Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

PSİKİYATRİK İLAÇLARLA İLGİLİ BİR UYARI

 

Depresyonda olduğu gibi depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar yani antidepresanlar hakkında bazı yanlış görüşler vardır. Bu yanlış inanışlar tedaviye yönlenmede önemli bir zorluk yaratır. Bu inanışlar tedavinin de yolunda gitmemesinde, ilaçların düzensiz kullanımında önemli bir etkendir. Burada genel bir gözden geçirme yapmayı uygun buldum.

 

Antidepresanlar Bağımlılık Yapar.

 

Antidepresan ilaçlar bağımlılık yapmaz. Almadığınızda almak için arzu duymazsınız, aldığınızda keyif almazsınız.

 

Antidepresanlar düzenli biçimde her gün alınması gereken ilaçlardır. Bu sayede beyinde bozulmuş olan kimyasallar yerlerine konulur. Eğer beyin bu kimyasalların her gün düzenli biçimde bir oranda tutulmasına alışırsa, zaten iyileşme de bu şekilde gerçekleşir. Bir gün ilacı almayı aniden kestiğinizde beyin buna adapte olamaz, bu bağımlılık değildir, tıpta  “kesilme belirtisi” denilen durumdur. İlacı azaltarak kesmek gereklidir.

 

Antidepresanlar Mutluluk Haplarıdır

Antidepresanlar kafa yapan, mutluluk veren ilaçlar değildir. Sadece psikiyatrik hastalığı olan ve bu sebeple üzüntülü, çökkün hisseden kişilerde, hastalık belirtilerini yatıştırarak normal hissetmelerine yardımcı olur. Depresyonu olmayan kişiler antidepresan ilaç aldıklarında, iyi hissetmek yerine, ilaç yan etkileri yaşayacaklardır.

 

Antidepresanlar “uyuşturucu” değildir. Birçok sakinleştirici veya “uyuşturucu” maddenin aksine, alındıklarında hemen etki etmezler, düzelme için 4-6 hafta beklemek gerekir. 

 

Antidepresanlar beyin kimyasını olumlu biçimde değiştirir, kişinin depresyonunu tedavi eder. Ancak kişinin genetik yapısının, olumsuz sosyal şartlarının, stres faktörlerinin değişmemesi nedeniyle tedavi bittikten sonra depresyon tablosu tekrar edebilir.

 

Bu tıpkı birçok diğer biyolojik tedavide olan duruma benzer.

 

Mesela astım olduysanız, astımı iyileştiren ilaçlarla gereken tedaviyi almalısınız; böylece akciğerleriniz açılacak ve “ohhhh” diye derin nefes alabileceksiniz. Bazen bu dahi şiddetli bir kaygı nöbetini rahatlatabilir. Daha sonra tekrar edebilir diye tedavi almamak akıllıca olmaz. Antibiyotik ve bronşları açıcı ilaçlarla ile bronşit düzelir. Ancak daha sonra aynı mikropla karşılaşmanız ve bağışıklık sisteminizin güçsüzlüğü bir araya gelirse yine bronşit olabilirsiniz. Depresyon tedavisinde de aynı durum geçerlidir.

 

Antidepresanlar Kişiliğinizi Değiştirir.

Antidepresanlar kişiliği değiştirmez, kişiliği değiştirebilen tedavi ancak psikoterapidir ama sadece kısa süreli veya Bilişsel-Davranışçı olanlar… Bütün psikoterapilerini aslında benim uzmanım olduğu hipnozdan evrimleştiğini unutmamak gerekir.

 

Antidepresan ilaçlar kişiliğinizin üzerini örten adeta bir perde gibi örten depresyonu temizler ve alttaki gerçek kişiliğinizin ortaya çıkmasını sağlar. Her halükarda siz neyseniz osunuzdur. İlaç kullanımı ile sadece depresyon düzelir ve daha iyi hissedersiniz.

 

Antidepresanlara bir defa başladınız mı Hayat Boyu Bırakamazsınız.

Birçok depresyon hastası için tedavi süresi en az bir ila 5 yıl kadar sürer. Bazı durumlarda daha kısa da sürebilir (Yas Tepkileri). Ancak hastalık müzminleşmişse, şiddetli, çok sayıda tekrar varsa daha uzun sürelerle kullanım gerekir.

 

Birçok hastanın düştüğü hata, belirtiler düzelir düzelmez, tavsiye edilen doz 1-1,5 yıl süre dolmadan tedaviyi hemen kesmektir. Ne kadar erken keserseniz, depresyonun tekrarlama ihtimali o kadar fazladır.  Depresyon ilaç kesiminden sonra tekrar etmişse bu 1 ila 5 yıl süre en baştan başlayacaktır. Depresyon tekrarlarının sayısı arttıkça da bu süre daha da uzayacaktır. En kısa ve en düşük doz kullanımı için, tedaviyi kesmeden, bir defada, hekimin yazdığı şekilde kullanıp tedaviyi bitirmek gereklidir Antidepresanlar, depresif hastalıkların tedavisinde kullanmak için üretilmiş olan ilaçlardır. Amaçları, beyindeki, kimyasal bozuklukları düzeltmek ve hastayı daha iyi bir duruma getirmektir. Bazı hastalarda tedaviye hiç cevap alınamaz ve EKT yaptırmak gerekir.

 

Eskiden EKT’yi kendi ellerimizle yapardık. Yeni miyokart enfarktüsü geçirilmiş olması veya altı santimden büyük aort (büyük atardamar anevrizması) olmaması durumunda kullanmazdık. Şimdi ise pek çok hastalıktan hastalarımızı bu aletle kurtarıyoruz.  

 

Ne gibi durumlarda antidepresan kullanılır?

Antidepresanlar birkaç farklı durumda kullanılabilirler. Depresyon, endişe, heyecan, Obsesiflik Obsesif, Manik Depresif Hastalarda (Bipolar Bozukluğunda), çocuklarda gece yatak ıslatmalarında (Enürezis Noktürna), Majör Depresif Bozukluk, Nöropatik ağrı, Sosyal Anksiyete Bozukluğu (Sosyal Fobi), Post Travmatik Stres Bozukluğu gibi durumlarda antidepresan tedavisine başvurulur.

Değişik marka antidepresanlar arasındaki farklar nelerdir?

Antidepresanların farkları, sinir hücreleri üzerindeki etkileridir. Kullanım şekilleri, etki şekilleri ve ilaçlardaki maddeler de farklılık gösterebilmektedir. Depresyon için kullanılan bütün antidepresanlar etkilidirler ama birinin diğerinden daha etkili olduğuna dair bir delile henüz rastlanmamıştır. Fakat hastalar, bir antidepresana daha iyi tepki gösterirken, diğerini kullandıklarında iyi sonuç alamayabilirler.

Antidepresanların yan etkileri nelerdir?

Hepsinin yan etkisi birbirine yakındır. Ansızın bırakıldıkları zaman geri şekilde semptomlarına neden olabilirler. Bunların arasında mide bulantısı, kusma, baş dönmesi, baş ağrısı, asabiyet, uyku uyuyamama, kâbus görme, psikozlar ve nöbetler olabilmektedir. Antidepresanlar, depresyona sahip kişilerde intihar etme düşüncesini ve istediğini arttırabilirler. Terapiye başlayan aileler, çocuklarını veya yakınlarını dikkatli bir denetim altında tutmalıdırlar

Antidepresan kullanmak ciddi bir karardır. Doktorunuz bunu gerekli görmeden, kendi kendinize, bu karara varmamalı ve böyle ciddi bir tedaviye ancak gerçekten gerek duyuyorsanız ve doktorunuzun onayını alıyorsanız başlamalısınız.

Duygudurum Dengeleyicileri

Duygudurumun düzenlenmesinden söz edildiğinde doğal olarak akla ilk gelen ilaç Lityum’dur. Daha önce konvülsif tedaviler dışında hemen hiçbir şeyin yapılamadığı bir alanda beklenenden çok daha dramatik bir tedavi etkinliği elde edilmiş olması Lityum’u bu alanda çok uzun bir süre rakipsiz kılmıştır.

Lityumun hastalığın iyilik dönemindeki kayda değer koruyucu tedavi edici etkililiğinin de, hastalığın ortya çıkmasında yer alan biyokimyasal hedefler üzerinden olduğu düşünülmektedir. Belki de onun en önemli yanı, ilk günden başlayarak, yukarda sayılan bütün eksenlerde etkililiğimi tartışmasız biçimde sürdürmüş olmasıdır.

Lityum’un akut manide ve akut depresyonda plaseboya (içine etkisi bir madde konmuş sahte, kandırıcı ilaç) göre etkli olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir.

Akut dönem ve önleme tedavisinde bu iki durum karşılaştırıldığında, lityum depresif hecmeye (epizod) kıyasla Manik hecme (Epizod) üzerinde daha etkili bulunmuştur.

Duygudurum bozukluğu tedavi edilirken, düşük derecedeki depresyonun “normal duygudurum” olarak yorumlandığı ve hipomaniye neredeyse hiç tahammül edilemediği gözlenmektedir.

Bu aslında kültürler arasında da farklılık gösteren bir konudur. Mesela bizim ülkemizde hasta yakınlarından bilgi alırken depresif evrelerin manik olanlara kıyasla sıklıkla göz ardı edildiğini görmekteyiz.

Yani, bir anlamada duygudurum bozukluklarında “hastalık” denildiğinde, kastedilen çoğunlukla manidir. Bu durumda maninin tedavisinde de depresyona kıyasla daha erken ve “daha gayretli” davranılması beklenebilir.

Farklı bir bakış açısı da, bu hastalığın hekimlerin gözünde de böyle olduğunu, “manikofobi” (Maniden aşırı korkmak) nedeniyle ara dönemlerde veya hafif depresyon hallerinde gelişmesi muhtemel mani nedeniyle lityumun yüksek kan düzeyleriyle kullanılması sonucu antidepresan özelliğinin geride kaldığından söz etmektedir.

Dahası karbamazepin (Tegretol) ve valproatın (Depakin vs.) da, aynı şekilde yüksek dozda ve “manikofobik” tarzda kullanılmaları halinde “depresyonojenik” (yani depresyona yol açacağı) olacakları söylenmiştir.

1970'lerin başlarında Lityum’un yalnızca yararlı olacağı düşünülen kişilere verilerek riskin sınırlanması gündeme geldi, 1980'lerdeki çalışmalarsa Lityum’un etkinliğinin %60 düzeyinde kaldığını ortaya konmuştur Lityum ile sürmekte olan balayı sona erdi ve yerini yeni ilaç arayışlarına bıraktı. Bazı bilim adamları şu özelliklerin Lityuma olumsuz cevap ile sonuçlandığını belirlediler: a) hızlı döngülü seyir/önceki (manik hecmelerin sayısı); b) disforik mani hecmeleri; c) engellenemeyen döngü; d) psikotik belirtiler; e) hecmelerin sırası; f) başlangıçta lityuma olumsuz cvap; g) ailede Bipolarite öyküsü olmaması; h) alkol veya madde kullanım öyküsü ve i) organik mani.

O halde, bu özellikleri gösteren hastalarda kullanılacak yeni ilaçlara ihtiyaç vardı ve yeni ilaçlar dendiğinde akla hemen antikonvülsifler (sara hastalığında kullanılan ama Bipolar Bozukluğa da iyi gelen) geldi, çünkü ne antidepresanlar, ne de antipsikotikler hem iki ucun hem de önlemenin tedavisinde kullanılamazlardı.

Antikonvülsanların bu kadar yoğun kullanımı 1980 civarında, hatta 1990’larda başlamış gibi görünmekteyse de, valproat’ın (Depakin vs.) ilk kez kullanımı 1966, Karbamazepin’inki (Tegretol) ise 1971 yılına rastlamaktadır. Son yıllarda valproat ve karbamazepin sonrası antikonvülsanlara artan ilgi eskiden beri var olan Antikonvülsanların da sorgulanmasını getirdi.

Bu bağlamda yeniden değerlendirilen fenitoin (Epdantoin) ile ilgili düşünceler de hala çelişkilidir. Barbitüratların durumu ise fenitoin’den çok daha gerilerde yer almaktadır. Duygudurum dengeleyiciler farmakokinetikleri (ilaçların vücuda ne yaptıkları), yapıları, etki mekanizmaları, etkinlikleri ve yan etkileri ile birbirlerinden farklılıklar gösterirler. Özellikle yeni antikonvülsanlar bağlamında ilaç etkileşimlerinin bu farklılıklar içinde öne çıktığı görülmektedir.

Yeni antikonvülsan ilaçlardan felbamat, lamotrijin (Lammictal), topiramat (Topamaks) ve tiagabin farklı ilaç etkileşimlerine sahiptir. Bunlar arasında böbrek yoluyla atılan gabapentin böyle bir risk taşımaz. Onun da yüksek dozlarda etkinliğinin azaldığı söylenmektedir. Duygudurum düzenleyici olarak yeni antikonvülsifler bulunması, onlar üzerinde çalışılması büyük ölçüde valproat ve karbamazepinden elde edilen olumlu sonuçlar nedeniyledir.

Gabapentin bu gözlemden yola çıkılarak geliştirilmiş ve yalnızca duygudurum bozukluklarında değil anksiyete bozuklukları, davranış bozuklukları ve madde kullanım bozukluklarında da kullanılmış bir antikonvülsifdir. Yan etkisinin nispeten az olması, kan düzeyi incelemesi gerektirmemesi ve ilaç etkileşiminin çok az olması gabapentin’i diğerlerine göre üstün konuma getirmektedir.

Okskarbazepin (Trilepttal, vigabatrin ve zonisamid gibi yeni ilaçların farmakokinetik profillerinin eskilere göre daha gelişmiş olduğu bilinmekle birlikte bu ilaçların psikiyatride kullanımına ilişkin veriler henüz yetersizdir. Günümüzde sayıları hızla artan bu grubun yanında, yapılan çalışmalarda yeni geliştirilen atipik antipsikotiklerin artan düzeylerde kullanıldığından söz edilmektedir.

Lityum:

Duygudurum Dengeleyiciler başlıklı bir bölümde Lityum'dan söz etmeden geçmek düşünülemeyeceği için burada diğer ilaçların yanı sıra lityumun da bazı özelliklerine değinilmiştir. Lityum ile ilgili en şaşırtıcı konu basit bir iyonun nasıl olup da bu kadar karmaşık nörotransmitter sistemleri üzerinde bu denli etkili olabildiği, üstelik de hem manik hem depresif belirteler üzerinde bimodal (iki yönlü) etki gücüne sahip olmasıdır.

Lityumun G-proteinleri üzerindeki etkisi ve asıl etkisini adenilat siklaz sistemi veya fosfoinozitol dönüşümü üzerinden gösteriyor olması bir ilacın ister manik ister depresif olsun bir şekilde aşırı aktive olmuş sistemi yavaşlatabileceğini akla getirmektedir. Burada tartışılması gereken bir başka noktayı akut ve kronik etkinin farklılığı oluşturmaktadır.

Bu noktanın açıklanabilmesi akut antimanik etkililiği veya da antidepresan olarak güçlendirici etkisini görebildiğimiz bir ilacın aynı tür ataklar üzerinde koruyucu etkisini neden göremeyebileceğimizi ortaya koyabilecektir.

Lityum’a cevabı belirleyen faktörleri saymadan önce cevapsızlığın tanımı yapılmalıdır; yani, hastanın lityuma cevapsız olduğunun söylenebilmesi için öncelikle hastanın yeterli süre ve dozda ilacı aldığından emin olmak gerekir.

Lityuma en iyi cevap veren hasta grubu ailesinde Bipolar Bozukluk hastalık bulunanlardır.

Tedavinin ilk yılında lityuma cevap veren hastaların da, Lityum’a iyi cevap vereceği öngörülebilir fakat, başka bilim adamları, Lityum ile bir yılda korunma ihtimalini %83, üç yılda %52 ve beş yılda % 37 bulmuştur.

Cevap için öngörücüler: 1) Ailede Duygudurum Bozukluğu olması 2) Olumlu sosyal destek 3) Daha önce lityuma olumlu cevap, 4) Geriye doğru bir yıllık iyileşme öyküsü 5) Hastalık öncesi sosyal uyumun iyi olması 6) Ailede lityum tedavisine olumlu cevap verme öyküsü olarak sıralanabilir.

Lityuma cevabın biyolojik parametreler aracılığı ile kestirilebilmesi çalışmalarında son yıllarda ağırlık kazanan bulgular: dopaminerjik (DA) aktivitesinin belirleyicisi olan apomorfine karşı artmış büyüme hormonu (GH) cevabı veren manik hastalar, fizostigmin ile semptomlarda azalma olanlar, sinir hücresi içi / sinişr hücresi dışı lityum oranı yüksek bulunanlar, HLA antijenlerinden M antijeninin pozitif bulunması, ilk 4 aylık lityum tedavisinde yükselmiş serum kalsiyumu gösterenler, Kalsiyum / Magnezyum oranının yüksekliği lityum tedavisine olumlu cevap olarak yorumlanmaktadır.

Lityum tedavisine başlamadan önce, böbrek ve tiroid işlevleri ve kardiyovasküler sistem gözden geçirilmelidir. Tedaviye başlamadan önce mutlaka, kreatinin, üre, EKG, serbest T4, T3 ve TSH, Sodyum-Potasyum değerlendirmeleri ile tam kan sayımı yapılmalıdır.

Lityumun dozu ve kan düzeyleri arasındaki bağlantı 1987’de şöyle tanımlanmıştır: Lityum kan düzeyi = böbrek klerensi (süzme hızı) X geçen zaman.

Pratik olarak, hastaya 1200 mg’lık tek doz halinde lityum test dozu verilir. Bundan 24 saat sonra kan lityum düzeylerine bakılır ve bulunan değere göre oral doz önerilir. Burada en yanıltıcı nokta glomerüler filtrasyon hızının (GFR) çünkü bu molekül böbreklerdeki tuzla (Na) adeta rekabet içindendir.

Dozun ayarlanması kişide günlük aktiviteye göre değişmesidir. Mesela, Manik bir hasta geceleri 3 saat uyuyor, gün boyu dolaşıyor ise bu hastada Lityum’un atılımı hızlı olacaktır ve test dozundan sonraki kan seviyeleri düşük çıkacaktır.

Hâlbuki hasta bir hafta sonra normal sekiz saatlik uykusunu uyur, günlük olağan faaliyet düzeyine geçerse glomerüler filtrasyon hızı düşer ve hastanın kan seviyeleri yükselmeye başlar. Glomerüler filtrasyon hızını önemli ölçüde değiştiren faktörler, böbrek hastalıkları, yaş, gebelik ve lityum zehirlenmeleridir.

Ayrıca diüretik (idrar söktürücü ilaçlar) kullanımı, tuz  (Sodyum) kısıtlaması, su kaybı gibi faktörler de vücuttaki total tuz miktarını değiştirerek lityum atılımını etkilerler. Bütün bunlar lityum atılımının ne kadar oynak dengelere bağlı olduğunu göstermektedir. Bu sebeple dozun kesinlikle bireyselleştirilmesi gerekmektedir.

Özellikle yaşlılarda ve böbrek hastalarında ilacın vücuttan atılımının yavaş olacağı akıldan çıkartılmamalıdır.

Bu oynak dengeler karşısında lityum dengesinin sağlanması özellikle bazı hastalarda güç olmaktadır. O nedenle henüz ülkemizde bulunmayan bazı yavaş veya gecikmiş salınımlı formların kullanılması gerekmektedir. Yavaş salınımlı preparatlar, standart lityum preparatlarına göre salınımının çok daha yavaş olduğu ve sonuçta kan düzeylerindeki en üst ve en alt değerlerin arasındaki farkın azaldığı preparatlardır. Gecikmiş salınımlı preparatlar, salınımın başlangıcının geç, sonraki profilin ise tamamen standart preparatlarınkine benzer olan ilaçlardır. Kontrollü salınımlı preparatlar, önceden planlanmış bir kan düzeyi eğrisine uyacak şekilde hazırlanmış olan türdür. Destekli salınan preparatlar ise, salınım hızının çok yavaş ve aynı zamanda sabit olduğu ilaçlardır. Bunlarla kan seviyesi neredeyse düz bir çizgi halindedir.

Lityumun %90'ı böbreklerden, kalanı da dışkı ile atılır. Oral mukozadan tükürüğe önemli miktarda lityum geçmektedir. Ayrıca, mide suyuna ve safraya da bir miktar geçtiği bildirilmektedir. Deney hayvanlarındaki çalışmalar, böbrek arteri bağlandığında dışkıyla atılan lityumun fazlalaştığını göstermiştir. Dolayısıyla, böbrek yetmezliği durumlarında da büyük abdestle atılımın hızlanacağını varsayılabilir.

Lityumun emilimi ise %70’si oranında ince bağırsaklardan, %20’si mideden, %6’sı kalın bağırsaktan ve ihmal edilebilecek oranda az bir kısmı ağızdan olur.

Lityum kullanan hastaların hemen tamamı en az bir miğde bağırsak sistemi yan etkisindendin şikâyet eder.

Bulantı ve kusma yalnızca lityum ile değil, diğer ilaçlarla da sık görülebilir bir yan etkidir. Lityum kan-beyin bariyerini yavaş geçtiği için genellikle tek yüksek dozdan sonra kusma görülmez, uzun süre yüksek doz kullanımıyla ortaya çıkar.

İshal, Lityum’un önemli bir diğer yan etkisidir. Kan düzeyinin 2mEq/Lt’nin üzerinde olduğu vakalarda şiddetli olarak görülür.

Aşırı bulantı kusma ve ishale yol açar Lityum’un emilimini de bozar.

Bu gibi durumlarda en iyi çözüm ülkemizde henüz bulunmayan uzun etkili ve yavaş salınımlı preparatların kullanılmasıdır.

Lityum böbrekten atılan bir ajan olmasına karşın, karaciğere de çok kolay geçer ve karaciğerde kandaki düzeyinin 2/3’ü kadar bir konsantrasyonda bulunur. Hayvan deneylerinde ilacın karaciğer hücreleri üzerinde çok düşük değişiklikler yarattığı görülmüştür, ancak insanlarda böyle bir değişikliğin olup almadığı bilinememektedir.

Karaciğer enzimleri arasından tirozin aminotransferaz üzerine etkiyle, nikotin adenin dinükleotid (NAD) metabolizmasını değiştirir.

Böylece, tirozin aminotransferaz aracılığı ile psikotrop ilaçların metabolizmasını değiştirici etkiler gösterdiği iddia edilmektedir.

Lityum kullananlarda diş çürükleri de beklenenden daha fazla rastlanır. Aslında lityum, diş minesinde eser miktarda bulunur. Diş minesinde bulunması, minenin korunmasında önemli olabilir.

Fakat dişler üzerindeki doğrudan tahriş edici etkisi ve ağız kuruluğu yanında en muhtemel diş çürüğü sebebidir.

Kanda Lityum’un etkileri özellikle beyaz küreler üzerinedir. Düşük dozlarda bazofiller dışındaki bütün beyaz kürelerin sayısını arttırıcı etkisi vardır, ama bu etki geri dönüşlüdür. Lityum tedavisinin kesilmesinden 10 gün sonra beyaz küre sayısı normale iner.

Eritrositler üzerine olan etkiler ise, beyaz kürelere göre yok denecek kadar azdır. Genellikle, folik asid eksikliğine bağlı, geri dönebilen makrositer anemiden (kansızlık) söz edilmiştir. Lityumun folik asid metabolizmasını nasıl bozduğu bilinmemektedir.

Ancak, muhtemelen glisinden serin meydana gelişini bozduğu, ortamda glisin toplanmasına neden olduğu ve sonuçta folik asid oluşumunu etkilediği varsayılmıştır. Ayrıca, trombositoz yapıcı etkisi de söz konusudur.

Lityum, follikülit, akne sivilce (çıban), perioral dermatit (ağız civarında yaralar), seboreik dermatit, ürtiker ve psöriyazise (Sedef Hastalığı) yol açabilir.

Psöriyazisi olan vakalarda lityum kullanılmamalıdır, çünkü hastalığı alevlendirebilir. Lityum saçta da birikir. Bu birikmenin saç dökülmesine neden olabileceği söylenmektedir.

Gerçekten de, Lityum alan 20 hastadan birinde alopesi (saç dökülmesi) görülür. Öte yanda, kemikler beklenenden daha yüksek oranda Lityum tutmaktadırlar. Bu yolla kemikler bir tür zehirden arındırma görevi yapmaktadır. Bu etkinin özellikle menopozdaki (âdetten kesilme) kadınlarda osteoporoza yol açabildiği de iddia edilmektedir. Kas dokusunda biriken lityumun kolinerjik reseptör sayısında azalmaya neden olarak, miyastenia gravisi alevlendirebileceği, gösterilmiştir.

Kalp kasında miyokart zehirlenmesine sebep olabilir olabilir ama bu etki geri dönüşlüdür. Kalp kasında hücre içi Potasyumun yerine geçerek kasta yozlaşma, hatta nekroz yarattığı görülmüştür. Lityum zehirlenmesi, özellikle hastanın böbrek süzme hızı düştüğü zaman meydana gelir.

Bu da sıklıkla doğum anında veya hemen sonra veya bir şekilde gelişen böbrek patolojilerinde yahut su ve tuz kaybının olduğu durumlarda meydana gelir. Yüksek kan basıncına bağlı (Sağlık Teşkilatı’na göre 120/70, bence hâlâ 10/90 mm Cıva hastalardaki tuz kısıtlaması ve idrar söktürücü (Lasix gibi) kullanımı da sık görülen zehirlenmenin sebeplerindendir.

Zehirlenme fark edildiğinde şiddeti belirlemek, ortaya çıkaran faktörleri araştırmak ve vücuttan Lityumun olabildiğince çabuk atılmasını sağlamak gerekir. Lityum zehirlenmesi, kan seviyesi 1.5 mEq/lt üzerine çıktığında başlayabilir. Önce, dışarıdan görünen bir klinik belirti yoktur, fakat doku hasarı başlamıştır. Daha da önemlisi Lityum bu düzeylere eriştiğinde böbrek işlevleri geriler ve Lityumun atılımı düşer. Zehirlenme ânında lityumun böbrekten atılımı dakikada 30 ml’den 5 ml’ye kadar düşer; bu da altı misli fark demektir.

Sıvı tedavisi böbrek işlevlerini hızla geri döndürür ve atılım artar. Lityumun yarılanma zamanı en kısa 12, en uzun da 40 saat olarak ölçülmüştür. Bu normal kişilerdeki yarılanma zamanıdır. Yani en iyi ihtimalle alınan Lityumun vücutta yarıya inmesi için 12 saat gereklidir.

Damardan hızla %0.9 NaCl verilirse, Lityum kan düzeyi 6 saat içinde 1.0 mEq/lt düzeyine kadar inebilir.

Ozmotik diüretiklerin (mannitol-üre) kullanılması tavsiye edilmemektedir.

Şiddetli vak’alarda idrarın alkalileştirilmesi için NaHCO3 verilebilir. Bu tür şiddetli vak’alarda denenebilecek güvenilir yöntem diyalizdir.

Özellikle hemodiyaliz hızla kan Lityum düzeyini düşürür. Diyaliz sonunda serumda tekrar Lityum yükselmesinin sebebi dokulardaki Lityumun atılmasıdır. Bu hastalar bazen tekrar diyalize alınırlar. Bütün bu açıklamalara karşın yılda 120.000 civarında majör psikiyatrik bozukluğu olan hastanın muayene ve tedavi edildiği bir hastanede 15-20 yıldan beri çalışmakta olan hekimler olarak burada sözünü ettiğim tarzda Lityum zehirlenmesi ile son derece seyrek karşılaşmaktayız. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de hastane genelinde duygudurum dengeleyici ilaçların koruyucu tedavide kullanımları ve izlenmeleri sırasında uygulanan yöntemlere ilişkin yazılı olmayan bazı protokollerin bulunmasıdır. Kan düzeylerinin titizlikle takibi yanında belli aralıkla yapılması gereken diğer laboratuvar incelemelerinin zamanında yapılabilmesi, koruyucu tedavide hasta-hekim ilişkisini de geliştiren unsurlar arasındadır.

Koruyucu Tedavide

Böylecee hastaların başka yerleşim yerlerine kısa veya uzun süreli nakillerinde de yalnız bırakılmamaları ve mutlaka bir başka hekime uygun bir biçimde devredilmeleri gereklidir. Ülkemizde çeşitli üniversite ve eğitim hastanelerinde sayıları hızla artan spesifik duygudurum birimlerinin varlığı bu sürekliliği sağlamaya yetebilecek gibi görünmektedir.

Özellikle duygudurum tedavi birimlerinin ülke çapında kendi aralarında oluşturdukları işbirliği ve diyalog sayesinde hastaların tedavilerinde kesintiler söz konusu olmamaktadır. Yakın bir gelecekte teşhis ve tedavide bazı standartların geliştirilmesiyle bu noktada çok daha ileri bir düzeye gelinebileceğini umuyoruz.

Özellikle Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Bilimsel Çalışma Biriminin “Akut ve Koruyucu Tedavide Kılavuz” oluşturma çalışmaları sonuç vermek üzeredir. Bununla birlikte, bütün bu çalışmalardan haberdar olmayan veya psikiyatrist hekimlerin bulunmadığı bölgelere hastaların nakli sırasında hastalarınızla birlikte, ilgili hekime hitaben yazılacak epikriz tarzı bir tedavi yönergesi, tedavinin kesintiye uğramamasını ve hastaların da kendilerini güvencede hissetlerini sağlayabilecektir. Aşağıdaki örnek lityum kullanan bir hasta ile ilgili açıklamaları kapsamaktadır. Diğer duygudurum dengeleyicilerin kullanılması sırasında da benzer mektuplar oluşturulabilir.

LİTYUM MEKTUBU
Sayın meslektaşım; hastam .................................; ......... aydır/yıldır .......... mg/gün lityum kullanmaktadır. ..../...../..... tarihli kan düzeyi .......... mEq/lt'dir. Hastanın kan düzeyleri genellikle stabil/değişken seyretmektedir.
Hastanın kontrol programı şöyledir;
a) Aylık kan lityum düzeyi ve altı ayda bir TSH (düşük ya da yüksek bulunmuşsa ayrıca serbest T4) ve yılda bir kreatinin ile tam kan sayımı yapılmalıdır.

b) Değerlerden biri ya da birkaçı normalin üzerine çıkmış, klinik gözlem ve öykü de zehirlenmeyi doğruluyor ise ilacı kesiniz ve koruyucu tedaviyi lityum dışı bir ilaçla (Valproat, Karbamazepin gibi) sağlamaya çalışınız.

c) Yaşlılarda, doğumdan bir hafta önce veya sonraki dönemde olan kadınlarda, tuz kısıtlanan veya idrar söktürücü kullanan yüksek tansiyonlu hastalarla, su kaybı ve enfeksiyonu olanlarda böbrek hastalığı bulunanlarda zehirlenmenin kolay gelişebileceğini hatırlayınız. Tuz kısıtlaması ve steroid kullanımı bir arada ise ilacı kesiniz.

d) EKG'de gelişmekte olan bir T düzleşmesi ya da tersine dönmesi varsa ilacı mutlaka kesiniz. Tek başına T düzleşmesi ve ST çökmesi kesin bir kontrendikasyon değildir. Sinüs bradikardisi halinde ilacı kesiniz.

e) Yıllık kontrollerde kreatinin ani yükselmesi söz konusu olursa ilacı kesiniz.

Zehirlenme için Klinik Gözlem Şeması :

a) Bulantı kusma
b) Hafıza bozukluğu, dezoryantasyon
c) Enkoherans
d) İstemsiz hareketler: miyokloni, koreoatetoz
e) Parkinsonizm: Rijidite, bradikinezi
f) Dizartri
g) Bilişsel işlevlerde ilerleyici bir kayıp
h) Deserebrasyon postürü
i) Epileptik nöbetler

Zehirlenme genellikle yavaş ilerlediğine dikkat edilmelidir. Örneğin hasta üçüncü aşamada dizartri tablosuyla bir hafta dolaşabilir.

Lityum kan düzeyi normal sınırlarda olabilir. Bu aşamada en çok bilgi verecek yöntem EEG'dir. Artmış teta (4-6 Hz) veya durumun şiddetine göre delta (4 Hz den küçük) dalgası görülür.

Zehirlenmeye karar verdiyseniz;
· İlacı kesiniz
· Hastanın midesini yakıydınız (hasta kusmuş olsa bile bunu yapınız)
· İzotonik sıvı (tuzlu steril su) tedavisi başlatınız (Genç bir hastada 24 saatte 6 litreye kadar)
· Hastanın tekrar midesini yıkayabilirsiniz (mide suyuna geçen lityumu temizlemek için).
· Kan lityum seviyesine bakamıyorsanız, 6 saatte poliüri başlamamış ve hastanın durumu da ağır ise hastayı sıvısı takılmış halde lityum seviyesinin ölçülüp, diyaliz yapılabilen bir merkeze gönderiniz. Eğer bunları yapabiliyorsanız 6 saat içinde hastanın kan lityumunun 1 mEq/Lt ye inmesini bekleyiniz. Bu süre içinde idrar çıkımı başlamalıdır. Bu işlem 8 saate kadar uzayabilir.

Hasta zehirlenmeden çıktıktan sonra, bunun sebebinibelirlemeden ve onu gidermeden tekrar lityum başlamayınız.

Antikonvülsanlar

Valproat 

Valproat yağ asidi ve karboksilik asitten oluşan bir antiepileptikdir. Amid ve ester türevleri de asıl molekül gibi antiepileptik aktiviteye sahiptir. Valproat, preparat olarak sodyum tuzu veya asit olarak bulunur. Sodyum tuzu dışında magnezyum tuzunun, aynı zamanda hızlı ve sürekli etkiyi hedefleyen tuz ve asidin kombine edildiği formlarının var olduğu bilinmektedir.

Ülkemizde sodyum tuzu ve asit formları ile birlikte iki etkiyi birleştiren uzun etkili formu da bulunmaktadır. Ağızdan alımından sonra %80 emilir ve 1-2 saat sonra en yüksek kan düzeyine ulaşır. Asid formu ise bağırsaktan emilir ve etki gecikir. İlaç alımından sonraki dakikalar içinde Merkezi Siinir Sistemine ulaşır ve BOS’ta plazmadaki düzeylerine yakın düzeylerde bulunabilir.

Plasentaya (bebeğin eşi) ve emzirme döneminde süte geçer. Yarılanma ömrü 6-15 saattir. Valproat’ın %3’den azı idrar ve dışkıyla atılır.

Karaciğerde konjügasyon ve oksidasyon sonucu metabolitler oluşur. Bunlardan bazıları da antikonvülsan etkiye sahiptir. Kg başına günlük ortalama 15-25 mg’ın 2-3 dozda alınması önerilir. Kararlı düzeye ulaşabilmesi için 2-4 gün gereklidir. Antikonvülsan ve antimanik cevap ile kan düzeyi arasındaki ilişki tam olarak saptanamamıştır.

Plazma albümin reseptörlerinin doyma noktası olan 45-50 mg/ml yanıt oluşması için en az değer olarak benimsenmiştir. Zehirli düzeyin de 100-125 mg/ml üzerinde olduğu düşünülürse, tedavi edici pencere olarak 45-125 mg / ml doz aralığı tavsiye edilir.

Valproat’ın duygudurum düzenleyici sıfatıyla kabulü, antimanik etkisi ilk kez 1966'da Fransa'da gösterilmiş olmasına karşın, bir bilim adamı bu ilacı yeniden gündeme getirmesiyle oldu. Oysa antimanik etki, o yıllarda artık yaygın kabul görmüş olan antiepileptik etkisinden çok daha önce gösterilmişti.

Bunu ABD kaynaklı pek çok çalışma izledi ve akut manideki etkinliği kontrollü çalışmalarla gösterildi. FDA'nın lityumdan sonra antimanik olarak onayladığı ilk ilaç valproat’tır.

İştahsızlık, hazımsızlık, bulantı ve kusma gibi gastrointestinal yakınmalar, tremor, sersemlik ve çok ender ataksi gibi nörolojik belirtiler ve karaciğer enzimlerinde artma bulguları sık rastlanan ve doza bağımlı yan etkilerdir.

Hepatik transaminazlar %40’a varan oranda artabilir ve doz azaltılması veya ilaç tatili ile normale döner. Mide Bağırsak yakınmaları antiasidler veya H2 reseptör antagonistleri kullanılarak düzelir. Enterik kaplı formu da bu açıdan iyi bir seçenektir.

Tremor dozun azaltılması veya propranolol (Dideral) ile düzelebilir. İştah artışı, kilo artışı, saç dökülmesi ise bazen ilaç kesilmesine neden olabilecek düzeyde olabilir. Nadiren geri dönüşümlü trombositopeni, trombosit işlev bozukluğu, koagülopati ve ödem görülür.

Ölümcül yan etkileri arasında agranülositoz, akut kanamalı pankreas iltihabı ve öldürücü seyredebilen karaciğer iltihabı sayılabilir; neyse ki bunlar çok ender görülürler.

Ateş, kusma, sebepsiz yorgunluk, sersemlik, kanama, kanama, sarılık, batın üst kadranda şiddetli ağrı, çift görme, akla hepatit ve pankreatiti getirmelidir.

Risk faktörleri arasında birden fazla antiepileptik ajanın birlikte kullanılması ve eşlik eden nörolojik bozuklukların bulunması yer alır. 1992'de valproatın 4-N-VPA metabolitinin fatal hepatotoksisiteden sorumlu olduğunu bildiren bir araştırma yayınlanmıştır. Hamileliğin ilk üç ayında valproat, %1-2 oranında nöral tüp defektine ve spina bifida’ya yol açar. Kesin delilleri olmasa da sonraki üç aylar valproat kullanımı açısından daha güvenlidir.

Doz aşımında koma ve ölüm görülebilir. Şimdiye kadar 36 gram valproat alan veya 2000 mg/ml serum düzeyine ulaşan iki vak’anın tamamen iyileştiği de bildirilmiştir.

Şiddetli baş dönmesi, uyku hali, yüzeysel solunum ve şiddetli tremor intoksikasyon belirtileri arasında sayılabilir. Valproat, antiepileptik, nöroleptik, MAOI, TCA gibi ilaçların matabolizmasını inhibe ederek etkisini artırır. Valproat alan hastalara fenitoin, fenobarbital, karbamazepin veya pirimidon verilirse, valproat daha hızlı metabolize olur. Hepatik enzimleri indüklemediği için valproat doğum kontrol ilacı kullanan kadınlar tarafından kullanılabilir.

Tıpkı karbamazepin gibi, valproat da hızlı döngülü ve disforik özellikli mani tablolarında daha etkin bulunmuştur. Valproatın disforik ve hızlı döngülü manide Lityuma üstün olduğunu gösterdiler. Günümüzde, en küçük depresif belirtinin varlığının dahi lityuma kıyasla valproata daha iyi cevap için bir ön kestirim değeri taşıdığı savunulmaktadır, oysa valproat ve karbamazepinin henüz kullanılmadığı yıllarda bu hastalar ayrım yapılmaksızın diğer tüm hastalar gibi lityum kullanmaktaydılar. Lityuma dirençli veya da lityum intoleransı olan hastalara yanıtın daha iyi olacağı öngörüsüyle valproat verilmesi, seçilen hasta grubunun rasgele olma niteliğini bozmaktadır. Bununla birlikte, elde edilen sonuçlar valproatın her şeye rağmen yeterince etkin olduğunu göstermektedir. Çalışmalarda lityum ve karbamazepine yeterli vcevap vermeyen hastalara valproat eklendiği zaman olumlu cevasp alındığı ve bu iki ilacın koruyucu olamadığı bazı tablolarda valproatın koruyucu olduğu gösterildi.

Bazı bilim adamları valproat ile Lityum ve karbamazepin kombinasyonunun hastanede yatış süresini %40 azalttığını ve iyileşmede ikinci hafta sonunda (p=0.003) düzeyinde anlamlı farklılık oluşturduğunu gösterdiler. Ben de kendi hastalarımda yürüttüğüm ve lityuma dirençli hastalarda lityuma valproat ilave edilmesiyle yapılan natüralisttik izleme çalışmasında, valproata vcevabın ilk üç yılda tek başına lityum ile elde edilen sonuçlara çok benzer olduğunu saptadık. Birinci yılın sonunda hastalanmadan hayatını sürdüren hasta oranı %68'ken, ikinci yılın sonunda %57 ve üçüncü yılın sonunda %43'dü.

Son üç, dört yıl içinde yapılan rasgele kontrollü çalışmalarla valproatın önleyici tedavide plaseboya üstünlüğü gösterildi. Valproatın kesilmesinin ardından, Lityumla gözlendiği gibi hastada nüks olup olmadığına ilişkin herhangi bir bulgu henüz bildirilmemiştir.

Valproatı kesen 9 hastadan 6'sında bir ay içinde relaps görüldü. Bunlardan yalnızca biri depresif, diğerleri manik hecme geçirdiler. Yine de, plasebo kontrollü çalışmalar olmaksızın bu veri tek başına yeterli bir kanıt değildir. Henüz kontrollü çalışmaların olmadığı bir başka alan da valproatın iki uçlu bozukluğun depresyon ucundaki kullanımıdır. Açık çalışmalarda bu ilacın akut manideki etkinliği akut depresyondaki etkinliğinden daha fazla bulunmuştur. Duygudurum dengeleyicilerin gebelik, emzirme ya da yaşlılık gibi özel durumlardaki kullanımına ilişkin veriler yetersizdir. Bu ilaçlardan hemen hiçbirinin gebelik ve emzirme döneminde kullanılması önerilmez. Yaşlılarda kullanım üzerine valproat ile yapılan bir çalışmada ilaç %90 etkili bulunmuş, lityuma oranla daha güvenilir biçimde doz yükseltilmesinden söz edilmiştir.

Bazı araştırmacılar karbamazepinin mizaç bozukluklarındaki etkililiği için polisinaptik yollarda iletiyi azaltıcı ve hippokampal ve limbik deşarjlarları bastırıcı özelliğinden söz ederken, bazıları da karbamazepin ve valproatın GABAerjik etkisiyle antimanik etkinlik gösterdiğini iddia etmektedirler. Aslında, her iki varsayım da yeni antiepileptik ilaçların eskiden beri var olanlara karşı yeni seçenekler oluşturduğunu göstermektedir. Bu iki antimanik özellikli antiepileptik ilacı yenileri izlemektedir. Son yıllarda peş peşe çalışmalar ve olgu serileri ile gündeme gelen bu ilaçların en önemlileri arasında lamotrijin, gabapentin, vigabatrin, felbamat, zonizamid, topiramat, fosfenitoin, okskarbazepin, tiagabin ve zonisamid sayılabilir.

Gabapentin dışındaki bütün yeni ilaçlar karaciğerde parçalanırlar, bu yüzden de ilaç etkileşimleri açısından önem taşırlar. Bunlar arasında aşağıda sözü edilecek olan bazıları duygudurum düzenleyici olarak da çeşitli çalışmalarda yer almışlardır.

Siklotimik veya hipertimik mizaçlar BP spektrumu içinde düşünülürler. Ailelerinde BP bozukluk öyküsü taşıyorlarsa ve TCA ile mani tablosu ortaya çıkıyorsa bu tür hastaların da BP bozukluk olarak değerlendirilebileceğinden söz edilmektedir. Bu hastalarda bir duygudurum düzenleyici, özellikle de valproat kullanılmasının yaşam boyu süren dalgalı ve fırtınalı hayat olayları karşısında daha stabil olmalarını sağladığı bildirilmiştir. Düşük doz valproatın siklotimi tedavisinde ve hızlı döngülü tabloların hafif türlerinde daha etkili olabileceği ve BP bozukluk şiddeti ile hastalığı ortadan kaldıracak valproat kan düzeyi arasında pozitif ilişki olduğu, yani daha hafif seyirli BP tablolarda daha küçük doz valproatın yeterli olduğu bildirilmiştir.

Karbamazepin (Tegretol)

Karbamazepin de lityum gibi üzerinde epeyce çalışılmış bir antimanik ve duygudurum düzenleyicidir. Ülkemizde ve dünyada lityuma alternatif ya da yardımcı olarak yaygın kullanılan ilk antikonvülsan olma özelliği taşımaktadır.

Karşılaştırmalı çalışmalarda antimanik etkisi lityuma oranla zayıf bulunmuştur. Özellikle ergenlik döneminde başlayan duygudurum bozukluklarında karbamazepinin etkli olduğu gösterilmiştir.

Karbamazepinin antimanik ilaç olarak etkinliğini ilk kez bildiren bilim adamları, bu ilacı duygudurum düzenleyici olarak kullanılmaktayken etkisini yitirebildiğinden de söz etmişlerdir.

Karbamazepin hem fenotiyazinlere hem de trisiklik antidepresanlara yakın kimyasal yapıda, ancak onlardan tamamen farklı etklillik gösteren bir ilaçtır.

Düşük de olsa antidepresan etkililiği de bulunmasına karşın, iki uçlu bozukluğun depresyonundaki etkisinin antimanik etkisinden daha zayıf olduğu bildirilmiştir. Karbamazepinle ve diğer antikonvülsif ajanlarla yapılan çalışmaların lityumla yapılan çalışmalara kıyasla, üstün olan ve olmayan yanları vardır.

Burada üstünlük ile kastedilen, bu ilaçların lityuma üstünlüklerinin gösterilmiş olması değil, uygulandığı hasta grubunun özellikleri nedeniyle, çalışmanın farklı bir sonuç elde etmeye olanak tanıyan özelliğe sahip olmasıdır. Örneğin bu tür ilaçların lityuma yanıt vermeyen, atipik denebilecek seyir gösteren, yan etki insidansı yüksek gruplara uygulanması bu ilaçlar açısından bir zorluk ya da çeldirici özellik, aslında birer antiepileptik olmaları nedeniyle epilepsisi olan hastalarda kullanılması ve geniş bir hasta topluluğunda etkilerinin gözlenme olanağının olması ise üstünlüktür. Çalışmaların tasarımı nedeniyle kendiliğinden oluşan bu zorluk ya da üstünlük, çalışmaların daha iyi bir tasarımla, grupların türdeş olduğu ve daha çok rasgele seçim temeline dayanan biçimde yapılması halinde ihmal edilebilmektedir.

Karbamazepin ve ardılları, lityumun etkili olmadığı gözlenen hızlı-döngülülük, karışık hecmeler (disforik maniler), negatif aile öyküsü gibi alanlarda daha etkili bulundular. Karbamazepin kan düzeyinin antimanik ya da önleyici etkinliği ile ilişkisi gösterilebilmiş değildir. Ancak, antiepileptik olarak etkin kan düzeylerinin özellikle entoksikasyon açısından referans alınmasının yararlı olduğu bilinmektedir. Karbamazepin ilaç etkileşimleri açısından da önemli bir ilaçtır. Tedavide karbamazepin ile kan düzeyi yükselen ilaçları sıralarsak, uzun bir liste elde ederiz. Burada duygudurum bozukluğu tedavisi açısından önemli olan ve ilk akla gelen ilaçlar Alprazolam, Amitriptilin, Bupropion, Klonazepam, Klozapin, Fenitoin ve Valproat'tır. Bunların yanında karbamazepin kan düzeyini yükselten Floksetin ve Fluvoksamin'i, karbamazepin kan düzeyini düşüren Fenobarbital ve Valproat'ı da ihmal etmemek gerekir.

Lamotrijin (Lamictal)

Lamotrijin, antiepileptikler sınıfı içindeki yeni bir gruptandır. Yapısal ve farmakolojik olarak diğer ilaçların hiçbirine benzemez. Korteks ve amigdaldeki tutuşmayı (kindling) önlediği düşünülmektedir. Antikonvülsif etkisinin presinaptik nöronal membran stabilizasyonu yoluyla olduğu düşünülmektedir. Lamotrijinin olası etkisi glutamat gibi eksitatör amino asidlerin aşırı salınımını inhibe etmek yoluyladır; ayrıca, sodyum kanallarını ve 5HT3 reseptörlerini bloke eder. Antiepileptik etkisi fenitoin ve karbamazepine benzese de, kimyasal olarak ne bu iki antikonvülsana ne de diğer ilaçlara benzer. Yan etkileri karbamazepine göre daha azdır ve gelecekte epilepside ilk ilaç olarak seçilme olasılığı yüksek gibi görünmektedir. Epileptik hastalarda ortaya çıkan psikotik bozuklukların tedavisinde en önemli güçlüklerden birisi antipsikotiklerin epilepsi eşiğini düşürme riski taşımalarıdır.

Düşük dozda antipsikotiklere lamotrijin eklenmesi ile, epilepsinin yanı sıra ortaya çıkan psikotik tablonun da etkin biçimde tedavi edildiği bildirilmiştir. Lamotrijin, antikonvülsif olarak 1994’de FDA tarafından onaylanmış ve bugüne kadar tedaviye dirençli 99 iki uçlu bozukluk vakasında kullanılmıştır. Yapılan en geniş çalışmada lamotrijinin tedavi etkinliği araştırılmış ve 41 depresif hastada %68 oranında, hipomanik, manik veya karışık hecmesi olan 31 hastada ise %84 oranında orta veya belirgin düzeyde iyileşme saptanmıştır.

Valproata lamotrijin eklenen bir çalışmada birkaç günden başlayıp bir yıl kadar süren iyilik halinden söz edilmiştir. Tedaviye dirençli 16 hastada 50-250 mg (ortalama 141 mg/gün) lamotrijin kullanılması sonucu, bütün hastalarda depresif belirtilerde düzelme olmuş ve tedaviye yanıt verenler arasında yalnızca bir kişide karışık hecme hipomaniye kayma göstermiştir. Cevap vermeyen hastalardan bir tanesinde depresyondan karışık hecmeye, bir tanesinde de depresyondan maniye kayma saptanmıştır. Lamotrijinin etkinliğinde 5-HT1A reseptörlerinin rolünü araştıran bir çalışmada 10 sağlıklı kişiye seçici 5-HT1A reseptör agonisti ipsapiron verilerek, beden ısılarının ve plazma kortizollerinin verdiği yanıt değerlendirilmiştir. Bir hafta süreyle günde 100 mg olarak verilen Lamotrijinin hipotermi veya kortizol cevabında değişiklik yapmadığı saptanmıştır.

Az sayıda denekle ve kısa sürede gerçekleştirilen çalışma bu şekliyle lamotrijinin etki mekanizması içinde 5- HT1A reseptör işlevinin bulunduğunu ispatlayamamışlardır. Duygudurum bozuklukları alanındaki çalışmalarda kullanılan diğer ilaçların aksine, lamotrijinin antimanik ve koruyucu tedaviden daha çok iki uçlu bozukluğun depresyonunda kullanılması önerilmektedir. Duygudurum bozukluğu alanında çalışan birçok hekimin ortak gözlemi olan ama bugüne kadar yapılan kontrollu çalışmalarla henüz ortaya konamamış bir özellik de Lamotrijin'in hızlı etkisidir.

Pek çok kongre, sempozyum ve benzeri tartışma ortamında Lamotrijin’in Bipolar Bozukluk hastalığın depresif evresinde uygulandığı günden itibaren 1 hafta içinde belirgin olarak etkin olduğu dile getirilmektedir. Bu arada çeşitli yan etkileri yanında en sık yan etkisinin %5-10 oranında görülen deri döküntüsü (rash) olduğu, bunun da hızlı doz arttığımı ile bağlantılı olduğu bildirilmiştir. Bizim klinik gözlemlerimiz de bunu doğrular niteliktedir. Bildirilen en ciddi yan etki ise Stevens-Johnson Sendromudur.

Gabapentin 

Yapısal olarak GABA'ya benzemekle beraber ondan farklı etki gösteren bir antiepileptiktir. Etki biçimi kesin olarak bilinmemektedir. Gabapentin nötral aminoasid taşıyan sistem için hem substrat hem de inhibitördür ve ayrıca sodyum kanallarını bloke eder. Tekrarlayıcı ateşlemeyi etkilediği, bu etkisini sodyum kanalları üzerinden yaptığı ileri sürülmektedir. Ayrıca kalsiyum kanallarını ilgilendiren yeni bir bağlanma yeri üzerinden etki edebileceği de belirtilmektedir. Parsiyel nöbetlerde etkin olduğu, etkinliğin dozla paralellik gösterdiği bildirilmiştir. En fazla sekonder jeneralize parsiyel nöbetlerde etkindir. Gabapentinin duygudurum düzenleyici ve muhtemei antidepresan özellikleri bulunmaktadır.

Araştırmacılar duygudurum bozukluğu bulunmayan ve gabapentin verilen epileptik hastaların duygudurumlarında belirgin düzelme olduğunu ve bunun epileptik aktivitedeki düzelme ile ilişkisinin bulunmadığını saptamışlardır.

Yapılan bir açık çalışmada da 45 dirençli iki uçlu bozukluk tip I ve II hastasına depresif dönemlerinde gabapentin 1,000-2,000 mg/gün dozunda verilmiş ve %53 oranında cevap alınmıştır. Kırk yedi hasta üzerinde yürütülen bir açık çalışmada, iki uçlu bozukluğu olan hastalara 6 ay süreyle 600-4,800 (ortalama 1,500 mg/gün) gabapentin verilmiş ve çoğunda düzelme olduğu bildirilmiştir. Yapılan bir diğer açık çalışmada da standart duygudurum dengeleyicilere cevap vermeyen 15 hastaya 6 hafta süreyle gabapentin verilmiş ve bu sürenin sonunda hastaların depresyon skorlarında anlamlı düzeyde düşme saptanmıştır.

Çift-kör, çapraz tasarımlı bir çalışmada ise dirençli iki uçlu bozukluğu olan hastalara rasgele gabapentin, lamotrijin veya plasebo verilmiş ve lamotrijin ile %50, gabapentinle %39 cevap alınmıştır. Lamotrijin’le iki uçlu tip I ve II hastalar ile tek uçlu hastalarda alınan cevaplar sırasıyla %100, %44 ve %20 bulunmuştur.

Aynı sıralama gabapentin ile %60, %50 ve %0'dır. Yan etkileri seyrek görülür ve hafiftir. Emilim oldukça hızlıdır. Proteinlere bağlanmaz. Yarılanma ömrü 5-9 saattir. Etkili kan düzeyi belli değildir. Sonuçlar gabapentinin ancak orta derecede manik hastalarda tek başına kullanılabileceğini, ek tedavi olarak da her tür manik hastaya güvenle verilebileceğini ispatlamaktadır

Topiramat (Topamax)

En yeni antiepileptiklerden biri olup birden fazla yolla etkilidir. Başlıcaları voltaja bağımlı sodyum kanalları inhibisyonu; kainat /AMPA tipindeki glutamat reseptörlerinin blokajı; benzodiazepine ait olmayan bir reseptöre bağlanarak GABA işlevlerinin güçlendirilmesi;ve karbonik anhidraz inhibisyonudur. Ayrıca bazı karbonik asit anhidraz izoformlarını da inhibe eder. Farklı etki özelliklerine sahip olduğundan, topiramatın da geniş bir etki alanı olması beklenir.

Erişkinlerde günde 200-600 mg arasında, iki veya üçe bölünmüş dozda kullanılması önerilmektedir. Dokuz yüz miligrama kadar verilebileceği fakat 600 mg'ın üstüne çıkmanın gereksiz olduğu belirtilmektedir. Etkisi dozla paralellik göstermekle birlikte, çok yüksek dozlarda etkinliği değişmekte, buna karşın yan etkilerinin sıklık ve şiddeti artmaktadır. İlaç dozunun yavaş arttırılması ile (50 mg/hafta) yan etkilerin en aza indirilebileceğine dikkat çekilmektedir. Manik, hipomanik veya karışık hecme özellikleri gösteren hızlı döngülü vakalarda tedaviye 200-1200 mg /gün düzeyinde topiramat eklenmesi ile hastaların % 57’sinde orta ve belirgin derecede düzelme gözlenmiştir. Hastalarda topiramatın tedaviye eklenmesinden 72 saat sonra düzelme kaydedildiği, iyi tolere edilebildiği ve en sık yan etkisinin parestezi olduğu bildirilmiştir. Şiddetli Mani tablosuyla hastaneye yatırılan hastalarda günde ortalama 614 mg (50-1,300 mg/gün) topiramat verilmesi sonucu, Young Mani Ölçeğinde %28 oranında düşme ve yan etki olarak da %10 oranında parestezi, iştahsızlık, kilo kaybı, kabızlık ve bulantı gözlenmiştir. Topiramatın sedasyon, hâlsizlik, psikomotor yavaşlama yapıcı ve böbrek taşı oluşumunu hızlandırıcı etkileri bildirilmiştir. Tedavi sırasında baş dönmesi, yorgunluk, baş ağrısı, ataksi, uykuya eğilim, nistagmus, parestezi, diplopi, iştahsızlık, tremor, ağız kuruluğu, karın ağrısı, kilo kaybı, bilişsel güçlükler gibi yan etkiler görülebilir. Topiramat alan olgularda böbrek taşı görülme sıklığının normal popülasyonda beklenenin on katı olduğu bildirilmiştir. Yarılanma ömrü 20-25 saattir. Proteinlere bağlanma oranı düşüktür.

Okskarbazepin (Trileptal)

Karbamazepin’in 10-keto-türevi olan okskarbazepin de, tıpkı karbamazepinin kendisi gibi akut antimanik etki göstermektedir. Karbamazepindeki oksidatif metabolizmanın tersine, okskarbazepin hızla aktif metaboliti olan, 10,11-dihydro-10-hydroxy-karbamazepine dönüşür. Bu sırada sitokrom P450 sistemi ne okskarbazepinin kendisi ne de monohidroksi türevi için devreye girmez ve hepatik oksidatif metabolizma uyarılmaz.

Karbamazepin ile okskarbazepinin doğrudan karşılaştırılması her iki ajanın epilepsideki etkinliği açısından farklılık göstermediğini ortaya koymuştur. Hatta çok sayıda antiepileptik ilacı birlikte alan kişilerde karbamazepin yerine okskarbazepin verilmesinin dirençli bazı hastalarda nöbet kontrolunu artırdığı da söylenmektedir. Öte yandan, sitalopram ve karbamazepin kullanan iki olguda karbamazepin kesilip yerine okskarbazepin verilmesiyle sitalopram seviyesi ve antidepresif etkinliğin arttığı gösterilmiştir. Büyük bir olasılıkla bunun mekanizması da hepatik enzim uyarısının ortadan kalkması nedeniyle diğer ilaçların kan düzeylerindeki iyileşmelerdir. Ayrıca, bu hastalarda bilişsel işlevler ve uyanıklıkta artma da tanımlanmıştır. Akut manide kullanımı da aynı şekilde cesaret verici gözükmektedir. Günde 900 mg okskarbazepinin antipsikotikler kombinasyonu sonucu manik ve Şizoaffektif belirtilerde azalma tanımlanmış ve bu azalmanın sedasyondan daha farklı bir mekanizma ile ortaya çıktığı bildirilmiştir. Akut manide haloperidol/lityum ile okskarbazepini çift kör karşılaştırmalı olarak değerlendiren iki ayrı çalışmada haloperidol/lityum ile okskarbazepinin etkinliği benzer, fakat haloperidol’ün etkisi daha hızlı bulunmuştur. Fakat henüz koruyucu tedavide bir duygudurum dengeleyici olarak kullanımı konusu açıklık kazanmamıştır.

Yalnızca bu noktada iddia edilebilecek olan okskarbazepinin karbamazepine kıyasla daha iyi tolere edilebileceğidir. Hem diyazepam’la (mutlaka IV veya setten yapılmaklıdır; ebn öyle yapıyorum) kombine eden hem de karşılaştıran çalışmalarda belirgin antimanik etkililik gösterilmiştir. Okskarbazepin kullanımı ile ilgili olarak bildirilmiş tek sorun bazı hastalarda hiponatremi görülmüş olmasıdır. Tuberoz skleroz tedavisi görmekte olan bir tek vaka da okskarbazepin ile hızlı döngülü seyir kazanma tablosu geliştiği bildirilmiştir.

Duygudurum Dengeleyicileri: Lityum (Lithuril, Quilenyum Retard)

Stres, depresyon ve psikolojik rahatsızlıklar kullanılan ilaçların tümüne halk arasında antidepresan deniliyor. Birçok antidepresan ise yanlış kullanım ve komşu tavsiyesi üzerine kullanıldığı için insanlara yarardan çok zarar veriyor. Peki, antidepresanların etkileri nelerdir? Bu ilaçların ne gibi yan etkileri bulunur? İşte uzmanından cevaplar…

Antidepresanlar hangi durumlarda kullanılıyor?

 

“Halk arasında bütün psikiyatri ilaçlarına antidepresan denir. Antidepresan ilaçlar, ilk olarak depresyon tedavisinde kullanılan ilaç olarak kullanılmaya başlandı. Bugün pek çok psikiyatrik bozuklukta bu ilaçlar kullanılmaktadır. Depresyon, kaygı bozukluğu, takıntı hastalığı, panik bozukluk, sosyal fobi, uyku sorunları ve bunlar gibi birçok psikiyatrik durumda psikiyatri hekimlerince hastalara önerilmektedir”.

“Arkadaş tavsiyesiyle antidepresan kullanılmaz”

 

Bu ilaçlar, tansiyon ve şeker ilaçlarından pek de farklı değildir. Antidepresan ilaçlarla ilgili en önemli bilgi, arkadaş önerisiyle kullanılmaması gerekliliğidir. Bazı kişiler arada sırada bir tane içerek iyileştiklerini düşünmektedir. Bu tamamen yanılgıdır. Antidepresan ilaçlar, oldukça yaygın kullanılmaktadır. Antidepresan ilaçlar, diğer ilaçlar gibi yan etki yapabilmektedir. Yan etki oluştuğunda kişiler, kendilerine ilaç yazan hekime başvurarak ondan yardım istemelidir. Psikiyatrik tedavilerin en önemli kısmı işbirliğidir. Dolayısıyla sorun olduğunda hekimle işbirliği yapmak gerekir.”

Doktora danışarak antidepresan kullanılmalı

 

“Antidepresan ilaç kullananlar belki diğerlerine göre biraz daha hassas olduklarından dolayı, ilaç prospektüsünü okumaktadırlar. Buradaki bir sürü olası yan etkiyi görüp kullanmaktan vazgeçebilirler. Böyle kaygı yaşayanlar, bu konuda bilgilenmek için mutlaka hekimleriyle görüşmelidir. Bu korkuyla ilaç kullanmamak, kişinin sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir.”

Antidepresan ilaçların yan etkileri nelerdir?

 

“Antidepresan ilaçların olası en sık yan etkisi, kilo alımı, iştahsızlık, mide bulantısı, uyku hali, sersemlik, cinsel isteksizlik, kabızlık ve ishal olduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Bunun yanı sıra aşırı bir neşe hali olmuşsa yine hekiminizle görüşünüz. Bu gibi durumlarda hekime başvurarak ilaç değişimi sağlanabilir.”

Antidepresan kullananlara önemli uyarılar:

 

1. Antidepresan ilaçları ancak hekim yazdığında kullanmak gerekir.

2. Antidepresanlar ilk kullanımda etki etmez çoğu zaman en erken 2-3 hafta sonra etkisi başlar.

3. Antidepresanlar çoğu zaman tedavilerde en az altı ay kullanılmak durumundadır.

4. İlaca başladıktan sonra mutlaka belirli aralıklarla psikiyatri kontrolüne gidilmelidir.

5. İlaca başlarken de ilacı bırakırken de psikiyatra danışarak hareket etmek gerekir.

6. Diğer ilaçlarla birlikte kullanıldığında öncesinde mutlaka hekime sorulmalıdır.

7. Uykusuzluk durumlarında yakınlarımızın önerileriyle antidepresan kullanmak işe yaramaz.

8. Çoğu antidepresan sabah tok karnına alınır.

9. Her psikiyatrik soruna, her antidepresan iyi gelmez.

10. Antidepresan ilaçların çok az bir kısmının bağımlılık yapma riski vardır. Bağımlılık yapan psikiyatri ilaçları, ancak özel yeşil reçeteyle satılabilir.

11. Antidepresan ilaçların çok az bir kısmı uyku yapar.

12. Antidepresan ilaçlar “kafa yapma hapları” değildir.

13. Antidepresan ilaçlar psikiyatrik bir sağlık sorunu olanlarda dünyanın her yerinde kullanılmaktadır.

14. Antidepresan ilaçlar insanların kişiliklerini değiştirmez.

15. Antidepresan ilaç insanları robotlaştırmaz. Birçok kişinin antidepresan kullandığını fark edemezsiniz.

16. Antidepresan kullanan kişiler tehlikeli değildir.

17. Antidepresan ilaçlar tedavi edici ilaçlardır. Sorunları geçiştiren ilaçlar değildir.

18. Antidepresan ilaçlar işe yaramayan ilaç değildir.

Dostlar, hastalarım ve ilgilenen herkes, internetten hekim olunmaz; yaşam koçlarına gelince, artık onları kabullendim çünkü bir iş yapıp emek harcıyorlar.

Bu aralar piyasada epey ilaç karmaşası var, tıpkı memleketin hâl-i pür melâli gibi.

Modern psikiyatride hastaları biraz keyifli hâle getirmeyi tercih ediyoruz…

Evrimsel Psikiyatrı ve Psikoloji kitabım yolda ama yazması zor iş.

Çalış Kerem, yaz Kerem, sev Kerem ve asla bıkma Kerem.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 23 Ocak 2017 Pazartesi

 

 

13 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Senelerdir bunu besleyen belli ama tedbir alan yok.

 

İnsanları Yeni yılda da rahat bırakmadılar ve İstanbul’un en güzide

mekânlarından birini bombaladılar.

                     

Uzun namlulu silahla kapı önündekilere ateş açan terörist 1 polis ile 1 vatandaşı şehit ettikten sonra içeriye girdi, vatandaşların üzerine kurşun yağdırdı. İstanbul Valisi ilk açıklamada hayatını kaybedenlerin sayısını 35 olarak açıklamıştı.

 

  

İlerleyen dakikalarda kameraların karşısına geçen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, alçak saldırıda 39 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. 21 kişinin kimliği (16’sı yabancı, 5’i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı)

belli oldu.

 

 

Sağlık Bakanı Akdağ ise yaralı sayısı 65 olarak açıkladı. Teröristi arama çalışmaları sürüyor. Saldırıda DEAŞ şüphesi ağır basıyor.

 

 

 

 

***

 

İstanbul’da yılbaşı gecesi alçak saldırı! İstanbul Ortaköy'deki Reina’ya düzenlenen terör saldırısında 39 kişi hayatını kaybetti, 69 kişi yaralandı.

 

Bu menfur olay saat 01:15 sıralarında gerçekleşti. Uzun namlulu silahla kapı önündekilere ateş açan saldırgan 1 polis ile 1 vatandaşı şehit ettikten sonra içeriye girdi. İçeride yeni yıl kutlaması gelen vatandaşların üzerine kurşun yağdıran terörist 39 kişiyi katletti! Saldırıda 65 kişi de yaralandı. 4 kişinin durumu ağır. Polis kaçan teröristi yakalamak için çalışma başlattı. İçişleri Bakanı Soylu teröristin mont, pantolonla içeri girdiğini, farklı bir kıyafetle dışarı çıktığı yönünde bilgiler olduğunu söyledi.

 

Görgü tanıkları ise birden fazla saldırgan olabileceğini iddia etti. Saldırıda şehit olan polisin ise Burak Yıldız olduğu öğrenildi. 

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “şu anda hastanelerde 65 yaralı var. 65 yaralıdan dört tanesinin durumu oldukça ciddi. Çok sayıda yabancı uyruklu kişinin de yaralılar arasında olduğunu biliyoruz. Uyrukları zaman içinde netleşecek" diye konuştu.

 

İHBAR VAR MIYDI?

 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ihbar var mıydı sorusu üzerine şunları söyledi: Milletimizin şunu bilmeye hakkı var. Gerek DEAŞ gerek PKK gerek DHKP-C içinde bulunduğunuz durumda gerek yabancı servislerden gerekse de kendi istihbarat örgütlerimizden bu tip ihbarlar gelmektedir. Kimisi isme dayalıdır. Kimisi de daha ziyade bir çerçevedir. Yani, “Şurada bir olay olacak” yönünde… Bunu üzerine özellikle yılbaşıyla ilgili tedbirler alındı. En yoğun tedbirler de İstanbul’da alındı. Buna yönelik ihbarlar hep söz konusudur. İstanbul Emniyet Müdürümüz de olay saatinden çok kısa süre önce bölgedeydi. Bu tip istihbaratlar sürekli geliyor. Biz olay yerine de gittik. Bir katliam gerçekleştirilmiş. İnsanlık dışı vahşet şöyle duyuruldu.


SİLAHLA TARAYARAK İÇERİ GİRDİ!

 

Şu ana kadar 39 insanımız hayatını kaybetti. 20 kişinin tam kimliği belli. Onun 15’i misafirimiz. Yabancı uyruklu görünüyor. Beşi de vatandaşımız. Çok net değil ama zannediyorum ki beş tespitin üçü veya dördü de orada çalışanlar. Kimlik tespit çalışmaları devam ediyor.

 

Bize gelen bilgiler çerçevesinde bir kişi olduğu görülüyor. Mont pantolon şeklinde içeriye silahla tarayarak girmiş. İçeride de farklı bir kıyafetle birlikte dışarı çıktığına dair bir bilgi var.


SÜLEYMAN SOYLU: CAN KAYBI 39’A YÜKSELDİ


İçişleri Bakanı Soylu, İstanbul'daki terör saldırısında 39 kişinin hayatını kaybettiğini belirterek, “bunların şu anda 21’inin kimliği belli.

 

Henüz diğer 18’inin kimliğiyle ilgili tespit çalışmaları devam ediyor.

 

16’sı yabancı uyruklu, 5’i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, diğer kimliği belli olmayanlarla ilgili böyle bir değerlendirme yapamıyoruz” dedi. 

 
HAYATINI KAYBEDEN YABANCILAR VAR


Soylu, "Bizim de aldığımız bilgiler çerçevesinde 39 insanımız hayatını kaybetti. Bunların şu anda 21'inin kimliği belli...

 

Henüz diğer 18'inin kimliğiyle ilgili tespit çalışmaları devam ediyor. 16'sı yabancı uyruklu, 5'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, diğer kimliği belli olmayanlarla ilgili böyle bir değerlendirme yapamıyoruz." diye konuştu. 


TERÖRİSTİ ARAMA ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR


Olayın, gece 01:15 sıralarında gerçekleşen bir terör saldırısı olduğuna işaret eden Soylu, şunları kaydetti: “Şu anda 69 vatandaşımız, daha doğrusu 69 kişi hastanelerde tedavi görüyor. Bunun 4’ü ağır olarak bize bildirildi, 1’i çok ağır.

 

Elbette ki bir terör saldırısıyla karşı karşıyayız. Hain, sivil insanlara yönelik ve milletin umutlarını tazelediği bir yılbaşında gerçekleşen ve insanların korunmasız olduğu bir yerde, onların böyle bir şeyden habersiz, hiçbir şekilde akıllarından geçmeyen bir durumda yapılan insanlık dışı ve alçak bir saldırı. Teröristi arama çalışmaları devam ediyor. Emniyetimiz gerekli operasyonları başlattı. İnşallah yakın bir zamanda ele geçeceğini ümit ediyoruz. İnşallah bir daha böyle bir saldırıyla karşı karşıya kalmayız. Tekrar başımız sağ olsun”.  

 

Terör saldırısını yapan örgütle ilgili bir soru üzerine Soylu, “bütün detaylı çalışmalar gerçekleşiyor şu anda. Net bir değerlendirme yapmamız çok doğru olmaz. Öyle bir değerlendirme olunca da kamuoyuyla paylaşırız” ifadelerini kullandı. 

 
REİNA'DAKİ SALDIRI İÇİN VALİDEN AÇIKLAMA


İstanbul Valisi Vasip Şahin, Ortaköy’deki silahlı saldırı olayına ilişkin olarak “şu ana kadar yapılan tespitlere göre en az 35 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların bir tanesi polis memuru, yine en az 40 yaralımız hastanelerde tedavi altındadır” dedi.

 

Vali Şahin olay yerinde gazetecilere yaptığı açıklamada, şunları kaydetti: “Saat 01.15 sıralarında bir terörist uzun namlulu silahla önce kapı önünde bekleyen polis memurumuzu şehit ederek, sonra bir vatandaşımızı şehit ederek içeri girmesi sonucunda, maalesef içeride çok vahşice, acımasızca, orada sadece Yılbaşını kutlamak ve eğlenmek üzere gelmiş masum insanların üzerine çok acımazca kurşun yağdırarak maalesef bugünkü olayı meydana getirmiştir…

 

Bu bir terör saldırısıdır. Şu ana kadar yapılan tespitlere göre en az 35 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların bir tanesi polis memuru, yine en az 40 yaralımız hastanelerde tedavi altındadır. Konuyla ilgili detaylı araştırmalar yapılıyor. Arkadaşlar onun üzerinde çalışıyor. Bundan sonra daha detaylı açıklamalar sizlerle ayrıca paylaşılacaktır. Şu anda paylaşabileceğim kısaca bilgiler bunlardır”.


GECE KULÜBÜ ÇALIŞANI, DEHŞET ANLARINI ANLATTI


Beşiktaş’ta saldırının gerçekleştiği gece kulübü çalışanı, dehşet anlarını anlattı. Beşiktaş'ta meydana gelen saldırının ardından Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne gelen gece kulübü çalışanı, o anları anlattı. 

 

Gece kulübünde garson olarak çalıştığı öğrenilen kişi “birden panik, aşağı indik saklandık. Arkadaşımı getirdim. Panikledik atladım yere. İki kişilermiş birini gördüm. İçeride çok yaralı var; “Mekânda 500-600 kişi” kadar vardı ifadelerini kullandı. Gece kulübüne yönelik terör saldırısında hayatını kaybedenlerin cenazeleri Adlî Tıp Kurumu’na götürüldü.  İlk belirlemelere göre 1’i polis 35 kişinin şehit olduğu terörist saldırıda ağır yaralanıp kaldırıldıkları hastanelerde, yolda ve olay yerinde hayatını kaybedenlerin cansız bedenlerini taşıyan ambulanslar kurum binasına art arda girdi.

Şehit polisin Şişli Etfal Hastanesinden alınan cenazesi de ambulansla, kurum binasına gönderildi.


POLİS DENİZDEN DE GECE KULÜBÜNÜN ETRAFINI SARDI

 

Beşiktaş Ortaköy'de bir gece kulübüne yapılan silahlı saldırı sonrası polis gece kulübünü hem karadan hem de denizden sardı. Öte yandan gece kulübünde bulunanların bazılarının denize atladığı ve deniz polisinin vatandaşları kurtarmaya çalıştığı öğrenildi.

 

Ortaköy’de bulunan gece kulübüne (Reina) silahlı saldırı sonrası polis gece kulübüne saldırganları yakalamak için operasyon başlattı. Polis karadan gece kulübünün etrafını sararken, deniz polisi de denizden olaya müdahale etti.

 

Şimdilerde Nurettin Veren’in ve yazdığı Fethullah Gülen hareketinin içyüzünü anlatan bu kitabı okuyorum. Gerisini de yazacağım.

 

Ayrıca gece kulübünden bulunan bazı vatandaşların saldırıdan kurtulmak için denize atladığı deniz polisinin de şahısları kurtarma çalışması yaptığı öğrenildi.

 

Çok sevdiğim bir deyim vardır: “Terör önce kendi evlâtlarını yer”

 

Dilerim bu son olsun ve insanlarımız yeni senelerini huzur içinde kutlasın.

 

1966-2016 arasında neler cesurca yaptığını anlatan bir kitap var.

 

Bu kitapta “35 yılın sonunda maruz kaldığı toplu hipnozdan” da bahsedilmiş. TSK’ya nasıl nüfuz edildiği ve bunun İslam’la hiçbir alâkası olmadığı açık seçik yazılmış.

 

Kitabın içinde adı geçenler arasında öyle isimler var ki, inanılır gibi değil. Ben bu zatı hep Pennsilvanya’daki ikametgâhında rahat biri zannederdim.

 

Hâlâ anlamadığım ise, neden hep bu tip örgütler Haşhaşi taktiklerini kullanır.

 

“Haşhaşi” kelimesinin kökeni ve anlamı 19. Yüzyıla kadar Batı dünyasında tartışma konusu olmuştur. 19 Mayıs 1809 tarihinde Silvetre’de Batı dillerinde “suikastçı, kiralık katil” gibi anlamlara gelen ve en erken Haçlı Seferleri  kayıtlarında rastlanan “assasini, assissini, heyssisini” gibi kelimelerin kökendir.

 

Arapçadaki “haşhaş: esrar” kelimesidir. Çoğulu ise “haşhaşiyyun, haşhaşin” gibi kelimelerdir. “Haşhaş” kelimesi Arapçada  “kuru ot” ve “hayvan yemi” anlamına gelir.

 

Sonraları kelimenin anlamı uyuşturucu etkisiyle bilinen Hint Keneviriyle özdeşleştirilmiştir.

 

Dağın şeyhi müritlerinin gerçekten Cennet’te olduklarını zannetmeleri için burayı Hz. Muhammet’in Cennet tasvirine tasvirine benzetmişti.  Bizim “yaşlı adam dediğimiz bu efendi” fedailerine iksirinden içirerek onları dörderli, altışarlı gruplar hâlinde bahçeye taşıtıyordu.

 

Onlar da gerçekten Cennet’e gittiklerini zanneden müritlerini bir göreve göndereceği zaman şeyh “gidip şunu şunu öldüresin. Meleklerim seni cennete götürecektir” diyordu.  

 

Şeyh’in Cenneti’ne geri dönebilme arzusuyla fedailerin göze almayacağı hiçbir tehlike yoktu.

 

Alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre Hasan müritlerine dinin esaslarına bağlı kalanlar mânâsında “esasiyim” demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim “haşhaş yani afyon” kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

Marco Polo aslında orayı gidip görmemiştir. Diğer bilim adamlarının görüşleri de bu hususta kendisini desteklemektedir. Gidip orayı gördüğünde ise o kale zaten Moğollar tarafından yıkılmıştı. 

Elemût Kalesi’nde arkeolojik kazılar yapan Alman arkeologlar orada üzerlerinden ne bal akan, ne süt akan, öyle cariyelerin ve hurilerin dolaştığı, ne de şarap akan ırmakların izine dahi rastlayamadıklarını ve kalenin zaten bütün bunları içerisine alabilecek büyüklükte olmadığını dile getirmektedir.

Faik Bulut, Marco Polo’nun yazdıklarının İtalya'da hapishanedeyken gemicilerden işittiği efsanelerden ibaret olduğunu vurgulamaktadır.

Bu görüşü destekler şekilde Orta Çağ İslam Tarihi konusunda Dünya’nın önemli üniversitelerinde görev yapan uzman tarihçiler erken dönemlerde ortaya çıkan, geniş bir alana yayılmış olan ve bazı tarihi roman yazarlarının eserlerini süsleyen bu sıra dışı Cennet Bahçeleri hikâyesinin neredeyse tamamen gerçek dışı olduğunu belirtmektedir.

Çünkü tarikatın faaliyet gösterdiği dönemde yaşamış olan hem İsmaili, hem de Sünni tarihçilerin Alâeddin Atâ Cüveyni, Reşidüddin gibi eserlerinde böyle bir söyleme rastlanmamaktadır. Ayrıca Haşhaşi ismi tarihi belgelerde sadece Suriye İsmailileri'ni nitelemek amacıyla kullanılan yerel bir addır. İran İsmailileri için hiçbir belgede bu isim kullanılmamaktadır.

Tarihçilere göre bu isim tarikat üyelerinin eylemlerine bir açıklama getirme çabası yerine alaycı bir yaklaşımla onların garip inanışlarını ve abartılı tavırlarını küçümsemeye yönelik bir ifadedir. Bunun yanında “dağın şeyhi” tabiri de Suriye’ye özgüdür. İran İsmailileri’nin lideri için tarihi belgelerde böyle bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır.

İslam'daki ilk kırılma Hz. Muhammed’in vefatından sonra gerçekleşmiştir. Ondan sonra dinî ve siyasî liderin kim olacağı hakkındaki tartışmalar ve gerilimler Şiilik ve Sünni mezheplerini ortaya çıkarmıştır.

Başlarda Sünnilik, Arap aristokrasisi temelli iktidarın, Şiilik ise Arap olmayan muhalif Müslüman kesimin temsilcisi olmuştur. Şiilik, Arap olmayan milletlerin eski dinlerinden daha çok etkilenmiştir. Şii mezhebi 765 yılında altıncı imam Cafer es Sadık’ın ölümü sonrası yeni imamın belirlenmesinde iki kola ayrılmıştır: Ana akım Şii gruplar Cafer küçük oğlu Musa Kâzım’ı yedinci imam olarak tanımışlardır. Bu grup günümüzün On İki İmamcılık koludur.

Uç gruplar ise Ca’fer-i Sâdık’ın büyük oğlu İsmail bin Ca’fer el-Mûbarek’i yedinci imam olarak tanımış ve İsmaililer olarak adlandırılmışlardır. İsmaililik, Yeni Platonculuk felsefesinden etkilenen, esrarengiz bir mezheptir.

Öğreti açısından İslam’daki en zengin, sistematik ve felsefî mezhep olarak görülür. Tarikat, İsmaililik mezhebini temel alan Fatımi Devletinde dinî bir hizipleşme sonucu ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan iki koldan biri olan Nizariliğin temsilcisi olan Haşhaşiler önce İran’a, sonra da Suriye'ye yayılmıştır.

Kuşatılması ve ele geçirilmesi güç kaleler temelinde örgütlenmiş olan Haşhaşiler, önemli kişilere yönelik suikastlara dayanan etkili bir askerî strateji geliştirerek Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli ve farklı bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

Haşhaşiler ideolojik açıdan dönemin Sünnî siyasî ve dinî çevrelerini, özellikle de Abbasi Devletive onun koruyucusu olan Büyük Selçuklu Devleti’ni düşman kabul etmiştir. Bununla birlikte Haşhaşiler’in Haçlı Devletlerini ve Moğol  hedef alan bazı saldırıları da olmuştur.

İsmaililer ilk büyük başarılarını Fatımiler adlı Kuzey Afrika, Sicilya, Hicaz, Mısırı denetim altında tutan bir devlet kurarak kazanmışlardır. Burada Kahire adlı yeni bir şehir kuran İsmaililer El Ezher Medresesi’ni kurup burayı dinî öğretilerinin ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi hâline getirmişlerdir. Fatımiler’in sekizinci halifesi Mûntesir’in ölümünden sonra Fâtımîlerhareketinin veziri ve Mûhtensir’in küçük oğlu Ahmet el-Mustâ’Li’nin eniştesi olan El-Efdâl Şehinşah’ın olarak halife olması gereken Mûntensir’in büyük oğlu Nizâr el-Mustafâ’nın yerine küçük oğul Mustâlî’yi“Dokuzuncu Fâtımî Hâlifesi” olarak ilân edince, İsmâililer iki ayrı kola ayrılmış oldular. Fatımileri yöneten askerî diktatörlük halifenin küçük oğlu Mustali’yi, Doğu İsmailileri ve Fatımiler’deki dinî hiyerarşi ise halifenin büyük oğlu Nizar’ı halife olarak tanımışlardır.

Onuncu Fatımî Halifesi El-Âmir bi’Ahkâmil lâh’ın Fatımî Halifefesi Fatımıî Halifesi El-Âmir bi’Ahkâmi’l Lâh’ın bu ödgüt tarafından katledilmesinden sonraMustalilik kolu İkinci bir bölünme hadisesi daha yaşamıştır. 

El-Âmir’in yerine halife olan kuzeni On birinci Fâtımî HalifesiEl Hâfız li-Din Allah’ın halifeliğini tanımayarak, El-Âmir bi’Ahkâmî-llah’ın yeni doğmuş oğlu Et Tayyup Eb’ûl Tayyip Ebûl Et-Tayyip Ebûl Kâsım’ın hâlife olması gerektiğini savunanlar ise Tayyîb’iyye kolunu oluşturarak Davudî türeyen ve Bohralar adı verilen tasavvufî  hâlinde günümüze kadar gelebilmişlerdir. 

Fâtımîler, Halifeli’nin resmî mezhebi ise önce Hâfızîliğe dönüşmüş, daha sonra Fâtımî Devleti’nin Kürt kökenli olan Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılması neticesinde ortadan kalkmıştır. Nizarilik kolu ise kolu ise Haşhaşiler'in koruması altında bugün IV. Ağa Han  tarafından temsil edilmekte olan hanedanlarını günümüze kadar devam ettirmeyi başarmışlardır.

Haşhaşiler'in tarihî Elemût Kalesi’nin alınmasıyla başlar. Hasan Sabbah uzun süren misyonerlik ve insan kazanma faaliyetleri sırasında Selçuklularla mücadele etmek için rahat edebileceği ulaşılmaz bir yer aramış, Deylem’de Deylem’de yaptığı faaliyetler sırasında Alamut Kalesi'nde karar kılmıştır. Büyük ve yüksek bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş olan bu kaleye sadece dar bir patikadan ulaşılmaktaydı.

Hasan Sabbah  buraya geldiğinde kale onu Selçuklu sultanından almış olan Zeydî Alevîler Hanedanlığı soyundan gelen Alevî Mehdi adındaki bir hükümdarın elindeydi. Önce bölgeye dâilerini yollayan Hasan, bölge halkını ve Alamut'ta yaşayanları kendi tarafına çekmiştir. Hasan Sabbah bu olayları şöyle anlatmaktadır: 1841’ de doğmuş ve aynen Atatürk ne yaptıysa, tam aksini kendisine bi’at edenlere emretmiş. 10 Kasım tarihini İslam’ı mahvedecek “büyük kâfir” olarak tanımlamış. Bunlar arasında öyle isimler var ki, ben ifşa edemem. En iyisi bu kitabı alıp okuyun. Vaktim olduğu nispette ayrıntıları da yazacağım. Hâlâ anlayamadığım ise, nede iki tarın mensupları da İslam adına hareket ediyor?

Silvestre de Sacy, Haşhaşiler’e bu adın haşhaş kullanma alışkanlıkları yüzünden verildiği kanaatini benimsememekle beraber bu adın, şeyhin fedailerine vaat ettiği cenneti tattırabilmek için onlara gizlice haşhaş içirmesiyle ilgili olabileceğini düşünmüştür.

 

Bunu da özellikle Marco Polo’nun seyahatnâmelerinde geçen cennet bahçeleri hikâyesiyle temellendirmiştir.  1273 yılında İran’dan geçmiş olan Marco Polo’nun seyahatnamesindeki hikâye özetle şöyledir: “Kendi dillerinde şeyhlerine ‘dinin büyüğü’ anlamına gelen Alâeddin diyorlardı. Şeyh iki dağ arasındaki vadiyi kapatmış ve burayı sütten, baldan ve şaraptan akan sular, güzel huriler ve çeşitli meyve bahçeleriyle donatmıştı.

 

Sağlığım yerinde, burada bol havai fişekli bir Yılbaşı geçirdik. Gereğinden fazla medenî insanlar. Ayrıca gayrimenkuller de çok pahalı.

 

Dilerim bu memleket daha binerce sene hür, özgür ve saadet içerisinde yaşar.

 

Mehmet Kerem Doksat – Hamburg –  01 Ocak 2017 Pazar

142 kez okundu
0

 Sevgili Mekâncılar.

Madde bağımlılığında son zamanlarda yenilikler var. 

Bunlardan önemli olanları sıralamak isterim: (Selincro Nalmefen)

Tablet piyasaya çıktı.

 

Kişi daha alkolü almayı isterken bir tablet alışa içme arzusunu (craving )

büyük ölçüde azaltıyor ve mucize yaratmasa da, çok etkili oluyor.

 

Eskiden çok yazılan disülfiram (Antabuse) eskiden veremeyeceğim pek

çok yazardım ve isimlerini veremeyeceğim pek çok hastamda kullandım

ve alkolden tiksindirerek hafif serotonin sendromu yapar (yanaklarda

kızarma, terleme, fenalık hissi ve bulantı kusma) gibi.

 

***

Bunlar da Benadryl (difenhidramin) verilir. Kaygı ve benzeri

düzeltmekte yeşil reçeteye tâbi. Xanax (alpazolam) olan yerine

hidroksizin  (Ataraks) aynı işi görüyor.

 

Buproiyon (Wellbutrin veya Zyban)tekrar piyasada .

 

Bunu hep hastane şartlarında kontrollü olarak düşük doz metil alkol

(mesela şarap) kullanıp, aralarında pek çok VIP’lerin de, hiç ücret

duramayacak kadar fakir olanlarda da yazıyorum; aynı işi görüyor.

Eskiden şarap veya rakı gibi alkollü içkileri vererek yapardım.

 

***

Zyban veya eşdeğeri olan Wellbutrin’i alırken birbirine karıştırmamak

gerekiyor çünkü kimyasal yapıları farklı.


 

Mikropallet kapsüller (Funit – ikrakorazol) gibi), hastane şartlarına, ufak

bir ameliyatla karına veya başka bir bölgeye takılınca, alkol, esrar,

kokain gibi pek çok maddenin kullanımını önemli derecede azarlıyor.

Aslında muayenehanede de takılabilir ama bu önemsiz cerrahi yaklaşımı ne ben, ne de Neslim istemiyoruz.

 

Bunların yanı sıra, hafif vak'alarda meditasyon ve silik hipnoz tekniği de oluyor.

 

***

Hastanın hikâyesini sorarken mutlaka alkole bağlı bilinç kararması dönemleri, hatırlamadan kavgaya karıştı veya etrafa kötü davrandığı dönemler var mı diye sorguluyorum.

 

Çünkü bu kişilerin bir kısmı Adsız Alkolikler Cemiyetine de giderebiliyorlar ama bunu pek tavsiye etmiyorum. “Ben Mahmut, 20 senedir içmiyor, artık kestim” demek ve bunu o ortamda yapmak da bağımlığının anlaşılmasına yol açabiliyor ve mahremiyet ilkesi zedelenebiliyor

 

***

 

Alkol sosyal kullanımı da olan bir psikoaktif madde olduğu için alkol kötüye kullanımı veya alkol bağımlılığının geliştiğini kabul etmek zaman alabilir.

Alkol kullanan birçok kişi sosyal kullanım düzeyinde alkol kullanımına devam ederken, bazılarında alkol kötüye kullanımı ve alkol bağımlılığı gelişmektedir.

Alkol bağımlılığı zaman içinde gelişen bir hastalıktır.

Alkol bağımlılığı hem kişi için hem de ailesi ve yakınları için yıkıcı etkisi olan bir hastalıktır.

Fiziksel ve ruhsal sorunların yanı sıra kişinin işlevselliğini bozarak iş gücü kaybına neden olmakta, maddi ve manevi kayıplara yol açmaktadır. Bağımlılığın gelişmesi ile boş zaman aktivitelerinden uzaklaşılmaktadır. 

Alkol Bağımlılığı olan kişi giderek ailesi, çocukları, yakınları ile birlikte geçirdiği zamanı azaltmaktadır.

Alkol bağımlısı olan kişinin alkol kullanımı ile yaşadığı sorunlar arasında bir bağ kurması zaman almaktadır. Genellikle alkol bağımlısı olan kişinin eşi, çocukları, anne-babası, çalışma arkadaşları sorunu daha çabuk fark etmektedir. Bu nedenle tedavi talebi çoğunlukla önce aile üyeleri tarafından gelmektedir.

Alkol kullanımı ile ilişkili sorunlar arttıkça ve alkol bağımlısı olan kişi alkol kullanımı ile yaşadığı sorunlar arasında bir bağ kurdukça kendi de tedavi arzusu duymakta ve tedaviye başvurmaktadır. Bağımlılık tedavisi kişinin arzusu olmadan gerçekleşemeyecek bir tedavi olduğu için, alkol kullanım sorunu olan kişinin bırakma arzusunun olması gereklidir.

 ***

Alkol bağımlısı bir kişinin bırakma isteğinin olabilmesi için ise yaşadığı sorunlar ile alkol kullanımı arasında bir bağ kurması gerekmektedir. Alkol bağımlılığı tedavisi iki aşamadan oluşmaktadır.

ALKOLİZM NEDİR?

Alkolizm çoğunlukla genetik yatkınlıkla oluşan, yüksek dozda ve çok sık alkol tüketimine bağlı olarak gelişen, psikolojik ve sosyal etkenlerle etkinleşen, alkol bağımlılıkla giden bir beyin hastalığıdır.

 ***

Beynin ön bölgesindeki (frontal lob) irade alanlarının işlevinin bozulmasıyla oluşur. Alkolizm, hayatı ileri derece olumsuz etkileyen ve ölümcül hastalıklara da sebep olan bir bağımlılık tipidir.

*** 

Alkolizm en önemli belirtisi, kişinin sürekli ve çok miktarda alkol almadan duramamasıdır. Sosyal içiciliğin ise belli bir tanımı yok; bazı kişiler hiç durmadan içer. Buna eskide epsilon alkolizm denirdi.

ALKOL BAĞIMLILIĞININ TİPLERİ

 

Ruhsal veya bedensel bir sıkıntıyı gidermek için olağandışı, aşırı alkol alma durumudur. Daha çok bir psikolojik bağımlılık söz konusudur. Bırakıldığı zaman kesilme belirtisi görülmez,

**

Olağan dışı aşırı alkol alma sonucu mide iltihabı, sinirlerde iltihaplanma, karaciğer yağlanması gibi bedensel bozukluklar çıkmasına karşın fiziksel bir bağımlılık ortaya çıkabilir.

Alkole ruhsal ve fiziksel yönden bağımlılık oluşur. İradeli kontrol kalkar, içme isteği durdurulamaz. Bedensel bozukluklar gelişir. Alkol bırakıldığı zaman kesilme belirtileri ortaya çıkar. 

Daha ağır bedensel ve ruhsal bozukluklar çıkmıştır. Alkole karşı direnç artımı oluşmuştur. Alkol azaltıldığında veya kesildiğinde kesilme belirtileri oluşur.

Zaman zaman Kompulsif (takıntılı)  içme dönemleri görülür. Kişi alkole susamış gibidir. Aşırı bir istek ve tutku ile alkol arar, bulunca su gibi içer.

 Günler, haftalar bazen de aylarca süren bu dönemleri daha sonra hatırlamayabilir.

Alışılmışın çok üstünde içmelerine karşın alkole karşı dayanıklıdırlar.

ALKOLİZMİN ÇEŞİTLERİ 

Psikolojik bağımlılık safhasında kişi ruhsal veya bedensel bir sıkıntıyı gidermek için olağandışı, aşırı alkol alma durumundadır. Bırakıldığı zaman kesilme belirtisi görülmez. Bunun bir ileri aşamasında kişide aşırı alkol alma sonucu gastrit, polinevrit (sinir iltihabı), karaciğer yağlanması gibi bedensel bozukluklar çıkmaya başlar ve bunlar fiziksel bir bağımlılığın ortaya çıktığının belirtileridir.

 ***

Daha ileri aşamada istemli denetim ortadan kalkar, içme isteği durdurulamaz bir hal alır. Bedensel bozukluklar gelişir ve alkol bırakıldığı zaman kesilme belirtileri ortaya çıkar.

 

*** 

Bu alkole ruhsal ve fiziksel yönden bağımlılık oluştuğunun bir delilidir. Artık en ileri safhada kişi alkole susamış gibidir. Aşırı bir istek ve tutku ile alkol aramaya başlar ve bulunca su gibi içer.

 ***

Günler, haftalar bazen de aylarca süren bu dönemleri daha sonra hatırlamayabilirler.

 ***

Bu son safha kişinin psikososyal yıkımının en üst düzeyde olduğu ve alkolün kişiyi adeta esir ettiği safhadır. Şiddetle tedaviye ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Çünkü alkole bağlı ölümler, zehirlenmeler ve kalıcı bozukluklar bu safhada oluşur. Wenicke Korsakoff  Sendromu ve Rum Fit denen alkolü kesmeye bağlı sara (epilepsi) nöbetleri gelişebiliyor.

 ***

ALKOL VE MADDE BAĞIMLILIĞININ SEBEPLERİ 
 
Kişilik sorunları; özellikle aşırı güvensiz, bağımlı, engellenmeye tahammülü olmayan, depresif , içe dönük, mükemmeliyetçi kişilerde madde kullanımı daha sık görülür.
 
Çevresel etkenler; ailesinde madde kullanımı olan bireylerde hem genetik hem de sosyal açıdan risk daha yüksektir. Mesela birinci derece akrabalarında alkol bağımlılığı olanlarda risk 7 kat fazladır. 
 
Çevrede madde kullanımının yaygın olması bir diğer riski faktörüdür

 ***

Her madde kullanan kişi âdeta bir pasif satıcı gibidir. Farkında olarak veya olmayarak çevresine maddeyi pazarlar.

Alkol ve madde kullanımı bu tür pasif pazarlayıcı bir akraba veya mahalle arkadaşının teşvikiyle başlar ve gittikçe ilerler. 

***

Stres etkenlerinin olması ve bir psikiyatrik rahatsızlığın olması riski arttırır.

 

Mesela Sosyal Fobide (Sosyal Kaygı Bozukluğu) alkol bağımlılığı %19, uyuşturucu madde bağımlılığı  %13 oranında görülür.
 
Aile içi iletişim ve paylaşım sorunlarının olması kişileri maddeye iten çok önemli bir etkendir.

 ***

Anne-baba kavgaları, aile içi şiddet, çocuk yaşta anne-babanın boşanması, ihmal, istismar, baskı ve şiddet bağımlılık riskini artırır.

 ***

İNSAN NASIL ALKOL BAĞIMLISI OLUYOR?

Çoğunlukla bedensel ve ruhsal sıkıntıyı gidermek amacıyla alkole başlanır.

Depresyonda , kaygılı, uyku uyuyamayan birini düşünün; kaygısı da var.

Bu kişi bir şekilde alkolün rahatlatıcı etkisini keşfetmiş olsun.

Böyle insanların bir duble rakı içtiğinde rahat uyuduğunu görülür. Sonra kişi tekrar ister ve bazen ölünceye kadar da içebilir.

 ***

Böyle kişilerin bir psikiyatra gidip bir uyku düzenleyici almak gelmez. Biraz da alkol almanın o anki cazibesine kapılır ve aylarca bu şekilde uyumayı adet edinir. Genellikle başka bir psikiyatrin da fikrini almayı ve bunu yaparlarken internetten de araştırma yapmayı sürdürürler

 ***

Önce alışkanlık sonra da bağımlılık kendini gösterir. Artık sadece uyumak için değil, çalışmak, mutlu olmak, eğlenmek, yemek için bile alkol alma zorunluluğu duymaya başlar. Bu şekilde bağımlı olmuş çok hastamız var.

 ***

Bir başka sık görülen örneği ele alayım:

 ***

Davetlerde, resepsiyonlarda veya benzeri toplantılarda çok sıkılan, sunum esnasında tir tir titreyen, yanlış yaparım, rezil olurum diye kaygılanan bir kişi bir toplantı öncesinde alkol alır ve rahatladığını hisseder. İşte o an tuzağa düştüğü andır.

 ***

Bağımlılık, kapısından içeri girmiştir artık.

 ***

Alkol insana tuzaklar hazırlar. İnsanın kötülüğünü isteyen bir varlık gibi tuzaklar kurar ve kişi farkına varmadan tuzağa düşer.

 ***

Başlangıçta sadece sunum için alkol alan kişi hayatıyla ilgili her faaliyet için alkol almaya başlar. Alkolik olduğunun farkına vardığındaysa yıllar geçmiştir. Alkolik olanlar bunu kabul de etmezler. İşini, gücünü alkol yüzünden kaybettiği halde böyle olmadığını savunurlar.

 ***

Sabah alkol alan herkes alkolik gibi nitelendirilir. Alkolizmde bu yeterli kriter değildir. Kişi alkolsüz bir şey yapamaz hâle gelmelidir. Alkolsüz çalışamıyorsa, ilişkilerini sürdüremiyorsa, mutlu olamıyorsa, alkolsüz keyif alamıyorsa alkoliktir. Bağımlılık aşamasında alkolden de zevk alınmaz, sadece içmek için içilir.

***

Özetle önce Sosyal İçici olunur, eğer bir yatkınlık varsa, beynin bağımlılığa sebep olan mekanizmaları harekete geçtiyse, stres söz konusuysa alışkanlık aşamasına, ondan sonra da bağımlılık noktasına gelinir. Ben hayatımda tek bir sosyal içici gördüm; o da pratisyen bir hekimdi.

***

 

ALKOLİZMLE İLGİLİ İLGİNÇ İSTATİSTİKLER

 

Amerika Birleşik Devletleri'nde toplumun  % 90’ı hayatının bir döneminde alkol almıştır. Erişkinlerin % 60-70'i ise sıkça alkol almaktadır.  Kalp hastalığı ve kanserden sonra alkole bağlı sağlık sorunları üçüncü sıradadır

Erişkinlerin % 30-45’i hayatlarının bir döneminde en az bir kez aşırı alkol almaya bağlı bir sorunla (yasal, trafik, iş, okul) karşılaşmıştır. 

 

Alkol bağımlılığı riski erkeklerde kadınlardan 2 kat daha fazladır. Yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir.  


Otomobil kazalarında % 75
Kazadan ölümlerde % 50
Adam öldürmelerde % 50
İntiharlarda % 25 oranında alkol sorumludur.

***

Alkol ortalama yaşam süresini en az 10 yıl kısaltmaktadır. 

***

Başka bağımlılık yapan maddelere öncülük etmektedir.

Trafik kazalarından ölümler ve intihar olayları da artmaktadır.

 

Bu olaylarda alkol birincil sorumludur. Kentlerde kırsala bölgelere göre daha yaygındır.  

***

Bâzı mesleklerde alkol bağımlılığı daha sıktır. Alkollü içki satan yerlerde çalışanlar, oyuncular, yazarlar, denizciler, doktorlar arasında alkol kullanımı daha sıktır.
Birinci derece akrabalarında alkol bağımlılığı olanlarda 7 kat daha fazla alkolizm
Alkol bağımlılarının baba ve erkek kardeşlerinde alkolizm % 25 alkol b.
‘Japonlar’ alkol koklamayla bile sarhoş olurlar. Almanlar ise şişelerce biradan bile etkilenmezler. 

Alkolle İlgili İlginç İstatistikler

Amerika Birleşik Devletleri'nde toplumun % 90’ı hayatının bir döneminde alkol almaktadır.
Erişkinlerin % 60-70'i ise sık bir şekilde alkol kullanmaktadır. 
Alkole bağlı sağlık sorunları kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sağlık sorunu oluşturur. 
Yetişkin insanların % 30-45'i hayatının bir döneminde en az bir defa aşırı alkole bağlı trafik, iş ve okul sorunu yaşamaktadır.  

Alkol bağımlılığı riski erkeklerde kadınlardan 2 kat daha fazladır 
Yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir. 
Otomobil kazalarında % 75
Kazadan ölümlerde % 50
Adam öldürmelerde % 50
İntiharlarda % 25 oranında alkol sorumludur.

Alkol ortalama yaşam süresini en az 10 yıl kısaltmaktadır.

Başka bağımlılık yapan maddelere öncülük etmektedir.

Alkol kullanımı kentlerde kırsala göre daha yaygındır.

Bâzı mesleklerde alkol bağımlılığı daha sıktır.

 ***

Alkollü içki satan yerlerde çalışanlarda, oyuncularda, yazarlarda, denizcilerde ve doktorlarda alkol kullanımı daha sıktır.

 ***

Birinci derece akrabalarında alkol bağımlılığı olanlarda alkolizm riski 7 kat artmaktadır. Mesela alkol bağımlısı bireylerin baba ve erkek kardeşlerinde alkolizm oranı % 25 gibi büyük bir orana sâhiptir.

 ***

Sarhoşluğu (bu çakır keyif olmaktan, aşırı için etrafı rahatsız edici davranışlara kadar uzanın çok yönlü bir hastalıktır. 

 ***

Japonlar alkolü koklarken bile sarhoş olurken çünkü alkol dehidrogenaz enzimleri düşüktür, Almanlar şişelerce biradan bile etkilenmemektedir.

 ***

Başkalarını Teşvik Etmek Ateşle Oynamaktır

 ***

Hayatın hemen hemen her alanını etkileyen böyle bir nesneye yaklaşırken hem bireysel hem de toplumsal manada dikkatli olmak gerekir. İnsanlar kendileri adına nasıl davranacakları konusunda tabi ki serbesttirler. Ancak başkalarına etki konusunda serbest değildirler.

 ***

Çünkü genetik olarak alkole yakınlığı olan bireyler tek alkol kullanımıyla bile alkolizme yakalanabilirler. Yani sizde bu riskin olmaması eşinizde, dostunuzda ve akrabanızda olmayacağı anlamına gelmez.

 ***

DÜNYADA ALKOL BAĞIMLILIĞININ DURUMU NEDİR?
 
Amerika Birleşik Devletleri'nde toplumun yüzde 90’ı hayatının bir döneminde alkol aldığı, erişkinlerin yüzde 60-70’inin ise sıkça alkol almakta olduğu tespit edilmiştir.

*** 

Kalp hastalığı ve kanserden sonra alkole bağlı sağlık sorunları üçüncü sırada yer almaktadır. Erişkinlerin yüzde 30-45’i hayatlarının bir döneminde en az bir kez aşırı alkol almaya bağlı bir sorunla (yasal, trafik, iş, okul) karşılaşmıştır. Hala yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir.  
 
Otomobil kazalarında yüzde 75, kazadan ölümlerde yüzde 50, adam öldürmelerde yüzde 50, intiharlarda yüzde 25 oranında alkol sorumlu tutulmuştur. Ortalama hayat süresini en az 10 yıl kısaltmakta olan alkol, bağımlılık yapan diğer uyuşturucu maddelere de öncülük etmektedir. 
 
Kentlerde kırsala göre daha yaygın olan alkolizm birinci derece akrabalarında alkol bağımlılığı olanlarda 7 kat daha fazla görülmektedir.

ALKOLİZM TESTİ - ALKOLİZMİN BELİRTİLERİ

12 aylık bir dönem içinde ortaya çıkan aşağıdaki belirtilerden en az üçünün olması alkolizm tanısını düşündürür:
1. Tolerans: İhtiyaç duyulan alkol miktarının gitgide artması
2. Yoksunluk: Alkol almayınca titreme, çarpıntı, uykusuzluk, sinirlilik gibi belirtilerin olması 
3. Amaçlanandan çok veya uzun süre alkol alma
4. Başarısız bırakma azaltma çabaları
5. Alkol bulmak, kullanmak, etkilerinden kurtulmak için çok zaman harcama
6. Toplumsal, mesleki, sosyal eylemlerde azalma: İşi gücü ihmal etme, ailevi, mesleki ve sosyal sorumlulukları yerine getirememe 
7. Psikolojik ve fiziksel sorunlara rağmen alkol kullanma

***

ALKOL BAĞIMLILARINDA KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Kişilik bozukluğu alkol bağımlılığına, alkol de kişilik bozukluluğuna sebep olabilmektedir. Alkol bağımlılarında % 22-81 oranında kişilik bozukluğu görülmektedir. En sık görülen kişilik ‘Antisosyal kişilik’tir. Alkol Bağımlılarının %79’unda Antisosyal Kişilik özellikleri görülmektedir. Ancak Antisosyal Kişilik Bozukluğu %30 civarındadır. Antisosyal Kişiliklerin %80’inde de Alkol Bağımlılığı görülür. 

 

Antisosyal kişiler davranışları toplumsal yasalara ters düşen ve suç işleme eğilimleri yüksek olan kişiliklerdir.

 

*** 

İçgörüleri olmadığı için aldıkları cezaları kendilerine yapılmış bir haksızlık olarak algılarlar. İnsanlara verdikleri zarar karşısında suçluluk duymazlar ve kendilerini haklı görürler. Sorumluluk duyguları hiç yoktur. 
Yine alkol bağımlılarının %4 ila 66’sında ‘Sınır kişilik özellikleri’ gözlenmektedir. 

 ***

Sınır kişilikler, cinsel ve toplumsal kimliklerinde derin güvensizlik ve dengesizlik gösteren, sağlam bir kimlik geliştirememiş kişiliklerdir. Sıklıkla boşluk ve anlamsızlık duygusundan yakınırlar. Çoğu ağır narsisistik eğilimler gösterir.

 ***

Reddedilmeye ve terk edilmeye karşı aşırı duyarlıdırlar. Kendilerine zarar verme ve intihar eğilimleri yüksektir.

***

 

ALKOLÜN VÜCUT VE DAVRANIŞLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

ÖLÇÜM

DEĞERİ

VÜCUT VE DAVRANIŞ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

 

 

0.2 Promil

ruh hâlinin (duygudurum) değişmesi, vücut ısısında hafif bir yükselme, davranışlar üzerindeki kontrolün azalması

 

 

0.5 Promil

belirgin bir gevşeme, dikkatin azalması, koordinasyon ve muhakeme bozukluğunun başlaması. YASAL SINIR

 

 

0.8 Promil

koordinasyon, idrak ve muhakemede belirgin bozulma, tepki zamanının, kendini kontrol etme becerisinin zarar görmesi

 

 

1 Promil

sarhoşluk belirtileri, muhtemel mahcup edici davranışlar, bir an neşeli bir an üzgün olmak gibi ruh halinde gidip gelmeler- ki bunlar bâzen Bipolar Bozuklukla veya başka bir Psikiyatrik bozuklukla karıştırılabilir.

 

 

1.5 Promil

ayakta durma, yürüme ve konuşmada güçlük çekme, denge ve koordinasyonun kaybedilmesi, belirgin olarak sarhoşluk hali

 

 

2 Promil

ağrı ve diğer fiziksel duyumların azalması, ağlama ve gülme arasında gidip gelmek gibi belirgin duygusal tutarsızlıklar

 

 

3 Promil

reflekslerin azalması, bilinçte bulanıklık, pek çok kişide bilinç kaybı

 

 

 ***

Yoksunluk Sendromu (Deliriyum Tremens)

Alkolün bırakma fazında kişide aşırı korku, tansiyon düşmesi, kalp ritminde bozulma, çarpıntı, nefes darlığı gibi yakınmalar olur. Kişi hallüsinasyonlar görebilir, şüphelenmeler yaşayabilir. “Delirium tremens” adı verilen bu durum müdahale edilmezse “alkol bunamasına” yol açar. Yani kalıcı bunama gelişir. O yüzden alkolü bırakacak kişinin mutlaka doktor nezaretinde ve hastanede tedavi edilmesi gerekir.

Depresyon

Alkole bağlı gelişen bir diğer psikiyatrik bozukluk depresyondur. 

 ***

Alkol insanın mutlu olmayla ilgili beyin alanlarını etkiler. Sonuçta depresyona sebep olur.

Alkol uyutmaz uyuşturur

***

Uyku bizim için çok önemlidir. Çünkü uykuda beyin, yüzde 80 kapasite ile çalışır. Gündüz ise beden çalışır, beyin uyur. Gece melatonin hormonu salgılanır ve mutluluk kimyasalları üretilir veya günlük strese bağlı yıpranmalar tamir edilir.

Ancak alkol alınca kişi uyumaz, uyuşur. Yani alkol alıp sızan kişinin beyni devre dışı kalır ve ertesi güne uyumadan kalkmış olursunuz.

 ***

Alkol içenlerde görülen ertesi gün yorgunluğunun en büyük sebebi budur Hang-over).

 ***

Alkolün uyuşturması yüzünden mutluluk kimyasalları üretilemez, uzun süre böyle devam edilirse açık büyür ve depresyon ortaya çıkar. O yüzden uyuşma ile uyuma karıştırılmamalıdır. Uyku beynin tam kapasite çalıştığı aktif  bir süreçtir.

Alkol almak bu süreci pasifize eder. Alkolikler sabah uyanmadak da sorun yaşarlar. Yorgun, mutsuz, asık suratlı, sinirli kalkarlar. Bunun da sebebi kaliteli uyuyamamış olmaktır.

Panik Bozukluğu

Alkole bağlı gelişen sık psikiyatrik bozukluklardandır. Alkol, Kaygı eşiğini düşürür, yani insanın daha kolay kaygı yaşamasına zemin hazırlar. Bunu “rebound- geri tepme kaygısı” diye adlandırıyorum.

***

Kaygıyı azaltmak için alınan alkolün bunu daha da artırması durumudur.

***

Alkol Paranoyası 

***

Eşlerini çok kıskanan, her şeyden şüphelenen alkoliklere rastlayabilmekteyiz. Bu alkolün düşünceden sorumlu dopaminin dengesini bozmasından kaynaklanır. Dopamini artıran her madde paranoyaya sebep olabilir.

Madde alımında dopamin depoları boşaldığı için paranoya (Hezeyanlı Bozukluk) ortaya çıkar

Alkolik insanlarda kıskançlık (de Calembault Sendromu) görülür sıklıkla. Ayrıca alkol ve maddenin kalıcı Şizofreniye bile neden olabileceği söyleniyor.

***

Cinsel İşlev Bozuklukları

Alkol kullanan insanlarda cinsellikle ilgili sorunlar çıkabiliyor. Testosteron hormonu baskılanıyor, cinsel oranda sertleşma kusurları, orgazm bozuklukları çok sık görülüyor.

 ***

Çünkü hem hormonal hem de işlevsel bozukluklar gelişiyor.

 ***

Prolaktin (süt salıveren hormon) seviyesini yükselttiği için orgazm olamama sorunu oluyor.

 ***

Alkole bağlı fiziksel hastalıklardan bahseder misiniz biraz?

 ***

Deliryum tremens diye bir tablo vardır.

Başlıca klinik özelliği saatler veya günler içinde gelişen ve gün içinde dalgalanmalar gösteren bilinç bozukluğudur. Bunlara tecrübeli bir hekim hemen teşhis koyar çünkü ellerinin titremesi alkol almayınca artar.

 

Bilinç bozukluğu çevrede olan bitenin farkında olma düzeyinin azalması şeklinde görülür. Hasta gün içinde açılıp kapanmalar gösterebilir. Eğer alkolü bıraktıktan sonra bu tablo gelişir ve hemen önlem alınıp B1 vitamini takviye edilmezse bunama gelişebilir.

 ***

Bu geri dönüşümsüz bunama tablosuna “Wernicke- Korsakoff Sendromu” denir.

 ***

Alkolün sebep olduğu fiziksel hastalıklar

 ***

Sinir iltihabı; yürüme bozulur, kas güçsüzlüğü ve reflekslerde azalma izlenir. Eldiven-çorap biçiminde duyu kusurları, ağrı ve uyuşma olur.

 ***

Beyincik harabiyeti ve buna bağlı ayakta durma ve yürüme güçlüğü,  denge bozukluğu, görme bozukluğu gelişir.

 

Yemek borusu iltihabı,

Pankreas iltihabı

Karaciğer hastalıkları: siroz, yetersizlik…

Besin eksikliği: magneziyum, demir ve B12 vitamin eksikliği

Karaciğer yetmezliğine bağlı beyin iltihabı (ensefalit).

Hormonal bozukluklar: Testosteron Erkeklik hormonu) azalması, kortizol

artışı, ensülin artışı.

 

***

Sperm azalmasına bağlı kısırlık, testislerde küçülme, iktidarsızlık, erkeklerde

memelerde büyüme, kadınlarda âdet kesilmesi,

 

Kalp hastalıkları; kalp ve karaciğer yetmezliği

 

Kas hastalıkları

 

Pankreas başı ve akciğer başta olmak üzere kanserler.

 

Kanserler: yemek borusu kanseri, kalın barsak kanserleri, karaciğer kanseri,

pankreas kanseri,

 

Enfeksiyon hastalıkları: Zatürre, tüberküloz, alkollüyken cinsel ilişki kurduysa

AIDS, bel soğukluğu (gonore) veya diğer bulaşıcı hastalıkların da arattırılması

gerekir.

ALKOLÜN VÜCUTTAN ATILMASI NASIL OLUR? 

Pek çok kişi alkol aldıktan sonra kahve içerek, egzersiz yaparak veya biraz kestirerek alkolün vücuttan atılmasını hızlandırabileceğini düşünür. Oysa bunların alkolün yakılması üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bunun için karaciğerin çalışmasına ve zamana ihtiyaç vardır.  
 
Alkol alındıktan sonra muhakeme yeteneği, idrak ve dikkat giderek bozulurken bunun sonucunda sürücülük becerileri azalmakta, buna karşılık yine bozulan muhakeme yeteneği ve azalan duygusal kontrol sebebiyle kendine güvende yersiz bir artış meydana gelmektedir.

 ***

İşte bu çelişkili değişim sürücülük için daha da tehlikeli bir duruma yol açmaktadır. Bu nedenle alkol aldıktan sonra ne yapacağını düşünmek yerine içmeye başlamadan önce bâzı kararlar almak daha yararlı olabilir.

 

Bunlar eğer araç kullanılacaksa hiç içmemek, eğer içilecekse araç kullanacak bir kişi bulmak olabilir.

 ***

Özellikle eğlenmek için çıkılan akşamlarda özel araç kullanmak yerine taksi veya toplu taşım araçlarını tercih etmek uygun olacaktır.

 ***

Hiç şüphe yok ki alkolün etkileri konusunda doğru bilgilenen ve bu tür kararları alkol almadan önce vermeye çalışan sürücüler bu konuda en doğru davranışı da yine kendileri seçebilirler.  

 ***

İLK İÇİŞTE ALKOL BAĞIMLILIĞI OLUR MU?

 

Genetik yatkınlık sonucu  bir damla alkol alımıyla bağımlılığın pençesine düşen birçok insan vardır. “İlk içiş bağımlılığı” diyebileceğimiz bu durum alkole sebep olacak beyin yapılanmasının doğuştan var olmasıyla izah edilir.

 ***

Bu yapının ilk içişle veya düzenli içişle aktifleştirilmesi gitgide artan bir bağımlılık riskiyle karşı karşıya kalınmasına sebep olur. Özellikle ailesinde alkol bağımlılığı olanların bu konuya dikkat etmeleri gerekir.

 ***

ALKOLE TEŞVİK ETMEK ATEŞLE OYNAMAKTIR

Alkol yaşını 24’e çıkaran yeni yasa gündemi uzun bir zamandır işgal ediyor.

Yasaya farklı kesimlerden farklı yaklaşımların olması bir tartışma ortamının doğmasına sebep oldu. Ben bu duruma tıbbî açıdan yaklaşmak istiyorum. Hayatın her alanını etkileyen ve dünyada artan bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkan alkolizme sadece bireysel perspektiften yaklaşmamız bilimsel değildir.

 ***

Bu mantıkla baktığımızda uyuşturucu kullanımını da bireysel hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirmek ve belli bir yaştan sonra serbest bırakmak gerekirdi.

 ***

Neden böyle yapmıyoruz?

 ***

Çünkü biliyoruz ki uyuşturucu kesin bağımlılık yapar.

 ***

Hollanda gibi ülkeler esrar gibi uyuşturuculara bu mantıkla yaklaşmışlar, ancak sonraki 5 yılık dönemde şizofreniden tutun da intiharlara ve adlî olaylara kadar birçok sorunun arttığını görünce vazgeçmişlerdir.

 ***

Sonuçta bağımlılık potansiyeli yüksek olan ve uyuşturucu bağımlılığına yatkınlığı artıran alkol konusunda aynı uyuşturucuya gösterdiğimiz hassasiyeti gösterme zorunluluğumuz vardır. Ben buradan tamamen yasaklanması değil bağımlılığa zemin hazırlayacak etkenler için önlem alınmasını kastediyorum.

 ***

İnsanlar alkol karşısında kendi adlarına nasıl davranacakları hususunda serbesttirler. Ancak başkalarına etki konusunu belirlemede serbest değildirler. Burada bireysel yargılardan ziyade bilimsel görüşler ön plana geçmelidir.

 ***

Çünkü genetik olarak alkole yakınlığı olan bireyler tek alkol kullanımıyla bile alkolizme yakalanabiliyorlar. 

 ***

Yani bir kişide bu riskin olmaması onun eşinde, dostunda ve akrabasında risk olmayacağı anlamını taşımaz.  

 ***

Alkolle İlgili İstatistikler

 ***

Amerika Birleşik Devletlerinde toplumun % 90’ı hayatının bir döneminde alkol almaktadır. Erişkinlerin % 60-70'i ise sık bir şekilde alkol kullanmaktadır. 

Alkole bağlı sağlık sorunları, kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sağlık sorunudur. 

Erişkin insanların % 30-455’i hayatlarının bir döneminde en az bir defa aşırı alkole bağlı trafik, iş ve okul sorunu yaşamaktadır. 

***

Alkol bağımlılığı riski erkeklerde kadınlardan 2 kat daha fazladır. 

Yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir. 
Otomobil kazalarında %75
Kazadan ölümlerde %50
Adam öldürmelerde %50
İntiharlarda %25 oranında alkol sorumludur.

Alkol ortalama hayat süresini en az 10 yıl kısaltmaktadır. 

***

Alkol başka bağımlılık yapan maddelere öncülük etmektedir.

***

Bâzı mesleklerde alkol bağımlılığı daha sıktır. Alkollü içki satan yerlerde çalışanlarda, oyuncularda, yazarlarda, denizcilerde ve doktorlarda alkol kullanımı daha sıktır.

***


Birinci derece akrabalarında alkol bağımlılığı olanlarda alkolizm riski 7 kat artmaktadır. Mesela alkol bağımlısı bireylerin baba ve erkek kardeşlerinde alkolizm oranı %25 gibi büyük bir orana sahiptir.

 ***

Peki, Alkolizme Giden Yol Nasıl Oluşuyor?

 ***

Tabii ki her içen alkolik olmuyor; düzenli içen herkes alkolizm tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

 ***

Çünkü düzenli içme beyinde reseptör düzeyinde bozulmalara ve bağımlılık riskinde artmaya yol açıyor. Alkolü haftanın en az 3-4 günü düzenli bir şekilde alan kişilerin, bir ruhsal sıkıntıyı gidermek, uyumak, stresin yarattığı gerginlikten kurtulmak için aldıklarını düşünürseniz riskin ne kadar yüksek olduğunu siz de tahmin edebilirsiniz.

 ***

Alkolizme Giden Yol Hangi Aşamalardan Oluşuyor?

 ***

Efkâr Dağıtmak ve sıkıntı giderme için içme: Bu aşamaya psikolojik bağımlılık aşaması da diyoruz. Kişiler uykusuzluk, gerginlik, sinirlilik gibi ruhsal veya  baş ağrısı, kas ağrıları gibi bedensel sıkıntıları gidermek için hemen hemen her gün ve aşırı alkol almaya başlarlar. Bu aşamada bırakıldığında kesilme belirtileri görülmez. En ufak bir sıkıntı ve üzüntüde alkol akla gelir. Bir nevi alkolizme götüren şartlanmaların başladığı dönemdir. 

Alışkanlık Dönemi (Olağandışı alkol alma): Bu aşamada kişide gastrit, polinevrit (sinir iltihabı), karaciğer yağlanması gibi bedensel bozukluklar çıkmasına rağmen fiziksel bir bağımlılık ortaya çıkmaz. Ancak alkol kişinin hayatının bir ritüeli ve bir parçası haline gelmiştir.

 ***

Eğlencesini, dinlenmesini, tatilini, yemesini, içmesini alkole göre planlamaya başlar. Bu aşama bağımlılıktan bir önceki aşamadır. Eğer bu dönemde uyanılırsa bağımlılıktan kurtulma şansı artar.   

***

Titrek Alkolikler Aşaması: Bu dönem alkol kontrolünün ortadan kalktığı, içme isteğinin önüne geçilemediği dönemdir. Alkole bağımlılık artık gelişmiştir. Alkol bırakıldığı zaman kesilme belirtileri ve “ titreme” gözlenir. 

***

Şiddetli Bağımlılık Dönemi: Ağır bedensel ve ruhsal bozukluklar oluşmuştur. Alkole tolerans gelişir. Yâni kişi alkolün miktarını hep arttırma ihtiyacı içine girmiştir. 

***

Alkolsüz Yaşayamama Dönemi: Kişi “su gibi” alkol içer. Alkol olmadan yaşayamaz hale gelir. Bu aşama alkolden ölümlerin en sık yaşandığı aşamadır. Acilen tıbbi ve psikiyatrik girişimde bulunulmalıdır.

 ***

ALKOLLÜ ARAÇ KULLANMANIN TEHLİKELERİ 

Kaza riskleri nedeniyle trafik polisi için, sürücülerin alkol kontrolünün özel bir önemi vardır. Sürücü, alkol-metre ile yapılan test sonucunda alkollü çıkarsa; 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 48/5 maddesi gereğince para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi altı (6) ay süreyle Trafik Polisince geri alınır.  


*** 

Aynı sürücü aynı suçu işlerse; yine kanunun ilgili maddesi gereğince para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi iki (2) yıl süreyle Trafik Polisince geri alınır.

 ***

Aynı sürücü üçüncü kez alkollü olarak araç kullanırken tespit edilirse, kanunun ilgili maddesinde belirtildiği şekilde para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi (5) yıl süreyle Trafik Polisince geri alınır.

 ***

Ayrıca altı (6) aydan az olmamak üzere hafif hapis cezası uygulanılır. Beş (5) yıl süreyle geri alınan sürücü belgesi sahipleri, beşinci yılın sonunda, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri muayenesi sonrasında durumu uygun olanlara belgeleri iade edilir.  
 
Alkollü araç kullanmaktan dolayı sürücü belgeleri geri alınan sürücüler, sürücü belgesine el koyan trafik birimine veya en yakın Trafik Denetleme Şube Müdürlüğüne alıkoyma süresinin bitiminde dilekçe ile başvurarak sürücü belgelerini geri alabilirler. 

***

Meydana gelen trafik kazaları incelendiğinde sürücülerin bir anlık dikkatsizlikleri sonucu meydana geldiği görülmektedir. Bu nedenle, alkol almış kişinin de dikkati dağılmaktadır.

Güvenli alkol limiti yoktur en doğrusu, hiç alkol almadan araç kullanmaktır.

Alkolün sürücülük becerileri üzerindeki etkileri

Bilimsel araştırmalar alkolün hiç bir seviyesinin sürücülük için güvenli olmadığını göstermektedir. Bütün ülkeler yasal alkol limitini belirlerken konuyu tıbbî, psikolojik ve sosyal yönüyle değerlendirerek bir karara varmakta, belli bir riski kabul ederek bu limitleri belirlemektedirler.  
 
Motorlu araç sayısının artmaya başladığı 1900’lü yılların ilk dönemlerinde, hızla oluşan trafik kurallarının yanı sıra, giderek alkollü sürücülük için de tedbir alma ihtiyacı hissedilmiştir.

 ***

Başlangıçta bu sınırın ne olması gerektiği ve nasıl ölçüleceği konusunda sorunlar yaşanmışsa da, dünyada özellikle konuyu inceleyen bilimsel çevrelerin görüşü her zaman kan-alkol sınırının daha da aşağıya çekilmesi yönünde olmuştur.

 ***

Bir başka deyişle yasal limitin altında olmanın sâdece trafik cezasını engellediği, ancak can güvenliğini garantilemediği kabul edilmektedir.  
 
Alkolün etkileri açısından yaş, cinsiyet, sürücülük deneyimi gibi bazı faktörlere bağlı olarak bireyler arasında farklılıklar görülmekteyse de, bunlar güvenli sürücülüğü garantileyecek kadar büyük farklar olmadığı gibi, tartışmalı sonuçlar olarak değerlendirilmektedirler.

 ***

Bununla birlikte genel olarak araştırmalar 0.2 promil düzeyinden itibaren alkol düzeyi arttıkça sürücülük üzerinde olumsuz etkilerinin de arttığı yönünde birleşmektedir. Bu sınır kimi ülkeler tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır.  

 ***

ALKOL DENETİMLERİ  

Alkol denetimlerinde yapılan iş, kanda ne kadar alkol bulunduğunun belirlenmesi ve bu miktarın sürücülük için tehlike yaratacak düzeyde olup olmadığına karar verilmesidir.  
 
Bu denetimin hangi hâllerde, nasıl yapılacağı ve neye göre karar verileceği yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiştir.

 ***

Buna göre sürücünün alkollü olabileceğinden kuşkulanıldığında veya rutin alkol kontrolleri sırasında alkol-metreyle ölçüm yapılabileceği gibi, alkol-metrenin bulunmadığı hâllerde görevliler tarafından sürücünün durumuyla ilgili gözlemlerin kaydedildiği bir alkol testi raporu da düzenlenebilir.

 ***

Ölçüm veya gözlem sonucunda sürücünün, 0.50 promil düzeyinin üzerinde alkollü olduğu ve araç kullanamayacak durumda olduğu belirlenirse gerekli cezai işlemler yapılır (Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği).  

***

ABD’de de bir dönem alkol yasağı getiriliş, bu sefer de Mafya bu maddenin ticaretini üstlenmişti. 

Sürücünün itirazı halinde ise, öncelikle bu konuda eğitilmiş ve kan almaya yetkili kılınmış personel tarafından kanı alınarak, tahlil için polis kriminal laboratuvarına gönderilir.

 ***

Polis kriminal laboratuvarlarında tahlilin mümkün olmaması hâlinde, sürücü kanındaki alkol miktarının tespiti için adli tıp merkezlerine ve Sağlık Bakanlığına bağlı tahlil yapabilecek teknik ve tıbbî imkanlara sahip olan en yakın sağlık kuruluşlarına gönderilir. Tahlil imkânının bulunmadığı sağlık kuruluşlarında hekim tarafından yapılan muayene sonucuna göre düzenlenen rapor esas alınır (Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği)

 ***

ÜLKEMİZDE YASAL ALKOL SINIRI  
***

Ülkemizde ticari araç sürücüleri ve kamu hizmetinde çalışan sürücülerin alkollü olarak trafiğe çıkmaları tümüyle yasaklanmış, diğer sürücüler içinse yasal sınır olarak bir litre kanda yarım gram alkole eşit olan, 0.50 promil belirlenmiştir. Bu halk arasında yanlış bir biçimde “yüzde elli alkollü olmak” diye ifade edilmekte, hatta bunun mümkün olduğu sanılmaktadır. Bu tümüyle yanlış bir bilgidir. Bu yanlışlık genellikle promil değerinin nasıl hesaplandığının iyi bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.  
 
Promil hesabında alkolün ağırlığı, kanın ise hacmi dikkate alınarak bir orantı kurulur. Mesela 0.50 promil 100 mililitre kanda 50 miligram alkol bulunduğunu gösterir ve buradan gidilerek, 50:100=0.50 promil içildiği kabul edilir.

 ***

Ağırlığı hacme oranlamak matematiksel olarak çok mantıklı değilse de, karmaşık ve çok küçük sayılarla uğraşmak zorunda bırakmadığı için tercih edilen bir ifade biçimidir. Eğer hacim oranları dikkate alınacak olursa, 0.50 promilin gerçekte kanda %0.025 oranında alkole eşit olduğu (on binde 2.5!) görülür.

 **

İnsan vücudu yüzde elli alkol oranı bir yana, %0.5 oranında alkole bile (binde 5 veya bir Litre kanda 4 gram alkol bulunması) tolerans göstermekte çok zorlanır, hatta bu düzeydeki kan-alkol oranı pek çok kişide ölüme yol açar.


ALKOL DÜZEYİNİN HESAPLANMASI VE ALKOL-KAN ORANLARI

ÖLÇÜM DEĞERİ

promil hesabı(miligram alkol/mililitre kan)

1 Litre kanda ne kadar alkol var

Hacim olarak kandaki alkol oranı*

02 Promil

20 mg alkol/100ml kan (20:100=0.2)

0.2 gram alkol

%0.025 (binde 0.25 alkol)

0.5 Promil

50 mg lkol/100 ml kan (50:100=0.5)

0.5 gam alkol

% 0.063 (bind 0.63 alkol)

0.8 Promil

80 mg alkol/100 ml kan (80:100=0.8)

0.8 gram alkol

% 0.1 (binde 1 alkol)

1 Promil

100 mg alkol/100 ml kan (100:100=1)

1 gram alkol

% 0.13 (binde 1.3 alkol)

1.5 Promil

150 mg alkol/100 ml kan (150:100=1.5)

1.5 gram alkol

% 0.19 (binde 1.9 alkol)

2 Promil

200 mg alkol/100 ml kan (200:100=2)

2 gram alkol

% 0.25 (binde 2.5 alkol)

3 Promil

300 mg alkol/100 ml kan (300:100=3)

3 gram alkol

% 0.38 (binde 3.8 alkol)

4 Promil

400 mg alkol/100 ml kan (400:100=4)

4 gram alkol

% 0.5 (binde 5 alkol)

5 Promil

500 mg alkol/100 ml kan (500:100=5)

5 gram alkol

% 0.6 (binde 6 alkol)

 

Bir mililitre alkolün ağırlığı 0.789 gram, 1 gram alkolün hacmi 1.268 mililitredir

 ***

Alkol İçeren içecekler  

***

Birçok içki de bulunan alkol oranı (içkinin alkol derecesi) çok farklıdır ve bu nedenle ne kadar alkol alındığının belirlenmesi çok güç olabilir. Ayrıca alkolün vücutta yakılması zaman isteyen bir iştir ve bu da kişinin vücut ağırlığı, karaciğerinin büyüklüğü, genel sağlık durumu başta olmak üzere pek çok faktöre göre farklılık göstermektedir. Bu nedenle pek çok kişi aldığı alkol miktarı konusunda hataya düşmektedir.  
 
Vücudunda 6 litre kan bulunduğunu varsaydığımız bir yetişkinin kan dolaşımına 3 gram alkol karışması halinde yasal sınıra ya çok yaklaştığı ya da aştığı düşünülebilir.

 

*** 

Aşağıda, içinde yaklaşık olarak 12 gram alkol bulunan içki miktarları belirtilmiştir Bu içkilerin içerdiği alkol miktarı göz önünde bulundurulduğunda bir yetişkinin tehlikeli bir sürücü haline gelmesinin çok zor olmadığı görülür.

 

Özellikle “hafif” içki olduğu düşünülerek bira ve şarabın çok fazla içilmesinin sürücüleri çok zor durumda bırakabileceğine dikkat edilmelidir.

 

ALKOLİZM TEDAVİSİ 

Alkol bağımlısı olan bireyler genellikle bağımlı olduklarını kabul etmezler. O yüzden tedaviye de kolay kolay başvurmazlar.

 ***

Ancak sağlıklarında ciddi rahatsızlıklar, ailevî, meslekî ve toplumsal hayatlarında büyük kayıplar oluştuğunda doktora gelmek zorunda kalırlar.

 ***

Aslında hepsinin ruhlarının derinlerinde bir tedavi olma, düzelme arzusu vardır.

 ***

Ancak alkolsüz hayatlarının kötü olacağı, alkolsüz yaşamaya cesaret edememeleri onları hep alıkoyar. Bu yüzden defalarca tedaviye karar verip vazgeçerler. İşte alkol bağımlısı olan bir kişinin tedaviye atacağı ilk adım bağımlı olduğunu kabul etmesidir. Dolayısıyla kişilere bağımlı olduklarını kabul etmesini sağlamak uzmanın yapması gerekenlerdendir.

 ***

Yâni kabul ettirmek tedavinin bir parçasıdır. Halk arasında hatta uzmanlar arasında bağımlı bireylere söylenen “ancak sen istersen tedaviye başlayabiliriz” sözü yanlış bir yaklaşımın ürünüdür. Bunu sağlamak tamamen hekimin görevidir.

Alkol Tedavisinin Önemli Özellikleri Şunlardır:

Önce bireyin bağımlı olduğuna dair içgörüsünü geliştirmek ve tedavi konusunda cesaretlendirmek gerekir

Yoksunluk belirtilerini tedavi etmek çok önemlidir

Tıbbî ve psikiyatrik ilaç tedavisi mutlaka olmalı

Ekip çalışması şarttır

Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir

Tedavinin en önemli aşaması hastane veya tıbbi müdahale sonrasıdır.

Hastaneden çıkarken tabiri caizse 1-0 önde çıkması sağlanır. Çıktıktan sonra

yoğun bir psikoterapi ve rehabilitasyon programına alınmalıdır.

Alkolizmde alkol alınmamasını sağlamak önemli, ama bütün gayretler bunun

için olmamalı. Sebeplere yönelik yaklaşımlar olmadığı taktirde içmeyi

önlemek zorlaşmaktadır. Nüksler (tekrarlamalar) İlk 6 ayda en sıklıkla görülür.

O yüzden ilk aylar çok önemlidir.

ALKOLDEN UZAKLAŞTIRICI YA DA ALKOLÜ BIRAKMAYA YARDIMCI YÖNTEMLER

 

Bağımlıların %10-40'ı alkole bağlı sorunlar nedeniyle tedavi görürler.

Prognozun (gidişat, sonlanım) iyi olduğunu belirleyen göstergeler:

Sosyal destek sistemlerinin yeterli olması; alkolü bırakma konusunda istekli

olması; Eş ve yakınlarının ilgi ve işbirliğinin bulunması; uygulanan başlangıç

tedavisini tamamlayabilmesi; ayaktan tedaviye uyumu ve sürdürmesi; buu

özelliklerin bulunması ilk bir yıllık bırakma dönemi için %60 oranında olumlu

beklenti doğurur. 

Yapılan çalışmalarda bir yıllık bırakma döneminin bulunmasının uzun dönem

gidiş için olumlu bir gösterge olduğu vurgulanmıştır.

*** 

ALKOL BAĞIMLISI BİR KADIN

***

Bir erkek hastam vardı, çok iyi bir ailenin oğluydu. Çok güzel, itibarlı bir mesleği vardı, mesleğini icra ederken zaman içinde hayatında iyi gitmeyen şeyler olmuş, depresyona girmiş ve alkolle (viski) tanışmıştı.

 ***

Ben gördüğümde 40 yaşındaydı ve Bodrum’dan helikopterle özel bir hastaneye sevk edilmişti. Acilen beyin görüntüleme ve kan tahlillerini istedir. Beyin Tomografisinde atrofi (dumura uğrama) çok belirgindi. Tabii, hemen çinko ve diğer maddelere baktırdım.

 ***

Zamanla alkolün miktarı artmış, beraberinde kontrolsüz cinsel yaşantıları başlamıştı. İş hayatı git gide kötüleşmiş, çalışamaz hâle gelmiş, ailesiyle arası bozulmuştu. Pek çok kadınla cinsel ilişkiye girmiş ama herhâlde bahtı açık olduğu için ağır bir hastalık kapmamıştı

 ***

Tabiri caizse, dibe vurmuştu. Geldiğinde ağır depresif şikâyetleri ve yoğun intihar düşünceleri vardı.

 ***

Ailesi sürekli, “niye böyle yapıyorsun, kendine dikkat etmiyorsun” gibi empatiden uzak tavsiyelerde bulunuyordu.

 ***

Eleştiriyor ama destek olamıyordu. Yalnız kalmıştı. Aynı tedavi protokolü uygulandı. Başlangıçta tedaviye inancı yoktu, kendisine güvenemiyordu. “Artık bırakamam” diyordu. Takip sürecinde en çok uğraştığımız düşünce  “bırakamama” düşüncesiydi.

 

*** 

Bunu zamanla yendi. Sonuçta depresyonu düzeldi ve alkolü bıraktı. Alkolü bırakmayla birlikte hayatı tamamen değişti. Başka bir kente yerleşti, orada biriyle tanıştı, evlendi ve çocuğu oldu. Gittiği yerde küçük bir dükkân açtı. Şu an mutlu ve üç senedir alkol almamaktadır.  

 ***

ALKOLİK BABA

 ***

35 yaşında evli bir erkek hasta. İki çocuğu var. Hayatında herhangi bir sorunu yokken, aşırı alkol almaya başlamış ve kontrolsüz ilişkiler aşamaya başlamıştı.

Önce bir kadın arkadaşı olmuş ve bu kadından bir çocuğu olmuştu. Bir zaman sonra üçüncü bir kadın hayatına girmiş ve ondan da iki çocuğu olmuştu. Alkol aldığı zamanlarda kadınlardan birinin yanında soluğu alıyor ve bu kadınlar tarafından kolayca sömürülüyordu.

 ***

Çalışma hayatı ileri derecede bozulmuş, işçileriyle arası kötüleşmiş, otoritesi kalmamış, itibarını yitirmiş ve ailesi tarafından dışlanmış bir şekilde bize müracaat etti.

 ***

Yapılan tetkiklere göre karaciğer enzimleri, kolesterolü, kan şekeri yükselmiş, karaciğer büyümüştü.

 ***

Ağır bir depresyon ve utanç duygusu içindeydi. Uyku uyuyamıyor, kimseyle görüşemiyordu. 

***

Kendisine çok kızdığı hâlde bu kadından ayrılamıyor, büyük bir tutkuyla peşinden koşuyordu. Uzunca bir dönem âşık olduğunu sandığı kadınla beraber oluyordu ama kadın arada bir kaçıyordu ve parası bitince yine geliyordu.

 ***

Kadın onu kullanıyor, ama o bile bile bunu görmezden geliyordu. Çocuklarıyla yeterince ilgilenmiyordu. Çocuklarına kız kardeşleri bakıyordu.

 ***

Bu arada ailesi ile de arası açılmış, yavaş yavaş sosyal desteğini kaybetmişti. Bütün bu yaşantılar alkolün etkisiyle olmuştu.

Hasta yoğun bir tedavi programına alındı. Depresyonunu tedavi etmek ve dürtü kontrolüne yardımcı olmak amacıyla ilaç tedavisi düzenlendi.

 ***

Ayrıca frontal rehabilitasyon, bilişsel güçlendirme ve bilişsel davranışçı terapi programına alındı.

 ***

Alkolden alkolden tamamen uzaklaştı, kontrolsüz ilişkileri bitti, çocuklarına karşı sorumlu bir şekilde bakmaya başladı. Tutkulu ve marazi aşkından da vazgeçti.

 ***

Evli olduğu eşinden doğan çocuklarıyla ilişkileri düzeldi. Şu anda işine sahip çıkmış durumda. İş konusunda duyarlı hâle geldi.  Kendine güveni arttı, kontrollü bir insan haline geldi. Hastanın şu sözleri yaşadığı durumu çok iyi özetlemektedir; “rüyada gibiyim, ben nasıl böyle bir batağın içine saplanmışım.”

 ***

Bir de fıkra: Uyanık bir alkolik Boğaz Köprüsünde durur, etrafını saran polislere “aaaa, şoförüm kaçmış herhâlde” der ve eksort yapan polisler evine kadar götürüp bırakırlar.

 ***

Zaten artık alkollü içkilere o kadar çok zam yapılıyor ve pek çok içkili mekân kapatılıyor ki…

 ***

Ben de uzun bir süre alkolü madde içmemeye rejim yaparak zayıflamaya karar verdim, taze sıkılmış portakal suyu ve su in iyisi.

 ***

Bu arada, yeni bir kongre düzenliyoruz. JonhTrue Contras şirketi,

 ***

Evrim Bey gene kongreye katılacakları toparlayacak; biz de yardımcı olacağız.

 ***

Gene de, eğer sokakta alkol yoksunluğu çeken bir insan görürseniz, önce biraz alkol verip sonra en yakın Acil Servise götürünüz.

 ***

2017’de Antalya’daki organizasyonumuza bekleriz.

 ***

Ben bir süre kullanmamaya karar verdim.

 ***

Evrimsel açıdan, alkol bağımlılığı fillerde ve maymunlarda da alkol içme davranışı görülür.

 ***

Barış ve esenlik dileklerimle…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 19 Aralık 2016 Pazartesi

289 kez okundu
0

Posted by on in Bilimsel

İLGİNÇ BİR PEYGAMBER HİKÂYESİ

Uzun seneler önceydi, Üst Göztepe’de oturuyorduk, ben de Cerrahpaşa’da yeni uzmandım.  Evde karım, kızım ve bir de muhabbet kuşumuz vardı. Kuş o kadar benimsemişti ki beni, görür görmez uçup kulağıma konar ve sevimli bir şekilde kulaklarımı gıdıklar ve bana ismimle hitap ederdi. Tek başına yetiştirmiştik ve “Merhaba Kerem” diyor, ben de onu avcuma akıp okşuyor, tüylerini sıvazlıyordum. Çok memnun oluyor ve kulaklarımı gagasıyla öpüyordu.

peygamber resmi ile ilgili görsel sonucu

Kuş değil, arkadaş gibiydi. Evde uçar, konar, bazen de elimdeki fincandan yerli kahve içer, sonra da gene uçardı. Eh, kakasını arada bir kaçırdığı için karım söylenirdi ama sonradan pislettiği yerleri silerdik. Çok şirin bir hayvandı; âdeta insan gibi bana yârenlik ederdi. Gitar çaldığımda pür dikkat kesilir ve kafasını şirin bir şekilde eğerek beni dinler, ötmez ve âdeta saygı gösterirdi.  Sanki Klasik gitardan anlar gibiydi.

***

Muhabbet kuşları tek başlarına yetiştirilince konuşabilirler malûm. Adını Minnoş koymuştuk ve evimizin sevgilisiydi.

Üstte bir komşumuz vardı ve babası sabahtan viski, rakı, cin, ne bulursa içmeye başlar, 24 yaşındaki oğlunu dövmek için de elinden geleni yapardı.

O zamanın parasıyla ayda Elli Milyar TL kazanıyorlardı ama bu gelirin kaynağı mustarip, kendi hâlindeki anneleri Nermin Hanım’dı. Kendi kurup yönettiği bir elektronik eşya satan şirketi vardı ve evin para kazanan tek ferdi de bu hanımefendiydi.

Bir gün kapı çalındı. Ben de, her zamanki gibi, evdeki psikiyatri kitaplarını okuyor ve temiz havayı akciğerlerimin en ücra köşelerine kadar çekip, huzurlu bir hayat yaşıyordum. Müzik setinde de Andrés Segovia’nın bilmem kaçıncı defa dinlediğim “Bach Resitali” plağı çalıyordu.

andres segovia ile ilgili görsel sonucu

***

Bir gün kahvaltımı etmişim, evdekiler uyuyordu ve fakülteye gidecektim.

Kapıya üç dört kere vuruldu. Sabahın körüydü ve biraz irkildim. Üzerine kırmızı çizgili pijamasıyla gelen adam, isminin Sedat olduğunu söyledi. Sabahın körüydü ve biraz irkildim. Kapıyı açtım, “buyurun beyefendi, hayrola” dedim.

Leş gibi alkol kokuyordu ve acınası bir hâli vardı. Gözleri kan çanağına dönmüş, şaşkın ve üstü başı da perişandı. İçeri almak istemedim çünkü karımla kızım uyuyordu ve ne olduğu belirsiz bir sarhoşu, hiç de tanımadığım için, mahrem alanımıza sokmak istemedim.

Yalvarırcasına bir edayla bana baktı ve “Kerem Bey, sizin iyi bir psikiyatr olduğunuzu biliyorum. Lütfen bana ve aileme yardım edin” dedi.

Biraz tereddütte kaldım çünkü bu sorumluluğu almak istemiyordum ama kapıya gelip yardım isteyen, pejmürde, saçı sakalına karışmış bu zavallı adama yardım etmem, yani diğerkâmlık göstermem gerekiyordu. “Hayrola, sizin için ne yapabilirim” diye sordum.

***

Bir anda ağlamaya başladı ve “lütfen beni bu illetten kurtarın, elimde değil. Bazen şuurumu kaybedip karımla oğluma da vuruyorum, sonra da zerre kadar hatırlamıyorum” dedi. İsmini sorduğumda epey kafasını kaşıyıp, zorlukla hatırladı, 46 yaşındaymış ve adı da Sedat’mış.

İçimde merhamet duygusu uyandı ve eşikte konuştum. Senelerdir içermiş, işi gücü yokmuş, karısının parasıyla geçinirmiş, hiç arkadaşı yokmuş. Oğlunun bir süredir kendisinin peygamber olduğunu söylediğini ifade etti ve “bu zırdeliyi tedavi edin, ücreti mühim değil” dedi.

Oğlunu çağırdım. Bir metre doksan santim boyunda, babayiğit ve spor yaparak geliştirdiği vücuduyla heybetli bir şekilde karşımda duruyordu. Adı Mert’miş.  

Bu peygamberlik nasıl başladı, vahiy geliyor mu” diye sordum. Mütevazı ve mütebessim bir mahcubiyete “hayır Doktor Bey, öyle şeyler olmuyor” cevabını verdi.

Peki, evlâdım, istesen bir vuruşta babanı öldürecek kadar güçlü ve kuvvetlisin; neden bu kadar dayağa ve hakarete tahammül ediyorsun” diye sordum.

Yüzü mahcubiyetten kızardı ve “o benim babam, ona elim kalkamaz ki Kerem Bey” dedi.

***

Standart sorularımı sordum: “Hiç radyodan veya televizyondan mesaj alıyor musun, düşüncelerin okunuyor mu, olmayan sesler duyuyor musun”, içinden bir güç sana “peygambersin” diyor mu?

Hayır, efendim, sâdece bir kere öyle bir şey işitir gibi oldum ama bir hiç tekrarlamadı. Sâdece peygamber olduğum bana rüyamda Allah tarafından tebliğ edildi” dedi.

Eh, dört başı mamur bir şizofreni hastası vardı karşımda. O arada annesi de üst kattan indi; gözleri yaşlı ve çok mustaripti. “Aileyi tek başıma ayakta tutuyorum, ne olur bize yardımcı olun” dedi.

Kapıma gelen bu insanları geri çeviremezdim. Ücret talep etmedim. Babaya disülfiram (Antabus) verip bir süre hastaneye yatırmak istedim. Kabul etmedi ama ayaktan alabileceğini söyledi. Bu tedavi alkolden tiksindirmek için hastanede yapılmalıdır çünkü ölümcül yan etkileri olabilir.

Vazgeçtim ve bir antidepresan, Çinko içeren bir ilaç ve B12 vitamini ihtiva eden birer preparat yazdım. Düzenli olarak kullanmaya başladı ama tabii ki gene ayık olduğu her ân içiyordu.

***

Mert’i kendi arabama alıp fakülteye götürdüm. Norodol 20 mg Tablet, depo Prolixin (flufenazin dekaonat) yaptırdım ve kendi ellerimle sekiz seans EKT (elektrokonvülsif Terapi) uyguladım. O zamanlar herhangi bir narkoz vermeden, kendimiz yapabiliyorduk.

Hayretle gözlemledim ki, bu ilaçların yapması gereken yerinde duramama, akatizi, vücutta kasılma gibi hiçbir yan etki çıkmıyordu.

Çok sağlıklıydı ve bunu karaciğerinin ve böbreğinin çok çalışmasına, “hızlı metabolize edici” gruptan bir genç olmasıyla izah edebildim.

Bütün Kutsal Kitapları okumuştu ve kendini İslamiyet’e yakın bulmakla beraber, Kur’ân-ı Kerîm’de yazılanlar, eşcinsellerle ilgili ifadeler ve Hz. Muhammed’in veda hutbesindeki “karılarınızı gerekirse hafifçe dövünüz” şeklindeki ifadelerden hoşlanmamıştı.

Hiç insan başka birine vurur mu, bunu havsalam almıyor” dedi.

İlginç bir vak’aydı ve yardımcı olmak için bitin imkânlarımı kullandım.

Bir ayın sonunda, hiçbir şey değişmemişti ve hâlâ peygamber olduğundan emindi. Vahiyleri arada rüyalarında aldığını, hepsinin de barış ve mutluluk mesajları içerdiğini söylüyordu.

Babasının kendisinin bildiği bileli içtiğini, çok para batırdığını ve birkaç kere de başka kadınlarla ilişkiye girip, şuursuzca hareketler yaptı için hepsi tarafından terk edildiğini anlattı.

Bunlar ağır travmalardı ama Mert hep ermiş bir velî edâsıyla gülümsüyordu.

En son klozapin denedim. Bu ilaç şizofreni tedavisindeki en son seçeneklerden birisidir ve her hafta düzenli olarak kan sayımı yapılmasını gerektirir. Onu da altı ay kullandı, 600 miligrama kadar çıktım. Bana mısın demiyordu ve peygamberliği değişmiyordu. Kendine Eyyub diye bir de isim uydurmuştu.

***

Çok az sayıda ama kendisini seven arkadaşları vardı. Civardaki bir spor kulübüne yazılıp orada çalışmasını salık verdim.

Hemen dediğimi yaptı ve birkaç ay içinde heybetli bir sporcu oldu.

Spor yapmak vücuttaki endorfin ve enkefalini, serotonini arttırdığı için onun hem ruh hem de beden sağlığına iyi geliyordu.

Bir gün yanında kızıl saçlı, tek kulağında küpe olan on dokuz yaşında güzel bir genç kızla geldi, adı Aslı imiş.

Bak hayatım, bu benim doktorum Kerem Bey, sen de Aslı’sın, eminim seni çok sevecektir” dedi.

Bütün ilaçlarını usulünce kestim ve teşhisimi de geri aldım.

Bu genç iyi, ahlâklı, yardımsever ve herkese yardım eden, kendine özgü genç bir adamdı ve tedavisinin gerekmediğine karar verdim.

Sen en iyisi şu spor kulübünde vücut geliştirme ve biraz Uzakdoğu sporları çalış, en iyisi o olacak” dedim.

Babası bir süre sonra sirozdan vefat etti. O gün çok ağladı –ki bu gayet sağlıklı bir tepkiydi. Annesi de rahatlamıştı çünkü evdeki potansiyel katil artık hayatta değildi.

***

Son görüşmemizde “hayata asıl, kendini sev ve çevreni genişlet, evlenecek olursan da, mutlaka gelin adayıyla beni tanıştır evlât” dedim.

Tabii ki Hocam” dedi.

Sonra başka bir yere taşındılar ve bir daha hiç görmedim.

Hâlâ düşünürüm, “bu delikanlı peygamber miydi, değil miydi” diye…

Ne dersiniz, siz hiç böyle şeyler yaşadınız mı? 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 14 Aralık 2016 Çarşamba

260 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Uzun senelerdir tartışılan bir konuda nihayet bilim adamları anlaştılar. Mars gezegeni gece gökyüzünde olan en parlak objelerden biridir, onu çıplak gözle kolaylıkla parlak kırmızı bir yıldız olarak görebiliriz.

mars ile ilgili görsel sonucu

***

Her iki yılda bir, Mars ve Dünya en yakın noktalarına ulaşırlar, buna “karşı konum” deniyor. Bu olduğunda Mars, Dünya’ya 55.000.000 km kadar yakın olabiliyor. her iki yılda, uzay ajansları Kızıl gezegene uzay aracı yollamak için bu yörüngesel yerleşimin avantajını kullanıyorlar. Zaten uzun senelerdir süren hayatın atom-altı bir kuyruk yıldızla bir kaynaklandı, Hublle teleskopuyla en son yapılan gözlemlere göre üzerinde su olduğu da gözlemlenince, artık bu işi yapmak eminim ki çok kolaylaştı…

***

Peki, Mars’a gitmek  ne kadar sürüyor?Dünya’dan Mars’a olan toplam yolculuğun zamanı, fırlatmanın hızına, Dünya ve Mars’ın hizalanışına ve uzay aracının hedefine ulaşması için gereken yolcuğun zamanına dayanarak, 150-300 gün arasında değişiyor. Aslına bakarsanız, ne kadar yakıt yakmaya istekli olmanız zamanı etkileyen birinci faktör. Daha fazla yakıt, size daha kısa yolculuk zamanı olarak geri deniyor elbet; ama bu da maliyetin artması anlamına geliyor.

Mars’a gitmenin tarihi

Dünya’dan Mars’a olan seyahati tamamlamayı başaran ilk mekik NASA’nın Mariner 4’üydü. Mekik, 28 Kasım 1964 tarihinde fırlatılmıştı ve Mars’a 14 Haziran 1965 tarihinde başarılı bir şekilde, 21 fotoğraf çekerek ulaşmıştı. Mariner 4’ün toplam uçuş zamanı 228 gündü.

***

Mars’a olan bir sonraki başarılı görev Mariner 6’nındı;  25 Şubat 1969’da fırlatılan mekik, gezegene 1969’un 31 Haziran’ında ulaştı. Uçuş zamanı yalnızca 156 gün sürdü. Bu yolculuğu, Mariner 7’de başarılı bir şekilde bitirmiş ve bunun için sadece 131 güne ihtiyaç duymuştu. Mars etrafında ilk kez başarılı bir yörünge dönüşüne giden Mariner 9, 1971’in 30 Mayıs’ında fırlatılmış ve 13 Kasım 1971 tarihinde 167 günlük bir sürecin sonunda yörüngeye varmıştı. Mars keşifleri için zaman modeli, 50 yıla varan süredir sabit halde duruyor: yaklaşık 150-300 gün.

Daha fazla örnek vermek gerekirse:

  • Viking 1 (1976) => 335 gün
  • Viking 2 (1976) => 360 gün
  • Mars Reconnaissance Orbiter (2006) => 210 gün
  • Phoenix Lander (2008)=> 295 gün
  • Curiosity Lander (2012)=> 253 gün

Neden bu kadar uzun sürüyor?

Mars’ın yalnızca 55 milyon km uzakta olduğu gerçeğini dikkate alırsak ve mekiğin saatte 20.000 km hızınınım doruğunda yolculuk aldığını düşünürsek, mekiğin seyahati 115 günde tamamlamasını bekliyor olabilirsiniz; fakat daha uzun sürüyor. Bunun  asıl sebebi, hem Dünya’nın hem de Mars’ın, Güneş etrafında yörüngede dönüyor olmaları. Mars’a direk nişan alıp roketlerinizi öylece ateşe verip gidemiyorsunuz; çünkü öyle yaptığınız takdirde oraya vardığınız zaman, Mars çoktan hareket etmiş olur. Bunun yerine Dünya’dan fırlatılacak olan uzay mekiğinin, tam da Mars’ın olacağı noktaya hedef alınması gerekiyor. Bu da, seyahati bizim gibi faniler için artık imkânsız kılıyor

***

Diğer bir sınırlama ise yakıt. Eğer sınırsız miktarda bir yakıt olsaydı, uzay mekiğinizi direk olarak Mars’a nişan alır, roketlerinizi yolculuğun yarısına kadar ateşlerdiniz, sonra da dönüp  yolculuğun diğer yarısında hızı keserek ilerlerdiniz. Böylece yolculuğun zamanını sabit olandan, bir oran azaltabilirdiniz ama bunun için ihtiyaç duyulan yakıt, bilinen imkânların dışında.

Mars’a en düşük miktarda yakıtla nasıl gidilir?

Mühendislerin öncelikli endişesi, bir uzay aracını Mars’a en düşük yakıt kullanımıyla nasıl götürebilecekleridir. Robotlar uzayın saldırgan ortamını pek umursadıklarından dolayı roket fırlatışının maliyetini düşürebildiğiniz kadar düşürmek gayet mantıklı bir hâl alıyor.

***

NASA mühendisleri, bir uzay mekiğini Dünya’dan Mars’a en az miktarda yakıtla yollamayı olası kılmak için Hohmann Transfer Yörüngesi (ya da Minimum Enerji Transfer Yörüngesi) denilen yolculuk tekniğini kullanıyorlar. Teknik ilk olarak, 1925’te bu manevranın ilk açıklamasını yayınlayan Walter Hohmann tarafından ileri sürüldü.

Roketinizi direk Mars’a hedef almak yerine uzay mekiğinizin yörüngesini arttırıyorsunuz, böylece Güneş etrafında Dünya’dan daha büyük bir yörüngeyi izliyor. Sonuç olarak bu yörünge, Mars’ın yörüngesiyle kesişiyor, üstelik tam da Mars’ın orada olduğu an.

Eğer fırlatmayı en az yakıtla yapmayı istiyorsanız, uzun yolu seçip yörüngeyi artırmanız ve Mars’a olan yolculuk süresini yükseltmeniz gerekiyor.

Mars’a olan yolculuk zamanını düşürmek için diğer fikirler

Bir uzay mekiğinin Mars’a ulaşması için 250 gün beklerken biraz sabra ihtiyaç duysak da, eğer insanları yolluyorsak, tamamen farklı bir itiş gücü metoduna ihtiyaç duyabiliriz. Neden mi? Uzay saldırgan bir ortam ve gezegenler arasındaki uzayda bulanan radyasyon,  astronotlara uzun dönemde ciddi sağlık riskine yol açıyor.

Arka plandaki kozmik ışınlar, kansere sebebiyet veren bir radyasyon barajı görevini de üstleniyor; ama daha büyük bir risk var, o da korunmasız astronotları birkaç saatte öldürebilen, güçlü güneş fırtınaları!

Eğer yolculuk zamanını düşürebilirseniz, astronotların radyasyona maruz kaldıkları zamanı düşürürsünüz ve buna ek olarak dönüş yolculuğu için gerekli kaynakları azaltmış olursunuz.

***

Nükler yakıtla gitmek

Fikirlerden biri olan nükleer rokette, işlenmiş sıvıyı (hidrojen gibi), bir nükleer reaktörün içinde yoğun sıcaklıklarda ısıtabiliriz ve sonra onu roketin ağzından dışarıya yüksek hızlarda boşaltarak bir itiş gücü oluşturulabiliriz. Kimyasal reaktörlerden daha yoğun enerjiye sahip olan nükleer reaktörler ile daha az yakıt ile daha hızlı itiş elde edilebileceğinden; nükleer bir roketin yolculuk zamanını 7 aya kadar düşürülebileceği öne sürülüyor.

Manyetikle gitmek

Bir diğer öne sürülen teknolojinin adı Değişken Özel İtki Magnetoplasma Roketi (VASIMR). Elektromanyetik motordan oluşan sistem, radyo dalgalarını kullanarak püskürtücüyü iyonize ediyor ve ısıtıyor. Bu plazma adı verilen, iyonize olmuş bir gaz oluşturuyor; bu da daha sonra uzay mekiğinin arkasından dışarıya bırakılırken manyetik etki yaratarak, yüksek hızda itici kuvvet oluşturuyor. Eski astronot Franklin Chang-Diaz, bu teknolojinin gelişmesi için öncü oluyor ve bir prototipinin Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Dünya üzerindeki seviyesini koruması için kurulması beklentiler arasında. Mars’a olan bir görevde, bir VASIMR roketinin seyahat zamanını 5 ayın altına düşürebileceğine inanılıyor.

Anti maddeyle gidelim

Muhtemelen, en alışılmadık önerilerden biride, bir anti-madde roketi kullanmak olsa gerek. Parçacık hızlandırıcılarda yaratılacak bir anti-madde makul olasılıkla kullanabileceğiniz en yoğun enerji. Atomun maddesi atomun anti-maddesiyle buluşunca, bunlar saf enerjiye dönüşüyorlar ve Albert Einstein’ın ünlü E=mc2 denkleminde varsaydığı gibi sadece 10 miligramlık anti-madde, insan taşıyan mekiği sadece 45 günde Mars’a ulaştırabilir. Ama mümkün olsa bile çok az miktarda anti-madde üretmek  için bile 250 milyon Dolar’a ihtiyacımız var.

Mars’a yapılacak gelecek yolculuklar

Mars’a gidiş yolunun süresini kısaltmak için inanılmaz teknolojiler teklif edilse de, mühendisler denenmiş ve doğru bildikleri minimum enerji transfer yörüngesi metodunu kimyasal roketleriyle kullanmaya devam edecekler. NASA’nın, 2013’te başlatacağı, MAVEN görevi de bu tekniği kullanacak; buna ek olarak ESA’nın Dış Mars (ExoMars) görevleri de aynı tekniği izleyecek. Diğer tekniklerin yaygınlaşması ve Mars’a olan yolculuğun yarı yarıya azalması için önümüzde daha onlarca yılın olduğu gözüküyor. Ama kim bilir belki de düşük maliyetli yeni bir teknoloji geliştirilir ve o kadar beklememiz gerekmez.

Diyelim ki ben ve ailem gitmeye karar verdik.

Bu durumda bir çeşit tersine evrim yaşanmak zorunda kalacak.

Önce sonra virüsler, sonra, arkhea denen en küçük canlı birimleri, sonra en küçük bitkiler, akabinde de diğer şeylerin taşınması gerekecek.

ABD Uzay ve Havacılık Dairesi'nin (NASA), uzay aracı Spirit’in 2007'de çektiği fotoğraflarda Mars'ta daha önce hayat olduğuna dair izler bulunduğu ileri sürüldü. Fotoğraflarda görülen bazı yapıları aslında mikro canlıların oluşturduğu ve bu izlerin mikrobik düzeyde hayat olduğunu gösterdiği düşünülüyor.

 ***

Nature Communication isimli bilimsel dergide çıkan bir makaleye göre; uzay aracının 2007’de Gusev krateri yakınlarında fotoğrafladığı toprak, taş ve tozdan oluşan regolit tabakası ve kayalıklı yüzeylerde büyük ihtimalle biyo-izler olduğu kaydediliyor.

Regolitin ve kayalık yüzeylerin opalin silikadan meydana geldiği belirtiliyor. Uzmanlar bu kayaların arasında tıpkı Dünya'daki gibi, tek hücreli canlıların oluşturduğu stromatolit isimli yapıların bulunabileceği ihtimali üzerinde çalışıyor.

***

Sadece Batı Avustralya’daki Köpekbalığı Körfezi ve Şili’deki El Tatio gayzerinde bulunan stromatolitler Dünya’da en eski hayat şekli olarak kabul ediliyor.

Demek ki yeniden canlılık öncesi olan stromatolitler oluşturulacak,

İnce bir atmosferi olan Mars gerek Ay’daki gibi meteor kraterlerini, gerekse Dünya’daki gibi volkan, vadi, çöl ve kutup bölgelerini içeren çehresiyle bir dünya benzeri gezegendir. Ayrıca dönme periyodu ve mevsim dönemleri Dünya’nınkine çok benzer. 2 adet uydusu bulunmaktadır.

Mars’taki Olimpos Dağı adı verilen dağ Güneş Sistemi’nde bilinen en yüksek dağ ve Marineris Vadisi adı verilen kanyon en büyük kanyondur.

Ayrıca Haziran 2008’de Nature dergisinde yayımlanan üç makalede açıklandığı gibi, Mars’ın kuzey yarımküresinde 10.600 km. uzunluğunda ve 8.500 km. genişliğindeki dev bir meteor kraterinin varlığı gösterilmiştir.

Mars Haberleri

Anlaşılan bu seyahat o kadar sürecek ki, belki de dünyadaki hayatın çoğu çoktan ortadan kalkmış olacak ve gelecekteki muhtemelen kocaman kafalı, telepatiyle anlaşan, uçarak haberleşen ve tamamen ruhani şekilde iletişim kuran bilim adamları buraya bir yerlerden (en yakını Dünyamız), çevresindeki uydulardan veya diğer uzay cisimlerinden Oksijen taşıyacaklar.

***

Peki, daha Ay’da bile kolonileşmeyi başaramamış olan insanoğlu bunu nasıl yapacak?

Önce çok dayanıklı astronotlar bulunacak, orada güvenilir barınaklar inşa edilecek ve burada ne kadar malzeme varsa, hepsini oraya taşıyacaklar.

Sonra güvenilir yerleşim bölgeleri inşa edecekler ve adeta tersine çevrilmiş bir film gibi her şeye tekrar başlanacak.

***

Sonra da önce kanallara su pompalanacak, göktaşları berhava edilecek ve Mars’ın Güneş’ten ortalama uzaklığı yaklaşık 230.000.000 Km. (1,5 AU), yörünge süresi ise 687 Dünya günü olduğuna göre, yeni takvimler de icat edilmek zorunda kalınacak..

Mars günü Dünya gününden biraz daha uzun olup, tam olarak 24 saat, 39 dakika ve 35,244 saniye olduğuna göre, önce en elitler, sonra daha orta sınıf, sonuçta da işçiler oraya taşınacak ve aynen Dünyamızda olduğu gibi Oksijen ve Nitrojen’den oluşan bir atmosfer oluşturulacak.

***

Peki, öyle herkes gidebilecek mi?

Hiç sanmam…

Önce torpilli elitler, sonra orta sınıftan gönüllüler, en sonunda da ırgatlar gidecek ki, orada barınaklar inşa etsinler, her şeyi yoluna koysunlar ve bizler de rahatça uzanıp keyfimize bakalım.

Peki, bu insanoğluna ne kazandıracak?

***

3.5 milyar sonra olacak olan bizim evrenimiz için “Kıyamet Kopmasından” kurtulunca ve aynen burada da her şeye yeniden başlanacak.

İşte ben şimdi nasıl üzülmem…

Bizim neslimizin buna vakti de parası da yetmez.

Gene de bir şansımızı deneyeceğiz ama korkarım pek şansımız yok.

İdare gene demokratik mi olacak?

Hiç sanmam çünkü ancak otoriter bir idare ile yönetilirse orada yaşanabilir.

Peki, burada yaşayacak olanların dini olacak mı, orada da aynı şeyler cereyan edecek mi? Bunu ancak çok uzun bir süre sonra görebileceğiz.

Gönlüm istiyor ki, ilk gidenler arasında Türkler de olsun.

Hep bilimle ve sevgiyle, en önemlisi dayanışmayla kalalım.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 28 Kasım 2016 Pazartesi

Etiketler: mars Uzay Yolculuk
370 kez okundu
0