Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

KENDİNİ TÜRK HİSSETMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Diyarbakır’da tutuksuz yargılandığı KCK/TM ana dâvâsında konulan yurtdışına çıkış yasağı 5 Nisan’da yasağın kalmasından 3 gün sonra ilk ziyaretini İran’a gerçekleştirdi ve önceki gün Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı'nın (isme bakın) toplantısına katılmak üzere Tahran’a gitti.


Yarın da Diyarbakır’a dönüp, başkanı olduğu GAP Belediyeler Birliği toplantısına katılacağı belirtildi.

Bu adam bize “ha s..tir” diye bağıran kişidir!

]

Türkiye Cumhuriyeti'nin kısaltması T.C.'nin devlet kurumlarındaki tabelâlardan kaldırılmaya başlanması tartışmaya sebep oldu. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, "Bakanlığın altındaki kurumlarda TC kullanılmasına gerek yok. Bundan sonra böyle devam edecek" dedi.

CHP ve MHP milletvekilleri, kamu kurumlarından art arda gelen kararların hükûmet politikasındaki yerini öğrenmek amacıyla konuyu Meclis gündemine taşıdılar. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, yeniden yapılanma gerekçesiyle bağlı kurumlara gönderdiği yazıda, sağlık kurumlarında “T.C. Sağlık Bakanlığı” yazılı tabelaların değiştirilmesi tâlimatını vermişti.

T.C. Ziraat Bankası’nın internet sitesi ile bankanın şubelerindeki tabelâlardan da “T.C.” ibâresinin kaldırıldı.

***

Ergenekon” davasının önceki gün yapılan duruşması sırasında Silivri Cezaevi önünde çıkan olayların ardından göstericilerin çevreye verdiği zarar yaklaşık 24 bin lira olarak hesaplandı. 

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan aldığı bilgiye göre, 8 Nisan’daki “Ergenekon” davasını protesto etmek amacıyla Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nin önünde toplanan kalabalığın verdiği zarar, tutanak altına alınırken kamerayla kayıt da yapıldı. Cezaevi lojmanlarının bulunduğu nizâmiyede görevli infaz koruma memurları tarafından düzenlenen tutanağa göre, duruşmayı izlemeye gelen göstericilerin saat 11:15’te polis barikatını yıkarak lojmanların bulunduğu alana girdikleri, polis ve jandarma görevlileri tarafından engellendikleri belirtildi.

Göstericilerin verdiği zararın tespitine ilişkin mimar, elektrik mühendisi ve infaz koruma memuru tarafından hazırlanan başka bir tutanağa göre de hasar gören yerlerin metrajı çıkarılarak toplam maliyetin hesaplandığı ifâde edildi: “Lojman nizâmiye nöbetçi kulübesinin 4 adet camı ve kapısı kırıldı. Kapı ve camın maliyeti bin Lira. Su satış yerinin kırılan 5 adet camının maliyeti 520 lira. Otobüs durağının 2 adet kırılan camının maliyeti 150 Lira. Lojman nizamiye çevresinin kafes teli, beton direği ve jiletli teller yerinden sökülerek, 20 adet beton direk yıkıldı. 8 adet beton direk kırılırken 105 metre jiletli tel deformasyona uğradı. Bunların genel onarımı 7 bin 44 Lira. Nizamiye yanındaki câminin istinat duvarları üzerinde bulunan ve kırılan 18 adet plastik set üstü bahçe aydınlatma armatürlerinin maliyeti 630 Lira. Câmi içindeki yaklaşık 200 metrekare halı çamurlanırken temizlenme maliyeti 500 Lira. Nizâmiyenin araç giriş ve çıkış bariyer kolu ayağı ile bariyerin tepe lâmbası kırıldı, kollardaki sensör parçalandı. Bariyer gövdesinin mekanik, hidrolik, motor ve kontrol kartı arızalanırken bunların maliyeti bin 400 Lira. Kırılan lojman girişindeki süs havuzunun etrafındaki armatür ve projektörün maliyeti 710 Lira. Alışveriş merkezinde kırılan market camının maliyeti 20 Lira. Yeni adliye binası otoparkının 250 metre uzunluğundaki dekoratif tel ve direkleri zarar görürken, bunların maliyeti 12 bin Lira. Hasar tespitlerinin işçilik dâhil hesaplanan maliyeti ise KDV hâriç 23 bin 974 Lira”.

***

Başbakan’ın emri olmadan(!) kendi öz iradeleriyle harekete geçen Başsavcılık bu kararları verdi.

Bu absürditeyi kimse “yutmaz” çünkü milleti galeyana getirmek için özellikle yapılıyor her bir şey.

Daha önce “çifte-açmaz”, “Pavloviyen şartlandırma” ve “Seligmaniyen öğrenilmiş ahmakça iyimserlik” mekanizmalarından bahsetmiştim.

Görünen o ki, ABD fena hâlde köşeye sıkıştı ve Başbakan’ın da sultanlık sevdâsını kullanarak işi ivmelendirmeye (müzikte accelerando diye geçen terim) karar verdiler ama bu bestenin armonisi de, kompozisyonu da bozuk, makam da tutmuyor; olsa olsa agitato diye tasvir edilebilir! Kore’de garip işler dönüyor, KKTC elden gidiyor, Rusya uyanıyor, Çin gürlüyor.

ABD’nin çene deformiteli Dışişleri Bakanı John Kerry, daha önce hem kendisi, hem de selefi Hillary Clinton tarafından kullanılan “Türk halkı” (Turkish nation/Turkish people) ifâdesini “Türkiye vatandaşları” ifâdesi ile değiştirdi. Aslında burada kullanılan “citizens” lâfı Amerikanca’da sâdece “tebaa, vatandaş, uyruk” anlamlarının hâricinde “halklar” anlamına da gelir çünkü oranın yönetim tarzı ve kavramı böyledir.


Sık sık da gelecekmiş...

Silivri’ye giden epey kişiyle konuştum (sıhhatim elvermediği için ben yoktum); olaylar tam aksine cereyan etmiş ve şehir suyuna karıştırılmış olarak göstericilerin üzerine biber gazı sıkılmış. Milletvekilleri, üniversite mensupları, öğretim üyeleri, sivil toplum hareketlerinin liderleri, mensupları, gazeteciler… Hepsi nasibini almış.

Okumaya devam et
  4215 Hits
  1 yorum
4215 Hits
1 yorum

DOKSAT NEDİR?

Büyükbabam Ahmet Bey'in Yunanistan'daki Türk soykırımı sırasında Türkiye'ye kaçabilen bir tütün eksperi olduğunu rahmetli pederimden öğrenmiştim. Her ne kadar mübadele dense de, bilhassa Bulgar çetecilerin o dönemdeki yönetim zaafından istifade ederek epey Türk katlettiğini net olarak biliyorum.

Genç arkadaşım Sevgili Mustafa Morgil'in Çektirdiği hâtıra resmi.

Hâlbuki, bir düşünün, asırlarca beraber yaşamış insanların "steril" veya "âri ırk" gibi kalmaları mümkün mü?

Daha da ilginç olanı, Bulgarların, şimdiki Yunanların kökleri nerelere uzanıyor diye baktınız mı, kafayı avucunuzun içine alıp iyice bir düşünmek iyi gelir herkese. Hâttâ fırsatınız olmadıysa, Kara Atena (Black Athena) kitabını bir okuyun derim. En azından sıkı bir beyin fırtınası sizi beliyor olacak çünkü kitapta Batı Medeniyeti'nin Kaynağı Kadim Yunan Medeniyeti'dir iddiasının uydurma olduğu, esas köklerin Afrika'ya uzandığı yazılı. Hâlâ da piyasadan veya İnternet'ten pek ucuza temin edebilirsiniz. Bütün insanların esasen kardeş ve türdeş olduğunun bilimsel olarak ispat edildiği bir zaman diliminde, hangi aklı başında bir insan ırkçılıktan bahsedebilir?

Ama birileri kalkıp, tamamen ufak tefek genetik ve memetik mutasyonlarla farklı etnik gruplara, millî ve dinî gruplaşmalara sırtını dayayarak, "ötekileştirdikleri" insanlara zulüm uygulamaya, işkence yapmaya veya soylarını kırmaya kalkarsa, bu insanlık suçuna da "dur bakalım" denmez mi?

Türkmenistan'dan (Orta Asya'dan) buralara, Çin'e, Avrupa'nın hemen her yerine gidip izini bırakmış olan Türklüğü ortadan kaldırmak için saldırılırsa, içerisinde Yahudi, Ermeni, Yunan... pek çok birbirinden güzel nektardan müteşekkil bu balın içine katkı maddesi veya pislik bulaştırmaya kalkan olursa...

Nefsi müdafaa denen hak doğar mı, doğmaz mı?

Atatürk ve arkadaşlarının yaptıkları da bu değil miydi? Müstevli ve müstemlekeci olmayan bu millete kendi varoluşunu hatırlatırken, "Ne Mutlu Türk'üm" diye haykırırken kastettikleri ırkçılık mıydı?

İlk kabinelere bir bakın. Sâdece savaşıp ölmeyi öğrenmiş, Osmanlı tarafından "aptal, etrak-ı bî idrak" diye aşağılanan, kadarabudundan diye itilip kakılan bu aşureye "kendine dön" diyen, ticareti çok iyi bildikleri için bütün gayrimüslimlere kapısını sonuna kadar kucağını açan bu zihniyete, dünyanın en haklı istiklâl hârbini kazanan bu insanlara kim faşist diyebilir?

İbni Haldun'dan beri pek iyi bildiğimiz bir gerçek var: Her devlet ve medeniyet doğar, büyür, olgunlaşır, yaşlanır ve ölür. Ancak Büyük milletler tekrar tekrar kendi küllerinden doğmayı başarabilirler. Bunu yaparken de geçmişlerini inkâr etmek hatasına asla düşmezler, düşmemelidirler. Günahıyla, sevabıyla (kötüsüyle, iyisiyle) bütün mâziyi bilirseniz, ancak hâle, istikbâle ve âtiye uzanabilirsiniz.

***

Şimdi hemen hiç Türk'ün kalmadığı bu kasabanın adını da Yunanistan'da Doksato diye telâffuz ediyorlar.

İnşallah bir gün gidip göreceğim ama yeşil pasaporta dahi vize vermek için Yunanistan'ın bizlere reva gördüğü muamele her türlü ayıbın da, terbiyenin de dışında olduğu için (iki kere başıma geldi), pek yakınlarda yapamam sanıyorum.

Peki, neymiş bu Doksat?

***

Allah râzı olsun, sevgili Erhan Mümeyyizoğlu dostum benim için araştırdı ve sonunda öğrenebildim.

Roksa Te: Tanrı'ya şükür, hamdolsun demekmiş. Rumca dualarda da geçiyor.

Okumaya devam et
  4867 Hits
  0 yorum
4867 Hits
0 yorum

MİLLET OLMAK NE DEMEKTİR?

Hâlen Kütahya Yoncalı’daki Ulusal Tıp Günleri-3 toplantısındayım. Bu, kendini Türk hisseden her hekimin tamamen kendi cebinden ödeyerek başarıyla yürüttüğü üçüncü buluşmamız. Yoksa bütün boyalı basında duyurulurdu zâten…

Dün şifâhen yaptığım konuşmayı yazılı hâliyle klavyeye alıyorum. Bunu yazarken hiçbir kaynağa da bakmıyorum; bugüne kadarki birikimime dayanarak bilgisayarımın önüne oturdum.

Millet ve ulus kelimelerini tamamen aynı anlamda kullanacağım; bu konudaki bâzı tarafgirliklere saygım var ama bu ayrım aslında bizi bölmek için uydurulmuş yapay bir “ötekileştirmedir” düşüncesindeyim.

İlk Honimoidler (insanımsı insanımsılar) ve Hominidler (insanımsılar) Doğu Afrika Kıt’asında evrimleşti. Homo Neanderthalenis, Homo Erectus ve cro-Magnon adamları da birbirlerine yakın zamanlarda dünyâda yerlerini aldılar.

Homo Sapiens yaklaşık 200.000-250.000 sene önce aynı bölgede evrimleşti ve son 100.000 sende de beyni şimdiki hâlini aldı, Homo sapiens sapiens oldu. Bunun anlamı “farkında olduğunun farkında olan adam” demektir.

Bu insanlar kabaca 40 ilâ 60 bin sene önce Afrika’dan çıkıp bütün dünyâya yayıldılar. Hint’e, Çin’e, Kuzey Avrupa’ya, Anadolu’ya doğru yürüdüler ve bu arada mozaik adaptasyonlarla cilt renkleri, boyları, kemik yapıları değişime uğrasa da, bütün insan türü tek bir ırktır. Meselâ çok yakın akraba olan atla eşek çiftleştiğinde ortaya güçlü ama kısır bir hayvan olan katır çıkar; yâni üremesi mümkün değildir. Hâlbuki Afrika’daki Buşmanlar’la kutuplardaki Eskimolar aynı şeyi yaparlarsa dahi, nur topu gibi çocukları olur.

Yâni, hepimiz kardeşiz!

Irkçılık ve etnik bölücülük, bizatihi en büyük insanlık düşmanlığıdır.

Son büyük Buz Çağı’nda Amerika’ya, akabinde Avustralya’ya kadar yayıldı insanoğlu…

Önceleri avcı-toplayıcıydık ve sürekli olarak yer değiştiriyorduk. Son derecede sosyal bir hayvan olduğumuz için, atalarımız hemen âileler kurup bir arada yaşamaya başladılar. Zamanla bunlar çok genişledi, büyük (250-300) kişilik gruplar hâline geldi. Bu kadar büyük grubu alfa-dominant erkekler denetleyemeyince, ortaya bir grup bölücü çıktı; bir miktar kavga gürültüyle de olsa, ayrılıp kendi yerleşkelerini kurdular; tıpkı arılsarın oğul vermesi gibi. Bu sâyede de genetik kirlenmenin önüne geçildi, memetik (kültürel) alışveriş de ufaktan ufaktan başladı…

Okumaya devam et
  14391 Hits
  7 yorum
14391 Hits
7 yorum

FAŞİST ATATÜRK’ÜN BİR KÖTÜLÜĞÜ DAHA: AGOP MARTAYAN

Agop Martayan Dilâçar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979), Türk lisanı üzerine uzmanlaşmış Ermeni asıllı Türk dilbilimcidir (filolog). Türk Dil Kurumu’nun da ilk genel sekreteridir.


Mustafa Kemâl Atatürk’ün Türkçe ile ilgili çalışmalarına verdiği katkılardan dolayı Dilâçar soyadını alır. Ermenice ve Türkçe’nin yanında İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Lâtince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilmektedir. 1915 yılında Robert Kolej’den mezun olur. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Kafkas cephesinde görev alır. 1919’dan itibâren de Robert Kolej’de İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başlar.

Savaştan sonra, Beyrut’ta bir Ermeni okulunun müdürlüğünü ve Beyrut’ta Ermenice yayınlanan ilk gazete olan Luys (Işık) genel yayın yönetmenliğini üstlenir. Karısı Meline ile birlikte gittiği Sofya’da eski Türk dili ve Uygurca dersleri verir ve ilk kitabını neşreder. 22 Eylül 1932 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen Birinci Türk Dil Konferansı’na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak dâvet edilir. Daha sonra çalışma ve araştırmalarını yeni kurulan Türk Dil Derneği’nin başuzmanı ve ilk Genel Sekreteri olarak sürdüren Agop Martayan, 1934’teki Soyadı Kanunu dolayısıyla, Atatürk’ün kendisine Türk Dili’nin gelişimine katkılarından dolayı teklif ettiği Dilâçar soyadını memnuniyetle kabûl eder. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarıyla, Türk Milleti’nin ve Türk Dili’nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkarır. 1936-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde dil-tarih ve Türkoloji dersleri verir ve Türk Dili üzerine önemli çalışmalar yapar. Lâtin harfleri ile yeni Türk abecesinin (alfabesinin) oluşturulması çalışmalarına katılır.

1942-1960 yılları arasında Türk Ansiklopedisi’nin hazırlanması çalışmalarında başdanışmanlık yapar. Türk Dil Derneği’ndeki görevini ve dil çalışmalarını 1979’daki ölümüne kadar sürdürür.

Mustafa Kemâl’e ATATÜRK soyadının verilmesini TBMM’ye teklif eden kişidir. Hâttâ onun imzasının da hazırlayıcısı olduğu söylenir.


Bakın, http://www.rehberim.net/forum/ataturk-kosesi-490/90244-ataturk-ve-agop-martayan.html adresindeki bir hâtırası:

BİR ANI…

Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi.

Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı.

Hint bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi.

Agop, tutsak Hint albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Okumaya devam et
  32785 Hits
  3 yorum
32785 Hits
3 yorum

HAZRETİ MUHAMMED TÜRK MÜYDÜ?

Önce bir bakalım, şu çılgın Türkler, Biz Kimiz?

http://members.internettrash.com/pkk/a-Trk-Anadolu.html#mozaic

TÜRKLÜK ve ANADOLU (A. T. Önder)

Türkiye’nin etnik yapısını değerlendirirken bir kesim aydın ve araştırmacının iki yanlışından biri bu yapıyı “mozaik” olarak nitelemeleri diğeri ise Türk’leri “çok karışık” bir unsur olarak göstermeleridir.

Daha önce de açıklandığı gibi etnik kimlik tanımında geçerli ölçüt “grubun kendi bakışıdır”. %65'i Türklükten farklı bir kökeni kabûl etmeyen, %90 gibi bir oranla Türklüğü benimseyen bir toplumu “mozaik” olarak nitelemek bilimsel olarak mümkün değildir.

Türklerin “çok karışık” bir unsur olduğu iddiası da bilimsel olarak aynı derecede geçersizdir.

Nâmık Kemâl Zeybek

Çok kısa bir dönemi bilinen insanlık tarihi göstermektedir ki, dünyâda bugün “karışık olmayan” hiç bir toplum mevcut değildir. Bir asırlık çabaya rağmen antropoloji bilimi bütün toplumlara uygulanabilir standart ırkî ölçütler ortaya koyamamıştır. İnsanları dil, renk, boy, kafatası ölçümleriyle tasnif etmek mümkün olmamıştır.

Okumaya devam et
  18206 Hits
  1 yorum
18206 Hits
1 yorum