Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

YAHUDİLİK

Soru: Yahudilik nedir ve Yahudiler neye inanır?


Cevap: 
Yahudilik nedir ve Yahudi kimdir, nedir? Yahudilik sadece bir din midir? Kültürel bir kimlik mi yoksa sadece bir etnik grup mudur? Yahudiler bir halk grubu mu yoksa bir millet midir? Yahudiler neye inanır, hepsi aynı şeylere inanır mı? 

Soru: “Yahudi” kelimesinin sözlük anlamlarına şunlar dâhildir: “Yahuda oymağının bir üyesi,” “bir İsrailli,” “İ.Ö. 6’cı yüzyıldan İ.S. 1’ci yüzyıla kadar Filistin’de yaşayan bir milletin üyesi,” “Soydan gelme veya Yahudiliği kabul etme yoluyla eski Yahudi halkına ait olan biri” ve “dini Yahudilik olan biri.”

***

Rabinik Yahudiliğe göre Yahudi, annesi Yahudi olan veya Yahudiliğe resmen geçiş yapmış olan biridir. Tevrat (Torah) bu geleneği destekleyen herhangi bir iddiada bulunmadığı halde, bu inanca güvenilirlik kazandırmak için sık sık Levililer 24:10 aktarılır. Bazı hahamlar bunun bireyin gerçekten neye inandığıyla bir alakası olmadığını söyler.

***

Bu hahamlar bize bir Yahudi’nin Yahudi sayılması için Yahudi yasalarını ve geleneklerini yerine getirmesi gerekmediğini söyler. Hatta yukarıdaki yoruma göre, bir Yahudi Tanrı’ya hiç inanmasa da hâlâ Yahudi sayılabilir. 

***

Başka hahamlar bir insan Tevrat’ın ilkelerini izleyip Maimonides’in (ortaçağın en büyük Yahudi bilginlerinden biri olan Haham Moşe ben Maimon) “İmanın On Üç İlkesi”ni kabul etmedikçe Yahudi olamayacağını açıkça bildirir.

Böyle biri “biyolojik” bakımdan Yahudi olduğu halde Yahudilik’le gerçek bir bağlantısı yoktur. 

***

Kutsal Kitap’ın ilk beş kitabı olan Tevrat’ta (Torah), Yaratılış 14:13, ilk Yahudi kabul edilen Avram’ın bir “İbrani” olarak tanımlandığını öğretir.

“Yahudi” ismi, Yakup’un on iki oğlundan biri ve İsrail’in on iki oymağından biri olan Yahuda isminden gelir.

***

Belli ki, “Yahudi” ismi ilk önce, Yahuda oymağının üyeleri olanlardan söz etmek için kullanılıyordu ama Süleyman’ın hükümdarlığından sonra krallık ikiye bölündüğünde (1 Krallar 12) bu terim, Yahuda, Benyamin ve Levi oymaklarını da içeren Yahuda krallığındaki herkesten söz etmek için kullanıldı.

Günümüzde birçok insan, Yahudi’nin ilk on iki oymağın hangisinden olursa olsun, fiziksel olarak İbrahim, İshak ve Yakup’un soyundan gelen herkes olduğuna inanır. 

***

Soru: Peki, Yahudiler neye inanır ve Yahudiliğin temel ilkeleri nelerdir?

Günümüzde dünyada Yahudiliğin beş ana biçimi veya mezhebi vardır. Bunlar mezhepler, Ortodoks, Muhafazakâr, Reformcu, Yeniden Yapılandırıcı ve Hümanist’tir. Her grubun inançları ve gerektirdikleri birbirinden dramatik bir biçimde farklıdır ancak Yahudiliğin geleneksel inançları şöyle özetleyebiliriz: 

***

Tanrı var olan her şeyin yaratıcısıdır, Tanrı birdir, bedensizdir ve evrenin mutlak yöneticisi olarak sadece O’na tapınılmalıdır. 

İbrani Kutsal Kitap’ının ilk beş kitabı Tanrı tarafından Musa’ya vahiy yoluyla indirilmiştir. Bunlar gelecekte değiştirilmeyecekler ve bunlara hiçbir şey eklenmeyecektir. 

Tanrı, Yahudi halkıyla peygamberler aracılığıyla iletişim kurar. 

Tanrı, insanların faaliyetlerini yönetir; onları yaptıkları iyi işlerden ötürü ödüllendirir ve kötülerinden ötürü cezalandırır. 

Hıristiyanlar, Yahudiler’le aynı Kutsal Kitap’a inandıkları halde, inançlarında büyük farklılıklar vardır. Yahudiler genel olarak hareketler ve davranışları en önemli sayar; inançların davranışlardan kaynaklandığına inanır.

Bu düşünce, inanca en büyük önemi veren ve davranışların bu inançtan kaynaklandığına inanan muhafazakâr Hıristiyanların görüşleriyle çelişkilidir. 

***

Yahudi inancı, Hıristiyanlığın özgün günah kavramını (bütün insanların Âdem’le Havva’nın Aden Bahçesi’nde Tanrı’nın talimatlarına itaatsizlik ettiklerinde işledikleri günahı miras aldığı inancını) kabul etmez. 

Yahudilik, Tanrı’nın yaratıkları olarak dünyada ve dünyadaki insanlarda iyiliğin var olduğunu savunur. 

Yahudi inanlılar mitsvot (ilâhi buyrukları) yerine getirerek hayatlarını kutsallaştırıp Tanrı’ya daha çok yaklaşabilirler. 

Aracı olarak bir kurtarıcıya ihtiyaç da yoktur, kurtarıcı da yoktur. 

Levililer ve diğer kitaplarda bulunan 613 buyruk, Yahudi hayatının her yönünü düzenler. Mısır’dan Çıkış 20:1-17 ve Yasa’nın Tekrarı 5:6-21’de bildirilen On Emir, Yasa’nın kısa bir özetidir. 

***

Tanrı’nın mesh edilmişi anlamına gelen Mesih, gelecekte gelecek ve Yahudiler’i bir kez daha İsrail diyarına toplayacaktır.

O sırada ölüler toplu halde dirilecektir.

İ.S. 70 yılında Romalılar tarafından yok edilen Yeruşalim’deki (Kudüs) Tapınak yeniden inşa edilecektir. 

***

İsa Mesih hakkındaki görüşler büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları O’nu büyük bir ahlak öğretmeni, diğerleri ise sahte bir peygamber veya Hıristiyanlığın bir putu olarak görürler.

Yahudiliğin bazı mezhepleri, bir putun ismini söylemek yasak olduğundan İsa’nın ismini bile söylemezler.

***

Yahudiler’den sık sık Tanrı’nın seçilmiş halkı olarak söz edilir. Bu onların herhangi bir şekilde başka gruplardan üstün oldukları anlamına gelmez ama büyük ölçüde doğrudur; çünkü dünyanın büyük bir kısmını onlar yönetirler.

Mısır’dan Çıkış 19:5 gibi Kutsal Kitap ayetleri sadece Tanrı’nın Tevrat’ı almaları ve etüt etmeleri, bir tek Tanrı’ya tapmaları, Şabat gününde dinlenmeleri ve bayramları kutlamaları için İsrail’i seçtiğini bildirir.

Yahudiler başkalarından daha iyi olmaları üzere değil, sadece Yahudi olmayan milletlere bir ışık ve bütün milletlere bir bereket olmak üzere seçildiler. 

13. yaşına gelen erkek Yahudiler özel bir törenle kutsanır.

:"300"}[/embed]

Bugünlerde vefat eden Jerry Louis de bir Yahudi idi ve çok büyük bir komedyendi.

Son zamanlarda sayıları gittikçe azalmakta, neden acaba?

Tanrı’dan en büyük dileğim, aşure diye tasvir ettiğim Türk Yahudilerinin artık bu memleketi terk etmemeleri.

Dilerim öyle olur ve barış, sevgi, paylaşım içinde bir arada yaşamaya devam ederiz.

Şalom, selam, bilim…

Hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu?

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 22 Ağustos 2017 Salı

Okumaya devam et
  1313 Hits
  0 yorum
1313 Hits
0 yorum

AK ve KARA

Sevgili Mekâncılar,

Hayatta bazen öyle noktalar gelir ve öyle şeyler yarsınız ki, işiniz güzcünüz hikâye yazıp hikmet içerisinde sükût etmek zorunda kalırsınız. Hayat devam etmektedir ve sadece yazarak ayakta kalabilirsiniz. İnsanın en büyük varlığı ve yaşayış sebebi dostlarıdır.

hermes ile ilgili görsel sonucu

***

Tek yapmanız icap eden tamam mı devam mı diye karar vermektir.

Hayatta en önemli şey dostluktur ve diğerkâmlıktır.

Dostlarınızı ihmal etmeyin ve hiçbir şey yapamıyorsanız bile bir telefon edin veya mail atın.

Yalnız kalmadığınızı göreceksiniz. Geç de olsa cevap gelir.

ürk mitolojisinde başrol oynayan tanrı ve tanrıçaların sıfatları, işlevleri ve isimlerinin etimolojik anlamları, yukarıdaki gezegen ve gezegensel sıralamaya uygunluk göstermektedir. Buna göre; Satürn Kara-Han, Jüpiter Ülgen, Mars Kızagan Tanrı, Venüs Umay (Ayızıt), Merkür Mergen Tanrı’yı karşılamaktadır.

***

 

Kayra Han (Kara Han) 

Altay Türklerine göre gökyüzündeki tanrıların en büyüğü Kara Han’dır. Kara Han 17. katta oturur. Kara Han Dünya’nın yaradılışı ve sonu gibi konularda daima ön plandadır.

 ***

Kara-Han yeryüzünü yarattıktan sonra dokuz dallı bir çam diker ve 16. kata oğlu Ülgen’i oturtur. Kara-Han, dokuz kişinin bu dallardan türemesini, dokuz milletin de buradan meydana gelmesini ister.

 Kara-Han, insanoğlunun “ata” ve “anasıdır”.

 ***

Şamanlara göre Kara Han’ın Ülgen, Kızagan, Mergen adında üç oğlu vardır.

 ***

Ülgen (Bay Ülgen)

 ***

Ülgen göğün 16. katında Altın dağda ikamet eder ve Altın bir taht üzerinde oturur. Tahtı Ay’ın ve Güneş’in ötesindedir. Ülgen, gök cisimlerini yönetir, yağmur yağdırır, gök gürültüsü ve yıldırımları da o gönderir.

 

Tanrı Ülgen biri ak biri kara taşla gelerek ateşin nasıl yakılacağını insanlara öğretmiştir.

 

Gök gürültüsü ve şimşek bütün mitolojilerde Gök Tanrı’nın silahıdır ve yıldırımıyla vurduğu yer kutsallık kazanır.

 

Ülgen iyilik yapmayı sever. Ülgen’in kendisi, kızları ve oğulları insan şeklindedir. Dünyayı taşımaları veya destek olmaları için üç tane balık yaratmıştır.

Elindeki topuzu hayat ağacının köklerine benzer ve öylesine dallı budaklıdır.

***

Bildiğimiz Güneş, Ay ve yıldızlardan bütün gök nesnelerinden çok uzakta yaşar. Biri sağında ve diğeri solunda iki ak Güneş bulunur.

Bu gök nesnelerinin her biri kendisine ulaşmak isteyen Şaman için bir engeldir. En güçlü şaman bile en fazla Kutup Yıldızı’na kadar ulaşabilir.

 ***

Ak Ana

Henüz hiçbir şey yaratılmamışken ve yalnızca uçsuz bucaksız bir su varken, sonsuz sulardan çıkarak, Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını vererek sulara tekrar dalmıştır.

Işıktan (cisimsel olmayan) bir bedeni vardır. Başında gücü simgeleyen ve taca benzeyen zarif boynuzları bulunur.

 ***

Hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh vererek hayat döngüsünü başlatmıştır. Akdeniz’de yaşar.

***

Mitolojinin temel ilkelerinden biri karşıtlıktır.

Özellikle İran kültürüne ait Mazdaizm veya Maniheizm gibi inançlarla birlikte başlayan düalist ilke mitolojinin temeline zıtlıkların birliği ve aynı zamanda mücadelesini koyar. Bu anlayışa göre kâinattaki her şey zıddıyla vardır.  

***

İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin ve daha birçok zıt kavram birlikte bir âhenk içinde varlığı meydana getirir ve kâinatın işleyişinden sorumludur.

 ***

Erlik, Altay Türklerinin mistik tasavvurlarında kötü ruhların başındadır, başkanıdır. Erlik “güçlü, kuvvetli” anlamlarına gelir.

***

Bazı Türkologlara göre bu kelime “erklig” kelimesinin bozulmuş hâlidir.

Bu araştırmacılara göre eski Uygur Buda metinlerinde yer altındaki karanlık dünyanın hâkimi olan ve ölüm ruhu motifini karşılayan Yama’ya Erklig Yama denir.

***

“Kudretli” anlamına da gelen bu kelime Şamanist tasavvurlarda “Erlik” şeklinde, kötü ruhların başındaki antagoniste isim olmuştur. Şaman dualarında Erlilk’e “Kayrakan” olarak da seslenilir.

***

Erlik insan için acı, eziyet ve ölümle eşdeğerdir. Erliğin yeraltı diyarıyla ilgili farklı tasvirler de mevcuttur. Erlik yeraltı diyarında kara çamurdan bir sarayda veya duvarla çevrili kara demirden bir sarayda yaşar.

***

Onun sarayı insanların gözyaşlarından oluşan dokuz nehrin birleşerek Toybodım (Doymadım) Nehri’ne dönüştüğü yerde veya abra ve yutpa denilen ürkütücü su canavarlarıyla dolu olan Bay Tenis (Bay Deniz)’in yanında bulunmaktadır.

 ***

Her şeyi bilen, akıllı Mergen Tengere Göğün yedinci katında oturur. Mergen kelime anlamı olarak okçu nişancı anlamına gelir.

 ***

Bu anlamda Mergen, Yunan mitolojisindeki Hermes’i (Merkür) hatırlatır. Hermes, akıl tanrısıdır ve bütün bilgilere sahip tanrı olarak kabul edilir. O karanlığın güçlerini yenen tanrıdır, çünkü “o her şeyi bilir ve her şeyi yapabilir”.

***

Ülgen’in oğludur. Göğün dokuzuncu katında oturur. Çok kuvvetli tanrı anlamına da gelir. Roux’a göre 9. Kat Mars’ın konumlandırıldığı gök katıdır. Kızagan Tanrı, Banzarov’a göre, savaş tanrısıdır. Onlarca tehlikeli geçitlerde orduyu yönetmek ve düşmanı yenmekte, bu koruyucu ruhun yardımı olur.

 ***

Altay Kamı göğe çıkarken Kızagan Tanrı’yı “kırmızı yularlı, kızıl erkek deve sırtında, gökkuşağı asalı baba” diye çağırır.

*** 

Buna bakarak, onun kırmızı renk ile simgelendiği sanılmaktadır.

 ***

Umay Ana çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır.

 

Arkeologların Altaylar’da buldukları seramik ürünler üzerindeki resimlerde Umay ana üç boynuzlu olarak tasvir edilir.

 

***

 

Orta Asya’da bazı arkeolojik buluntulardan anlaşıldığına göre Umay ana motifi, beyaz saçlı ve beyaz giyimli olarak, insan biçimli bir görünüm sergilemektedir. Kuş kılığında kanatlı bir kadın görüntüsü de vermektedir.

 

Altay Türkleri onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

 

Şaman dualarında Yayık şöyle tasvir edilir. “Ülgen beyin habercisi, kızıl bulut kenarlı, gök kuşağı dizginli, solgun şimşek kamçılı, gökten haber alan Ak Yayık, üç boğumlu Ak Yayık, Altın kenarlı Ak Yayık”.

 

Tuva Şamanları “ak eren” ismini kullanır. Yayık Büyük Tufan’dan sonra gökyüzüne çıkıp Ak Yayık adını alır. Güney Altaylılar ona “yaratıcı” ve “gök oğlu” adını vermişlerdir. Tölösler “koruyucu” adını verir.

 

***

 

Ülgen’in oğlu veya kızı olarak da düşünülür. Yayık kelimesinin kökü “parçalayarak kurban vermek” anlamına gelen “yay” ile ilişkilendirilir.

 

Mitolojik bir varlık olarak kocaman bir ejderha görünümündedir.

 

Karlık

 

Suyla ile birlikte görülen ve onunkine benzeyen görevi olan bir ruhtur. İşareti dumandır.

 

Güneş ve Ay’ın kırıntılarından yaratılmıştır. Altay Türklerine göre Suyla, at gözlü, kartal gagalı, eşekkulaklı ve yılan saçlıdır. Ağaçkakan Suyla’nın sembolüdür.

 

Ülgen’e yayıkla birlikte kurbanın ruhunu ulaştırır. İnsanların hayatını kontrol eder ve bir değişiklik olduğu zaman Ülgen’e bildirir. Bundan dolayı iki dilli de denir.

 

Onun Kurbanı Ülgen’e ileten bir ruhtur. Güler yüzle karşılayan anlamına gelir. Gökyüzünde yaşar, Ülgen’e en yakın ruhtur. Şaman altın kazıktayken Utkuuçi’dan kazları alır ve yeryüzüne döner.

 

***

 

Ayzıt güzelliğin sembolüdür. Bu anlamda Sümer ve Yunan efsanelerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzer.

 

Süt gölünden getirdiği damlayı çocuğun ağzına damlatır ve çocuğa ruh verir. İnsan yavrularını, kadınları, hayvanları ve hayvan yavrularını korur.

 

***

 

Simgesi, Kuğu kuşlarıdır. Ayısıt’ı simgeleyen kuğular kutsal sayılır ve dokunulmaz.

 

Kuğu aslında kutsal bir kızdır. Bu kız kuğunun beyaz tülünü üzerine giyince kuğu, çıkarınca kız olur.

 

***

 

Ayızıt gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde iner. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanır. Ayızıt şaman dualarında şöyle tarif edilir: “Başında ak gökten ak bir kalpak, çıplak omuzlarında ak gökten bir atkı, baldırına kadar siyah bir çizme. Bu şekilde bir kayaya yaslanarak uyumuştur veya ormanda dolaşmaktadır”.

 

***

 

Ayızıt’ın sarayının kapısında ellerinde gümüş bakraçlar olan yasakçıları vardır. Yazın şamanlar ak elbise, kışın kara elbise giyerek Ayzıt bayramını kutlarlar. Bu yasakçıların ellerinde gümüş kamçıları vardır ve kötü insanları içeri almazlar.

 

Oğuz Kaan

 

Bazin, eski Türklerde biri ata kurt, diğeri de ata boğa üzerine kurulu “ikili kökeni” yansıtan farklı iki gelenek olduğunu söylemiştir. Oğuz’a adını veren ata da bir boğadır. Oğuz, bütün hayatı boyunca kurdun korumasına ve rehberliğine başvurmuştur.

 

***

 

Oğuz kağan destanında Ay, Oğuz’u doğuran tanrı olarak sunulur. Bu da Oğuzun Tanrı oğlu olduğu fikrine götürür. En eski çağlardan beri tanrısal kahramanların işaretleri boynuzlu bir taçtır.

 

***

 

Orta Çağ minyatürlerinde Oğuz Kağan ve oğulları boynuzlu olarak tasvir edilir.

 

***

 

Boğa, “Kutsal Ay Boğası” olarak bilinir. Boynuzları Ay’ın allegorisidir ve Tanrı’nın sembolüdür.

 

***

Oğuz Kaan’ın Eşleri

 

***

 

Efsanede, Oğuz kağan, ava gider. Bir gölün ortasında, önünde bir ağaç ve ağacın oyuğunda bir kız vardır. Kız muhteşem bir güzelliğe sahiptir. Saçları akarsular gibi, gözleri mavidir ve inci gibi dişleri vardır.

 

Oğuz kağan bu kızı alır ve “gök”, “dağ”, “deniz” adında üç oğlu olur. Günlerden bir gün gökten mavi bir ışık düşer.

 

***

 

Bu ışık, Güneş veya Ay’dan daha parlaktır.

 

Oğuz Kağan yaklaşır ve bu ışığın ortasında bir kız olduğunu görür. Kız olağanüstü güzelliktedir. Başının tepesinde, sanki Kutup Yıldızı gibi ateşten bir ışık demeti vardır.

 

***

 

Oğuz kağan kızı görünce sever ve onu alır. “Gün”, “ay”, “yıldız” adında üç oğlu olur.

 

Ay Han

 

Oğuz Kağan’ın oğludur ve ongunu Kartal’dır. Türklerde kartal sürekli olarak hükümdarlık ongunu olmuştur. Altay Türklerine göre, Ay-ata göğün altıncı katında oturur ve Ay ile sembolize edilir.

 

Dağ Han

 

Oğuzun oğullarından olan Dağhan’ın ongunu üç kuştur.

 

Deniz Han

 

Oğuzun oğullarından biridir ve ongunu çakır (çağrı) kuşudur. Çakır, mavi gözlü, “mavi-deniz” ve “beyaz-mavi-deniz” türünden bir kuştur. Uygur sanatında Basaman isimli alp-tanrı, kuzey yönü, Merkür (su yıldızı), su unsuru ile alâkalı görülür ve bu Alp-tanrının tuğu yırtıcı hayvan kuyruklarından oluşmuş olarak resmedilirdi.

 

***

 

Elinde tuttuğu kargı ise üç dilimlidir.

 

Gök Han

 

Oğuz’un oğullarından biridir ve ongunu sungurdur. Türkler’de kartal hükümdarlık sembolü olurken, sungur, sıklıkla tigin unvanlarında kullanılır. Kaşgari’nin büyük bir yırtıcı kuş olarak tanımladığı sungur, maviye çalan beyaz kuşlar arasındadır.

 

Pelliot, Çin’de su kuşlarını avlamakta kullanılan sungurun, “deniz mavisi” türünden olduğunu söyler. Moğollar aynı kuşa “mavi yırtıcı kuş” derler.

 

Gün Han

 

Oğuz’un oğullarındandır ve ongunu şahindir. Gün han Oğuz’un göksel eşinden olan en büyük oğludur. Oğuz Kağan sembolik olarak bulduğu altın yayı Günhan, Ayhan ve Yıldızhan arasında pay eder ve kendisinden sonra hakanlık tahtını Günhan’a bırakır.

 

***

 

Günhan kendisi için Altın’dan bir çadır kurdurur ve kendi yönü olan sağ tarafa kırk kulaç yüksekliğinde bir direk ve onun tepesine de altın bir tavuk oturtur.

 

Günhan, Güneş’i karşılar ve Güneş hanı anlamına gelir. Altın hakanlara ait bir semboldür ve Güneş ise Altın’ın allegorisidir.

 

Yıldız Han

 

Oğuz’un oğullarındandır ve ongunu tavşancıldır. Türklerde yıldız bilgisi, çok önemlidir. Geceleri zamanı öğrenmek için yıldız bilgisi, tek yol ve çaredir. Türklerin göğün ilk ve ana yıldızları olarak gördükleri gezegenler ilk tanrısal arketiplerdir.

 

Yaradılışın başlangıcı ve temelidir.

 

***

 

Yakut Türklerine göre ilk insanı o yaratmıştır. Eski Türkçede ürüng-beyaz, ayıg-yaratan, toyon-tanrı, efendi demektir. Yakut Türklerinde beyaz yaratıcı diğer yaratıcı ruhların en büyüğüdür.

 

Kâinatı o yaratmıştır. Dünyayı idare eden de odur. İnsanlara yaratıcı gücü ve çocukları o verir. Yerin ve toprağın verimli olmasını o sağlar. Hayvanların çoğalması ve bolluk onun sayesinde olur.

 

Aynı Tanrı’ya Ata Bey de dendi söylenir.

 

İnsana kut veren odur. Büyük efsane kahramanlarını yeniden hayata döndürerek ölümden kurtarır. Bu yaratıcıya canlı beyaz at kurban edilir. Ürüng Ayıg Toyon, çok saygı gösterilen, kutlu, nur yüzlü ve ulu bir varlıktır.

 

***

 

Su iyelerinin hepsi sularda yaşar. İnsanlara zarar vermezler. Onların yaşadıkları sarayın girişi, nehirlerin derinliklerinde bir taşın altındadır. Su sahiplerine Kazaklar, “su perisi”, Türkmenler “suv adamı”, Özbekler “su alvastisi” derler.

 

***

 

Pınarlarda yaşayan peri kızları, beyaz giyimlidirler ve cisimsiz varlıklardır. Kuş ve yılan kılığına girebilirler.

 

Kübey Hatun

 

Altay Türklerine göre, ağaç, ulu ananın yaşadığı ve kahramanlara memesinden süt verdiği yerdir. Yakut Türklerine göre Doğum tanrıçası Kübey-Hatun’du ve ağacın içindeydi. Kökünden hayat suyu akıyordu.

 

Er Sogotoh destanında mitolojik bir ağaç tasviri şöyledir: “Yarı beline kadar çıplak, alt tarafı ağaç kökleri gibi, Orta yaşlı ciddi bakışlı bir kadın kabaran göğüslerinden süt verir”.

 

Efsanelerde çoğunlukla ağaç, ışık temasıyla ilişkilendirilir. Şaman dualarında ağaç, altın yapraklı, yetmiş yapraklı mübarek kayın olarak anılır. Kübey hatun yani doğum tanrıçası da bu kayın ağacının içinde yaşar.

 

Semrük Bürküt

 

Yakutlar çift başlı kartala “öksökö kuşu” derler. Türkçe “bürküt” kartal demektir. Bakır tırnaklıdır, sağ kanadı ile güneşi, sol kanadı ile ayı kaplar. Ona gök kuşu da denir. Büyük kartallar için Bürküt kelimesi kullanılır.

 

***

 

Çift başlı kartallar, gök direklerinin veya kayın ağacının tepesinde tasvir edilir ve tanrı Ülge’nin sembolüdür. Çift başlı öksökö kuşu gökten yıldırım indirir.

 

Başkurt efsanesinde “Semrük” adındaki kuş iki başlı kartaldır. Bu başlardan biri insan başı olarak da düşünülür.

 

***

 

Türk mitolojisinde, ay ve güneşi pençeleriyle tutan doğanlar görülür. Tuğ’lar bir boz doğan ile birlikte gökten düşmüştür. Tanrı’ya açılan göğün kapısını çift başlı bir kartal bekler ve Tanrı’nın sembolüdür.

 

Bu kartallar gökten yıldırım indirir.

 

Türk mitolojisinde çift başlı kartallar ve gün ve ay simgeleri Yin ve Yang sembolüdür.

 

***

 

Çinlilerin Ying-Yang sembolü olarak tasvir ettikleri kozmos ve kozmosun dönüşünü, Türkler karşılıklı iki hayvan veya kartal koymak suretiyle ifade etmişlerdir. Kökeni de Çinlilere değil, Uygurlara dayanır.

 

***

 

Bu sembolik hayvanların döndükleri merkez, yer ve göğün ortasıdır ve dört değil, beş yönlüdür (Kuzey, Güney, Doğu, Batı ve Orta). Türklerin Yaruk-Kararıg ilkesini, göğü anlatan yuvarlak plakalara sarılmış siyah ve beyaz kartallar temsil eder.

 

***

 

Kartal Ana

 

Yakut Türklerinin inanışlarına göre Şamanlar yeryüzüne kartal ana tarafından getirilmişlerdir. Er-Töştük destanında da kartal dişi olarak görünür. Kartal Yakutlara göre Güneş’in sembolüdür.

 

***

 

Yakutlar analarının bir kartaldan geldiğine inanırlar. Bundan dolayı Kartal “güneş kuşu” olarak da nitelendirilir.

 

Kendi küllerinden doğan Phoeniks daha genç olarak dünyaya gelir. Bu sebeple yeniden doğuşu, ebedî hayatı, ölümsüzlüğü ve Güneş’in doğuşunu simgeler.

 

Çin mitolojisinde de ateşi, sıcaklığı, hasat mevsimini ve Güneş’i sembolize eder.

 

Asena

 

Oğuz Kağan’a yol gösteren ve liderlik yapan kurt erkektir. Türeyiş destanındaki kurt ise dişi olarak gösterilmiştir.

 

Göktürklerin kurttan türeyişi ile ilgili destan şekildedir:
“Göktürkler eski Hunların soylarından gelirler ve onların bir koludurlar. Kendileri ise Aşina (A-shih-na) adlı bir aileden türemişlerdir. Sonradan çoğalarak ayrı oymaklar hâlinde yaşamaya başladılar. Daha sonra Lin adını taşıtan bir ülke tarafından mağlup edildiler. Mağlubiyetten sonra Göktürkler, soyca yok edildiler. Tamamen öldürülen Göktürkler içinde, yalnızca on yaşında bir çocuk sağ kalır.

 

***

 

Lin memleketinin askerleri, çocuğun çok küçük olduğunu görünce, ona merhamet eder ve öldürmezler.

 

Çocuğun el ve ayaklarını keserek bir bataklığa bırakırlar. Bu sırada çocuğun etrafında bir dişi kurt peydahlanır ve çocuğu besler. Bir süre sonra kurt gebe kalır ve bir mağaranın içinde on çocuk doğurur.

 

***

 

Zamanla bu on çocuk büyür ve evlenir. Her birinden bir soy türer. Göktürk devletinin kurucularının geldikleri Aşina ailesi de bu on boydan biridir.

 

Al Karısı (Al Bastı)

 

Bazı edebî metinlerde çirkin, saçları dağınık, avurtları çökmüş, güçlü kuvvetli ve uzun boylu olarak tasvir edilir. Bazı mitolojik metinlerde ise, dünyadaki en güzel kadından bin kat daha güzel olduğu anlatılır. Kazaklarda “cadı kadın” “küpe giren karı” anlamında kullanılır.

 

***

 

Baş albastı, iri gözlere sahip, baştan aşağı Demir giyimli ve erkektir. Ulu ana yani Ana Tanrıça arketipinin olumsuz türevidir.

 

Kazak metinlerinde alnında tek gözü olan, iğrenç görünüşlü bir mahlûk olarak tasvir edilir.

 

Albastı, Al karısı, genellikle kırmızı siyah uzun elbise giyer. En çok sevdiği şey atların yelesini örmektir. Onu yakalamak için elbisesinin yakasına bir iğne saplamak gerekir.

 

Loğusalara musallat olan bu kötü ruh, al karısı, albastı, albis, almis adlarıyla da anılır.

 

***

 

Albastı iki surette görülür. Sarı albastı ve kara albastı. Sarı albastı sarışın bir kadın suretindedir.

 

Bazen keçi ve tilki suretine de girer. Kara albastı daha ağırbaşlı, ciddi, sarı albastı hoppa ve şarlatandır.

 

Alp Er Tunga

 

Tonga, Kaşgarlı Mahmut’a göre leopar veya kaplan cinsinden bir hayvandır.

 

***

 

Orta Asya kaplanları Türklerin Bars dedikleri, Pars cinsinden hayvanlardır. Hun Pazırık kurganında çok rastlanan bir figürdür. İsmi genelde “kahraman erkek kaplan” şeklinde algılanmaktadır ama ona göre Tunga “Sibirya panteridir”.

 

Budist metinlerde “uzun saçlı tonga” tabirlerine rastlanması, uzun saçın Alplik simgesi olmasını hatırlatır. Uygur döneminde, Alp Er Tonga’nın ve başka Türk beylerinin adı ve unvanı olarak yırtıcı hayvanların isimleri kullanılırdı ve Alp’ler yırtıcı hayvan postu giymiş olarak resmedilirdi.

 

Kaplan postu savaşa giden Alpler tarafından zırh yerine giyilirdi ve savaş sembolüydü.

 

Ötüken (Yer Tanrıçası)

 

Etügen / itügen yer tanrıçasına verilen bir isimdir. Seyidov’a göre de Ötügen, devleti ve hâkimiyeti koruyan bir ilâhedir.

 

Cengiz han Ötügen’e “ötügen anamız” der. Ayrıca bazı araştırmacılar, bir şaman ismi olan “utagan” kelimesinden türediğini ve bu kelimenin Türkçe “döl yatağı (rahim)” anlamına geldiğini söyler.

 

***

 

İtügen, hayvanları ve toprak ile ilgili bütün ürünleri koruyan bir tanrıçadır. Aslında yer tanrıçası ile doğum ve üretim arasındaki bağ neredeyse evrenseldir.

 

Ateş Tanrıçası (Od Ana-Ateş Annesi)

 

Yakut Türkleri ateş tanrıçasını ak saçlı bir kadın olarak görürler. Buryatlar ise, kırmızılar giymiş yaşlı bir kadın olarak veya ateşin yalımıyla dalgalanan yeşil veya kırmızı ipekten kaftan giymiş bir kadın olarak da düşünmüşlerdir. Bir başka şaman duasında da şöyle tasvir edilir: “Sen karanlık gecelerde, genç kızlar gibi saçlarını dalgalandırarak oynuyorsun! Kırmızı ipekli kumaşlar sallayarak, genç al kısrak üzerinde geziniyorsun” denir.

 

***

 

Ocak ruhu dişildir. Evin tam ortası “evin kalbi”dir ve ocak yeri buradadır. Orta Asya da Hunlara ait üçayaklı ve kutlu kabul edilen kazanlar bulunmuştur. Yakutlara göre ilk ocağı Ülgen’in üç kızı yakmıştır. Yakutlarda ateş tanrıları yedi kardeştir.

 

Sigun Geyik

 

Radlof, boynuzları iki kürekli sığın geyiği Altay Türklerinin ululadıklarını ifade eder.

 

***

 

Teleüt Türklerinde her şamanın bir ruhu vardır. “bura”, “bur”, “pur” gibi çeşitli sözcüklerle ifade edilir ve geyik anlamında da kullanılır. Geyik boynuzları Şamanların önemli sembollerindendir.

 

Türklere, Ergenekon’a girişte, Hunlara Batı’ya göçlerinde dişi bir geyik yol gösterir.

 

***

 

Orta Asya sanatında, yarı insan yarı geyik halinde gösterilmiş tasvirler vardır. Mitlerde dokuz boynuzlu veya budaklı sigun geyikler de görülür.

 

Gök Kurt

 

Gök Kurt ve Ak Geyik gökte doğmuşlardır. Kurt sürülerini idare eden kurtlara gök kurt, geyik sürülerini idare eden geyiklere gök geyik denir. Bazı Türk halkları, soylarının, kurttan bazıları geyikten türediğini kabul eder.

 

Cengiz Han’ın ilk ataları gök kurt ve dişi bir geyiktir.

 

Gök kurt Türk efsanelerinde özel bir yere sahiptir, öyle ki Türkler kendilerine “göksel Türkler” anlamına gelen “Kök Türk” adını vermişlerdir.

 

Hızır anlayışı, Türklerde eski Türk düşüncesi ile bezenmiştir. efsanelerde kayın ağacından inip, insanlara yardım eden ve çocuklara ad veren “gök sakallı “ veya “aksakallı” ihtiyarlar görürüz.

 

***

 

Aksakallı yaşlılara ak-boz atlı tanıtması da eklenir.

 

Altın sakallı “ay koca” olarak da tasvir edilir. Elinde hayvan başlı “çevgen” denen bir âsâ tutar, Ak-boz ata biner ve giyimi de aktır.

 

Bügü Tekin (Bügü Kağan)

 

En tanınmış adları “bögü” ve “tengri” idi. Bögü Uygurca âlim, filozof anlamında kullanılır. Ayrıca büyücü sihirbaz anlamına da gelir. Kendisi savaşçı bir kağan değil, filozoftur. Bügü Kağan, Mani dinini Uygurların resmî dini olarak kabul etmiştir. Mani dinine mensup olanlar beyaz elbise giyerdi.

 

***

 

Deniz Tanrıçası (Geyik Tanrıça)

 

Göktürklerle ilgili bir efsane de, Göktürklerin atalarından birinin -ki ataları kurttur, bir mağarada, ak geyik kılığına giren bir deniz tanrıçası ile ilişkisi olduğu anlatılır. Göktürkler nesillerinin kurttan geldiğini söylemekle beraber efsanelerinde dişi geyik de rol oynar.

 

Dişi geyik bir ilâhedir ve vücudundaki lekeler yıldız işaretleri olarak görülür. Dişi geyik eski Hun efsanelerinde yol gösterici rolü oynar.

 

Tepegöz

 

Tepegöz Kaf dağında yaşar çoban ve peri kızının evliliğinden doğar. Annesi dişi bir alageyiktir.

 

Tepegöz su üzerinde yüzen başı gözü belirsiz bir ciğere benzetilir. Tepegöz bazen dişi bazen erkektir (hermagrodit). Tepegöz tek gözlüdür. Tepegöz’ün parmağındaki yüzüğü annesi takmıştır.

 

Altay Türk destanlarında devlere yelbegen denir. Yelbegen insan biçiminde, çok büyük, üç yedi veya on iki başlı siyah ve sarı renklidir. Güneş ve ay tutulması devlerin yemesi olarak tanımlanır.

 

Türk destanlarında devler atların düşmandır. Demir yelbegen karaçam boylu, kara atlı ve çokmarlıdır (çokmar hayvan başlı sopa veya gürz âsâ sopa).

 

***

 

Büyük kulaklı devler ise yer altındadır. Dev anası denen dişi devler de vardı. Alt dudağı yerde üst dudağı gökte olan devler Anadolu Türk masallarında sık kullanılan bir motiftir.

 

***

 

Referandumlar bütün demokratik ülkelerde icap ettiğinde uygulanan demokratik haklardır.

 

Hayır, evet dışında üçüncü şık yok.

 

Türklüğün bekası için vereceğiniz bir oy çok önemli.

 

Vicdani kanaatiniz neyse onu yapın.

 

Saygım ve sevgilerimle…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 25 Mart 2017 Cumartesi

Okumaya devam et
  3059 Hits
  0 yorum
3059 Hits
0 yorum

KIRMIZI SAÇLI KADIN ve ORHAN PAMUK FENOMENİ

Önce Nobel Edebiyat Ödülü konusunda bir ilke imza atan beynelmilel yazarımız Orhan Pamuk’u bir tanıtayım. Ben kendisini Nişantaşı’ndaki Hünkâr Lokantasında gördüm. Pek arkadaşı veya dostu olmayan, münzevî bir adam izlenimi bırakmıştı. Anlayabildiğim kadarıyla ya Yahudi ya da Sabetayist bir aileden geliyor.

Bunun bence hiçbir mahzuru olmadığı gibi, memnun da ediyor çünkü son dönemde böyle muharrirler de, vatandaşlarımız da çok azaldı. Gerek Sabetayistler, gerekse Yahudiler arasında artan bir yurtdışına gitme eğilimi başladı ve çok üzülüyorum. Bu gruplar kültürü taşımayı en iyi bilenler arasındadır. Genellikle de duygularını bastırır ve gülümserler. Birlerce senenin göçebeliğinin ve uğradıkları korkunç soykırımın getirdiği adaptasyonlardır bunlar. Rahşan Ecevit de Sabetayisttir; bir de şu meşhur affı Merhum Bülent Bey’e yaptırtmasaydı!

***

İyi de, Orhan Pamuk’un sonuçlarını gayetle öngörerek, alacağı tepkileri ağzının suları akarak bildiği dikkat çekme maksatlı cümlesi: “Türkiye’de 30.000 Kürt öldürüldü 1 milyon da Ermeni” şeklindedir. Ne gerek vardı kardeşim buna? Bal gibi yalan bu!

Daha önce de caminin şerefesine “balkon”, müezzinin ezan okumasına “zaman”… diyerek ahbabım Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından kendi kültürüne aşina olmadığı tespit edilmişti. Vakit ve zaman farkını müdrik değil herhalde ki aslında Amerikanca düşünüp, pek de doğru olmayan bir Türkçe ile yazıyor. İslam konusundaki birikimi yetersiz... Hâlbuki piyasada İncil de, Kur’ân mealleri de, Tevrat da mevcut. Herhalde pek okumadan, daha çok yazmayı seviyor.

Bu tür tavırlar sergilemeye, “aydınım elitistim, süper yazar, acayip iyi okurum ve yazarım” şeklindeki tarzının kişisel bekası açısından devam da edeceği kesin. Çok yazıyor ve kitapları da bol bol satıyor.

***

Geçenlerde Avrupa ülkelerine, “insan hakları ihlalleri konusunda Türkiye’ye karşı daha sert tavır almaları” çağrısında bulunmuş. Türkiye’de düşünce ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların endişe verici olduğunu belirten Pamuk, “kendim için değil ama ülkem için, laik arkadaşlarım için korkuyorum” demiş.

Hollanda Televizyonu’nda yayınlanan “Nieuwsuur” (Haber Saati) adlı programı, kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık” üzerine Orhan Pamuk ile bir söyleşi gerçekleştirmiş.

İstanbul’daki bir bozacının öyküsünü anlatan kitabın kahramanı Mevlüt, “ben sadece bozacıyım. Politika okumuş insanların işi. Politikaya karışmam” diyormuş. O eserini henüz okuyamadım ama Türkçeye de iyi derecede vâkıf olmama rağmen, ben bu büyük yazarımızın ne dediğini hiçbir zaman tam anlayamadım!

Basın Özgürlüğü

Pamuk ise kahramanı Mevlüt’ün aksine ülkedeki politikaya ilişkin kaygılarını ve görüşlerini paylaşmış.

Ünlü yazar, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik baskılara ilişkin gelişmelerin endişe verici olduğunu söylemiş. Türkiye’deki gazetecilerin korku içinde olduğunu söyleyen Pamuk’a göre, özellikle hükumeti eleştirenler işten çıkarılıyor, tehdit ediliyor ve gazeteleri kapatılıyor.

Son yıllarda İslamcı hükumetimiz Liberal yüzünü kaybediyor” diyen Nobel ödüllü yazar, hükumetin giderek otoriter ve baskıcı hâle geldiğini, gazetecileri hapse attığını ve gazeteleri yasakladığını söylemiş.

***

Laik Türkler İçin Korkuyorum

Pamuk, Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişelerini şu sözlerle dile getirmiş:

“Kendim için korkmuyorum, ülkem için korkuyorum. Arkadaşlarım için korkuyorum, laik, kültürlü Avrupa yanlısı Türkler için korkuyorum” diyor. Ünlü yazar, Türkiye’deki demokrasi geleceği konusundaki kaygılarına Avrupa’nın destek çıkacağını ümit ediyormuş. Pamuk, AB liderlerine bu konuda kendisine destek olmalarını ve Türkiye’deki demokrasinin onları da ilgilendirdiğini söylemeleri çağrısında bulunmuş. Avrupalı liderlerin insan hakları ve basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi uyarmaları gerektiğine de işaret etmiş.

Mülteci Krizi

Bu sebeple Almanya Başbakanı Angele Merkel ve diğer Avrupalı liderlerin sadece mülteci sorununu değil, Türkiye’deki demokrasi ile ilgili sorunları da dile getirmeleri gerektiğini vurgulamış. Avrupa Birliği’nin mülteci krizini ele alış biçimini de eleştirmiş.

Avrupa’nın kendi etrafında duvarlar örerek, kendi değer yargılarını aşındırdığını savunmuş. Türkiye’nin bu konudaki tutumundan da övgüyle söz ederek, “bu noktada hükumeti hiçbir konuda suçlayamam. Türkiye’nin mültecilere yaklaşımı her türlü övgüyü hak ediyor” demiş.

İşte bu sözler “ne şiş yansın ne de kebap” nevinden değil mi?

Her taraf Suriyeli ve Arap dolu… Suriyeliler aç bî-ilaç, dileniyor ve fuhuş yapıyorlar. Araplara ise en güzel yerler, mekânlar âdeta hediye ediliyor.

***

7 Haziran 1952 doğumlu Orhan Pamuk, tam ismi ile Ferit Orhan Pamuk 2006 senesinde Nobel Ödülünü kazanan en genç kişilerden birisi. Ailesi Kafkas göçü ile Gördes Manisa’ya yerleşmişler. Daha sonrasında ailesiyle Gördes’ten İzmir’e gitmişlerdir. Orhan Pamuk İstanbul’da Nişantaşı semtinde dünyaya gelmiş.

***

Ferit Orhan Pamuk (Haziran 1952, İstanbul) birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Edebiyat kazanarak bu ödülü alan en genç kişilerden biri olmuş. Kitapları altmış üç dile tercüme edilmiş, yüzü aşkın ülkede yayımlanmış ve 13 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşıdır. Yani hiç tahsili olmayan Fethullah Gülen ve onun tahsilli müridesi Elif Şafak kadar etkili bir insan!

Orhan Pamuk, bir süre Taraf gazetesinde makaleler de yazmıştır.

Hayatı

Yazarlığa 1974 yılında başlamış. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaşmış. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlanmış. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görülmüş.

Pamuk’un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazanmış durumda. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 

1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı.

Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika Birleşik Devletleri'nde 2004 yılında “yılın en iyi 10 kitabından biri” olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda’nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazanmış.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur’un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

***

Orhan Pamuk, ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi’nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan” Orhan Pamuk’a verilmiştir denmiş. Pamuk 7 Aralık 2006’da, İsveç Akademisi’nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen seyirciler ellerindeki tercüme metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı.

Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006’da Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen ödül töreninde İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı.

***

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmoden roman kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eleştirmen Yıldız Ecevit,Orhan Pamuk'u Okumakadlı kitabında onun avangard (sanatkârane isyan ve sivil itaatsizlik) romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı’dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı eserinde, Benim Adım Kırmızı’dan hareketle Orhan Pamuk’un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla’ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır.

Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir. Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi yönleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap’ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebî metin örneği sergilemiştir.

***

2016 yılında okurlarıyla bir araya gelen Orhan Pamuk, niçin yazdığı sorusuna: “Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum, demek ki mutlu olmak için yazıyorum” diye cevap vermiştir.

Pamuk, bir sohbetinde ise kendi romancılığı için: “Ben edebî ilhama inanıyorum. Bir akşam uyurum, bir sabah kalkarım ki bir roman gelmiş, yukarıdan bana yollanmış. Hop, üç günde yazı yazıp verebilirim” ifadelerini kullanmıştır.

Eleştiriler

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı.

Ödülün Pamuk’a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu- ki, ben de aynı kanaatteyim.

Orhan Pamuk, Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Erol Manisalı’nın “Orhan Pamuk Nobel’i Garantiledi” başlıklı yazısı Pamuk’un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk’un Nobel’i hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti.

***

TRT’de Banu Avar’ın hazırlayıp sunduğu “Sınırlar Arasında” adlı belgeselin Pamuk’un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı.

Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk’un kitaplarını “Amerikan patentli postmodern romanlar olarak” adlandırmış ve “Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret” olduğunu söylemiştir. 

Basında o zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Orhan Pamuk’u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasî sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk’un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk’un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta (intihal de denebilir), özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. 

***

O zamanki Hürriyet Yazarı eski ahbabım Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır.

Murat Bardakçı’ya göre, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı Yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım’ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

***

Orhan Pamuk’un Sri Lanka’da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt, Orhan Pamuk’u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka’daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk Davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, “bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulununca hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005’te ilk duruşması yapılarak ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı’ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı’nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk “hükümet, Parlamento’ya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye’nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa’da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır” dedi.

AP (Avrupa Parlamentosu) Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un yeni kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın” Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, 30 yıl öncesinde İstanbul yakınlarındaki bir kasabada geçen aşk hikâyesi anlatılıyor.

1980’lerin ortasında geleneksel usulle kuyu kazan Mahmut Usta ile çırağı “küçük bey” Cem zorlu bir arazide su ararlarken, kasabanın hemen dışındaki sarı çadırda esrarengiz bir tiyatrocu kadın her gece eski masal ve hikâyeleri yeniden anlatmaktadır. Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikâye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar, “otoriterlik” ve birey olma konularını tartışıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’da okur, Batı’nın ve Doğu’nun iki temel efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ile Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ıyla (oğulu öldürmek) yeniden karşılaşıyor. Orhan Pamuk’un romanları 63 dile çevrildi ve Türkiye’de 2, dünyada toplam 13 milyon sattı. Pamuk, dünyada edebiyat ve roman sanatı konularında verilen önemli pek çok ödülü kazandı. Benim Adım Kırmızı ve Kar adlı romanları tarihte en çok çevrilen ve en çok okunan Türkçe kitaplar oldu.

***

Orhan Pamuk, 2005’de Prospect Dergisi tarafından dünyanın 100 entellektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time Dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. 2008’de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği Masumiyet Müzesi adlı romanını yayımladı. 2012 yılında İstanbul’da açtığı Masumiyet Müzesi ise Avrupa’nın En İyi Müzesi ödülünü kazandı.

2015’te Ulusal Düşünce (Kanaat) Liderleri İndeksi’ne göre dünyanın en etkili düşünce önderleri arasında dördüncü sırada gösterilen Pamuk’un önceki romanı Kafamda Bir Tuhaflık, 42 dile tecüme edildi.

Kırmızı Saçlı Kadın

Son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’ı aldım ve iki kere okudum.

Önce eki arkadaşım Murat Bardakçı’nın yazısını iktibas edeyim:

“Önce bir-iki haftadan bu yana hemen her yerde, hattâ ATM’lerde bile reklâmı yapılan, bahsi daha açılır açılmaz hayranlık krizlerine girilen ve yüceltile yüceltile göklere çıkartılan bir romandan aynen aldığım şu paragrafı okuyun: “...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya veya cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

Okuyanın âsâbını lâçka eden, özellikle de “ana-oğul” bahsine gelince artık ikrah ettiren bu ifadeler hangi romanda mı geçiyor?

Başlıktan zaten anlamışsınızdır: Orhan Pamuk’un yere-göğe konamayan son kitabında,“Kırmızı Saçlı Kadın”ın 114. sayfasında!

Tamam, kayınpederin geline tecavüze kalkışması maalesef nadiren de olsa yaşanan hadiselerdir ama bu rezaletlerin haberleri gazetelerde hiçbir şekilde yer almaz ve yayınlanmamalarının başta gelen sebebi de, yazılmalarının kanunen yasak olmasıdır. Üstelik aynı yasak sadece bizde değil, birçok Avrupa ülkesinde de mevcuttur. İsmini vermeyeyim, Avrupa’nın en çok okunan yazarlarından birinin birkaç sene önce yayınladığı kitabında benzer bir hadiseyi değil yazması, üstü kapalı biçimde de olsa ima etmesi yüzünden hapse düşmekten son anda kurtulmuş olduğunu edebiyat çevreleri gayet iyi bilirler.

Hele diğer iddia! Çocuk annesine tecavüz edecek, bunu fark eden babasını öldürecek, sonra hapse düşecek, orada öldürülecek, hadise basına aksedecek, gazetelerin üçüncü sayfalarında çarşaf çarşaf yazılacak ve hemen herkes “herifi gebertmekle aman ne iyi etmişler, ellerine sağlık” diyecekler, İstanbul gazetelerinde bu haberlere sık sık rastlanacak, üstelik okur da bunlara bayılacak!

***

Neredeyse kırk senelik gazeteciyim, ucuz yahut pahalı hiçbir gazetede “oğulun anası ile yatmasını” ve ardından gelen cinayetler zincirini konu alan tek bir haber bile görmedim; üstelik bu hadiselerin “ucuz gazetelerde çok -Nobelli yazar herhalde ‘sık sık’ demek istiyor- yayınlandığına” da hiç tesadüf etmedim!

Gazetelerde böyle bir sapıklıklar silsilesine tesadüf eden varsa buyursun, göstersin!

İlgi çekmek ve romanın kurgusunu güçlendirmek maksadıyla yazılan iğrenç bir hayâlin, yani“anaoğul ilişkisi” ve arkasından gelen cinayetler zinciri palavrasının neticesini hayâl edebiliyor musunuz? Bu roman da senelerdir devam eden bildiğimiz pazarlama çabalarının neticesinde mutlaka yabancı dillere tercüme edilecek, yayınlandığı memleketlerde tabiî ki bol bol reklâmı yapılacak ve yabancı okuyucunun hatırında öncelikle malûm iddia kalacak: Oğulların annelerine tecavüz edip babalarını öldürmelerinin ve hain evlâdın da hapishanede ortadan kaldırılmasının Türkiye’de sık sık rastlanan, sıradan bir hadise olduğu! Başlıkta kullandığım “Çüş” ibaresi için affınızı rica ediyorum... Aslında daha değişik bir başlık düşünmüştüm ama arkadaşlar “Ana-oğul üzerine kurulu böylesine menfur bir hayâlin başlıkta kullanılması bile yakışıksız olur” dediler ve dolayısı ile “Çüş” ile yetinmek zorunda kaldım.

Ama bu “Çüş”ün yanına arzu ederseniz “Yuh”, “Ohaaaa!” vesaire gibi ünlemler de koyabilirsiniz. “Kırmızı Saçlı Kadın”daki bu utanç verici hayâli yorumlamakta zaten bu ünlemler ile daha nice sıfatlar bile kifayetsiz kalır”.

***

Üslûp benim değil, Murat Bardakçı’nın. Gene fazla saldırganca…

Gelelim kitaba…

Bir kere, Kral Oidipus Trajedisi bütün psikoloji ve psikiyatri kitaplarında anlatılır ve Sigismund Freud’un uyarlamasıdır.

Meğer Orhan Bey yazar olmak istemiyormuş ama jeoloji mühendisi ve müteahhit olmuş.

Bir sabah babası eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annesi söylemiş. Gözlerinin altı şişmiş, ağlamışmış. Babasının siyasî şubeye götürüldüğünü sanıp çok korkmuş. Yani mutlaka bir işkence bahsi geçmiş.

Saha 17 yaşında olduğu için içkili mekânlara almıyorlarmış ama kırmızı saçlı bir kadına âşık olmuş.

Jules Verne de okurmuş. Edgar Alan Poe da; yaş 17!

38. sayfada malum trajediyi anlatmış.

Kerhâne gibi yerlere uğramış ama hoşlanmamış ve ilk rakısını da bu arada içmiş. S. 130.

Hikâyesini pek dürüstçe anlatmadığını 18. Sayfada okumak mümkün.

Kitabın sonu muğlâk, kadına kavuşuyor mu anlayamadım.

Özeti 17. sayfadan bir iktibasla kesiyorum; Nobel’li yazarın Türkçesine bakın: “ Tekstilci Hayri Bey bu kıraç topraklarda bir kumaş yıkama ve boyama fabrikası kurmak istiyordu. Yurtdışına ihracat büyük konfeksiyoncuların çok talep ettikleri bu iş için bol suya ihtiyaç vardı”! Lisana bakın!

***

Sayın Orhan Pamuk askerlik yapmış mı?

Bu aziz vatanın hangi bölgelerini dolaşmış? Nişantaşı haricinde nerelere gitmiş? Türkiye’yi ve dinleri, felsefeyi ne kadar biliyor? Mitolojiye hâkim mi?

Evli mi, bekâr mı? Aşk hayatı nasıl? Evi nasıl bir yer, kaç kitabı var?

Nobel'den aldığı paraları neye harcıyor?

Bildiklerim çok da, yazmamam daha edeplice olur…

Bilmem başka söze gerek var mı?

Herkese barış ve saadet dolu bir hafta diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 10 Temmuz 2016 Pazar

Okumaya devam et
  2862 Hits
  0 yorum
2862 Hits
0 yorum

PİYASAYA YENİ İLÂÇLAR SÜRÜLDÜ, HEPİMİZİN YÜZÜ GÜLDÜ...

Bunlar arasında ilk sırayı şunlar alıyor:

Cerebrin Saç Losyonu, Cortexin Ampul (Lomber Ponksiyon ile zerk edilecek), Aminofortin Burun Spreyi, Jewkillerohen Mikropallet Kapsül, David Kohenin Burun Spreyi, Akhenaton Tablet, Lithium Acetat Capsule, Ziktiret Capsül ve daha niceleri...


Peki, öğrenmek istemez misiniz kim bunların yok olmasının sorumlusu?

Mr. Psychophmacology mi?

Mr. A. R. Küçükusta mı?

Nayır!

*** 

FİTNECİ

Bu arketip Jung’unkiler arsında var mı bilemiyorum ama “kadınların içinde orospu vardır" diyen Oğuz Berksun’u esastan eleştirirken, usûlden hata yapmışım.

Okumaya devam et
  5424 Hits
  3 yorum
5424 Hits
3 yorum