecek ve Amerika’da en büyük sendika haline gelecekti. Esas dikkat çekici gelişme ise Emeğin Şövalyeleri’nin sıçramalı büyümesiydi.

Soylu ve Kutsal Emek Şövalyeleri Tarikatı 1869’da Philadelphia’da tekstil işçileri tarafından kuruldu. Örgüt ilk dönemler tamamen gizli örgütleniyor, örgüte girenler için mistik törenler düzenleniyor ve yemin ettiriliyordu. Engels, bu işçi örgütünü şöyle değerlendiriyordu: “Emeğin Şövalyeleri Amerikan işçi sınıfının bir bütün olarak yarattığı ilk ulusal örgüttür. Kökenleri, tarihleri, eksiklikleri, küçük saçmalıkları, programları ve temel yasaları ne olursa olsun… Amerikan işçi sınıfının bir ürünü olarak karşımızdalar”. Örgüt, diğerlerinden farklı olarak ulusal düzeyde, vasıfsız, siyah derili ve kadın işçileri de örgütlüyordu. Emeğin Şövalyeleri’nin 1878’de 10 bin üyesi vardı; lakin bu sayı 1885’de 110 bine ve sadece bir yıl sonra, 1886’da 700 bine sıçramıştı.

Ancak bu olumlu gelişmeler Amerikan sosyalist hareketinin ve onunla birlikte işçi hareketinin zaaflarını ortadan kaldırmıyordu. Amerikan işçi hareketi siyahlar ile beyazlar, Amerikalı “yerli” beyazlar ile Avrupa’dan ve diğer kıtalardan daha sonra gelen göçmenlerin bölünmüşlüğünün damgasını taşıyordu. Onlarca ulustan işçiler farklı diller konuşuyor ve farklı örgütlenmelere gidiyorlardı. İşçi hareketinin bu şekilde çeşitli ülkeler temelinde ve bununla birlikte siyahlar ile beyazlar olarak bölünmesi işçi sınıfını burjuvazi karşısında güçsüz düşürüyordu. İşçi hareketini kalıba dökecek ve yön tayin edecek bir siyasal önderliğin olmaması büyük eksiklikti. Sosyalist hareket küçük sektlere bölünmüştü ve örgütsel olduğu kadar teorik olarak da dağınık bir durumdaydı ve ne yapacağını bilmiyordu.

Sosyalist harekete damgasını basanlar esas olarak Avrupa’dan, özellikle Fransa ve Almanya’dan gelen göçmen devrimcilerdi. Sosyalistler Avrupa’daki devrimci akımları, fikir ayrılıklarını ve örgütsel bölünmüşlükleri de aynen kıtaya taşımışlardı. Enternasyonal’in Amerika’daki şubesi ve oradaki sosyalist partiler içinde Lasalcılık, anarşizm ve Marksizm sürekli çatışma halindeydi. Marx ve Engels, bu bölünmeye bir son verilmesi ve kitlelerle iç içe geçmiş, gelişen sınıf hareketine bir biçim ve yön verebilecek güçlü bir siyasal işçi partisinin yaratılması için büyük çaba gösteriyorlardı. Marks ve Engels 1877 grevini heyecanla karşılamışlardı. 25 Temmuz günü Engels’e yazdığı mektubunda Marks, grevin büyüklüğünün önemini vurguluyor ve grevin ciddi bir işçi partisinin kurulması yolunda bir başlangıç olabileceğine dikkat çekiyordu. Ama arzulanan ne yazık ki gerçekleşmedi.

ght":"300"}[/embed]

I. Enternasyonal çöktükten sonra, Marks’ın ve Engels’in dava arkadaşları Friedrich Sorge ve Otto Weydemeyer’in temsil ettiği Marksistler ile anarşistler ve Lasalcılar 1876’da bir araya gelerek Sosyalist İşçi Partisini kurmuşlardı. Sosyalist İşçi Partisi ilk yıllarda gerek Amerikan gerekse Alman kökenli işçiler arasında coşkuyla karşılandı. Özellikle 1877’deki büyük grevde sanayi kenti Chicago’da küçümsenmeyecek bir güce ulaştı (Chicago parti liderlerinden biri de Albert Parsons’dı) ve Illinois eyaletindeki grevlerde ciddi bir rol oynadı. Ancak 1880’lere doğru sürtüşmeler ve bölünmelerden ötürü parti, işçi sınıfı içindeki gücünü koruyamadı. 1886’da Lasalcılar partiyi ele geçirdiler ve ileriki yıllarda parti, sosyalistlerin sendikalardan çıkmasını isteyen sekterlerin eline geçti. Böylece Amerikan işçi sınıfı, sınıf mücadelesinin alabildiğine sertleştiği 1886’ya siyasal bir önderlikten yoksun giriyordu.

1 Mayıs’ın doğuşu

İşçi sınıfını tek bayrak altında, tek hedef doğrultusunda yekvücut olarak birleştirecek, kapitalizme karşı mücadelede nişane olacak bir işçi bayramı günü arzusu oldukça eskidir. İşçi-emekçi kitleler o gün geldiğinde her yerde iş bırakarak gösteriler düzenleyip eğlenceler yapacaktı. Bu düşünceden hareketle Avustralya işçi sınıfı, 1856’da 8 saatlik iş günü talebini de içeren bir dizi istemle greve gitti. Avustralyalı işçiler mücadele günü olarak 21 Nisanı seçmişlerdi. Yıllar sonra, işçi bayramı istemine Amerikalı işçiler sahip çıktılar. 18 Mayıs 1882’de New York Merkezi İşçi Sendikası Eylülün ilk pazartesini Emek Günü olarak kabul etti. Gerçekten de o gün geldiğinde binlerce işçi sokaklara çıkmış, kendi istemlerini haykırmış ve eğlenceler düzenlemişlerdi. 1884’de toplanan FOTLU kongresi de Emek Gününü kutlama kararı alıyordu. Fakat kongre çok daha önemli bir karar alıyor ve esasında burjuvaziye kesin uyarı veriyordu. 1 Mayıs 1886’da genel greve gidilecek ve işçiler o günden sonra 8 saatten fazla çalışmayacaklardı. Temel slogan şuydu: sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse!

1886’ya gelindiğinde Amerika’da mücadele bir kez daha şiddetlenmiş ve grevler ülkeyi baştan aşağıya sarmaya başlamıştı. 1 Mayıs öncesinde tam 190 bin işçi grevdeydi. Militan mücadelenin başını, Amerikan işçi sınıfının kalbi konumundaki Chicago çekiyordu. 1886’da bir yazar Chicago’yu şöyle betimliyordu: kesif bir duman bulutu, yolların, demiryollarının, kanalların kesişmesi, hızla gidip gelen insanlarla dolu sokaklar, Kudretli Dolar'a adanmış bir abide. İşte işçi sınıfı bu dolar abidesini sarsmaya başlıyordu.

Burjuvazi büyük bir kaygı ve korku içindeydi. Bir Amerikan Komünü’nün yolda olduğunu, korkunç ve sınır tanımayan komünizmin Amerika’nın üzerinde kol gezdiğini çığırıyordu burjuvazi. Ekim Devrimi 20. yüzyılda burjuvazi için neyi çağrıştırıyorsa, 19. yüzyılın son çeyreğinde Paris Komünü de burjuvaziye aynı şeyi çağrıştırıyordu: işçi devrimi! Burjuvazi meseleyi gerçekten de kavramış gözüküyordu. Eğer işçi hareketi tez zamanda ezilmezse Amerikan kapitalizmi işçilerin ayakları altında son bulacaktı. Bu nedenle tüm hazırlıklar işçi hareketini bastırmak üzere yapıldı. Askerler ve polisler silahlandırılmış ve gereken plan devreye sokulmuştu.

1 Mayıs sabahı birçok yerde ve özellikle sanayi kentlerinde işçiler iş bırakarak sokaklara çıktılar. Tüm tehditlere ve baskılara rağmen Chicago’da 80 bin, Amerika genelinde ise 350 bin işçi greve çıkmıştı. Burjuva gazeteleri o günü şöyle tasvir ediyorlardı: fabrika bacaları tütmüyor, öylece terk edilmişler, her şey Pazar sabahlarını andırıyor. Ve şöyle devam ediyorlardı: emek bir tür evrensel böcek tarafından sokuldu, çılgınca dans ediyor!

Chicago’da bir devrimci ayaklanma bekleyen burjuvazi, polisi, Pinkertonlar denen paramiliter grupları ve askerleri harekete geçirmiş, keskin nişancılar yüksek binaların çatılarına yerleştirilmiş ve neredeyse tüm kent sarılmıştı. Lakin yığınlar bunlara aldırmadan, ellerinde pankartları ve kırmızı bayraklarıyla meydanlara ilerliyor, işçilerin ellerindeki kırmızı bayraklar mavi gök altında uçsuz bucaksız bir gelincik tarlası gibi dalgalanıyordu. İşçi-emekçi kitleler akşam saatlerine kadar meydanlarda kaldılar; konuşmalar yapıldı ve eğlenceler düzenlendi. Hemen hiçbir olay olmamıştı; ama burjuvazi pusudaydı.


Lenin'in mozolesi, ölümsüz olmuş cani!

3 Mayıs günü McCormick Harvester fabrikasının grevdeki 1400 işçisi grev kırıcıların üzerine yürüdü ve daha grevciler bozgunculara ulaşamadan polis ve Pinkertonlar işçilere saldırdı. Polis işçileri kamçılıyor ve doğrudan üzerlerine ateş açıyordu. Polis kurşunlarına hedef olan altı işçi öldü ve onlarcası da yaralandı. Sanki ölenler işçiler değilmiş, sanki polis işçilere saldırmamış gibi, burjuva gazeteleri büyük bir yaygara kopardılar ve işçi önderlerini doğrudan hedef gösterdiler.

Herald Tribune, kendi uydurduğu yalanları kışkırtıcı bir dille, işçi önderi August Spies’ın ağzındanmış gibi haber yapıyordu: silahlanın ve grev kırıcıları fabrikadan çıkartın!

Chicago işçi önderleri, katliamı protesto etmek ve 8 saatlik iş günü mücadelesini ivmelendirmek için 4 Mayısta, Haymarket meydanında bir miting yapma kararı aldılar. Konuşmacılar Albert Parsons, August Spies ve Samuel Fielden’dı. Konuşmalar yapılmış ve miting dağılmıştı ki, polis işçilerin etrafını sarmaya başladı ve o anda meydana bomba atıldı. Polis korkunç bir saldırı başlattı; “copçu” lakabıyla ünlü emniyet müdürü John Bonfield saldırıları bizzat yönetiyor ve polis işçilerin üzerine kurşun yağdırıyordu. Rastgele açılan ateş sonucu, kurşunların hedefi olan 6 polis ve 10 işçi öldü ve yüzlerce işçi de yaralandı.

Belirli bir planın parçası olarak kentte isyan alarmı verildi; o ana kadar ortalıkta gözükmeyen askerler sirenler çalıyor ve zırhlı araçlar kentin içlerine doğru ilerliyordu. Tüm kent birdenbire asker ve polis tarafından adeta işgal edilmişti. Böylece burjuvazi Chicago’yu komünizmin elinden kurtarıyordu! Burjuva gazeteler şu tür yalan haberlerle yangını körüklüyordu: Belediye Sarayı dinamitlendi!

Chicago’nun yarısı alevler içinde! Washington’daki hükumeti yıkma planları ele geçirildi! Kızıllar ülkeyi yakıp yıkıyorlar! Bu çığırtkanlığı başka korkunç yalanlar da izledi. Polis ardı ardına cephanelikler ele geçirdiğini açıklıyor ve sözüm ona kızıl komploları bertaraf ediyordu.

Chicago’da karşı-devrim başkaldırmıştı. Sendikalar, partiler, sosyal kulüpler basıldı, sosyalist gazeteler kapatıldı ve makineler tahrip edildi. İşçi kitleleri üzerinde çok yönlü bir terör estiriliyor ve onlarca öncü devrimci işçi tutuklanıyordu. Tutuklananlar arasında Albert Parsons ve August Spies da vardı. Burjuvazi işçi hareketini ezmek ve yükselmekte olan devrimci dalgayı kesintiye uğratmak için işçi önderlerini katletmeye karar vermişti. Daha 1 Mayıs günü önde gelen bir burjuva gazetesi The Mail, Parsons ve Spies hakkında şunları yazıyordu: “Bugün gözleriniz onların üzerinde olsun. Gözden kaçırmayın onları. Eğer herhangi bir olay çıkarsa onları kişisel olarak sorumlu tutun. Eğer bir olay çıkarsa, onları bir örnek haline getirin.” Bu gazetede yazılanlar tastamam hayata geçirildi. Yargılama sonucunda yedi işçi önderi, Albert Parsons, August Spies, Louis Lingg, Michael Schwab, George Engel, Samuel Fielden, Adolph Fischer Haymarket’e bomba attıkları suçlamasıyla idama mahkûm edildiler. Oscar Neebe’ye ise 15 yıl ağır hapis cezası verildi. Sonraki aylarda Michael Schwab ve Samuel Fielden’ın cezası müebbete çevrildi ve diğer işçi önderleri 11 Kasım 1887’de idam edildiler.

Yargılama uydurma ve düzmeceden başka bir şey değildi. İleri sürülen delillerin hiçbir tutarlılığı yoktu ve tümü de hemen çürütülmüştü. Mahkeme heyeti büyük patronların yakın dostlarıydı ve taraf olduklarını açıkça ortaya koymuşlardı. Jüri üyelerinin çoğu burjuva sınıfının üyesiydi ve sosyalizmden nefret ettiklerini açıkladıkları için jüriye kabul edilmişlerdi. İdam kararını veren yargıç Gary, 1893’te bir dergiye yazdığı yazıda davayı şöyle değerlendiriyordu: “Verilen idam kararı sanıkların olaya bizzat katılmaları sebebine dayanılarak verilmemiştir.” Burjuvazi yükselen sınıf hareketini durdurmak için açıktan iç savaş başlatmaktan geri durmamıştı. Sınıf savaşımı yükselip de kapitalist düzen tehlikeye girince sözüm ona hukukun üstünlüğü ilkesi ve o “yüce” burjuva demokrasisi fırlatılıp atılmıştı.

August Spies mahkeme salonunda şöyle haykırıyordu: “Eğer bizi asarak tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, işçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız, eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada burada veya orada, arkanızda ve önünüzde, her yerde alevler yükselecek. Bu gizli bir ateştir. Bunu asla söndüremezsiniz”. Gerçekten de burjuvazi bu gizli ateşi söndüremedi. Amerikan işçi sınıfının çaktığı kıvılcım, o gizli ateşi açığa çıkardı ve dünyanın her köşesinde büyük bir yangına dönüştürdü. 1889’da II. Enternasyonal 1 Mayıs’ı işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günü, uluslararası gösteri günü olarak kabul etti.

1890’da başta Amerikan kentleri olmak üzere Londra, Paris, Madrid, Barselona, Valencia, Seville, Lizbon, Kopenhag, Brüksel, Budapeşte, Berlin, Prag, Turin, Cenevre, Lugarno, Varşova, Viyana, Marseille, Reims, Amsterdam, Stockholm, Helsinki gibi büyük şehirlerde ve Küba, Peru ve Şili’de işçiler meydanlara çıktılar.

Engels 1 Mayıs 1890’da şunları yazıyordu: “Bugün ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda, yani… sekiz saatlik işgününün yasal olarak tanınması uğrunda seferber olmuş, savaş güçlerini denetliyor. Günümüzün soluk kesici görünümü, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş olduklarını bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine gösterecektir. Keşke Marks şimdi yanımda olsaydı da, bunu kendi gözleriyle görebilseydi!”

1 Mayıs işçi sınıfının sınıfsız bir toplum kurma mücadelesinin bir nişanesidir. 1 Mayıs günü dünyanın dört bir köşesinde işçi kitleleri iş bırakıp meydanlara çıkarlar. Bir anlamıyla 1 Mayıs, Sosyalizm ile Kapitalizmin karşı karşıya gelmesi, sınıfların birbirlerine güçlerini göstermesidir. Yani 1 Mayıs işçi sınıfının gücünü ölçen bir barometredir. Bu bakımdan ve diğer bakımlardan 1 Mayıs günü işçi kitlelerinin iş bırakıp meydanlara akması muazzam bir önem taşıyor. Bu 1 Mayıs’ta da işçi kitleleri birlik, mücadele ve dayanışma için tüm dünyada meydanları dolduracaklar. Bir kez daha işçi kitleleri 1886’da yakılan ateşi büyütmeye çalışacaklar. Ta ki kapitalizmi tamamen yakana dek!

***

Marksizm bir din, ilahı da madde…

Marks iyi niyetli ama sorumsuz bir adamdı ve Bakunin’e de çok kötü kazık atmış, perişan etmişti.

Engels de bu adama bakan bir orta halli burjuvaydı.

Evrime aykırı bir dindir komünizm. Her yerde, her şeyde mertebeleşme ve sınıflaşma, isteseniz de, istemeseniz de hep olmuş ve var olmaya da devam edecek.

Stalin berbattı, Troçki ise saf ve iyi niyetliydi!

Lenin soykırımcı bir katildi, Mao da Türk düşmanı.

Brejnev de sapkın bir adamdı. Küçük kız meraklısıydı. Gürcüydü…

Mekânıma saçma sapan yorumlar yazan mürteci kardeşim…

Sen bilir misin ki o Marks –ki severim fikirlerini ama bir ütopyadır, bir döne Herald Treibune’de yazı yazmanın haricinde beş kuruş kazanmamıştır.

Gene Marks, saçları üzüntüden bembeyaz olup Londra Merkez Kütüphanesinde hemen hiç kimsenin okuyup anlayamadığı Kutsal Kitabı olan Das Capital’i yazarken, çocukları veremden ve yoksulluktan sapır sapır dökülmüşlerdir Soho’da.

Gene o Marks ki, bugünlerde Moskova’ya giderseniz, aktörü satranç oynamakta, heykellerine bakılmamakta ve hâlâ Windows’un eski versiyonuyla iş yapmaktadırlar.

Lenin’in heykeli devrilmiş, üzerinde votka da değil, Efes Pisen birası içip ti-shirtlerini pazarlıyorlar.

Artık orası tam bir Devlet Kapitalisti!

Gördüm…

Gorbaçov’la ilgili yazıma bir bakın!

Bir dönem Katolik, sonra da Mason olduğunu kaçınız bilir?

Dünya bütün dinlerden çok çekti, çekiyor ve çekecek ama ne olur bugün şu güzelim memleketi ve dünyayı tedhişlerle, terörle ve sonu gelmeyecek eylemlerinizle yasa boğmayın.

Zaten t-yeterince tehlike ve bölünme riski var; kısmen vuku buldu bile!

DHKPC, TİKKO ve Marksist bölücüler hâlâ mı bu hülyalarının peşinden gidecekler.

Olacaksanız bari Millî Komünist olun.

Megalomandı ama büyük adamdı: Attilâ İlhan.

Amcam Cemil Meriç...

Daha niceleri. Bizim Halit Kakınç bile öyle oldu.

Wrnesto “Che” Guevara, kısaca Che Guevara veya el Che, (14 Mayıs 1928 - 9 Ekim 1967), Arjantinli Doktor, Küba lideri, ne oldu? Bitti! 

Ben Deniz Gezmiş, Mahir Çayan vs. dönemine yetiştim. Kenan Evren’in büyük vebali vardır “asmayalım da besleyelim mi” deyip, bir soldan bir de sağdan idamlara cevaz vermişti.


Bırakın da şu Cuma gününü barış ve huzur içerisinde geçirelim.

Bundan sonra, sizlere çok önemli bir konuda ilgi vereceğim: Tevrat’ı kim yazdı.

Bekleyin.

Kalın sağlıcakla, aynı ağaçtaki kuşa bakan cesur yürekli Nâzım’ı hatırlayın.

O Atatürk hayranı Türkçüyü.

Ne yazık ki mezarındaki fotoğrafımı kaybettim.

Barış ve Kardeşlik ama Herkese!

":"400","height":"300"}[/embed]

Ne yazık oldu onlara.

Hele Deniz gezmiş'in Komünizmi en az bilen, karizmatik ve kekeme bir lider olduğunu hatırlayınca...

O dönemdeki rektör kimdi acaba ODTÜ'de?

":"400","height":"300"}[/embed]

Mehmet Kerem – Doksat – Tarabya – 01.05.2015 

Okumaya devam et
  2718 Hits
  0 yorum
2718 Hits
0 yorum

GİTARLARIMDAN BİRİSİNİN RE TELİ KOPTU

Sevgili Mekâncılar,

Bu sabah hüzünlüyüm çünkü o kadar çok kişi küsmeye ve memleketi terk etmeye niyetli ki…

Bütün medyada hep kötü ve üzücü olaylar yer almakta.


Çanakkale ve ANZAKLAR mevzuu gereken ilgiyi de, değerlendirmeyi de göremedi.


Bu memlekette hâlâ İngiliz Muinleri Cemiyet Üyeleri vardır. İsim vererek kimselerin şimşeklerini çekmek istemiyorum üzerime. Ama bunların kendi milletlerine yabancılaşmış gaflet ehli olduğunu rahatlıkla yazabilirim!

Kimse onları ifşa etmedi. Devletin yapığı törenin nevi sahsına münhasır yönleri zaten bir o kadar hayret verici ve âdeta hipnotik telkinlerle doluydu gene…

Ben ise bunlardan daha çok bir şeye canım sıkkın olarak uyandım: Hastalarımdan, çevremden ve tanıdıklarımdan pek çok kişi memleketi terk etmeye hazırlanıyor.

Bunların ekserisi orta üst Burjuvadan ve Beyaz Türk statüsünden sayılabilecek kişiler.

Hayıflanmaktayım çünkü o giderse, bu tek ederse, ülkede kaç kişi kalacak?

Kimi “burada artık yaşanmaz” diye ric'at etmeyi düşünmekte, kimi de “bu ülkeye bir çocuk daha yapılmaz” diye kafaya takmış.

Her tarafımız muhasara altında ve bölünme sürecinin içerisinde yaşamaktayız.

Resmen olmasa da, fiilen sınırlarımız tarumar edilmiş hâlde.

Kur’ân kursları ve irtica açısından büyük risk altındayız ama herkes kendi derdine düşmüş vaziyette.

Dualarla ve ayinlerle savuşturuldu ve gene bir şov yaşandı.

Memleketin paramparça olmasının adı “süreç” ve buna taraf olan herkes bir şekilde bi’ât etmekte.

Düşünüyorum da, törendeki propaganda simülasyonu ne işe yaradı ve büyük gazetelerde bu çok önemli ve anlamlı olaya kaç sayfa ayrıldı?

Bâzı gazeteler sürmanşetten verirken, bir kısmı çıplak veya erotik kadın resimleriyle dolu hafta sonu eklerinde veya iç sayfalarda yer ayırdılar.

Peki, ey anlayacak herkes…

Dostlar, arkadaşlar, kardeşlerim ve bu niyeti taşıyan her kimler varsa, sözüm size.

Sen gidersen, o koparsa, filanca kendisini depresyon ve küskünlük dalgasına kaptırıp da kendinizi salıverirseniz, toplumunuza olan yabancılaşmanız artmaya ve devlete olan güveniniz erimeye devam ederse, sırf bıkkınlık yahut bezginlik sebebiyle küserseniz, bu memlekete kim sahip çıkacak?

Çıkmayan candan ümit kesilmez” diye bir atasözümüz vardır.

Bu memleket çok badireler atlatmıştır ve daha da atlatacaktır.

***

Bakın, artık çok yaşlanmış olan (90 sene, neredeyse bir asır demektir bu) Charles Aznavour bile kısmen yumuşamış ve “ben Türk’üm” diye lâf atanlara “o Ankara ile aramızda” deyip geçiştirmiş –ki, kendisi senelerdir Ermeni diasporasının adamlarından birisidir!

 

Dünyaca meşhur Fransız Ermeni Şansölye, besteci, yazar, şair ve oyuncu Charles Aznavour, Rus ORT 1 TV kanalının yayınladığı “Pozner” programında Vladimir Pozner’in konuğu olmuş. 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı’nın masum kurbanlarının anısına yapılacak anma törenlerine katılmak için Yerevan’da bulunacağını açıklayan şansölye, “yaşananlar göz ardı edilemez. Türkiye’ye, artık gerçekleri dile getirme zamanın geldiğini demeliyiz” diye konuşmuş.

d]

Aznavour, Türkiye’nin inkârcı politikasının iki nedeni olduğunu öne sürmüş. “Onlar bu gerçeği kabul edemezler, çünkü onlar için en önemli kelime, onurdur. Ve bu konuda onları anlamak mümkündür. Ama başka bir husus da vardır. Ermenilere ait mülkiyet sayesinde bâzıları çok zenginleşti, sonradan da iktidara geldiler. Bugün bu insanlar artık hayatta değil, fakat o zaman iktidardaydı. Bunu kabul etmek zor bir iştir. Ben onların düşüncelerini anlıyorum, fakat kabul edemem” diye de buyurmuş.

Vatikan’da Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıl dönümü vesilesiyle yapılan âyin sırasında “20. Asrın ilk soykırımının Ermenilere yapıldığını” söyleyen Franciscus Papa’ya destek veren Aznavour, “Papa, her şeye rağmen, hiçbir şeyden korkmadan, suçlamadan gerçekleri söyleyen, gerçeklere destek veren nadir insanlardan biridir” ifadelerini kullanmış.

Aynı zamanda Türklere karşı kin ve nefret hissetmediğini de belirtmiş. Soykırım sırasında tüm ailesini kaybettiğine rağmen Türkler’den nefret etmeyen annesi, ona nefret etmemeyi, insanlar hakkında kötü konuşmamayı, Türkler arasında iyi insanların da olduğunu öğretmişmiş.

***

Ah keşke sizinle konuşabilseydim Bay Charles, sorardım:

Senelerce sizin müziğini dinleyen ve seven, geldiğinizde bağrına basan bu aziz millete hiç mi borcunuz yok?

Hâlâ CD’leriniz, eskicilerde plaklarınız sayılır ve sevilirsiniz…

DVD’leriniz bulunur sağda solda, ben de de mevcut.

Bu insanlar sizin ceddinizi kesmediler. Sizin soyunuzdan gelenler ayrımcı Kürtlerle birlik olup bizimkileri arkadan vurdular.

ASALA kepazeliğindekileri hatırlar mısınız?

1970’li ve 1980’li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, aynı zamanda değişik bahanelerle Madrid’de Trans Wold Airlines ve Los Angeles’ta Air Canada ofislerini de bombalamıştı. ABD ve Kanada ve hedeflerine karşı bu türlü saldırılar örgütün Ermeni milliyetçiliği ile birlikte, PKK gibi, Marksist-Leninist ideolojisi vardı. Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştı. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdi. Bu saldırılarda Türkiye’nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştı.

ASALA’nın Türkiye içinde ilk terör eylemi 1982’nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı’nda gerçekleştirdiği bomba saldırısı olmuştu. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştı.

ASALA’ya mâl edilen saldırılar farklı kaynaklarda değişiklikler arz etmekte. Amerikan Hükumet kaynaklarına göre 1968’den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştü. Paris’te Türk Havayolları’nı bombalayan örgüt üyelerine bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmişti. 1983 Temmuz’unda gerçekleşen Orly Havaalanı Katliamında 8 kişi ölüp 52 kişi yaralanmıştı.

ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanı sıra, Leninizm’i de desteklemiş, benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu IRA, PKK/Kongra-Gel/KADEK (IRA) ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası silahlı örgütler ile işbirliği yapmıştı.

bed]

1985 yılından sonra ASALA tarafından kayda değer bir terör eylemi gerçekleştirilmemişti.

***

Acaba bilişsel yetileriniz mi zayıfladı da, o günler hakkındaki hatırladıklarınız sadece söylediklerinizden mi ibaret?

Ermeni kökenli bir ailenin oğlu olarak 22 Mayıs 1924’te Paris`te dünyaya gelmiştiniz. Fransa’ya Gürcistan’dan göç eden babanız Michael Aznavourian şarkıcı, Adapazarı’ndan göç eden anneniz Knar Baghdasarian ise oyuncuydu. “Caucase” isminde de bir lokantaları da vardı.

Sanatçı bir aileden geldiğinizden dolayı, küçük yaşta tiyatroyla tanışmıştınız ve henüz dokuz yaşındayken oyunlarda rol alıp şarkı söylemeye başlamıştınız. Küçük kumpanyalarda başlayan kariyerinizin dönüm noktası ünlü Fransız Şarkıcı Edith Piaf’la tanışmanız olmuştu. Onunla birlikte Amerika’ya ve Avrupa’nın çeşitli kentlerine düzenlenen turneler sonucu dünyaca ünlü bir şarkıcı haline gelmiştiniz.

Altı lisanda (Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Almanca ve Rusça) dilde şarkı söyleyebilen çok yönlü bir sanatçısınız, dünyanın dört bir yanında pek çok hayranınız var. Ana diliniz olan Fransızca dışında, İngilizce ve Almanca da konuşursunuz ama Ermenice bilmemektesiniz.

Tıpkı Apo’nun Ermeni kökenli olup da Kürtçe bilmemesi gibi!


Bugüne dek, altmışa yakın filmde rol aldınız, yüzlerce beste yaptınız ve şarkı sözleri yazdınız. Fransa’nın Frank Sinatra’sı olarak da lanse edildiniz ve hemen hemen bütün parçalarınız da aşkla ilgili.

1970’lerde “Dance in the Old Fashioned Way” ve “She” parçalarıyla İngiltere’de büyük başarı elde ettiniz.

1988’de yaşadığı depremle ağır yaralar alan Ermenistan’a “Ermenistan için Aznavour” adlı bir vakıf kurarak maddî manevî yardımlarda bulunuyorsunuz. Bu çabalarınız sebebiyle Ermenistan Hükumeti 2004 yılında ülkenin en yüksek mertebesi olan “Ermenistan Ulusal Kahramanı” ödülüne layık gördü sizi.

2008 yılında da Serj Sarkisyan’ın imzaladığı kararname ile Ermenistan vatandaşlığın da verildi, ayrıca 2009 yılında Ermenistan’ın İsviçre Büyükelçisi olarak atandın. Ayrıca 2009 yılından itibaren Birleşmiş Milletler’de Ermenistan'ın daimî delegesi oldunuz.

Yetmez mi bu kadar kin Şansölye?

"}[/embed]

***

http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=1687 adresindeki yazıyı naklediyorum (Asil S. Tunçer yazmış, tanımam ama aklı selîme uygun, müsaadeleriyle):

Son yıllarda verilen şehit sayısı tavan yapıyor. 33 erimizi şehit verdiğimiz 1993’ten 2011’e kaç yıl oldu? PKK can almaya devam ediyor. Türkiye bir kez daha irkiliyor. Bu sefer 24 şehit.

1993’te 33 şehit vermiştik Bingöl’de. Tamamen tedbirsizlik ve ihmal sonucu kaybettiğimiz 33 terhis olmuş askerimiz. Şehit mi verdik desek yoksa TSK göz göre göre 33 askerimizi ateşe attı mı desek… Hiçbir önlem alınmadan sevkiyat halindeki askerlerimizi, yol kesen PKK’nın hepsini araçlardan indirip kurşuna dizmesi… Hala bu olayı ve ihmalin nedeni, faillerini konuşurken şehit vermeye devam ediyoruz.

Son 3 yılda verilen şehit sayısı tavan yapıyor. 2011 oldu. PKK can almaya devam ediyor. Türkiye bir kez daha irkiliyor. Bu sefer 24 şehit. Bugüne kadar 150’i aşkın şehit verdik. Bu rakamlara sivil kayıplarımız dâhil değil. AKP iktidarının “demokratik açılım” adını verdiği başka deyişle “Kürt açılımı” daha doğrusu bölücü terör örgütü PKK’ya Batı’nın baktığı cepheden bakma ve gördüğü açıyla görme politikası bugüne kadar hiç olmadığı ölçüde terörist gruba büyük cesaret verdi. Öldürülen terörist sayısı da hemen hemen aynı sayıda… Böyle giderse terör örgütünün tüm militanlarını yok etmek için yaklaşık tahmini terörist sayısı olan 3.000 şehit vermemiz gerekiyor. Potansiyel terörist olmaya hazır beyni yıkanmış diğer hainlerle beraber belki bu sayı 5.000.

Verilen şehit sayısı ve şehirlere göre dağılımı şöyle: TSK, emniyet mensubu ve korucu olmak üzere 298 evladını şehit veren Şırnak’ı, 281 şehitle İstanbul, 261 şehitle Hakkâri, 259 şehitle Ankara ve 232 şehitle Diyarbakır izliyor. Şehit asker sayısında 204 şehidiyle Ankara ilk sırada bulunurken, terör nedeniyle en çok şehit polis veren il İstanbul, en çok köy korucusu şehit veren il ise toplam şehit sayısında olduğu gibi yine Şırnak.

Burada olayların en çok cereyan ettiği iller olması açısından Hakkâri ve Şırnak’ın başı çekmesi doğal gibi görünüyor. Yalnız burada farklı bir saptama yapmamız gerekiyor. Bu da şuan gerek hükümet ve gerekse muhalefetin gözünden kaçırdığı bir hususta gizli. Daha doğrusu hem meclise gönderdiğimiz milletvekillerinin çoğunluğunun hem de bürokratlarının işbaşında olanlarının bu bilgiden mahrum olmaları veya olayları değerlendirme yetilerinden uzak olmalarından kaynaklanıyor.

Tün Doğu ve Güneydoğu’yu (Hakkâri ve Şırnak hariç) neredeyse karış karış gezmiş biri olarak şunu söyleyebilirim. Hem de çok açık ve net. “PKK terörünü” “Kürt Sorunu” yapanlar bu memlekete hem çok yabancılar hem de Batı’nın ağzıyla konuşuyorlar. Onlar ülkeyi Batı’nın gözüyle bakan sözde entel ama bana göre zır cahil danteller. Bu insanlar maalesef bugün işbaşında ve bu meseleyi çözmek için her gün ayrı nutuklar çekiyorlar, beyanatlar veriyorlar. Bu mantık ve yaklaşımla bu meseleyi çözemezsiniz.

Türkiye’nin bugün bana göre en büyük meselesi olan güvenlik meselesini, veya başka bir deyişle ve daha kestirmeden bir ifadeyle, terör meselesini eğer geniş bir çerçeve içinde ve bir bütün olarak ele almasanız yâni Ermeni Meselesi, Doğu Meselesi (Avrupa’nın adlandırmasıyla), Kıbrıs Sorunu ve diğer tüm TC’yi tehdit eden tüm unsurları bir arada değerlendirmezseniz karşınıza çıkmaz sokak gibi, çözümsüz ve aynı zamanda meseleyi başka zeminlere kaydırmaya müsait ve hata yapmaya açık başka meseleler çıkar.

Bu yüzden PKK’yı ASALA, (sözde) Kürt Meselesi’ni de Ermeni Meselesi ile birlikte ele almanız gerekir. Mesele sırf bununla da sınırlı değildir ama biz en azından yazımızın günceye odaklandığı kısmıyla bu şekilde değerlendirerek çok farklı bir bakış sunmak istiyoruz. Hatırlarsak terör örgütü, 2002 yılında kendisini feshetme kararı almıştı. Bunda terörist elebaşının yakalanıp 1999’da İmralı’ya hapsedilmesinde etkisi var mıydı? Bilindiği üzere Apo, ABD tarafından Türkiye’ye, Ortadoğu Bölgesi’ndeki yeni planları için teslim edilmiş ama idam edilmemesi garanti edilerek bu sağlanmıştı.

Bu teslim edilişi yahut alınışı, o dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel daha sonraları “Öcalan’ı bize Amerikalılar teslim etti” diyerek, Başbakan Bülent Ecevit de “Öcalan'ı bize niçin teslim ettiler, hâlâ anlamış değilim” demişti.

Yıllardır verdiğim tüm “Ermeni Sorunu” konferanslarında aynı şeyi tekrarlıyorum: ASALA’nın yerini PKK almıştır. Amaç aynıdır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda bir Batı endeksli uydu bir devlet yaratmak ve bölgedeki tüm (etnik –Batı’nın ağzıyla) kalıntılarla bir (sözde) devlet kurmak veya en azından federatif yapılaşma oluşturmak; ileride bunu devletleştirmek. Kısacası Türkiye’yi parçalamak! AB’ye alınmama nedenlerimizden biri de bu. Bu halimizle girmemiz imkânsız çünkü adamların kafalarında Sevr var, Lozan yok. Ajandalarında bizim kültürel zenginliğimiz ve hep bir milletiz diye tekrarladığımız şeyin onların lügatinde etnisite ve bunlara yapılacak açılım; anadilde eğitim vs. gibi masumane görünümlü isteklerinin yerine getirilmesi önceliği var. Sonra da federatif yapılanma ile başlayacak bölünmeye adım adam yaklaşma ve yavaş yavaş yedirme politikası devreye girecek.


ASALA

 

Şimdi bunu daha iyi anlamak için yaklaşık 90-100 yıl öncesine dönelim. 1918’de Bogos Nubar Paşa, Fransa’ya Osmanlı Devleti’nde 650.000 Ermeni’nin yaşadığını bildiriyor ve yardım istiyor. Bugün ise Türklerin 1,5 Milyon Ermeni’yi soykırıma uğrattığı iddia ediliyor. Bu insanlar bir günde nasıl yaklaşık 2,5’a katlandı? Ülkede kalanlar ve tehcirden geri dönenler nerde? Biliyoruz ki birçok Ermeni dönüşte herhangi bir intikam kurşununa kurban gitmemek için Kürt kimliğine sığındı ve kayıtlara öyle geçti.

Bugün dağa çıkanları Kürt değil Kürt kılıklı Ermeni veya daha doğrusu bir zamanların Zeytun’da ayaklanıp çoğunluğu Kürt kökenli vatandaşlarımızı katleden ve Sasun’da, Musa Dağı’nda ayaklanan o zamanki Ermeni teröristlerinin bugünkü torunları olduklarını artık anlayalım. Yoksa gerçek bir Kürt vatandaşımızın vatana ihanet edeceği, PKK olup dağa çıkacağını (istisnalar hariç) akla getirmekten çok, bir zamanlar bu memlekete kan kusturmuş gerek Rum, gerek Ermeni çetelerinin torunlarının veya uzaktan yakından o kanı taşıyan torunları, uzantıları olduğunu fark edelim. PKK içinde neden Suriyeliler var? Tehcir hangi bölgeye yapılmıştı? Bunlara anlatmaktan dilimde tüy bitti. Saddam’ın politikaları şuan Batı’nın bölgedeki izlediği politikalardan çok daha bizim için iyiydi. O zamanın siyasileri ABD’nin diplomasiyle hareket etti ve Güneydoğu’sunu tehlikeye attı. Kocaeli’de deprem konutları yaptıran bir komşunu arkadan vurmak, Kıbrıs çıkartmasında sana benzin veren adama Batı’nın sopasıyla vurmak neyine? Bu ne gaflettir?

Konumuza dönelim. Ermeni meselesini bilmezsek, PKK belasıyla (sözde) Kürt meselesini birbirine karıştırırsak telafisi mümkün olmayan hatalar yaparız. Tarihimizi bilmez, bilhassa son yüzyıldır cereyan eden olayları anlamaz ve idrak edemezsek yanlışlara sebebiyet veririz. Saçma sapan politikalarla ülkeyi bölünmeye doğru iteriz. O yıllarda devlete, millete kurşun sıkanlar gemilerle Fransa, İngiltere ve ABD’ye kaçtılar. Marsilya, Liverpool ve Fresno ve N.Y. bu Türk düşmanı Ermeni teröristlerinin ilk ayak bastığı limanlardı. Avrupa ve Amerika’da yaşayan onca Ermeni nereden geldi ve bugünkü diaspora dolayısıyla lobileri oluşturdular. Lakin hepsi mi? Hayır Suriye’de kalanlar ve dönüp kendilerini Kürt diye lanse edenler veya bir şekilde Türk kimliği içinde gizlenenler oldu. İşte bugün biz yaklaşık kimi tarihçiye göre 75.000 kimine göreyse 90.000 civarında potansiyel sorunlu bir nüfusla beraberiz. Bu insanların hepsi şudur, suçludur da diyemeyiz. Sayılar konunun anlaşılması için birer nitel değerlendirmedir sadece.

Yaşadığımız PKK terörü ve meclisteki siyasî uzantısı BDP’yi ve diğer silahlı veya siyasî yapılanmaların Türkiye’ye yarattığı baş belası sorunu bu şekilde mercek altına alıp değerlendirmezseniz şayet toplam nüfusun en fazla %1’lik dilimini ilgilendiren Batı destekli bir sorunu kolluk ve politik güçle çözüm getirmeye çalışacağınız durumdan çıkarır, PKK’dan bir sun'î Kürt Meselesi yaratır ve bu sefer hadiseyi yanlışlıkla nüfusun yaklaşık %10’una yayarsınız.

Tehcir’in 100 yıl dönümü 2015. bu tarih çok dönem bizim için. Ermeniler ve destekçileri Tehcir’in miladında Türkiye’ye büyük bir gol atmaya hazırlanıyorlar ve bunun için harıl harıl hazırlanıyorlar. Batı, başından beri Misak-ı Millî’ye ve sonrasında Lozan’a yâni TC’ye topyekûn savaş açtı. Bunu anlamak için süper zekâ olmak gerekmiyor. Son 50-60 yıldır yaşadıklarımız ve geldiğimiz noktaya bakmak yeterli. Tabii, görmek lâzım bir de.

Soykırım dünya literatürüne 1944’te girdi ama kanun geçmiş olaylara dönük işletilerek Türkiye’ye dayatma yapılıyor. Onca dünya parlamentosu yargısız infaz yaparak ülkemizi ve insanımızı (sözde) soykırımcı ilan etti. Bunlara karşı bir yaptırımımız oldu mu? 40’a yakın diplomatımızı veya görevlimizi katleden ASALA militanları FKÖ’ünün kamplarında bile eğitildi. Lübnan’da dahi soykırım anıtları dikildi.

Bu meseleyi çözmek için geç kalındı ama hâlâ yapacak bir şeyler var: Önce işe Apo’yu ve diğer içeride beslediğiniz teröristleri asmakla başlayın. Bir ülkenin en önemli birincil sorunu güvenliktir çünkü. Ayrıca bu sayede şehitlerimizin kanı yerde kalmaz, şehit analarının gözyaşı diner. Zira bir zaman gelecek bu ülkede askere gidecek genç kalmayacak bunu bilesiniz, nereye kadar. İkincisi AB’ye girmek sevdasından vazgeçin. Parça parça AB’nin onursuz bir kuyruk ülkesi olmaktansa kendi bölgesinde lider, tam bağımsız, onurlu bir devlet olursunuz.

Ermenilerin Sevr’de bizden istediği vilayetti, sitti, toplam 250.000 Km2’dir. Bugün istenen toplam alan ise yaklaşık 300.000 Km2’dir. ABD’deki Ermeni diasporası çok güçlü, hafife almayın. Orada bizim zayıf lobimizi dengeleyen Musevi lobisi var. İsrail’le eften püften bozuşmak Türkiye’yi uzun vadeli ilişkilerde zora sokar. Giderler Kıbrıs Rum kesimi gibi ihtilaf halinde olduğunuz insanlarla işbirliği yapar, “düşmanımın düşmanı dostumdur” politikası gereği, sizin başınızı ağrıtırlar.

Sözü uzatmadan tek kelimeyle ülke olarak çok kritik yıllardayız. Atacağımız her adım önemli. İzlenecek yanlış politikalar ülkeyi gelecekte çok zor sürece sokabilir. Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmayalım ve akıllı olalım.

***

Dün gitarlarımdan birisinin Re teli koptu, yeni set aldık ama içim burkuldu be!

Hayattaki en iyi dostumu artık pek çalamıyorum. Mümaresem azaldı, yeterince çalışamıyorum ve bakımlarını da ihmal etmekteyim dostlarımın…

Gitar, dişidir dostlar.

Tam tepesinde başı vardır, akordu oradan yapılır. Diri memeleri ve tam ortasında vajinal deliği vardır. İyi ses çıkması için çok iyi imâl edilmiş olmalıdır.

Kalçası da geniştir ve klasik gitar dik durur, Flamenko gitar ise düşer.

Telleri iyi okşarsanız, gitar da zevk alır ve aldırır, canlıdır çünkü.

Gitarın ataları arasında tambur vardır, hâttâ bu isimli bir teknik de kullanılır.

Gitarım Türkiye gibi, boynu bükük, hüzünlü ve mahcup.

Atasına karşı hüzün dolu…

Dilerim bu berbat günler geçer ve Şansölye gibiler de akıllarını başlarına alırlar!

Dilerim geçer bu günler ve aydınlıklar da bizim olur.

Ne diyeyim, Pazar sabahı içimde hüzün, gözlerimde birkaç damla gözyaşı, yâni lagrima var.

ght":"300"}[/embed]

Sevgiler sana Alper Kaya Kardeşim…

Mehmet Kerem Doksat – Trabya – 26.04.2015

Okumaya devam et
  2902 Hits
  0 yorum
2902 Hits
0 yorum

GÜVENMEK Mİ, KOALİSYON MU, YOKSA TEKRAR BAŞLAMAK MI...

Bâzen insanların ve milletlerin kaderleri de, kederleri de kesişir ve birtakım kararlar vermez zarureti hâsıl olur.

Arada derede kalıp öylece düşünmeye, tefekkür ve tefelsüf etmeye etmeye başlar ve mâzinizi tıpkı ölüm ânında olduğu gibi gözünüzün önünden geçirmek istersiniz çünkü tercihleriniz tıpkı Kudüs'teki Ağlama Duvarı gibidir. Bilirsiniz ki oranın esas amacı arka taraftaki Müslüman kısmını elde edemedikleri için ağlamaktır; hepsi bu kadardır.

Bunu herkes bilir ama nedense bir sır gibi saklanır; Hakikat ve gerçek arasındaki esrar apaçık karşınızdadır. Aynaya bakmanız kifayet eder.


En doğru adresi ararsınız ve apışıp kalırsınız...

Bu nasıl iştir diye bakakalırsınız...

Okumaya devam et
  3233 Hits
  2 yorum
3233 Hits
2 yorum

POLİSİN PSİKOLOJİSİ NE ÂLEMDE?

  

Psikoloji Profesörü Acar Baltaş benim çok sevdiğim bir ağabeyimdir.

Bakalım aklıselîm ile dolu neler yazmış ve söylemiş…

CV

Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesi’nde, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Klinik Nörofizyoloji Dalı’nda yüksek beyin fonksiyonları konusunda yaptığı doktora çalışmasını n ardından, 1981’de Nörofizyoloji alanında Tıp Bilimleri Doktoru (M. Sc. Dr.), 1986’da Uygulamalı Psikoloji Doçenti, 1996’da Profesör unvanını almıştır.

Baltaş, stres ve beden dili kavramlarını Türkiye’ye tanıtmıştır. 1985’ten bu yana çeşitli sektörlerde insan kaynakları yapılmasınını ve şirket birleşmeleri, değişim yönetimi konularında yönetim danışmanı olarak çalışmaktadır. 1996-1999 yılları ve 2005 yılında Türk A Milli Futbol Takımı’nın, 2002-2003 yıllarında Galatasaray’ın psikolojik danışmanlığı görevini yürütmüştür. Kitapları yasal yollardan 600 binden fazla satmış, yurt içinde ve dışında yayımlanmış 100’den fazla bilimsel çalışması bulunmaktadır.

*** 

Haziran ayının ilk haftasından bu yana, gerek medyada gerekse gündelik sohbetlerde, en çok tartışılan konulardan bir tanesi Gezi Parkı olaylarında görev alan polislerin tutumu oldu.

Polislerin olaylara yaklaşımı, aralarında Başbakan’ın da bulunduğu kimilerine göre çok doğal ve hatta ödüllendirilmeye değer ölçüde “kahramanca”; kimilerine göre de, en hafif deyimiyle “aşırı ve gereksiz” sertlikteydi. Bu arada polisin gösterdiği şiddetin arkasında çok uzun saatler çalışmanın, yorgun ve uykusuz kalmanın olduğu, bu durumun da olaylar sırasında görev yapan polislerin psikolojilerini etkilediği dile getirildi.

Konuyu ele alırken ve polislerin psikolojisini yorumlarken sâdece o günlerdeki fotoğrafa bakmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Çünkü polislerin davranışlarının arkasındaki nedenleri anlamak ve onların psikolojilerini değerlendirmek için konuya biraz daha geniş perspektiften bakmak gerekir.

İNSAN SEÇERKEN

Bir iş için insan seçerken, o işi yapacak kişinin sahip olması gereken özellikler dört boyutta tanımlanır:

Birinci boyut, görünen ya da kağıt üzerine yansıyan eğitim, deneyim ve fiziki özellikler gibi özelliklerdir.

Okumaya devam et
  4052 Hits
  0 yorum
4052 Hits
0 yorum
    Geri