Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Bildiğimiz dünyanın sonu geldi. Can alıcı soru: Peki şimdi ne olacak?

Hayatta kalanlar kaderlerini kabullendiklerinde-önceki hayatlarını mümkün kılan altyapının tamamen çöktüğünü fark ettiklerinde-uzun vadede küllerinden yeniden doğmak ve gelişmeyi sağlamak için ne yapabilecekler? Olabildiği kadar hızla toparlanabilmeleri için hangi hayati bilgilere ihtiyaçları olacak?

Bu kitap bir hayatta kalma kılavuzu. Kıyamet sonrasında hayatta kalmak için sahip olmanız gereken becerileri anlatanlardan değil -onlardan zaten bir sürü var- teknolojik gelişmişliğe sahip bir medeniyeti tekrar nasıl inşa edebileceğimizi gösteren bir kitap. Elinizde çalışan bir örneği yoksa mesela içten patlamalı bir motoru, bir saati ya da mikroskobu nasıl yaparsınız? Hatta daha geriye gidelim, nasıl tarım yapar ve kıyafet üretirsiniz?

Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar, yaşamlarını mümkün kılan medeniyetin temel süreçlerinden kopmuş durumda. Yediklerimizin, evlerimizin, kıyafetlerimizin, ilaçlarımızın, kullandığımız malzemelerin nasıl üretildiğiyle ilgilien basit bilgiler konusunda bile cahiliz. Temel becerilerimizi o denli kaybettik ki, bir gün raflardaki yiyecekler ya da askılardaki kıyafetler büyülü bir şekilde ortadan kalksa, günümüz medeniyetinin yaşam destek ünitesi çökse, büyük bir bölümümüz hayatlarımızı devam ettiremeyiz. Kuşkusuz, toprakla ve üretim biçimleriyle çok daha derin bir bağla, bu becerilere herkesin sahip olduğu bir devir vardı ve kıyamet sonrası bir dünyada hayatta kalabilmek için saati geri almamız ve bu temel becerileri tekrar öğrenmemiz gerekiyor.

Dahası bugün hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası olan aletlerin teknolojisi, sayısız başka teknolojilerin varlığını gerektiriyor. Bir iPhone yapabilmek için onun tasarımını ve her bir parçası için hangi malzemeye ihtiyacınız olduğunu bilmekten çok daha fazlasına ihtiyaç var.

Bireysel yeteneklerimiz ile gündelik yaşamımızdaki en basit cihazların üretimi arasındaki uçurum, 2008 yılında, o dönem Royal Collage of Art’ta yüksek lisansını yapan Thomas Thwaites, sıfırdan bir ekmek kızartma makinesi yapmaya giriştiğinde gayet açık bir şekilde ortaya serildi. Thwaites ucuz bir ekmek kızartma makinesini alıp parçalarına ayırdı (demir çerçeve, mika-mineral yalıtım levhâları, Nikel ısıtma telleri, bakır teller ve fiş ile plastik kasa) ve sonra tüm hammaddeleri ocaklardan ve madenlerden kendisi kazıp çıkardı. Ayrıca basit, tarihsel metalürji teknikleri öğrendi. 16. yüzyıldan kalma bir metne bakarak ve metal bir çöp kutusu, mangal kömürü ve körük yerine bahçelerdeki yapraklardan kurtulmak için kullanılan şu üfleyicilerden kullanarak ilkel bir demir eritme ocağı yaptı. Sonuç son derece ilkel, grotesk bir güzelliği olan bir alet ve bu kitapta ele aldığımız sorunu gayet başarılı bir şekilde ortaya koyuyor.

Aslına bakarsanız “ilgili olan her şeyi içeren bir kitap” fikri yeni değil. Geçmişte, ansiklopedileri derleyenler, büyük medeniyetlerin kırılganlığını ve toplum çöktüğünde uçup gidecek olan, halkın hafızasındaki bilimsel bilginin ve pratik becerilerin ne denli değerli olduğunu bizim bugün yaptığımızdan çok daha iyi kavrıyordu. Denis Diderot, ilk cildi 1754’de yayımlanan ansiklopedi’sini, arkalarında bilgi kırıntılarından başka bir şey bırakmadan yok olup giden Mısır, Yunan ve Roma’nın antik kültürlerinde olduğu gibi, bizim uygarlığımızı söndüren bir felaket olması durumunda insan bilgisini gelecek nesiller için koruyan güvenli bir bilgi havuzu olarak görüyordu. Böylece ansiklopedi, bilgiyi toplayan, bir mantık çerçevesinde düzenleyen, çapraz referanslar veren ve büyük çaplı bir felaket durumunda onu zamanın aşındırmasından koruyan bir zaman kapsülü haline geldi.

Aydınlanma çağından beri dünyaya dair bilgilerimiz katlanarakarttı ve bugün insan bilgi birikiminin eksiksiz bir özetini yapmak binlerce kat daha zor. Böyle “ilgili olan her şeyi içeren bir kitap”ın ortaya çıkarılması, on binlerce insanın yıllarca gece gündüz çalışmasını gerektiren bir modern dönem piramit inşa projesine benzer. O dönemde bu zahmete firavunların öte dünyaya güvenli bir şekilde geçmesi için giriliyordu, bizim örneğimizde de medeniyetinizin ölümsüzleştirilmesiiçin girilecek.

Çözüm, fizikçi Richard Feynman'ın yaptığı bir yorumda bulunabilir. Feynman, tüm bilimsel bilginin yok olması ve bu durumda ne yapılabileceğine dair varsayımda bulunurken, felaketten kurtulan herhangi bir zeki canlıya güvenli bir şekilde aktarmak üzere kendisine tek bir cümle seçme izni veriyor. Peki, en az kelimeyle en çok bilgiyi hangi cümle içerir? “Bence,” diyor Feynman, “bu atom tezidir; yani her şeyin atomlardan oluştuğu, bu küçük parçacıkların sürekli hareket halinde olduğu, aralarında az bir mesafe olduğunda birbirlerini çektikleri ama sıkıştırıldıklarında birbirlerini ittikleri.”

Bu basit cümlenin kastettiği şeyleri ve sınanmaya açık varsayımlarını düşündüğünüzde dünyanın yapısına dair ne kadar çok şey anlattığını görüyorsunuz. Mesela parçacıkların birbirlerini çekmesi suyun yüzey gerilimini açıklıyor ve birbirlerine yakın atomların birbirlerini karşılıklı olarak itmeleri, neden üzerinde oturduğum kafe sandalyesinden düşmediğimi açıklıyor. Atomların çeşitliliği ve onların kombinasyonlarıyla oluşan bileşimler kimyanın temel prensibini oluşturuyor. Bu tek, son derece dikkatli bir şekilde kurulmuş cümle, içinde çok yoğun bir bilgi barındırıyor ve cümle siz üzerine düşündükçe daha çok şey söylüyor.

Feynman’dan aldığım feyizle, medeniyetin yıkılmasından sağ çıkanlara yardım etmenin en iyi yolunun, tüm bilgi birikiminin kapsamlı bir kaydını oluşturmak değil, en temel bilgilere dair bir rehber hazırlamak olduğunu savunuyorum.

Aynı şekilde, geriye doğru baktığımızda birçok icadın ortaya çıkması aşikâr gibi görünür, ama bazı durumlarda, önemli bir gelişme ya da icadın ortaya çıkma anı, belirli herhangi bir bilimsel keşfin ya da etkin bir teknolojinin arkasından gelmek zorundaymış gibi görünmüyor. Bir medeniyetin yeniden başlatılması konusunda bu örnekler cesaret verici, çünkü hızlı başlatma kılavuzumuzun, hayatta kalanların bazı kilit teknolojileri yeniden nasıl üretebileceklerini bulmaları için sadece birkaç temel tasarım özelliğini anlatmasının yeterli olduğunu gösteriyor.

Mesela el arabası, birilerinin aklına daha önce gelmiş olsaydı, ortaya çıkışından yüzyıllar önce bulunabilirdi. Kulağa tekerlek ile kaldıracın çalışma prensiplerini birleştiren önemsiz bir örnekmiş gibi gelebilir, ama bu alet muazzam bir işgücü tasarrufunu temsil eder ve Avrupa'da tekerlekten binyıl sonrasına kadar görülmemiştir (ilk tasvir MS yaklaşık 1250 yılında bir İngiliz el yazmasında görülür).

Bu denli geniş etkileri olan ve kıyamet sonrasında yeniden toparlanmanın pek çok diğer unsurunu destekleyecek diğer icatlara da kuş uçuşu bir yoldan ulaşılabilir.

Yeni teknolojiler geliştirilirken, ilerlemedeki bazı adımlar tamamıyla atlanabilir. Bir hızlı başlangıç kılavuzu, toparlanmaya çalışan bir topluma, tarihimizdeki ara aşamaları atlayıp daha ileri ama gerçekleştirilmesi mümkün gelişmelere nasıl geçebileceğini gösterebilir. Günümüzde gelişmekte olan Afrika ve Asya toplumlarında bu tür teknolojik sıçramaların bir sürü örneği var.

Mesela enerji nakil hatlarına uzak birçok topluluk, güneş enerji panellerinden enerji sağlayıp, fosil yakıtlara bağımlı olan Batı ilerlemesinden yüzyıllarca ileri gitmiş durumda. Afrika'nın kırsal bölgelerinde kerpiç kulübelerde yaşayan birçok köylü, semafor kuleleri, telgraf ve sabit hat telefonları gibi ara teknolojileri atlayarak cep telefonlarını kullanmaya başladı.

Temel şeylerle başlayacağız ve kıyametten sonra kendiniz için konforlu bir yaşamın -yeterli yiyecek ve temiz su, kıyafet ve yapı malzemeleri, enerji ve en gerekli bir diziilaçlar gibi-temel unsurlarını nasıl sağlayacağınıza bakacağız. Hayatta kalanların bir dizi acil meselesi olacak: Tarlalardan toplanabilen ürünler toplanmalı ve ölüpyok olmadan önce tohum havuzları oluşturulmalı; biyoyakıt olarak kullanılan ürünlerden elde edilecek dizel yakıtla makineler çalıştırılmaya devam edilebilir ve bir enerji nakil hattı oluşturmak için parça toplanabilir. Bu yüzden ölü bir medeniyetin yıkıntıları arasından nasıl en iyi şekilde malzeme toplanacağına bakacağız: Kıyamet sonrasının dünyası, bir şeye yeni kullanım alanları bulma, tamircilik ve çözüm yaratma konusunda ustalaşmayı gerektirecektir.

Olmazsa olmazları yerine koyduktan sonra tarımı nasıl eski haline getirebileceğimizi, yiyeceklerimizi nasıl koruyacağımızı ve bitki ile hayvan liflerinin nasıl giyeceğe dönüştürülebileceğini anlatacağım.

Kâğıt, çömlek, tuğla, cam ve demir gibi mâlzemeler bugün o kadar yaygın ki bize sıradan ve sıkıcı geliyorlar ama ihtiyacınız olsa bunları nasıl yapardınız? 

Sonraki bölümlerde tıbbı yeni baştan nasıl öğreneceğimizi, mekanik güçten nasıl yararlanacağımızı, elektrik üretimi ile depolanmasını ve basit bir telsiz yapmayı öğreneceğiz. Ayrıca Uygarlığı Yeniden Nasıl Kurarız? Kâğıt, mürekkep ve matbaa yapımına ilişkin bilgiler de içerdiğinden, bu kitabı baştan üretmek de mümkün olacak.

Umudum, korkunç bir felaket darbesinde bile medeniyetin ışığının sönmemesi ve hayatta kalanların çok fazla gerilememesi; toplumumuzun özünün korunması ve bu bilgi tohumlarının, kıyamet sonrasında sulandıkça yeniden yeşermeleri.

BİLDİĞİMİZ DÜNYANIN SONU

Ağır bir kriz durumunda toplumsal sözleşme, kanun ve düzenin tamamen çözülerek çökmesiyle birdenbire bozulabilir.

Toplumsal sözleşmede yerel düzeye bir yarılmanın sonuçlarını görmek için dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş ülkesinebakmamız yeterli. New Orleans, 2005 yılında Katrina Kasırgası tarafından yerle biredildi. Şehrin sakinleri yerel yönetimin ortalıkta olmadığını ve yakında bir yardımın gelmeyeceğini fark ettiğinde toplumsal düzen hızla bozuldu ve anarşi baş gösterdi. 

Yani büyük bir afetten sonra otoritenin ve emniyet güçlerinin ortadan kalkmasının yarattığı iktidar boşluğunu örgütlü çetelerin doldurmasını ve kendi kişisel derebeyliklerini ilan etmesini bekleyebiliriz. Kalan kaynakların (yiyecek, yakıt vb.) kontrolünü ele geçirenler, yenidünya düzeninde bir değer taşıyan her şeyi yöneteceklerdir.

Nakit para ve kredi kartları bir değer taşımayacaktır. Kalan yiyecekler el koyarak kendi “malları” ilan edenler, eski Mezopotamya imparatorlarının yaptığıgibi yiyecek karşılığında sadakat ve hizmet satın alarak çok zengin ve güçlü olacaklardır: Doktorlar ve hemşireler gibi özel becerileri olanların, böyle bir ortamda bu bilgiyi kendilerine saklamaları iyi olabilir, zira uzmanlık sahibi kölelerolarak söz konusu çetelere hizmet etmeye zorlanabilirler.

Yağmacıları ve rakip çeteleri hızla savuşturmak için ölümcül dozda şiddet uygulanması gerekebilir ve kaynaklar azaldıkça rekabet kızışacaktır. Kıyamete aktif bir şekilde hazırlık yapan insanların (bunlara “Hazırlananlar” deniyor) sıkça kullandığı bir söz var: “Bir silaha ihtiyacın olduğunda silahsız olmaktansa, bir silaha sahip olup ihtiyaç duyma.”

Hapishaneler. Normal zamanların tam tersi bir amaçla kullanılacak hapishaneler, sakinlerinin dışarı çıkmasını engellemek için yüksek duvarlara, sağlam kapılara, dikenli tellere, gözetleme kulelerine sahip; dışarıdakileri dışarıda tutmak için de eşit derecede etkili olacaklarına şüphe yok.

Suçun ve şiddetin geniş çapta patak vermesi, herhangi bir felaket olayının muhtemelen kaçınılmaz bir sonucu.

“En iyi”ye geleceğiz ama önce gelin “en kötü”süne bir bakalım.

Medeniyeti tekrar inşa etmek söz konusu olduğunda en kötü mahşer günü çeşidi topyekûn bir nükleer savaş olur. Bütün dünyayı kapsayan bir nükleer savaş durumunda yerle bir olacak hedef şehirlerden birinde olmasanız bile, günümüz dünyasındaki mâlzemelerin büyük kısmı kullanılmaz hale gelecek ve kararan gökyüzü ile zehirli toprak tarımın eski haline dönebilmesini geciktirecektir.

Doğrudan öldürücü olmasa da bir o kadar kötü olan bir başka şey Güneş'ten devasa bir taçküre kütle atımı olurdu. Hiç görülmedik şiddette bir güneş patlaması gezegenimizin her yanında manyetik alanları etkileyerek bir çan gibi çınlamalarına sebep olur ve elektrik dağıtım hatlarında devasa akımlara yol açarak trafoları tahrip eder ve tüm dünyada elektrikler kesilirdi. Küresel bir elektrik kesintisi, suyun ve gazın dağıtımı ile yakıtların rafine edilmesini imkânsız kılar ve aynı nedenlerle trafoların yerlerine yenilerinin yapılması da mümkün olmaz.

Günümüz medeniyetinin temel altyapısının bu şekilde yok olması, derhal ölümlere sebep olmasa da toplumsal düzen hızla çöker, kalan malzeme hızla tüketilir ve ardından nüfus hızla azalmaya başlar.

Sonunda hayatta kalanlar, yine nüfusu büyük oranda azalmış bir dünyada yaşıyor olur, ama bu sefer ellerinde kendilerini toparlayana kadar bir süre refah içerisinde idare etmelerine yetecek kaynaklar olmaz.

Bu senaryonun gerçekleşmesi için, dünyanın sonunu getirecek en iyi yol hızla yayılacak bir salgın olurdu. En ideal virüs salgını, yayılma oranı son derece yüksek, kuluçka dönemi uzun ve neredeyse yüzde yüz ölümcül bir salgındır. Böylece, kıyamet aracı bireyler arasında olağanüstü bir hızla yayılır, hastalıkların etkisini göstermesi çok kısa bir sürede gerçekleşir.

Bugün tam anlamıyla şehirli bir tür haline geldik -2008’de şehirde yaşayan insanların sayısı kırsal kesimde yaşayanların sayısını geçti-ve insan yerleşimlerinin yoğunluğu ile kıtalar arası yolculukların yaygınlaşması bulaşma oranının yükselmesi için mükemmel şartları sağlıyor. Avrupa nüfusunun üçte birini (ve muhtemelen tüm Asya’da benzer oranda bir nüfusu) yok eden 1340'1ardaki Kara Ölüm salgını bugün ortaya çıkacak olsa teknolojik uygarlığımız çok daha fazla etkilenirdi.

Peki, insanların hem tekrar çoğalabilmesi hem de medeniyetin yeniden inşasının hızla gerçekleşmesi için gerekli asgari hayatta kalma oranı nedir? Başka bir deyişle, hızlı bir yeniden başlangıç için gereken kritik kitle büyüklüğü nedir?

Hayatta kalma oranları yelpazesindeki iki uç noktaya Mad Max ve Ben, Efsane! senaryoları diyeceğim. Günümüz toplumunun teknolojiye dayanan sisteminin çöktüğü ama kısa vadede bir nüfus azalmasının yaşanmadığı (taçküre kütle atımının yol açtığı gibi) bir durumda nüfusun büyük kısmı kalan kaynakları tüketmek için şiddetli bir rekabete girecektir. Bu, refah döneminin boşa harcanmasına, toplumun hemen Mad Max'te görülen türden bir barbarlığa yönelmesine ve ardından nüfusun hızla düşmesine neden olur; bu durumda hızlı bir şekilde geri dönüş umudu düşüktür.

Öyleyse nüfusun tekrar artması için gerek duyulan en az sayı teorik olarak ne kadardır?

Sorun şu ki-sanayileşmiş tarım ve modern tıbbın imkânları kullanarak yıllık %2 gibi dünyanın gördüğü en yüksek nüfus artış oranına ulaşsa bile- bu topluluğun Sanayi Devrimi’ndeki nüfusa ulaşması sekiz yüzyıl alacaktır.

Doğanın Geri Dönüşü:

Rutin düzenin sona ermesinin hemen ardından doğa, şehir mekânlarımızı ele geçirme fırsatını kaçırmayacaktır. Sokaklar ve kaldırımlar bunun en başta gelen örnekleri olacaktır. Şöyle ki: Yerleşim yerleri çöp ve enkazla dolacak, bunlar kanalizasyonları tıkayacak ve biriken sular ile yığılan çöplerin malç biçiminde çürümesine sebep olacaktır. Bu tür ceplerde önce yabani otlar bitmeye başlayacak. Birkaç yıl içerisinde, biriken yapraklar ve bu ilk büyüme dalgasının sonucu olan diğer bitkisel atıklar çürüyerek organik bir humusa dönüşecek, bu humus rüzgârın taşıdığı toz, ufalanmış beton ve tuğla parçalarıyla karışarak şehirlerdeki toprağı benzersiz hale getirecektir.

Şehirlerin asfalt veya kaldırım taşlarıyla kaplı olmayan yerleri, yani parkları ve açık alanlarıysa hızla ormana dönüşecektir.

Bir veya iki on yıl içerisinde büyük çalılar ve huş ağaçlan yoğunlaşacak, kıyametten sonraki ilk yüzyılın sonuna gelindiğinde her yan sık ladin, karaçam ve kayın ormanlarıyla dolacaktır. Doğa insanlara bıraktığı alanları geri kazanmakla meşgulken binalarımız, büyümekte olan ormanların arasında çürüyüp un ufak olacaktır. Bitki örtüsü geri dönünce ve sokaklar ağaçlar ve rüzgârların uçurduğu yapraklarla kaplanınca, bunların kırık pencerelerden sokaklara saçılan çöplerle karışması yangınlar için uygun bir ortam oluşturacaktır. Binaların kıyısında köşesinde biriken maddeler, yazın düşen yıldırımlar ya da kırık bir camdan geçen odaklanmış güneş ışığıyla tutuşacak ve çıkan yangın sokaklar boyunca yayılarak çok katlı binaların içini yakıp kül edecektir.

Günümüz şehirleri, 1666' da Londra’da veya 1871'de Chicago’da olduğu gibi, bir ahşap binadan diğerine sıçrayarak dar sokaklar boyunca hızla yayılan yangınlarla yerle bir olmaz, ama itfaiyecilerin karşı koymadığı alevlerin yayılması yine de yıkıcı olacaktır. Yeraltında ve binaların içlerindeki borularda kalan gazların patlaması ve sokaklardaki araçların depolarında kalan benzinin yanması cehennem ateşini daha çok besleyecektir. Bir yangın hızla yayıldığında patlamayı bekleyen bombalar şehirlerin her yanına yayılmış durumda: benzin istasyonları, kimya depoları ve kuru temizlemecilerdeki son derece istikrarsız ve yanıcı maddeler

Yangınlar terk edilmiş şehirlere büyük zararlar verecektir, ama büyük bir özenle inşa edilmiş binalarımızın kesin yıkımına er ya da geç sebebiyet verecek olan sudur.

Kıyametten sonraki ilk kış donmuş su boruları patlayacak ve buzlar çözülür çözülmez binaların içlerini su basacaktır. Yağmur suları kırık camlardan içeri dolacak, yerlerinden çıkmış kiremitlerin arasından sızacak ve tıkanmış borulardan ve kanalizasyondan taşacaktır.

Pencerelerin ve kapı çerçevelerinin boyalarının dökülmesi sonucu nem, binaların içlerine sızarak bütün iç duvarlar çökene kadar ahşap aksamı çürütecek ve metalleri paslandıracaktır.

Ahşap aksam da (yer kaplamaları, kirişler ve çatı destekleri) yapıyı bir arada tutan çiviler, vidalar ve cıvatalar paslanana kadar nemi emip çürüyecektir.

Yani bir veya iki nesil içinde şehir coğrafyası tanınmaz hâle gelecektir. Fırsatı kaçırmayan fidanlar ulu ağaçlara dönecektir.

Şehir caddelerinin ve bulvarlarının yerini, harap olmuş ve pencerelerinden dikey ekosistemlerin fışkırdığı, çok katlı binalar arasındaki yapay kanyonları dolduran sık orman koridorları alacaktır.

Doğa, şehir cangılını geri kazanacaktır. Zamanla, çöken binaların molozlarından çıkan sivri uçlar da çürüyen bitki özlerinin oluşturduğu birikmiş toprak tarafından yumuşatılacak; bir zamanlar göklere uzanan binalar tamamen yeşilliklerin altında kalıncaya kadar, pislik tepeciklerinden ağaçlar fışkıracaktır.

Şehirlerden uzakta, hayalet gemi filoları okyanuslarda sürüklenecek, zaman zaman rüzgârların kaprisiyle ve akıntılarla taşınarak bir kıyıda karaya vurup midelerindeki zehirli petrolü sızdıracak ya da rüzgârda savrulan karahindiba tohumları gibi üzerlerindeki konteynırları okyanus akıntılarına bırakacak.

Öte yandan, doğru yerde ve doğru zamanda herhangi bir insan buna tanık olacaksa, muhtemelen izlemesi en muhteşem enkaz, insanlığın en büyük yapılarından birinin Dünya'ya dönmesi olacak.

Uluslararası Uzay İstasyonu, yapımı on dört yıldan fazla süren ve Dünyanın alçak yörüngesinde dönen yüz metre genişliğinde bir yapı: Modüllerin, onları bağlayan ince kirişlerin ve güneş panellerinden oluşan uzun ince kanatların birleştirilmesiyle oluşmuş etkileyici bir uzay gemisi. Dört yüz kilometre üstümüzde gezinse de Uzay İstasyonu atmosferin tamamen dışında değil ve Dünya'nın atmosferi bu yapıyı belli belirsiz ama sürekli bir şekilde sürüklüyor. Bu durum, Uzay İstasyonu'nun yörünge enerjisini tüketir ve böylece İstasyon düzenli bir şekilde Dünyaya doğru çekilir. Dolayısıyla istasyonun roket iticilerle sürekli tekrar itilmesi gerekiyor. Astronotların ölmesi ya da yakıtın bitmesiyle Uzay İstasyonu ayda iki kilometre düşecektir. Çok geçmeden alt atmosfere doğru çekilerek bir ışık ve ateş topuna dönüşecek, yapay bir yıldız kayması gibi yok olacaktır.

Kıyamet Sonrası İklimi

Kentlerimizin ve kasabalarımızın yavaş yavaş harap olması hayatta kalanların tanıklık edeceği tek dönüşüm süreci değil.

Sanayi Devrimi’nden ve önce kömür, daha sonra doğalgaz ve petrolün kullanılmaya başlanmasından beri insanlık, zaman içinde biriken yeraltındaki kimyasal enerjiyi çıkarmak için hevesle yeri kazıp duruyor.

Yakılmaya hazır karbon yığınları olan bu fosil yakıtlar, eski ormanların ve deniz canlılarının çürümüş kalıntıları, Dünya’ya milyonlarca yıl önce düşen güneş ışınlarından kaynaklanan kimyasal bir enerji.

Söz konusu Karbon aslında atmosferden geldi ama sorun bu stoklan çok hızlı yakıyor olmamız, öyle ki milyonlarca yılda biriken Karbon, bacalarımızda ve arabalarımızın egzoz borularından sadece birkaç yüzyılda atmosfere geri salındı.

Bu, gezegenimizin açığa çıkan karbondioksiti emebileceğinden çok çok daha hızlı bir salınım ve bugün havadaki karbondioksit miktarı On Sekizinci Yüzyılın başında olduğundan %40 daha fazla.

Artan karbondioksid düzeyinin etkilerinden biri, sera etkisinden dolayı Dünya atmosferi tarafından güneş ışınlarının daha fazlasının emilmesi ve küresel ısınmaya sebep olması.

Dolayısıyla bu da deniz seviyelerinde yükselmeye ve hava şartları kalıplarının dünya çapında bozularak bazı bölgelerdeki muson sellerinin, başka yerlerde kuraklıkların daha ağır ve daha sık yaşanmasına ve tarımınağır yara almasına neden olacak.

Kıyamet sonrası dünyanın, sistemde çoktan oluşan ivme nedeniyle önümüzdeki birkaç yüz yıl boyunca deniz seviyelerinde birkaç metrelik bir yükselmeye tanıklık etmesi olası. Isınma, metan yüklü permafrostun çözülmesi veya buzulların büyük oranda erimesi gibi ikincil etkilere yol açarsa sonuçlar çok daha kötü olabilir. Kıyametten sonra karbondioksid seviyeleri düşerken, ciddi ölçüde yükselmiş bir değerde yatay bir seyir izleyecek ve on binlerce yıl sanayi öncesi dönemdeki durumuna dönmeyecek. Dolayısıyla bizim veya bizden sonraki herhangi bir medeniyetin zamanında, gezegenimizin termostatının yükselmesi temelde kalıcı olacak ve bugünkü umarsız kayat tarzlarımız, ardında bıraktığımız dünyanın yaşayanlarına uzun, karanlık bir miras bırakacak.

Zaten kendilerine bakmakla yeterince meşgul olan kurtulanlar için sonuç, iklimin ve hava koşullarının nesiller boyunca değişmeye devam etmesi, bir gün verimli olan tarım arazilerinin ertesi gün kuraklık tarafından mahvedilmesi, alçak bölgelerin sular altında kalması ve tropik hastalıkların yaygınlaşması olacak.

Yerel düzeydeki iklim dalgalanmaları insanlık tarihi boyunca medeniyetlerin aniden çökmesine neden oldu, sürmekte olan küresel değişimin de kırılgan kıyamet sonrası toplumun toparlanmasını engellemesi pekâlâ mümkündür.

REFAH DÖNEMİ

 Dünyanın uzak bir köşesinde bir uçak kazası geçirseniz, hayatta kalmak için temel öncelikleriniz barınak, su veyiyecek olurdu. İçinde yer aldığınız medeniyetin çöküşünden sonra da aynısı geçerli olacak. Yiyecek olmaksızın birkaç hafta ve içme suyu olmaksızın birkaç gün geçirmek mümkünken, kötü hava şartlarına yakalanmanız halinde birkaçı saat içerisinde ölebilirsiniz. Britanya’da (Special Air Service- SAS) çalışan bir uzman olan John “Havalı” Wiseman bana, “Bir kazadan sonra ayaklarının üzerindeysen hayatta kalmayı başardın demektir. Ama bunun ne kadar devam edeceği, ne bildiğine ve ne yaptığına bağlı,” demişti. 

Kitabın amaçlan doğrultusunda, benim ve dünyadaki insanların %99'u gibi sizin de bir “Hazırlanan” olmadığınızı, yiyecek ve su stoklamadığınızı, evinizi bir kaleye çevirmediğinizi ve dünyanın sonuna hazırlanmak için başka bir hazırlık yapmadığınızı varsayacağım.

Peki, baştan bir şeyler üretmek zorunda kalmaktan önceki hayati öneme sahip geçiş döneminde, kıyamet sonrası dünyada hayatta kalmanızı garantilemek için geriye kalan hangi artık parçaları toplamanız gerekiyor? Geri çekilmekte olan teknoloji dalgasının ardında bıraktıklarından hangilerini aramalısınız?

Sıcak kıyafetlerin dışında hayatta kalmak için en çok ihtiyacınız olan şey ateş. Mesele ateş yakmak ve yanmaya devam etmesini sağlamaktan ziyade, bunu nerede yapacağınız. Yeni yapılmış evlerin büyük kısmında şömine yok. İhtiyacınız varsa metal bir çöp kutusunda ateş yakabilir veya bir mangal bulabilirsiniz.

Barınak bulduktan ve hava şartlarından korunma sağladıktan sonra listenizdeki ikinci şey temiz içme suyu bulmak olmalı.

Medeniyetimizin artıklarıyla beslenmeye ne kadar devam edebilirsiniz?

Peki, farklı yiyecek tipleri ne kadar süre yenilebilir kalır? Şeker (kuru kaldığı sürece), soya sosu, sirke ve tuz gibi bazı ürünler aşağı yukarı hiçbir zaman bozulmaz.

Beslenme rejimimizin diğer temel öğeleri terk edilmiş süpermarketlerin raflarında çok uzun süre dayanmayacaktır. Taze meyve ve sebzeler birkaç hafta içerisinde çürümeye başlar ama içlerinde bitkinin bütün kışı geçirebilmesini sağlayacak enerjiyi depolamak üzere evrilmiş olan yumru köklü bitkiler çok daha uzun süreler dayanır. Patates, turp ve yer elması gibi bitkiler serin, kuru ve karanlık bir yerde altı aydan fazla dayanabilirler.

Peynir ve şarküteri bölümündeki diğer ürünler birkaç hafta içerisinde küflenir. Paketlenmiş halde değillerse birkaç ay sonra kasap bölümündeki et parçalarından kemikten başka bir şey kalmayacaktır.

Yumurtalar şaşırtıcı bir şekilde oldukça da yanıklıdır ve soğuk bir ortamda tutulmasalar bile bir aydan uzun bir süre boyunca yenilebilir kalabilir.

Taze süt bir hafta içerisinde bozulur ama yüksek sıcaklıklarda pastörize edilmiş UHT paket içerisindeki sütler yıllarca, süt tozlan daha da uzun süreler dayanır.

Beyaz buğday unu sadece birkaç yıl dayanır, ama tam buğday unları daha fazla yağ içerdikleri için çok daha çabuk bozulur. Makarna gibi diğer unlu mamuller de birkaç yıl dayanır. Tahıllar öğütülmediğinde ya da kırılmadığında (bu işlem onları daha fazla neme ve oksijene maruz bırakır) içlerindeki besin öğeleri çok daha uzun yaşar, dolayısıyla tane şeklindeki tahıllar yenilebilirliğini on yıllarca korur.

Aynı şekilde mısır taneleri on yıl civarında besleyici kalırken, öğütülmüş mısırda bu süre iki ya da üç yıla düşer. Pirinç de beş ila on yıl boyunca tazeliğini korur.

Tabii ki bütün bunlar doğru şartlarda, yani serin ve kuru yerlerde saklanmaları halinde geçerlidir.

Açık ara en çok dayanacak gıda stokları süpermarket raflarını dolduran sıralarcakonserve olacaktır.

Peki, koca bir süpermarketi olan tek bir kişiyseniz, içindekilerle ne kadar yaşayabilirsiniz?

Sizin için en iyi strateji ilk haftalarda çabuk bozulacakları, daha sonra kuru makarna ve pirincin yanı sıra yumrulu bitkileri, en son da konserve ürünleritüketmeniz olacaktır. Kutulanmış kedi ve köpek mamalarını da yerseniz orta boybir süpermarket sizi yaklaşık 55 ila 63 yıl boyunca idare edecektir.

Bir süpermarkete sahip olan tek bir kişi değil, bir felaketten sağ kurtulmuş ve bakkalından devasa dağıtım depolarına koca bir ülkenin kaynaklarının üzerine konmuş bir grup insan olduğunuzu düşünürsek, bu rakam dogal olarak yükselecektir.

Mesela Birleşik Krallık Çevre, Gıda ve Tarım Bakanlığı (DEFRA) 2010 yılında (pirinç, makarna ve konserve gibi bozulmayan, dondurulmamış ürünlerin) “yavaş yavaş satın alındığı koşullarda”  11,8 günlük bir ulusal stok olduğunu hesapladı. Bir kıyamet sonrasında sağ kalan on binlerce insandan oluşan bir topluluk için bu 50 yıl kadar yetecek yiyecek demek. Kısacası teknolojik medeniyeti hızla tekrarbaşlatmaya yetecek kadar büyük bir kıyamet sonrası topluluğu, tarımı yeniden başlatacak ve kendi yiyeceklerini üretecek kadar zamana sahip olacaktır.

Yakıt: Günümüz hayat biçiminin bir başka temel tüketim maddesi ve ulaşım, tarım ve yeniden inşa etme sürecinde jeneratörleri çalıştırmak için hayati önemde olmaya devam edecek olan madde bulunabilir yakıttır. Hayatta kalanlar için çevrede büyük miktarlarda benzin ve mazot olacak. İngiltere’deki neredeyse 30 milyon arabanın -aynı zamanda motosiklet, otobüs ve kamyonun- benzin deposu, kullanılabilecek dağınık bir kaynak sunar. Terk edilmiş araçlardaki benzin bir hortumla çekilebilir veya depoya bir tornavidayla basitçe delik açılarak altına konan bir kaba aktarılabilir.

Benzin istasyonlarının altlarındaki depolama üniteleri de toplu olarak büyük bir stok oluşturur. Elektrik olmadan benzin pompalan çalışmayacaktır ama beş metrelik bir hortumla buralardan benzin çekmek zor değildir.

Benzin istasyonlarının altında 30 bin galon civarında benzin alan depolar bulunur. Bu, ortalama bir aile arabasıyla kıyamet sonrasının boş yollarında bir milyon kilometre yol yapabileceğiniz anlamına geliyor.

Daha önemli bir mesele benzinin iyi durumda nasıl korunacağı… Mazot benzinden daha dayanıklıdır ama yine de bir yıl içerisinde, oksijenle etkileşime girmesinden dolayı içinde motoru tıkayacak yapışkan tortular oluşacaktır.

Bu yakıtlar iyi korunur ve kullanmadan önce filtrelenirse, siz bu yakıtları kullanmaya devam etmek için yeni yollar bulana kadar 10 yıl civarında idare edecektir.

Motorlu araçlar da, parçaları yıpransa ve bozulsa bile, diğer araçlardan parça alınarak ve farklı çözümlerin bulunmasıyla kullanılır halde tutulabilir.

Küba, günümüzde bunun iyi bir örneğini veriyor. ABD’nin 1962 yılında uygulamaya başladığı ambargo, adayı aniden ithal Amerikan teknolojisi ve makine parçalarından mahrum bıraktı.

Bugün ülkenin caddelerinde dolaşan araçların çoğu, Yank Tank (Yanki Arabası) denilen klasik modellerdir ve bu tarihten önce üretilmişlerdir.

Bu araçların 50 yıl sonra bugün hâlâ kullanılabiliyor olmasının tek sebebi Kübalı tamircilerin dehasıdır. Bu insanlar yıllarca çeşitli çözümler üretti veya hurdaya çıkan araçlardan yedek parça topladı.

Yedek parça bulma ihtimali azaldıkça tamirciler de dehâlarını gittikçe daha fazla konuşturmaya başladı.

Aynı şey, daha büyük ölçekte medeniyetin çöküşünü takeden refah döneminde de yaşanacaktır.

Yakıt stokları ve toplama parçalar arabaların, uçakların ve teknelerin bir süre daha yollarına devam etmesini sağlarken, günümüzde bolca kullandığımız GPS navigasyon cihazları, yörüngedeki uyduların kumanda merkezleriyle bağları kesilir kesilmez şaşırtıcı derecede çabuk bir şekilde çalışmaz hale gelecekler. Kıyametten sonraki iki hafta içerisinde konum doğruluğu yarım kilometre civarına, altı ay içerisinde on kilometreye düşecek ve uydular yörüngelerinden çıkmaya başlayınca birkaç yıl içerisinde tamamen kullanılmaz hale gelecekler.

İlaç: Tıbbî amaçlar için kullanılabilecek başka gündelik malzemeler de toplanmayadeğer. Japon yapıştırıcısının (siyanoakrilat) en eski kullanımlarından biri, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin yaralarının hızla kapatılmasıdır. Bu uygulama, elinizin altında sterilize iğne ve iplik yoksa kıyamet sonrası dünyasında sizi öldürebilecek enfeksiyonları engellemede yeniden çok önemli olabilir.

Yarayı önce iyice yıkayın ve belki de kendi damıttığınız saflaştırılmış ethanol gibi bir antiseptikle temizleyin. Yaranın kenarlarını birbirine birleştirin, Japon yapıştırıcısını yaranın kenarlarını birleştirecek ve kapalı tutacak şekilde sadece yüzey boyunca uygulayın.

Öte yandan asıl sorununuz ilaçların son kullanma tarihleri gelene dek ne kadar zamanınız olduğu. 1980’lerin başında ABD Savunma Bakanlığı, üzerinde yazan son kullanma tarihleri geçmek üzere olan bir milyar dolar değerindeki ilaç stokunun üzerinde otururken buldu kendini ve bu rezervi her iki ya da üç yılda bir değiştirmesi gerekiyordu. Gıda ve İlaç İdaresi’nden, 100’ün üzerinde ilaç çeşidinin, etkililikleri ne kadar bir süre boyunca sürdürdüklerini test etmelerini istedi.

Şaşırtıcı bir şekilde, test edilen ilaçların yaklaşık %90'ı, üzerlerinde yazan son kullanma tarihinden sonra da etkiliydi ve birçoğunda bu süre ciddi derecede uzundu.

Mesela siprofloksazin adındaki antibiyotik on yıl sonra hâlâ etkililiğini korumayadevam ediyordu.

Daha yakın tarihli bir çalışma, amantadin ve rimantadin isimli antiviral ilaçların 25 yıl, KOAH ve astım gibi nefes alma sorunları için verilen teofilin tabletlerinin 30 yıl sonra hâlâ %90 oranında etkili olduğunu gösterdi.

Genel olarak ilaçların, mühürlü paketleri açılmış olsa bile, ilaç firmaları tarafından üzerlerine basılan son kullanma tarihlerinden birkaç yıl sonrasına kadar büyük oranda faydalı olmaya devam edeceklerini söyleyebiliriz.

Şehirleri Neden Terk Etmelisiniz?

Kıyametten hemen sonra yerleşim alanlarındaki ana sorun, felaket sırasında ölen sayısız insanın cesedi olacaktır. Bu cesetleri kaldıracak ve onlardan hijyenik bir şekilde kurtulmaya hizmet edecek birileri olmadığında, hem ilk aylarda korkunç kokacaklar hem de çürümeleri kalanların sağlığını tehdit edecektir. Her felakette olduğu gibi mikroplu sulardan geçen hastalıklar önemli bir mesele olacaktır.

Peki, bir yıl veya daha fazla çevredeki yeşil alanları dolaşıp kurtulan diğer insanları aramanızın ardından bu kadar imkân sunan şehirlere neden geri taşınmayasınız? Modern şehirlerin parıl parıl parlayan gökdelenleri ve hatta öyle çok da yüksek olmayan apartman blokları bile medeniyetin çökmesinden sonra yaşanılabilir olmayacak: Bunlar varlıklarını ancak günümüz altyapısının desteğiyle sürdürebilir.

Daha akla yatkın bir kıyamet sonrası şehir hayatı, büyük bir parkın hemen yanında oturmak ve bitki yetiştirmek için buranın toprağını kullanmak olur.

Teknoloji balonu patladığında bazı şehirlerde çevre hızla yaşanamaz hâle gelecektir. Los Angeles ve Las Vegas gibi yerler alışılmadık bir şekilde çorak veya çöl alanlarda inşa edildiler ve onlara çok uzaklardan su taşıyan hatların bakımı yapılmadığında hızla yitip gidecekler.

Öte yandan, öncesinde bir bataklık olan ve su tahliye sisteminin hasar görmesiyle eski hâline dönmeye başlayacak olan Washington DC bunun tam tersi bir sorunla karşı karşıya kalacak.

Medeniyetin çöküşü ve uzak mesafe iletişim ağı ile uçak yolculuğunun sona ermesiyle birlikte, küresel köyümüz yeniden köyden oluşan bir küre halinde parçalanacak.

Kıyametten sonraki ilk zorlu işlerinizden biri tarıma yeniden başlamak olacak. Barınak sağlamak için sayısız boş yapınız ve taşıtlar ile jeneratörleri çalıştırmak için yeraltı yakıt gölleriniz olabilir ama açlıktan ölmek üzeresiniz bunların hepsi boşa gidecektir…

TARIM

Tarımı yeniden ne kadar hızlı başlatmamız gerektiği, toplumumuzun çökmesine yol açan olay neyse ondan kurtulan insanların sayısına bağlı tamamen. Kıyametten sonra hızla harekete geçmeli ve ekimi yapılan olabildiği kadar fazla bitkiyi kurtarmalı ve korumalısınız.

Binlerce yıldır en iyi bitkileri seçip döllüyoruz ve günümüzün tüm kültür bitkileri bunun bir sonucu, dolayısıyla hâlihazırda mevcut olan evcilleştirilmiş türleri kaybederseniz medeniyeti kısa yoldan yeniden inşa etme umudunuzu da kaybetmeniz mümkün.

Evcilleştirilmeleri süresince buğday ve mısır gibi türler besin değerleri açısından en yüksek noktaya ulaşacak şekilde yetiştirildiler ve artık bizim olmadığımız bir yaşama uyum sağlamaları pek mümkün değil.

Birçoğu, terk edilmiş tarlaları fethetme fırsatını kaçırmayacak yabani otlar tarafından yok olmaya sürüklenebilecek ve kısa sürede rekabet dışı kalacaktır.

Öte yandan, asıl sorun, günümüz tarımında ekimi yapılan bitkilerin çoğunun “hibrit” olmasıdır: Bir örnek ve son derece verimli ürünler elde etmek için istenen özellikleri taşıyan iki ayrı türün çaprazlanmasıyla üretilirmişlerdir. Ne yazık ki, hibrit tohumlardan elde edilen tohumlar bu özelliklerini koruyamayacaktır; tohumunu üretmez ve dolayısıyla ekmek için her yıl yeni hibrit tohumlar satın alınması gerekir. Bu nedenle kıyametten hemen sonra asıl toplamamız gerekenler ata yadigârı tohumlardır: Her yıl tohum vereceğine güvenilebilecek geleneksel türler.  Birçok "Hazırlanan" tam da bu olası sonuç için ata yadigârı tohumları depoluyor, peki ama sizin hazırda bir stokunuz yoksa nereye bakmalısınız?

Dünyanın her yanında, biyolojik çeşitliliği gelecek nesiller için korumak üzere inşa edilmiş yüzlerce tohum bankası var. Bunların en büyüğü Londra’nın hemen dışındaki West Sussex’te bulunan Millennium Seed Bank (Binyıl Tohum Bankası). Milyarlarca tohumun nükleer bombalara karşı korunaklı, çok katlı yeraltı kasalarında saklandığı bu yer, kıyamet sonrasının dünyası için bilgi yüklü kitaplar yerine farklı bitki türlerinin kütüphaneliğini yapıyor.

Burada serin, kuru bir ortamda tutulan, ata yadigârı tahılları, bezelye vediğer baklagilleri, ayrıca patates, patlıcan ve domatesi içeren ekilebilir sayısız çeşitte bitkinin tohumları, filizlenebilir olma özelliklerini onlarca yıl boyunca koruyacak. Ancak bu tohumlar bile bir zamansonra ölür, bu nedenle filizlendirilmeleri, yetiştirilmeleri gerekir ve tekrar depolanmak üzere taze tohumlan üretilmelidir.

Düşük sıcaklık tohumların dayanma süresini uzatır, dolayısıyla en dayanıklı tarımsal depo, medeniyetin çöküşünden çok uzun bir süre sonrası için bir “kurtarma dosyası” işlevi görecek olan Svalbald Küresel Tohum Kasası’dır. Bu, Norveç’in Spitsbergen Adası’ndaki bir dağın 125 metre içerisine yapıldı.

Çelikle güçlendirilmiş bir metre kalınlığında beton duvarları, patlamaya dayanıklı kapıları ve küresel bir felaket karşısında içerideki biyolojik havuzu koruyacak hava kilitleri var. Ayrıca bir güç kaybı olduğunda bile, termafrosta gömülü olmak (kasanın yapıldığı alan Kutup Dairesi’nin bayağı içindedir), uzun dönemli koruma için sıfırın altında olması gereken sıcaklığı doğal olarak sağlayacak.

Filizlenebilir buğday ve arpa tohumları burada 1.000 yıldan uzun bir süre için korunmuş olacaktır.

Bitkiler de en az insan vücudu kadar dengeli beslenmeye ihtiyaç duyar ve en önemli üç bitki besini azot, fosfor ve potasyumdur.

Fosfor enerjinin aktarılması için elzemdir, Potasyum su kaybını önler, öte yandan eksikliği asıl sorun yaratan ve ürün verimini sınırlayan temel etmen bütün proteinlerin üretilmesinde kullanılan azottur.

Her yıl gerçekleşentaşkınların alüvyon taşıyarak toprağı tekrar zenginleştirdiği Nil Vadi’sinde yaşamış olan Eski Mısırlılar gibi olağanüstü şanslı değilseniz, gelir gider tablonuzdaki bu temel açığı kapatmak için bir şeyler yapmak zorundasınız.

Günümüzün sanayileşmiş tarımı inanılmaz derecede başarılı; bugün bir dönümaraziden elde edilen ürün bundan yüzyıl önce elde edilenden iki ila dört kat dahafazla.

Ama günümüzün aynı arazide, yoğun, tek tip ürün yetiştiren ve yine de her yıl yüksek bir verime sahip olmaya devam eden tarlalarının ürün vermeye devam edebilmesinin tek yolu, ekosistem üzerindeki sıkı kontrolü sürdürmek için sürekliilaçlama yapılması ve bol bol kimyasal gübre kullanılmasıdır

Bir çiftçi olarak doğa üzerindeki kontrolünüz sınırlı. Doğal olarak tarlanızın üzerine düşen gün ışığının miktarını kontrol edemez, yaşadığımız bölgenin iklimini ya da mevsimlerin ne zaman başlayıp biteceğini belirleyemezsiniz. Ayrıca sulama ve drenajla tarlanızın nem oranını düzenleyebilseniz de, yağmuru da kontrol edemezsiniz. Öte yandan çoğunlukla kontrol altında tutabileceğiniz tek şey topraktır.

Bunu da, gübreyle kimyasal olarak zenginleştirebilir ve saban gibi araçlar kullanarak fiziksel olarak işleyebilirsiniz. Yani çiftçinin kontrolü altındaki en temel tarım unsuru topraktır ve toprağı kontrolünüz altına alabilmek için onu anlamalı, bitkilerin gelişimini nasıl desteklediğini bilmelisiniz. Tarihteki tüm medeniyetler, mevcudiyetlerini bu ince yüzey toprağına borçludur.

Avcı-toplayıcılar, ormanlardan topladıklarıyla besleniyorlardı, ama şehirde yaşayanlar ve medeniyet, tamamıyla yüzey toprağının sağladığı kaynaklara bağımlı, kısa köklü otlar olan tahılların muazzam verimliliğine bel bağlar. Bütün toprakların kaynağı gezegenimizin kabuğunu oluşturan kayaların parçalanmasıdır. Kayalar fiziksel olarak akan suların, rüzgârların ve buzulların saldırısına uğrar ve kimyasal olarak, bulutlardan dökülürken bir miktar karbondioksid çözerek hafifçe asidik hle gelen yağmur suları tarafından aşındırılır. ^

Ufalanmanın derecesine bağlı olarak çakıllar, kumlar ve killer oluşur. Bu parçacıklar, nemin ve minerallerin muhafaza edilmesine yardım eden ve toprağa sahip olduğu siyah rengi veren bir organik madde kaynağı olan humus tarafından bir arada tutulur.

Topraklar genellikle %1 ila 10humus içerir; öte yandan turba %100'e yakın organik madde içerir. Ama en önemlisi, toprak, çürüyen maddenin işlemden geçtiği ve bitkiler için besin öğelerini geri dönüştüren görünmez bir ekosisteme, devasa ve çok çeşitli bir mikrobiyal yaşama ev sahipliği yapar

Ortaçağ boyunca Avrupalı çiftçiler belirli arazileri düzenli olarak nadasa bırakmak gibi bir tarımsal uygulamayı takip ettiler. Arazilerin yarısında hiçbir ürünyetiştirmediği için bu ne yazık ki ziyankâr bir uygulama. Ortaçağ çiftçileri bir yerde her yıl aynı tahıllar yetiştirildiğinde topraklarının yorulduğunu veverimin düştüğünü fark etmişlerdi ama buna neyin neden olduğunu anlamamışlardı ve tek buldukları çözüm toprağı bir yıl dinlendirmekti. Bugün verimin düşme nedeninin topraktaki bitki besinlerinin kaybolması olduğunu biliyoruz, bu yüzden de modern tarım bol bol suni gübre kullanılmasına bel bağlamış durumda.

Kilit nokta, bitkilerin büyük kısmı topraktaki azotu emerken bazılarının bu hayati besini toprağa salmasıdır. Bu müthiş bitki ailesinin üyeleri arasında bezelyeler, fasulyeler, yonca, mercimekler, soya ve yer fıstığı gibi baklagiller yer alır. Sezonun sonunda toprağı baklagillerin hasadıyla yeniden ekerek veya bunlarla çiftlik hayvanlarınızı besleyip toprağı gübrelemek için onların tezeklerini kullanarak hayati öneme sahip azot elde edebilir ve toprağa geri kazandırabilirsiniz.

Baklagillerin bu verim pompalama özelliğinden yararlanmaya başlanması tarımı dönüştürmüş Britanya’da Sanayi Devrimi’ne giden yolu açmıştı. Kısacası tarlanıza baklagiller ile diğer mahsulleri dönüşümlü ekmek, toprağınızın verimliliğini korumasına yardımcı olur. Ama iki tür arasında -yani meselayonca ile buğday arasında- gidip gelmekten çok daha iyi bir seçenek, hastalıkları ve zararlıları da önleyecek bir ürün döngüsü uygulamaktır. Her zararlı sadece belirli tür bir bitkiye saldırır, dolayısıyla ürününüzü her yıl değiştirmek ve o ürünü birkaç yıl daha ekmemek zararlılar üzerinde böcek ilacı kullanmadan doğal bir kontrol sağlamanıza yardımcı olur.

Norfolk dörtlü rotasyonu tarih boyunca uygulanan sistemlerin en başarılısıdır ve sadece 18. yüzyılda yaygınlaşmış olsa da, Britanya tarım devriminde başı çekmiştir. Norfolk sisteminde ürünler her yıl tarlalar arasında şu sırayla döner: baklagiller, buğday, yumru köklü bitkiler, arpa.

YİYECEK ve GİYECEK

Yemek pişirmek-kimyasal dönüşümü bilerek yönlendirmek-tarihimizdeki ilk kimyasal işlemdir.

Yiyecekleri korumanın amacı, mikrobiyal bozulmanın ortaya çıkmasını engellemek ya da en azından bunu olabildiğince geciktirmektir. Bunu, yiyeceğin içerisinde bulunduğu şartları, mikropların gelişmesine en elverişli şartlardan uzak tutmaya çalışarak yaparsınız. Özünde, yiyeceklerin mikrobiyolojisini kontrol etmeye çalışmak için mücadele veriyorsunuz.

Bize bütün bu-yiyecekleri kaynatarak veya kızartarak pişirme, fermantasyona tabi tutma ve konserveleme- olanağı veren gelişme, kilin pişirilerek çömleğe dönüştürülmesinin icat edilmesidir. Bu gelişmenin bir tür olarak bizim için çok yönlü sonuçları oldu. İnsan sindirim sistemi, söz gelimi çoklu mideye sahipinek gibi geviş getiren hayvanların tersine, birçok yiyecek çeşidini gerektiği gibiparçalayamaz ve bu yüzden bedenlerimizin doğal olarak yapabildiklerini desteklemek için teknolojiyi kullanıyoruz. Yani fermantasyon ve pişirme sırasındayiyeceklerin içine konduğu çömlek kaplar, teknolojik birer ön sindirim sistemigibi çalışarak bir ek, dışsal “mide       “ işlevi görüyor ve yiyeceklerin içlerindeki besin ögelerini salmasını sağlıyor.

Dünyadaki bütün canlılar büyümek ve üremek için suya ihtiyaç duyar; gene bütün organizmalar belirli bir aralıktaki fiziksel ve kimyasal şartlara dayanabilir.

Başka bir deyişle, bir hücredeki enzimler -biyokimyasal reaksiyonları yürüten ve hayat süreçlerini koordine eden moleküler mekanizma- sadece belirli bir sıcaklık, tuzluluk miktarı vepH (sıvının ne kadar asidik veya bazik olduğu) seviyesi aralığında faaliyet gösterebilir.

Yiyeceklerin korunması, bu üç etmenden herhangi birinin, en uygun mikrobiyal gelişme ortamının dışına itilmesiyle başarılabilir.

Yiyecekleri korumanın en basit yolu onları kurutmaktır. Su seviyesinin düşmesiyle mikroplar büyümekte zorluk çeker (hasat edildikten sonra ambarlara depolanmadan önce tahılların kurutulması bu yüzden çok önemlidir).

Geleneksel yöntem havayla-güneşte kurutmaktır; bu yöntem domates gibi meyveler ile etlerde kullanılabilir ama yavaş bir süreçtir ve büyük miktarlarda yiyecek için uygun değildir.

Tuz: Vücudumuz sağlıklı bir şekilde faaliyet gösterebilmek için küçük miktarlarda tuza ihtiyaç duyar -bu yüzden canımız tuz çeker- ama bundan çok daha büyük bir kısmını yiyecekleri korumak için kullanırız.

Tuzlu yiyecekler de reçellerle aynı şekilde korunur; konsantre salamura sıvı, hücrelerin içerisindeki suyu çeker ve gelişimi engeller. Taze et, kuru tuza bulanarak veya da ağır tuzlu bir salamuraya konarak günler boyu korunabilir. (Salamura yapmak için her bir litre suya 180 gr tuz ekleyebilirsiniz; bu, deniz suyundan kabaca beş kat fazla bir tuzluluk oranıdır.)

Tuzun tarih boyunca ne kadar önemli olduğunun işaretleri günümüzde kullandığımız dilde görülebilir. Söz gelimi Romalı askerlere tuz almaları için bir ödenek verilirdi ve bugün İngilizcede maaş anlamına gelen "salary" kelimesi, tuz anlamına gelen "salt" kelimesinden gelmektedir.

Denize yakın bir yerdeyseniz tuz üretmek prensipte çocuk oyuncağıdır. Deniz suyu yaklaşık %3,5 çözünmüş bileşik içerir ve bunun çok büyük bir kısmı tuzdur (sodyum klorür); bu tuzu suyu buharlaştırarak elde edebilirsiniz.

Tuzlama genellikle, doğal olarak zehirli olan antimikrobiyal bileşiklerin üretildiği ve yiyeceklerin, çoğunlukla et ve balığın, buna maruz bırakıldığı başka bir koruma yöntemiyle birlikte kullanılır: Tütsüleme.

Tahılların Hazırlanması: Öğütülmüş unu tüketmenin en basit ama en az iştah açıcı yolu onu biraz suyla karıştırıp yoğun bir lapaya veya bulamaca dönüştürmektir. Ekmek, temel olarak pişirilirmiş lapadan başka bir şey değildir ve besin değerinin yüksekliği nedeniyle doğduğu günden beri medeniyetimizin en temel desteklerinden biridir.

Öte yandan, bizim Batı dünyasında en çok âşina olduğumuz ekmek türleri kabarmış ekmeklerdir ve bunu yapmak için bir mâlzemeye daha ihtiyacımız olacak.

Maya, ağaçların gövdelerinde büyüyen mantarlardan pek de farkı olmayan, tek hücreli bir tür mantardır ve hamura eklendiğinde salgıladığı karbondioksid, kabarcıklar oluşturarak hamuru kabartır.

Bugün mayalı ekmeklerin neredeyse tamamının yapımında Saccharomyces cerevisiae denilen bir tür maya kullanılır. Kıyametin curcunası içerisinde, kendi çapında tıpkı bir öküz veya at kadar önemli ve çalışkan olan bu organizmadan bir miktar kurtarmayı başarırsanız gerçekten çok iyi edersiniz.

Süpermarketlerde kuru, paketlenmiş hâlde bulunur ama sonsuza kadar dayanmayacaktır. Peki, mecbur kalırsanız, bu ekmek yapan mikroorganizmaları sıfırdan yeniden izole etmeye nasıl başlayabilirsiniz? Sıcaktan ve Soğuktan Faydalanmak: Buzdolaplarının temel çalışma prensibi, bir sıvının buharlaşarak gaza dönüşürken bu dönüşüm için ihtiyaç olan ısıyı çevresinden almasına dayanır. Aynı nedenle bedenlerimiz serinlemek için terler. Buzdolabı yapmak için kullanılabilecek düşük teknolojili bir çözüm, "terleyen kil çömlek"lerdir. Afrika’da yaygın olan bu “Zeer çömlekler”, kapaklı bir kil çömlek ve bunun içine konduğu, daha geniş, sırlanmamış bir diğer çömlekten oluşur, bunların arasında kalan boşluğa ıslak kum konur. Kumdaki nem buharlaşırken içteki kabin sıcaklığını emer ve düşürür.

“Zeer” çömlekler pazarlardaki meyve ve sebzelerin bozulmasını yaklaşık bir hafta geciktirir.

Bütün mekanik buzdolapları aynı prensip çerçevesinde çalışır: Bir soğutucunun buharlaşmayı ve yeniden yoğuşmayı kontrol altına alması. Buharlaşma (kaynama) ısı enerjisi gerektirir, öte yandan yoğuşma sırasında da aynı termal enerji açığa çıkar. Bu döngünün buharlaşma kısmının yalıtılmış bir kutunun içerisini dolanan borularda gerçekleşmesini sağlarsanız, kutunun içerisindeki sıcaklığı çeker ve içeriyi soğutursunuz.

Aletinizin arkasına taktığınız siyah radyatör dilimlerinden de ısıyı dışarıdaki havaya verirsiniz.

Günümüzün neredeyse bütün buzdolapları elektrikli bir kompresör pompasıkullanarak -soğutucuya bir sıvı olarak geri dönerek tekrar buharlaşabilen ve kutudan daha fazla ısı emebilen- yoğuşma aşamasını zorlar.

Ama başka yöntemler de var, bunların en basitine soğurmalı soğutucu deniyor (Albert Einstein da bir versiyonunun mucitleri arasında). Bu sistemde amonyak gibi soğutma özelliğine sahip bir madde, basınç uygulamak yerine basitçe su tarafından çözülmesi veya dasoğurulması yoluyla yoğuşturuluyor.

Tarihte kompresörlü ve soğurmalı buzdolapları aşağı yukarı aynı zamanlarda geliştirildi ama ticari başarıya ulaşan ve neredeyse bütün evlere giren kompresörlü versiyonu oldu. Bunun nedeni büyük oranda o dönemde yeni doğmaya başlayan elektrik şirketlerinin, ürünlerine talebin artmasını istemesiydi.

Dolayısıyla bugün soğurmalı soğutucuların ortalarda olmamasının nedeni (karavanlarda kullanılan ve gazla çalışan versiyonları hâriç, zira burada elektrik olmadan çalışmaları elzem bir durum) tasarımlarının daha kötü olması değil, büyük oranda toplumsal ve ekonomik etmenlerdir.

Çevremizde sadece üreticilerinin en yüksek kârı getireceğini düşündüğü ürünleri görüyoruz ve bu da bu ürünler için hâlihazırda bir altyapının mevcut olmasına bağlı. Yani mutfağınızdaki bir buzdolabının guruldamaya devam etmesinin nedeni (bunu sessiz bir soğurma sistemi kullanmak yerine elektrikli kompresör kullandıkları için yapıyorlar), mekanizmalarının teknolojik açıdan daha üstün olması değil, 1900’lerin başındaki sosyoekonomik ortamın bir garabeti.

Yapı Mâlzemeleri

Kireç Harcı: Bugünkü medeniyetimizden kalan şeyler tükendiğinde madenciliğe tekrar başlamak için muhtemelen ihtiyacımız olan ilk malzeme kireçtaşıdır. Kireçtaşının bir medeniyetin ihtiyaç duyduğu birçok maddenin sentezlenmesinde merkezi bir rol oynadığını biliyoruz.

Sönmüş kireç, sürülebilir bir macunken donduğunda taş kadar sert bir malzemeye dönüşme yeteneğine sahiptir.

Biraz kum ve suyla karıştırıldığında sönmüş kireç harca dönüşür ve bu malzeme binlerce yıldır yük taşıyabilen sağlam duvarlardaki tuğlaları sıkıca birbirine yapıştırmak için kullanılmaktadır. Daha az kum eklenip, söz gelimi at kılı gibi lifli bir maddeyle karıştırıldığındaysa duvarları pürüzsüz hale getirecek bir sıva elde edilir. Kireç harcı binlerce yıldır kullanılıyor ama büyük miktarlarda ilk kez Romalılar tarafından üretildi ve inşa etmenin doğasını değiştirdi.

Romalılar sönmüş kireci puzolan denen volkanik külle hatta kırık tuğla ya da çömlek parçalarıyla karıştırdıklarında elde ettikleri cementum'un (çimento), kireç harcından çok daha çabuk donduğunu ve kat kat daha sağlam olduğunu fark ettiler. Ayrıca inanılmaz bir mineral yapıştırıcısı olan çimentoyla, sıra sıra dizdiğiniz tuğlaları birbirine yapıştırmaktan çok daha fazlasını yapabiliyordunuz. Aynı büyüklükte olmayan tas veya çakıl taşlarını da birbirine yapıştırabiliyor yani beton yapabiliyordunuz. İnşaat alanındaki bu devrim, Romalıların Colosseum ve hâlâ dünyanın en büyük tek parçalı beton kubbesi olan Roma’daki Pantheon’un kubbesi gibi şaşkınlık uyandıran yapılar inşa edebilmesine imkân tanıdı.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte güçlü çimentolar, çok amaçlı betonlar ve su geçirmeyen sıvalara dair bütün bu önemli bilgiler neredeyse kayboldu. Çimentodan bahseden hiçbir Ortaçağ metni yoktur ve ünlü Gotik katedraller sadece kireç harcı kullanılarak inşa edilmiştir.

Öteyandan, bu bilgiler bir yerlerde korunmuş olmalı zira Ortaçağ’da inşa edilen bir kısım kale ve limanda hidrolik çimento kullanılmıştı. Çimento üretmek için modern yöntemlerin bulunması 1794’ü buldu. “Adi Portland çimentosu”, Romalıların puzolan çimentosu gibi volkanik kül kullanmıyor, bir kireçtaşı-kil karışımının, özel bir fırında 1450°C sıcaklıkta pişirilmesiyle elde ediliyordu.

Şimdi, betonun son derece sıkıcı ve iç karartıcı bir yapı mâlzemesi oldugunu biliyorum ve ortalık onunla inşa edilmiş korkunç yapılarla dolu. Ama gelin biraz daha geniş bir açıdan bakalım ve onun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu görelim. Beton, temel olarak insan yapımı bir çeşit taştır vee formülü olağanüstü kolaydır: Bir kova Portland çimentosunu iki kova kum veya çakılla karıştırır ve yoğun bir balçığa dönüşene kadar içine su eklersiniz. Bu sıvı taşı, ahşaptan yapılmış, canınızın istediği şekilde bir kalıba döker ve donmasını beklersiniz. Sonuç olağanüstü sert ve dayanıklı bir malzemedir. II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımın ardından betonun nasıl hızlı bir şehirsel yenilenmeye olanak sağladığını görmek zor değil ve bugün hâlâ şehirlerde kullanılan en önemli yapı malzemesidir. Her ne kadar temel süreci iki bin yıl önce icat edilmiş olsa da, beton modern çağın bir ikonudur.

Öte yandan betonla ilgili sorun, temellerde veya sütunlarda basınç altında son derece güçlü olsa da, gerilim altında bir o kadar zayıf olmasıdır.

Beton, bir germe kuvveti uygulandığında çatlayarak felaketlere neden olur ve bu yüzden kirişlerde, köprülerde veya çok katlı binaların zeminlerinde kullanılmaz. Bunun çözümü betonun içerisine çelik çubuklar gömmektir. Bu iki maddenin özellikleri birbirini mükemmel bir şekilde tamamlar: Betonun basınca dayanma gücü ile çeliğin gerilme direnci olağanüstü başarılı bir ikili oluşturur.

Cam

Demir ve çelik, modern endüstriyel dünyanın anlı şanlı yapı öğeleriyken, kolayca görmezden gelinen (belki şeffaf olduğundan) mütevazı cam da gelişimimiz açısından son derece önemlidir. İnsanoğlunun yaptığı ilk sentetik malzemelerden biri olan cam, MÖ 3.binyılda bir tarihte, ilk şehirlerin beşiği olan Mezopotamya’da icat edildi.

Günümüzde pencerelerde veya şişelerde kullanılan camlar, soda-kireç camlarıdır, yani soda ve kireç çözeltisinin kumda çözülmesi ve oda sıcaklığında katılaştırılmasıyla üretilirler

Camın temel mâlzemesi olan Silisyum, dünyanın kabuğunun %40’ından fazlasını oluşturur; gezegenimizdeki taşların içeriğinde açık ara en fazla bulunan bileşendir. Ama Silisyum genellikle başka birçok şeyle karışmış hâldedir (metaller dâhil; madenleri erittikten sonra atılan cürufun büyük kısmı da Silisyum’dur) ve berrak, renksiz bir cam yapmak için Silisyumun olabildiğince saf olması gerekir. Sözgelimi birçok kumdaki kahverengimsi ton demir oksitten kaynaklanmaktadır ve bu kumdan yapılan cam yeşilimsi olur. Bu renk, bir şarap şişesinde kullanılabilir ama pencerede ya da teleskopta sinir bozucudur. Berrak cam için en iyi kaynak, parlak beyaz kum veya meşhur Venedik “kristal” camları için kullanılan beyaz kuvars çakıllar yahut İngiliz “Kurşunlu kristal” camları için kireçtaşlarının arasından toplanan çakmaktaşları gibi diğer saf silislerdir.

Kuşkusuz, eski medeniyet tarafından geride bırakılmış ve kullanılabilecek muazzam miktarda cam olacaktır. Bunlardan bütün kalanlar oldukları gibi, parçalanmış olanlar temizlenip eritilerek kullanılabilir.

Cam, günümüzde en kolay geri dönüştürülebilen mâlzemelerden biridir. Basitçe bir fırının içerisinde eritilir ve yeniden şekillendirilir. Bunun en ustaca yapılmasını Venedik’te görmüştü. Kısacık bir borudan üfleyen cam ustası, harikulade kristaller imal edebiliyordu. Venedik’teki San Marco meydanındaki kiliselerde bol miktarda Osmanlı etkisini de görebilirsiniz ama İtalya’dan ayrılıp özerkleşme yoluna gitmeyi tercih ettiler.

Dahası bu, söz gelimi plastiğin tersine, mâlzemenin kalitesinde herhangi bir kötüleşme olmadan tekrar tekrar yapılabilir.

İlk optik teknoloji İtalya’da 1285 civarında ortaya çıkan gözlüklerdi. Bunlar insanların yaşlandıkça sıklıkla karşılaştığı bir sorun olan hipermetropluğa yani yakındaki nesnelere odaklanamama sorununa yardımcı olmak için tasarlanmış, dışbükey merceklere sahip gözlüklerdi. Bugüne kadar kendi gözüne lazerle müdahale eden hiçbir göz hekimine rastlamadım.

Miyopinin düzeltilmesi içinse içbükey merceklere ihtiyaç vardır ve camları ters yöne doğru bükmek -böylece -yüzeyin içeri doğru kavis yapmasını ve ışınların bir yerde toplanmak yerine dağılmalarını sağlamak- biraz daha zordur.

Çığır açan gelişmeyse, mercekler nesneleri büyüttüğüne göre, dikkatli bir şekilde düzenlenmiş bir dizi merceğin uzaklıkları görmenizi sağlayabileceğinin fark edilmesiyle gerçekleşti; teleskobun arkasındaki fikir buydu. Bu alet ilk olarak gemi kaptanları tarafından kullanıldı ama kısa bir zaman sonra gökyüzüne doğru çevrildi ve evren ile onun içerisindeki yerimize dair bildiklerimizde büyük bir devrim başlattı.

Bundan 5.500 yılı aşkın bir zaman önce insanlık tarafından sentezlenen ilk yapay maddelerden biri olan cam, doğayı incelememize ve ilk okuma gözlüklerinden Hubble Uzay Teleskobuna yeni teknolojiler geliştirmemize imkân sağladı.

Teleskopların görüş gücümüzü evrenin derinliklerine ulaşacak şekilde arttırmasının ve mikroskopların maddelerin minicik parçalarını keşfedebilmemize olanak sağlamasının, bir avuç basit kumun bükebilmesi sayesinde olduğunu düşününce insan şaşırmadan edemiyor.

Cam, kelimenin gerçek anlamıyla, dünyayı görüşümüzü değiştirdi. Kıyametten sonra da hem bir yapı mâlzemesi olarak hem de bilimle iştigal ederken önemli bir teknoloji olarak medeniyetin başarılı bir şekilde yeniden inşa edilmesinde çok önemli olacak.

TIP

Bireysel düzeyde kendinizi potansiyel olarak öldürücü hastalık ve parazitlerden korumanın en etkili yolu ellerinizi düzenli olarak yıkamaktır. Bunu günümüz medeniyetinden kalma basit bir alışkanlık, ellerinizi temiz tutarak görgü kurallarınıza uymaya devam etmek olarak değil, hayatta kalmak için yapmanız gereken temel bir iş, kendi kendinize verdiğiniz bir sağlık hizmeti olarak düşünün. Ayrıca topluluk olarak içme suyunuzun sizin veya başka birinin dışkısıyla temas etmediğinden emin olmak zorundasınız. Bunlar günümüz kamu sağlığının asli unsurlarındandır ve mikrop teorisinin en temel prensiplerini bilmek, kıyamet sonrası toplumunu 1850 gibi görece yakın bir tarihte yaşamış atalarımızdan bile daha sağlıklı kılmaya yardımcı olacaktır.

Öte yandan, eğer bir bağırsak enfeksiyonu kaparsanız, öncelikle bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin nadiren gerçekleştiğini bilin. Tarihte oldukça yıkıcı etkileri olan kolera bile aslında kesin olarak öldürücü değildir; günde 20 litreye yakın vücut sıvısı kaybettiğiniz için ağır ishalin sebep olduğu, hızla susuz kalmaktan ölürsünüz. Bu yüzden, he ne kadar 1970’lere kadar yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanmadıysa da, tedavisi şaşırtıcı derecede basittir.

Ağızdan sıvı tedavisi (AST), bir litre suya bir çorba kaşığı tuz ve üç çorba kaşığı şekerin karıştırılmasından başka bir şey değildir ve hastalıktan dolayı kaybedilen suyun yanı sıra vücudunuzdaki çözünmüş maddelerin dengesini de geri kazandırır. Koleradan kurtulmak için gelişmiş ilaçlara veya ciddi bir bakıma ihtiyacınız yok.

İlaçlar

Bir hastalığı doğru teşhis etmek, ancak elinizde belirli hastalıklara karşı etkili olduğu bilinen ilaçların olması halinde bir işe yarar.

Öncelikle ameliyat yapabilmek için ağrıyı dindirmek zorundasınız. Söğüt ağacının kabuğu çiğnenerek (Aspiririn’in imal edildiği öz) ağrı bir miktar azaltılabilir ve yüzeysel yaralanmalar veya çıban almak gibi küçük cerrahi ameliyatların sonucu olan bölgesel ağrılar için acı biber kullanılır ama antik zamanlardan beri kullanılan en yaygın ağrı kesici haşhaştan elde edilir. Çiçeklendikten sonra haşhaştan hasat edilebilen sütsü pembe bitki özü afyondur ve bu madde ciddi ağrı kesici özelliklere sahiptir. Geleneksel olarak, afyon haşhaş bitkisinin bir golf topu büyüklüğündeki şişmiş çekirdek kozasına ufak çizikler atılıp, içerisindeki sıvının sızdırılmasıyla günlük olarak toplanır. Bitki özünün sızmasına ve siyah bir reçine halinde kurumasına izin verilir ve bu reçine ertesi sabah kazınarak alınır.

Afyonun içerisindeki en önemli uyuşturucular morfin ve kodeindir; bitkinin kurutulan özü, %20'ye kadar morfin içerir. Bu uyuşturucular etanolün içerisinde, suyun içerisinde olduğundan çok daha iyi çözünür ve güçlü (ama bağımlılık yapıcı) bir haşhaş tentürü olan afyon ruhu, toz hâline getirilmiş haşhaşın alkol içerisinde çözülmesiyle elde edilir.

1930’larda geliştirilen ve çok daha az emek gerektiren bir yöntemde, haşhaş bitkisi kesilip harman edildikten sonra içlerindeki uyuşturucuların çıkarılması için suda tekrar tekrar çözülüyor.

Bitkinin tohumları, tıpkı tahıllarda olduğu gibi yemek veya yeniden dikmek için saklanır. Günümüzde tıbbî amaçla kullanılan uyuşturucuların %90'ı hâlâ haşhaştan elde ediliyor. Buna erin, kokain de dâhildir.

ULAŞIM

Bir ülkenin yol ağının bakımı inanamayacağınız kadar pahalı ve zaman alan bir şeydir ve kıyamet sonrasının dünyasında yollar şaşırtıcıderecede büyük bir hızla bozulacaktır, o yolları sürekli döven trafik sona erecek olsa bile.

Ilıman iklimlerde yolların baş düşmanı olan donma-çözülme döngüsü, yollarda istikrarlı bir şekilde yarıklar ile çatlaklar açacak ve rüzgârlarla buralara dolan tohumlar kısa süre sonra güçlü çalılara ve ağaçlara dönecek, kökleri, üstteki ince asfalt kabuğu daha da parçalayacaktır.

Aslına bakarsanız günümüzün asfalt yolları, her ne kadar otobanda saatte yüz kilometre hızla gitmek için olağanüstü güzel olsalar da, Romalıların inşa ettiği yollardan çok daha az dayanıklı bir yüzeye sahiptir. En üst katmanında kalın döşeme taşları olan pek çok vide publicae, onları döşeyen medeniyetin yok olmasından bin yıl sonra bile kullanılabilir durumdaydı.

Aynını bugün kullandığımız ulaşım ağı için söyleyebilmek mümkün değil. Çok zaman geçmeden medeniyetin atardamarları olan büyük otobanlar bile kullanılamaz hale gelecektir. Bu yüzden ölü şehirlerde keşfe çıkmak için sağlam arazi araçlarına ihtiyacınız olacak; cip tipi araçlar şehirlerde bir yerden bir yere gitmek için ilk kez gerçekten gerekli olacak.

Demiryollarının çelikten rayları yollarımızdan çok daha dayanıklıdır ama onlar da bir zaman sonra paslanma kanserine yenik düşeceklerdir. Yine de kıyametten sonraki ilk birkaç on yıl boyunca, karada uzak yerlerle ticaret yapmanın en kolay yolu demiryolları olacaktır; tabii bitkilerin temizlenmesi koşuluyla.

Biyoyakıtların yanı sıra rüzgâr ve su gibi sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen elektrik, trenlere ve tramvaylara enerji sağlamak için asma kablolara aktarılabilir ya da daha küçük araçların bataryalarını şarj etmek te kullanılabilir. Elektrikli bir araba bir dönüm araziden elde edilen ürünle, bu üründen elde edilecek biyoyakıtla çalışan içten yanmalı bir motorun katettiğinden daha fazla yol kat edebilir. Ayrıca, buhar türbinlerini çalıştıran kazanlar, biyoyakıt sentezi için gerekli olandan çok daha az miktarda bitkisel malzemeyle beslenebilir. Ve elektriği bileşik ısı ve güç santralleriyle (BIG) üretirseniz, artık ısıyı yakınlardaki binaları ısıtmakta kullanabilirsiniz.

Elektrik açısından kısıtlı imkânlara sahip bir toplumun, yakıt tüketimindeki verim oranını azami düzeye çıkartmak için enine boyuna düşünmesi gerekecektir ve kıyamet sonrası medeniyetin şehir ulaşımı ağırlıklı olarak muhtemelen elektrikli olacak gibi görünüyor. Aslına bakılırsa elektrikli vasıtalar bir zamanlar çok yaygındı. 20. yüzyılın ilk yıllarında, rekabet hâlinde birbirinden tamamen farklı üç otomobil teknolojisi vardı ve elektrikli arabalar, mekanik açıdan çok daha basit ve güvenilir olduklarından ayrıca sessiz ve dumansız çalıştıklarından, buhar ve petrolle çalışanlarla rekabeti koruyabiliyordu.

Chicago’da otomobil piyasasına hâkim bile olmuşlardı. Elektrikli araba imalatının zirvede olduğu 1912 yılında, ABD yollarında 30 bin, Avrupa’da 4 bin tanesi arz-ı endam etmekteydi; 1918 yılı itibariyle Berlin’in motorlu taksilerinin beşte biri elektrikle çalışıyordu. Geçen sene bu şehri ziyaret ettiğimde, “bu kadar huzurlu ve medenî yerde de yaşanmaz arkadaş” diye aklımdan geçirmiştim.

Elektriği üstlerinden geçen bir hattan alan trenlerin ve tramvayların tersine, bataryaları üzerlerinde olan elektrikli arabaların sorunu, büyük, ağır bataryalarının bile yeterince enerji depolayamaması ve batarya tükendiğinde şarj edilmelerinin çok uzun sürmesiydi. Bu tür araçlara yollarda ve havaalanlarında yorgun yolcuların naklinde gittikçe daha çok yer veriliyor.

Bu dönemin elektrikli araçlarının azami menzili yaklaşıkl50 Kilometreydi. Öte yandan bu rakam bir atın gidebileceğinden fazladır ve şehir içinde yeter de artar bile. Çözüm, baterinin şarj olmasını beklemek yerine bir istasyona çekip yenisiyle değiştirebilmeniz.

Manhattan’da 1900 yılında bu şekilde başarıyla çalışan bir elektrikli taksi filosu vardı ve merkezî bir istasyonda bitmiş bataryalar yenileriyle değiştiriliyordu.

Yani biyoyakıtla çalışan içten yanmalı motorlar ile elektrikli araçları birlikte kullanan bir kıyamet sonrası toplumu, bizim gelişimimiz için ziyadesiyle faydalandığımız petrole erişimi olmasa bile, ulaşım için ihtiyacı olanları sağlayabilecektir.

İLETİŞİM

Yazı, medeniyetin temel teknolojilerinden biridir ve ağızdan çıkan kelimelerin kavramsal olarak ifade edildiği, ardışık bir şekilde resmedilmiş şekiller halinde aktarılmasına dayanır. Bu şekiller İngilizce’de olduğu gibi dildeki belirli sesleri temsil eden harfler de olabilir. Çince’de olduğu gibi belirli nesneleri veya kavramları temsil eden karakterler de.

Temel düzeyde yazı, bir ticaret sözleşmesinin maddelerini, bir kira kontratını veya kanun maddelerini kalıcı olarak kaydetmenize izin verir. Ama bir topluluğun kültürel, bilimsel ve teknolojik açıdan büyümesini sağlayan asıl şey, “bilginin” birikmesidir. Günümüz dünyasında kalem ve kâğıt gibi medeniyetin temel taşlarını verili kabul ediyoruz ve ne kadar hayati bir önemi haiz olduklarını ancak arkasına alışveriş listesi karalamak için bir kâğıt parçası bulamadığımızda veya elimizden daha iki dakika önce bıraktığımız tükenmez kalem akıl almaz bir biçimde kaybolduğunda anlıyoruz. Medeniyetimiz ardında bol miktarda kâğıt bırakacak olsa da, kâğıt kolaylıkla bozulan bir mâlzemedir ve terk edilmiş şehirleri saran yangınları besleyecek, nemden ve sellerden çürüyüp gidecektir. Peki, geçmişte kullanılan papirüs veya parşömen gibi üretmesi çok zaman alan diğer mâlzemeleri atlayıp kendi kâğıdınızı nasıl üreteceksiniz?

Kâğıt, Çinliler tarafından MS 100 civarında icat edildi ama Avrupa’ya ulaşması1.000 yıldan fazla sürdü. Öte yandan ağaç hamurundan yapılan kâğıt şaşırtıcı derecede yeni bir icattır. 19. yüzyılın sonlarına kadar kâğıt büyük oranda keten parçalarının geri dönüştürülmesiyle üretiliyordu. Fikirlerin kalıcı olarak depolanması ve biriktirilmesi için gerekli olan gelişme yazıyken, onların hızlı bir şekilde çoğaltılması ve dağıtılması için gerekli olan makine matbaadır. Günümüzde gelişmiş dünyada neredeyse herkes okuma yazma biliyor ve günde tahminen 45 trilyon sayfalık kitap, gazete, dergi ve broşür basılıyor.

Matbaanız olmazsa bir belgeyi çoğaltmak için bir kâtipler ordusunun haftalarca yazı yazması gerekir. Böyle bir işi ancak güçlü ve zengin olanlar finanse edebilir, bu da sadece onların uygun bulduğu metinlerin çoğaltılabileceği anlamına gelir. Ama matbaa makinelerinin geliştirilmesiyle, bilgi demokratikleşir.

Bu gelişmenin sonucu olarak eğitim, toplumdaki herkesin hakkı olmakla kalmaz, aynı zamanda yeni bilimsel teorilerden radikal siyasi ideolojilere kadar, herkesi kendi fikirlerini hızla yayma olanağına kavuşturarak, bir tartışma ortamını teşvik eder ve değişimin önünü açar.

Kimya

Her gün doğrudan etkilediği insan sayısı bakımından 20. Yüzyıl’ın en büyük teknolojik gelişmesi, uçakların, antibiyotiklerin, elektronik bilgisayarların veya nükleer gücün icadı değil, mütevazı, kötü kokan bir kimyasalın sentezlenmesi: Amonyak. Amonyak ve ilgili (ve dolayısıyla kimyasal olarak karşılıklı dönüştürülebilen) Nitrojen bileşikleri olan nitrik asid ve nitratlar, medeniyetimizi ayakta tutan kimyanın temel taşlarıdır.

Nitratlar hem gübre hem de patlayıcı yapımı için birer olmazsa olmaz. Alfred Nobel dinamiti bunlardan icat edip insanlığın başına belâ etmişti; şimdi günah çıkartmak için her sene adına ödüller veriliyor.

Ama 19. Yüzyıl’ın sonuna gelindiğinde sanayileşmiş dünya tükenmek üzereydi. Talep arzı geçmeye başlamıştı ve Amerika ile Avrupa ülkeleri, sadece ordularına mühimmat sağlamak konusunda değil, daha temel olarak vatandaşlarını canlı tutmaya yetecek miktarda yiyecek temin etmek konusunda bile endişelenmeye başlamıştı. Bin yıllar boyunca büyüyen nüfusa verdiğimiz cevap, basitçe daha fazla tarım alanı açmak oldu. Ama mevcut topraklar konusunda sınıra ulaştığımızda, sayıları artan boğazları beslemenin tek yolu, aynı tarımsal alandan alınan ürünün verimini arttırmak oldu. Hayvansal gübreyi toprağa geri döndürmek ve baklagiller ekmek bunun etkili yoluydu. Ama nüfus belirli bir sınıra ulaştığında, medeniyet kaçınılmaz bir engele takıldı. Bu noktada hayvanlardan daha fazla gübre üretemezsiniz çünkü hayvanların da tarlalarda yetişen bitkilerle beslenmesi gerekiyor ve daha fazla baklagil de ekemezsiniz çünkü bu da tahıllar için gerekli tarım alanını azaltıyor. Organik tarımın taşıma kapasitesi sınırına gelmiş bulunuyorsunuz.

Başvurulacak tek yol, tarımsal döngünün dışından bir azot kaynağı eklemektir. 19. Yüzyıl boyunca Batı tarımı büyük oranda ithal kuş gübresi ve Şili çöllerinden çıkarılan güherçileye bel bağlamıştı. Ama bu kaynaklar hızla tükendi ve Britanya Bilimsel İlerleme Kurumu (İngiliz Bilim Derneği) Başkanı Sir William Crookes, 1898 yılında, “Dünya’nın sermayesinden yiyoruz ve bunu sonsuza kadar yapmamız mümkün değil”uyarısını yaptı.

Arkamızda bıraktığımız dünya bu doğal nitrat kaynaklarından hâlihazırda arındırılmış durumda ve büyümekte olan bir kıyamet sonrası medeniyetinin o duvara kısa süre içerisinde çarpacağına şüphe yok.

Gezegenimizin atmosferi azot gazı açısından zengindir ama bu gaz aynı zamanda oldukça tepkisizdir. Dünya’nın atmosferindeki en yaygın gaz olan azot ve bütün evrende en yaygın element olan Hidrojen tek hammadde.

Bunlar bire üçoranında bir formülle bir reaktörün içerisinde karıştırılıyor ve birleşerek NH3’ü, yani amonyağı oluşturuyor.

Azot basitçe havadan çekilebiliyor ve günümüzde Hidrojen, Metan’dan elde ediliyor ama suyun elektrolizinden de elde edilebilir.

ZAMAN ve MEKÂN

Hayatta kalanlar şuiki temel soruya cevap vermek için tam anlamıyla sıfırdan nelere çözüm üretebilir: “Saat kaç” ve “neredeyim”?

Bunlar öylesine keyif için beyin jimnastiği yapmanın çok ötesinde sorulardır: İçinde yol aldığımız zaman ve mekânı belirleyebilmek çok önemlidir. Zamanı belirlemek size gün boyunca zamanın ilerlemesini ölçme ve günlerle mevsimleri takip etme imkânı sağlar ki, bu başarılı bir şekilde tanım yapabilmek için elzemdir.

Bu bağlamda, şaşırtıcı derecede doğru bir takvim yapabilmeniz ve hatta bilmediğiniz bir gelecekte hangi yılda olduğunuzu (her zamanda yolculuk filminde ana karakterin ağzından dökülen klasik sorudur) söyleyebilmeniz için ne gibi gözlemler yapabileceğinize bakacağız. Şimdiki bilgilerimize göre Uzay Yolu’ndaki Atılgan gibi bir gemiyle uzayda ışıktan hızlı seyahat etmek mümkün değil.

Mekânı belirlemekse, tanıdığınız anıtsal yapıların yokluğunda dünya üzerindeki konumunuzu bilmek için önemli. Olmak istediğiniz yere gidebilmek için, önce olduğunuz yeri bilmelisiniz. Bu ayrıca size ticaret ve keşif için seyrüsefer yapabilme imkânı tanır.

Gece boyunca yıldızlar, başınızın üzerindeki iğne delikleriyle dolu devâsâ kubbeye benzeyen gökyüzünde döner ve her ışık noktası diğerleriyle bağlantılı oluşturur: Takımyıldızlarının görüntüsü. Öte yandan, insan aklını başından alan gerçek, insanın ömrünü kat kat aşan bir zaman içerisinde bütün yıldızların hareket ederek birbirlerinin yanından geçiyor olmasıdır. Zamanı tekrar ileri alsanız, yıldızların karanlık bir okyanusun içerisinde birer köpük tanesi gibi dönerek birbirlerini geçtiklerini izleyebilirdiniz. Buna özdevinim denir ve galaktik merkezlerin etrafında dönen diğer yıldızların her birinin kendi yörüngelerine sahip olmasından kaynaklanır.

Yakın gelecekte bilmediğiniz bir zamandan yola çıkarak hangi yılda olduğunuza karar verebilmeniz için en uygun hedefiniz Barnard Yıldızı’dır. Bu, Dünya’ya en yakın yıldızlardan biridir ama yaşlı, acınası derecede zayıf, kırmızı bir ışık saçan küçücük bir güneştir ve bu yüzden yakın çevresi çıplak gözle görülemez.

Öte yandan Barnard Yıldızı, mütevazı bir teleskopla veya gözünüzden birkaç santim uzakta tutacağınız bir mercek yahut aynayla kolayca bulunabilir. Çok daha uzun bir zaman ölçeğindeyse Dünya’nın ekseninin devinim (precession)hareketinden faydalanabilirsiniz. Tıpkı dönen bir topaç gibi, gezegenimizin dönme ekseni de zaman içerisinde yavaş yavaş bir yana devrilir.

Kutup Yıldızı, şansımıza, Dünya’nın şu anki dönme ekseniyle aynı doğrultudadır ve bu yüzden gökyüzünde dönmüyormuş gibi görünen tek noktadır. Şu an için Güney yarımküreden görünen ve ona denk gelen bir “Güney Yıldızı” yok, zira Dünya’nın ekseni hâlihazırda Güney göğünde görece boş bir bölgeden geçiyor. Binyıl içerisinde Kuzey Yıldızı bomboş bir gökyüzünde ilerleyerek başka yıldızların yakınından geçecek ve MS 25.700 yılı itibariyle İsa’nın doğduğu yıldaki konumuna dönecek (bu dönüşümün bir başka sonucu Güneş’in yörüngesinin gök ekvatorunu kestiği noktalar, yani İlkbahar ve Sonbahar ekinokslarının kayması; buna ekinoks salınımı adı veriliyor).

Gökkutbunun, içerisinde bulunduğunuz zamanda nerede olduğunu görmek görece kolay bir iş, özellikle de temel fotoğrafçılığı yeniden geliştirdiyseniz ve yıldızların Dünya’nın dönüşüyle gökyüzünde bıraktığı izleri görüntüleyebiliyorsanız (bunu yaklaşık çeyrek saatlik bir pozlamayla yapabilirsiniz).

Dünya’nın farklı hareketlerini kayıt etmek, günün hangi saatinde olduğunuzu bilmenize ve tarımda kullanmak üzere mevsimlerin değişimini tahmin etmek için takvimi yeniden yapabilmenize olanak sağlar. Peki, Dünya’nın tam olarak neresinde olduğunuzu nasıl bileceksiniz ve iki nokta arasında etkin bir biçimde gidip gelmek için seyrüsefer yapmayı nasıl öğreneceksiniz?

EN BÜYÜK İCAT

Tarih boyunca birçok büyük toplum gelişti, bilgilerinin zenginliği ve teknolojik yetenekleri o dönemlerde dünya üzerinde parıldayan birer yıldızdı ama çoğu bir noktada donup kaldı ve gelişmenin durma noktasına geldiği durağan, dengeli bir duruma sürüklendi ya da topyekûn silinip gitti. Hatta aslına bakarsanız, bugünkü medeniyetimizin sürekli ilerliyor olması tarihsel açıdan bir çeşit anomalidir.

Avrupa medeniyeti Rönesans, tarım ve bilim devrimleri, Aydınlanma ve nihayet Sanayi Devrimi boyunca ilerlemeye devam ederek, bugün içerisinde yasadığımız makineleşmiş, elektrik temelli, küresel olarak birbirine bağlı medeniyeti yarattı. Ama bilimsel ilerleme veya teknolojik gelişmenin gidişatında her şey mümkün ve en canlı toplumlar bile daha ileriye gitmek konusundaki enerjilerini kaybedebilir.

Bu noktada Çin özellikle ilginç bir örnek oluşturuyor. Yüzyıllar boyunca Çin medeniyeti teknolojik açıdan dünyanın geri kalanından çok daha ilerideydi Günümüzde kullandığımız at hamutu, el arabası, kâğıt, blok baskı, pusula ve barut gibi her biri çığır açan buluşların hepsi Çin’de icat edildi.

Çinli kumaş üreticileri merkezî bir güç kaynağı ve çoklu eğirme tezgâhları kullanarak iplikler üretti ve mekanik çırçır makineleri ve gelişmiş dokuma tezgâhları kullandı. Kömür çıkardılar, onu nasıl koka çevireceklerini keşfettiler, büyük dikey su değirmenleri, şahmerdanlar kullandılar ve döküm Demir üretmek için maden eritme ocakları kullanmak ve sonra onu dövme Demir’e dönüştürmek konusunda Avrupalılara 500 yıl fark attılar.

14. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Çin 1700’lere kadar Avrupa'nın hiçbir yerinde görülmeyecek bir teknolojik düzeye erişmişti ve kendi sanayi devrimini başlatmaya hazır görünüyordu.

Ama şaşılacak şekilde, Avrupa kendi karanlık çağından çıkıp Rönesans’a girerken Çin’in gelişimi yavaşladı ve sonra durma noktasına geldi. Çin’in ekonomisi büyük oranda iç ticaretten dolayı büyümeye devam etti ve artan nüfus daima iyi bir yaşam kalitesine sahip oldu. Ama başka bir önemli teknolojik gelişme gerçekleşmedi ve hatta bazı icatlar daha sonra unutuldu. 350 yıl sonra Avrupa Çin'i yakaladı ve Britanya Sanayi Devrimi’ni başlattı.

Peki, bu dönüştürücü süreci başlatan neden 14. yüzyıl Çin’i veya hatta 18. yüzyıldan başka bir Avrupa halkı değil de aynı dönemin Britanya’sı oldu; neden “orada” ve “o zaman”?

İnsanların geleneksel olarak kullandıklarım yöntemlerle üretebildikleri şeyleri üretmek için karmaşık ve dolayısıyla pahalı makineler yapmanın ya da fabrikalar inşa etmenin bir nedeni olmalıydı. 18. yüzyıl Britanya’sı, sanayileşme için gerekli olan neden ve fırsatları sunan etmenlerin özel bir bileşimini temsil ediyordu.

O dönemde Britanya sadece bol bol enerjiye (kömür) sahip değildi, aynı zamanda emek pahalıydı (yüksek ücretler) ve sermaye ucuzdu (büyük projelere girişmek için ödünç para alınabiliyordu). Bu şartlar emeğin yerine sermayenin ve enerjinin gecmesini teşvik etti: İşçilerin yerlerini otomatik eğirme makineleri ve dokuma tezgâhları gibi makineler aldı. Britanya'daki ekonomik şartlar ilk sanayicilerin inanılmaz büyük kârlar elde etmesini sağladı ve bu durum onların makineleşmeye büyük miktarlarda para yatırmasına neden oldu. Öte yandan, 14. Yüzyılın sonunda Çin kömür madenciliğine, maden eritme ocaklarına ve makineleşmiş kumaş üretimine rağmen, bir sanayi devrimine yol açacak ekonomik şartlara sahip değildi.

Burada emek ucuzdu ve sanayici olabilecek kişiler verimliliği attıracak yeniliklerden pek kâr bekleyemezdi.

Yani bilimsel bilgi ve teknolojik yeterlilik, bir medeniyetin ilerlemesi için gerekli olsa da, her durumda kâfi değildir.

Dolayısıyla, Kıyamet sonrasının toplumu iptidai bir kırsal hayata geri dönmek zorunda kalırsa, bu kitapta verilen bilgilere rağmen, bir gün nihayetinde ikinci bir sanayi devrimi yaşayacağının garantisi yoktur. Sonuçta, bilimsel araştırmaların artırılmasında veya teknolojilerin benimsenmesinde belirleyici olan toplumsal ve ekonomik etmenler olacaktır.

Bütün bilimsel araştırmaların temeli, evrenin özünde mekanik olduğunun anlaşılması ve bileşenlerinin huysuz tanrılar tarafından değil, genel geçerliliği olan fizik kanunları tarafından yönetildiğinin idrak edilmesinde yatar. Bu temel kurallara ilk elden deneyime ve gözleme dayanan akıl yürütmeyle ulaşılabilir. Öncelikle ve en önemlisi, bilim deneye dayanır ve ilkesel olarak, her şeyin sağlaması yapılmalı ve bunlar birbirinden bağımsız olarak doğrulanmalıdır.

Ulaştığınız sonuçlar sadece mantığınıza dayanamaz, sadece geçmişteki ve yaşadığınız zamandaki otoritelerin (elinizdeki kitap da dâhil olmak üzere) vardığı sonuçlara da güvenemezsiniz. Dolayısıyla, çevrenizdeki dünyayı kendi çıkarlarınız için değiştirmek ve belirli şeylerden yararlanmak için aletler ve teknolojiler üretmek istiyorsanız, önce doğa kanunlarını iyi bir şekilde anlamalısınız.

Bunu ancak dünyayı gözlemleyerek ve isleyişindeki örüntüleri tespit ederek yapabilirsiniz.

Bugün dünyanın her yerindeki bilim topluluklarının kullandığı, ulusalidare ve ticaret konusunda neredeyse her yerde genel geçerliği olan metrik sistem, 1790’larda, Fransız Devrimi’nin yeniden düzenleme faaliyetlerinin bir parçası olarak geliştirildi.

Bu uluslararası birim sistemi (SI, Fransızca Systeme International'ın kısaltılması) uzunluk, kütle, zaman ve sıcaklık gibi sadece yedi temel birimi tanımlar ve diğer tüm ölçümler bu birimlerin kombinasyonları kullanılarak doğal bir şekilde türetilebilir.

Temel birimin kendisinden daha küçük ve daha büyük katları 10’a bölünebilir olmalı ve üzerinde anlaşılmış bir önekle tanımlanmalıdır. Mesela metre temel uzunluk birimiyken, küçük nesne1er metrenin kısımlarıyla (bir santimetrenin yüzde biri, milimetre binde biri seklinde), uzun mesafelerse katlarıyla (bir kilometre eşittir bin metre gibi) ölçülür.

Bilimsel bilginin gündelik hayattaki uygulamaları teknolojinin temelini oluşturur. Her teknolojinin çalışma sistemi belirli bir doğal olgu kullanır. Örneğin saatler, belirli uzunluktaki bir sarkacın her zaman aynı ritimde salındığı keşfine dayanır ve bu güvenilir düzenlilik zamanı ölçmekte kullanılır. Akkor lambalar elektrik direncinin telleri kızartması ve kızaran nesnelerin ışık yayması olgusundan yararlanır. Hatta en basit teknolojiler dışındaki teknolojiler, bir sürü olguyu birlikte kullanır, çeşitli etkileri kontrol ve organize ederek tasarlanan amaca ulaşırlar.

 

Yeni teknolojiler devamlı olarak eskilerin üzerine inşa edilir, daha önce geliştirilmiş çözümleri hazır bileşenler gibi ödünç alır ve onları yeni durumlara uygular. Bir icatta yeni olan, büyük oranda daha önceden kullanılan parçaların ustalıkla birleştirilmesidir ve bunun iki örneğini bu kitapta gördük: Matbaa ve içten yanmalı motorlar.

 

Her yeni teknoloji yeni bir işlev veya avantaj sağlar, onlar da birlikte kullanılarak başka yeni icatların yolunu açar; teknoloji, yeni teknolojiler yaratır ve tarihimiz bilim ve teknolojinin sürekli bir şekilde yakından etkileşimine sahne olmuştur. Ama tabii ki tüm icatlar yakın tarihli keşiflere dayanmaz. Mesela çıkrık, faydaya yönelik bir sorun çözme çabasının sonucudur ve Sanayi Devrimi'nin poster çocuğu olan buhar makinesi bile, başta teorik düşüncelerden çok mühendislerin deneysel bilgisine ve yapılan işe dair sezgisine dayanarak inşa edilmiştir.

 

Hatta tarihimizde mucitlerin, yarattıkları şeylerin nasıl işlediğine dair prensipleri bilmediği örnekler bile mevcuttur. Örneğin yiyecekleri konserveleme, mikrop teorisinin ve yiyeceklerin mikroorganizmalar tarafından bozulduğunun keşfedilmesinden çok daha önce başlamıştır.

 

Bir olgu bilimsel olarak doğru şekilde anlaşılmış olsa bile, işe yarar bir icat,yaratıcı hayal gücünde tek bir sıçrayıştan çok daha fazlasını gerektirir. Her başarılı icat, yaygın bir şekilde benimsenecek kadar güvenilir bir şekilde çalışmadan önce, uzun bir uğraşma ve hataları giderme süreci gerektirir; Amerikalı mucit Thomas Edison bunu, %1 ilhamı takip eden %99 ter dökme süreci olarak tanımlar.

 

Bilimin yürütücü gücü olan aynı titiz, yöntemsel araştırma burada da kullanılır, ama sefer doğal dünyayı değil, kendi yaptığımız şeyleri analiz etmek, yeni teknolojimize yönelik deneyler yaparak kusurlarını anlamak ve etkinliğini artırmak için. Kıyametten sağ çıkanlar, var olan teknolojileri olabildiğince uzun süreler boyu kullanabilmek için bilimsel bilgi ve eleştirel analizin ne kadar önemli olduğunu fark edeceklerdir. Ancak nesiller geçtikten sonra, insanlık kendisini bir batıl inanç ve büyü komasına girmekten korumalı ve kendi teknolojik yeteneklerini hızla kazanmak için araştırmacı, analitik, kanıtlara dayanan bir zihniyet benimsemelidir. Kıyametten sağ çıkanların yanmaya devam etmesini sağlamaları gereken ateş budur.

 

Yiyecek yetiştirmekteki verimliliğimizi büyük oranda geliştiren; sopalar ve çakmaktaşlarından başka malzemeler üzerinde uzmanlaşmamızı, kendi kas gücümüzü aşıp enerji kaynakları kullanmamızı ve bizi ayaklarımızın götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilen ulaşım araçları yapabilmemizi sağlayan, akla dayalı düşünme biçimimizdir. Günümüz dünyasını yaratan bilimdir ve bir gün tekrar inşa etmemiz gereken de odur…

 

SON

Bu kitap, günümüz bilgi ve teknolojisinin sınırsız yapısına dair sadece anlık bakışlar sunabilir. Öte yandan kitapta ele aldığımız alanlar, yeni yeni gelişmekte olan bir toplumun, hızlı bir yeniden başlama sürecindeki gelişimi için en hayati öneme sahip bilgileri içeriyor ve bu bilgiler onların diğer her şeyi baştan öğrenmesini mümkün kılmaya yeterli olacaktır. Umudum, tıpkı benim bu kitap için araştırama yaparken yaşadığım gibi, medeniyetimizin, günümüz hayatında verili kabul ettiğimiz bol ve çeşitli yiyecekler, inanılmaz etkili ilaçlar, zahmetsiz ve konforlu seyahat ve bol enerji gibi temel ihtiyaçlarımızı nasıl yarattığının ve bir araya getirdiğinin görülmesidir.

Homo Sapiens bu gezegen üzerindeki ilk izlerini, yaklaşık on binyıl önce, dünya üzerindeki memelilerin yarısının soyunun bir anda tükenmesiyle bıraktı. Sonraki on bin yıl boyunca insanlar Akdeniz civarında ve Kuzey Avrupa’da yayılıp çevredeki alanları temizleyip açtıkça ormanlar düzenli olarak azaldı.

Üç yüzyıl önce insan nüfusu hızla artmaya başladı ve tarım yapmaya uygun her arazi parçası giderek zirai alan haline geldi. Yüz milyonlarca yıldır biriken Karbon toprağın altından çıkarılıp, sürekli artan bir çabayla havaya pompalandıkça sadece toprakta değil tüm gezegenin kimyasında önemli değişimler yaşanmaya başladı.

Atmosferde artan karbondioksid seviyeleri dünyanın iklimini değiştirdi ve küresel ısınmaya, deniz seviyesinin yükselmesine ve okyanusların asid seviyesinin artmasına neden oldu.

Sera etkisi gittikçe artmaya başladı ve gezegenimiz ısınmakta. Tarihin en sıcak dönemlerinden birini idrak etmekteyiz.

Her yana yayılan kasabalar ye şehirler büyüdü veuzayıp giden sonsuz arazilerde kurdele gibi serdiğimiz, şehirlerin çevresine halka şeklinde sardığımız ve büyük kavşaklarda koca koca düğümler attığımız yollar sayesinde, bakteri kolonileri gibi birbirine bağlandı. Metal araç ordularımız dünya denizleri ve karaları üzerinde bir ileri bir geri gidip gidiyor, gökyüzünde zikzaklar çiziyor ve hatta bazıları atmosferi delip ötesine geçiyor. Geceleri sürdürdüğümüz sonu gelmez faaliyet, uzaydan bir yapay ışık denizi, parlayan bir çizgiler ve noktalar ağı şeklinde görülüyor.

Ve sonra birden sessizlik!

Dünyanın trafiği bir anda kesiliyor, ışıklar soluyor ve sönüyor, şehirler paslanıyor ve parçalanıyor.

Bütün bunları baştan inşa etmek ne kadar sürer? Teknolojik medeniyetimiz küresel bir felaketin ardından ne kadar hızlı bir şekilde toparlanabilir? Medeniyetimizi baştan inşa etmenin anahtarı pekâlâ bu kitapta olabilir.

KAYNAKÇA

UYGARLIĞI YENİDEN NASIL KURARIZ?

(Aftermath: How to Rebuild Civilization in Aftermath of a Cataclysm)

Lewis DARTNELL Çeviri: Özgür BİRCAN 

Koç Üniversitesi Yayınları: 91

 

1. Baskı: Haziran 2016 (274 Sayfa)

13 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Fethullah Gülen veya nüfustaki kaydıyla Fetullah Gülen (d. 27 Nisan 1941, Pasinler), eski imam, vaiz ve yazar. 2016 yılında kapatılan gezetecilein kurucuları arasındadır ve vakfın onursal başkanıdır. 1999 yılının Mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer sebebiyle ABD'ye giden Gülen, o tarihten bu yana Pensilvanya eyaletindeki Saylsburg kasabasında yaşamaktadır.

***

50'yi aşkın kitabı, çeşitli dergilerde makaleleri ve birçok vaazı yayımlanmıştır. Arapça, Farsça,ve Osmanlı Türkçesi bilmektedir.

***

28 Ekim 2015 yılından beri, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yayımlanan "en çok aranan teröristler" listesinin kırmızı kategorisinde yer almakta, Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve Paralel Devlet Yapılanması (PDY) lideri olmakla suçlanmaktadır.

***

15 Temmuz 2016'da Pennsilvanya'da Türk Silahlı Kuvvetleri'nde  bulunan takipçilerine verdiği emirle 16 Temmuz 2016 sabahına karşı Türkiye Cumhuriyeti hükumetini yıkmak için bir darbe girişiminde bulunduğu iddia edilir. Gülen, demokrasiden yana olduğunu söyleyerek (darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Eroğan ve çevresindekiler tarafından kurgulandığını iddia etti. 18 Temmuz 2016'da Erdoğan, Gülen'in iadesini ABD'den resmen talep etti. ABD makamları, Gülen aleyhinde yeterli delil olmadığı iddiası ve hâl böyleyken idam edilebileceği endişesiyle henüz bu başvuruya olumlu cevap vermedi.

***

Erzurum'un Pasinler ilçesi Korucuk köyünde 27 Nisan 1941'de doğan[ Gülen'in babası Ramiz Bey cami imamı, annesi Refia Hanım ev hanımıdır. Gülen, altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisidir.

1945'de Kur'ân öğrenmeye başlayan ve kısa zamanda Kur'ân'ı hatmeden Gülen, 1946 yılında ilkokula başlamıştır. Babasının 1949 yılında Alvar köyüne imam olması ve ailesinin oraya taşınması sebebiyle ilkokulu bırakmak zorunda kalmış, sonradan Erzurum'da dışarıdan girdiği imtihan ile ilkokul diplomasını almıştır. Babası Ramiz Efendi'den Arapça dersler, 

***

Hasankale'de bulunan Hacı Sıtkı Efendi'den tecvid ve Kur'ân dersleri alan Gülen, 1951'de hafızlığını tamamlamıştır. Gülen, 1954'de Erzurum'daki Kurşunlu Camii medresesinde Alvar İmamı Muhammed Lütfi'nin torunu Sâdi Efendi'den medrese dersi almıştır. İki buçuk ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okuyan ve İzhar'ı bitiren Gülen'in Kâfiye okumasına lüzum görmeyen Sâdi Efendi onu Molla Câmi'ye başlatmıştır. 1955'den 1959’da Edirne'ye gidinceye kadar Osman Bektaş'tan fıkıh ve din eğitimi almıştır.

***

Askerlik öncesi ve sonrasında Edirne'deki üç Şerefelili Cami'de toplam dört yıl süre ile imamlık yaptı. Askerlik acemi eğitim dönemini Ankara Mamak ve usta erlik dönemini İskenderun'da tamamladı.

Askerlik sonrasında, 1963 yılında, Erzurum'a giderek bir yıla yakın ailesinin yanında kaldı. Bu sırada Komünizmle Mücadele Derneği  2. şubesinin Erzurum'da kuruluşunda yer almış yönetimine girmiştir,

***

Edirne'deki görevi sırasında Dar'ul-Hadis Camii'nin imam odasında özel sohbetler başlattı. 1965’te Kırklareli'ne tayin olup burada bir yıl vaizlik yaptı. 1966'da İzmir'e merkez vaizliğine atanan Gülen, 1971 yılına kadar buradaki görevine devam etmiştir. Bu yıllarda Kestanepazarı Derneği Kur'ân Kursunda yöneticilik ve gönüllü öğreticilik yapmış, 1968 yılında resmi görevlendirme ile ilk kez Hacca gitmiş; ve gezici bölge vaizi olarak da Ege Bölgesi'nin çeşitli il ve ilçelerinde vaaz ve sohbetlerde bulunmuştur.[ Bu dönemlerde Turgut Özal ile de tanıştı. Turgut Özal ile tanışıklığının 1960'ların ortalarında olduğunu ifade eden Gülen, Turgut Özal hakkında "sık sık Bornova camiinde vaaz yaptığımda, vaaz dinlemeye gelirdi" demektedir.

***

5 Mayıs 1971 tarihinde, 12 Mart döneminde askerî cuntanın isteğiyle TCK'nın 163. maddesinden tutuklandı.7 ay tutuklu kaldıktan sonra, 5 Kasım 1971 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı ve 1974 yılında beraat etti. 23 Şubat 1972 tarihinde Edremit vaizliğine atandı aynı zamanda Manisa ilinde de vaizlik görevlerine devam etti. Gülen, daha sonra İzmir'in Bornova ilçesi vaizliği görevine atandı.

***

1975 ve 1976 yıllarında Anadolu’nun bazı şehirlerinde Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferansları vermiştir. İlk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı dergisinde Sızıntı dergisinde önce başyazıları, daha sonra orta sayfa yazılarını da yazmaya başladı.

1981-1990

1980'de 12 Eylül Darbesi'nden sonra askerî cuntanın İzmir ve Ege Ordu Sıkıyönetim Komutanlıkları tarafından yakalanma emri yayınlandı. Aynı tarihte İzmir'i terk etti. Anadolu'da çeşitli illerde dolaştı, dost ve akrabalarında kaldı. 20 Mart 1981 tarihinde Diyanet İşler, Başkanlığından Diyanet İşleri Başkanlığındaki vaizlik görevinden istifa etti.

***

1986'da Hacca giderek hacı oldu. İlk sayısı 1 Temmuz 1988'de çıkan ve üç aylık periyotlarla yayın hayatına devam eden Yeni Ümit dergisinde başyazılar yazmaya başladı. 1989'da İstanbul ve İzmir'de Diyanet İşleri bünyesinden bağımsız, gönüllü olarak vaazlarına yeniden başladı. Üsküdar'da Yeni Valide Külliyesi'nde 13 Ocak 1989 tarihinden 16 Mart 1990 tarihine kadar (62 hafta) verdiği vaazlar, daha sonra Sonsuz Nur adıyla üç cilt halinde kitaplaştırıldı. 1992 yılına kadar gönüllü olarak vaazlarını sürdürdü.

***

1990'lı yıllarda Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Abraham ;Foxman Abraham Foxman, Morton Abramowitz, Papa II John Paul gibi tanınmış din ve devlet adamları ile görüşmeler yapmış, Amerika'da hayatını kaybeden CHP eski genel sekreterlerinden Kasım Gülek'in cenaze namazını vasiyeti üzerine kıldırmış[ ve çeşitli gazetelerde röportajları yayınlanmıştır. 1995’te Sabah'tan Nuriye Akmam ve Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök'e Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, Başbakan Tansu Çiller ile görüşmesi, İslam, siyaset, kadın ve eğitim konularında röportajlar vermiştir. Bu yıllarda ayrıca Cumhuriyet gazetesi ve Hikmet Çetinkaya dava yoluyla almaya hak kazandığı 150 milyonluk tazminatları Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı'na bağışladı.

***

1999 yılı Mart ayında sağlık sorunları nedeni ile giden Gülen, o tarihten bu yana, ABD'nin Pensilvanya eyaletindeki Saylorsburg kasabasında yaşamaktadır

2000 sonrası

Haziran 2008'de ABD'den Foreign Policy ve Birleşik Krallık'tan Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya'nın ilk 100 entellektüeli listesinde yer almıştır. Ayrıca 2013 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri olarak gösterilmiştir.[28]

Hakkında açılan davalar

 
Fethullah Gülen ,16 Temmuz 2016

28 Şubat süreci devam ederken 1999 yılı Haziran ayında ulusal televizyon kanallarında yayınlanan bazı video görüntüleri Türkiye'deki laik düzen yerine şeriata dayalı bir İslam devleti kurmak için taraftarlarını teşvik ettiği suçlamalarına neden oldu. Bunun üzerine, 22 Ağustos 2000 tarihinde aleyhinde dava açılmış, bu dava 2000 yılı Aralık ayında çıkan af ile askıya alınmıştır. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanununda (TMK) yapılan değişiklik sonrasında Gülen'in avukatlarının başvurusu sebebiyle örülmüş. 2008'de cürüm ve şiddete başvurarak teşekkül oluşturduğuna dair delil olmadığından beraat etmiş ve karar Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da oy birliği ile onanmıştır.

Ocak 2008'de devlet kadrolarına sızdıkları yolundaki iddialara değinen Gülen, bir insanın kendi millet fertlerini yine kendi memleketindeki bazı müesseselere girmesi için teşvik etmesine 'sızma' denemeyeceğini söyledi :

Teşvik edilen insanlar da o müesseseler de bu ülkeye ait. Kastedilen manadaki sızmayı belli bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar hatta belli yere kadar geldiler. Belki endişelerinin altında o sızıntıların fark edilmiş olabileceği endişesi var. Bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır girer oraya; mülkiyeye de girer adliyeye de, istihbarata da girer hariciyeye de.

***

30 Ekim 2014 yılında gerçekleştirilen ve yaklaşık 10 saat süren MGK sonucunda Fethullah Gülen'e bağlı kurumlar ifade edilerek legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanmalar olarak kaydedilmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan alınacak bu karar için öncesinde "Onlarla ilgili çok daha farklı bir adımı atacağız. Çünkü bu operasyon öyle lokal değildir. Geneldir ve bunun adımını atacağız. Bu ay yapacağımız Millî Güvenlik Kurulu toplantısında benim de önemli bir gündemim olacak, o da bunların yanında ülkemizi tehdit eden hangi unsurlar varsa, bunlara yönelik Milli Güvenlik Belgesi'nin gözden geçirilmesidir" demiştir. Bu karar sonrasında MGK Genel Sekreteri Seyfullah Hacımüftüoğlu tarafından Kırmızı Kitap veya Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) olarak adlandırılan resmi kitaba Fethullah Gülen ile bağlantılı kurumlar PDY/PÖ (Paralel Devlet Yapılanması/Pensilvanya Örgütü) adı altında eklenmiş ve Fethullah Gülen devlet düşmanı olarak kabul edilmiştir. MGK'da alınan bu kararlar 24 Kasım 2014 yılında gerçekleştirilen Bakanlar Kurulunda onaylanmış ve böylece resmiyet kazanarak MGK Genel Sekreterliği'ne gönderilmiştir.

***

İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebini şu gerekçe ile uygun görüp, Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkardı. İstanbul merkezli paralel yapı soruşturması kapsamında Fethullah Gülen hakkında verdiği kararda, "Şüphelinin soruşturma kapsamında, örgüt kurarak yönettiği yönünde kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, 10 yılı aşkın süredir yurt dışında olduğu ve dönmediği, şüpheliye ulaşılamaması ve savunmasının tespitinin mümkün olmaması nedeniyle terör örgütü kurma ve yönetme suçundan hakkında yakalama kararı çıkarılması şeklinde hüküm kurulmuştur" ifadeleri yer aldı.

Fethullah Gülen Cemaatinin, "Molla Muhammed" olarak bilinen Mehmet Doğan ve grubuna yönelik soruşturmada kumpas kurduğu ve usulsüzlük yaptığı iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamede, Gülen'in "silahlı örgüt kurmak veya yönetmek" suçundan 15 ile 22,5 yıl, "resmi belgede sahtecilik" suçundan 3 ile 7,5 yıl ve "iftira" suçundan da 1 ile 4 yıl olmak üzere toplamda 19 ila 34 yıla kadar hapsi istenmektedir İddianamede Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, eski emniyet müdürleri Tufan Ergüder, Ali Fuat Yılmazer, Yurt Atayün, Ömer Köse ve Mutlu Ekizoğlu'nun aralarında bulunduğu 15'i tutuklu 32 kişi de şüpheli olarak yer aldı.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da şüpheliler arasında yer aldığı kapatılan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında usulsüzlükler yapıldığı ve şüphelilere kumpas kurulduğu iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında Gülen hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. Gülen, ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek’, ‘silahlı örgüt kurmak veya yönetmek’ ve ‘devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek’le suçlanıyor.

Gülen hareketi

 
Fethullah Gülen "Dinler Arası Diyalog" girişimi kapsamındaVatikan'da Papa II. Ioannes Paulusile birlikte.

Gülen hareketi, Risale-i Nur'larda Said Nursi tarafından sıkça kullanılan ve kendisinin ana hareket ekseni olarak tarif edilen "hizmet-i imaniye ve Kur'aniye" deyiminin zaman içerisinde kısaltılması ile oluşan bir terimdir. Cemaatin kendisini bir sivil toplum hareketi olarak konumlandırması ile cemaat'in her türden kurumsal faaliyetlerini de içine alan bir kapsam genişliğine ulaşmıştır.

Gülen hareketi, Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerde eğitim ve sosyal amaçlı faaliyetler gösteren bir organizasyondur. Eğitimde Gülen tarafından "altın nesil" olarak ifade edilen bir insan modelini yetiştirme amaçlı ev, okul, dershane, kültür merkezleri, üniversite gibi kurumlar oluşturulmuştur. Ayrıca cemaatin bu faaliyetlerini finanse etmek için kullandığı, yardım organizasyonlarını gerçekleştirdiği çeşitli vakıf ve dernekleri ile ticari faaliyet gösteren basın yayın kuruluşları, hastaneleri ve finans kurumları mevcuttur.

Hareket, çeşitli toplum kesimlerince Türkiye içi ve dışında, eğitime, Türk kültürünü tanıtmaya, dinler arası diyaloğa ve fakirlikle mücadeleye yaptığı katkılardan dolayı desteklenirken [47][48] başka kesimlerince de laiklik için bir tehlike olarak görülmesinin yanı sıra siyasî ve ekonomik bir güç haline gelmesi nedeniyle de eleştirilmektedir.

Gülen'in; çeşitli konuları ele alan çok sayıda kitap, makale, kaset, görüntülü video ve şiirleri mevcuttur. Eserleri başta İngilizceArapçaAlmancaİspanyolca ve Rusça olmak üzere değişik dillere çevrilmiştir.

Gülen hakkında birçok biyografi ve inceleme kitapları yayınlanmış ve yurt dışındaki çeşitli kurum ve üniversitelerde hakkında akademik konferanslar yapılmış ve bu konferanslarda 200'den fazla tebliğ sunulmuştur.

Fethullah Gülen'e ait olan Kırık Mızrap adlı şiir kitabından alınan 11 şiir; 2005 yılında Ahmet Özhan tarafından Hüzünlü Gurbet albümünde yorumlanmıştır. 2013 yılında ise aralarında Natacha Atlas , Bahroma, Ely Bruna gibi ünlü sanatçıların bulunduğu 12 sanatçı ona ait 12 şiiri İngilizce olarak Rise Up - Colours of Peace adlı albümde yorumlamıştır.

***

Kendisi Sünnî ve Kürt kökenli. CIA izin vermeden Türkiye'ye iadesi söz konusu bile olmaz. Şu aralar her tarafta bombalar patlıyor ve seri suikasttır olacağı rivayeti var.

***

Dilerim Sayın Cumhurbaşkanı bu konuda dirayetli davranır ve ülkemizin millî bütünlüğünü ve beraberliğini korumakta başarılı olur.

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 23.08.2016

Etiketler: CIA PARALEL YAPI
63 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Ağabeyim, hocamız Prof. Dr. Savaş Kültür’ün vefatından dolayı çok üzgünüm; daha doğrusu tam mânâsıyla bir yas süreci yaşıyorum.

Savaş Kültür Hoca’nın 1973-1983 yılları arasından Ege Psikiyatri Kürsüsü’nde hocalığı ve insanlığıyla hepimize örnek oluşunu gördüm.

 ***

Atatürk Devlet Hastanesi Psikiyatri Kliniği’ndeki başarılı çalışmalarını ve yetiştirdiği şu anda öğretim üyesi veya uzman olan onlarca talebesiyle yollarımız hep kesişti. Onları nasıl titizlikle yetiştirdiğine şahit oldum.

***

Psikodramalara katılırdı, benim fırsatım olmadı; belki de hastaları iyileştirdiğine pek ihtimal vermediğim için. Ama birlikte çok seyahat ettik ve pek çok kongreye katıldık.

Özel muayenehanecilik döneminde ne kadar etik ve düzgün bir hekimlik örneği gösterdiğini takdirle takip ettim. Adam gibi adamdı. Az ve öz konuşur, mizah yeteneğiyle hepimizi kahkahalara boğduğu zamanlar da olurdu.

***

Lizbon’da bir barda sabahlamıştık ve pek çok özel şeyi paylaşmıştık. Bunlar ebediyen aramızda kalacak; çok yönlü ve düzgün bir insandı. Bana epey şey anlatmıştı ve bunların çoğu geleceğimizle ilgili karamsar öngörülerdi…

***

Çok özel bir insandı. İyi insan, iyi hekim, dürüst, kararlı, çok iyi bir hoca ve örnek alınacak bir kişi olarak gönlümde hep ayrı bir yeri oldu. Psikiyatri camiasında, hem bilimsel hem de insani açıdan iz bırakan bir öncü benim için. Işıklar içinde uyusun. Ruhu şad olsun. Psikiyatri camiamız, sevgili karısı Yıldız Kültür, biricik oğlu Kerem ve bütün sevenlerine sabırlar diliyorum.

***

Psikiyatri camiasında bıraktığı izler asla unutulmayacak. Çok derin düşünceleri ve bilgece bir tavrı vardı.

*** 

Bir gün Ontario’da karşılıklı şarap içiyorduk ve keyfimiz çok yerindeydi. Gölün harikulade manzarasını seyredip Türkiye ve hekimlik hakkında konuşuyorduk.

 ***

Bana “Keremciğim, Türkiye’nin nereye gideceğini bilemiyorum ama uzun vadede olup bitecekleri hiç de iyi görmüyorum” demişti.

Oturup uçakların inip kalkışını ve havanın tertemiz olmasının keyfini paylaştık.

 ***

Eh, iki şişe şarap (hem de en iyisinden, çok iyi anlardı) içince hesap gelmesi beklenir, değil mi? Hayır, çünkü bir tatile gitmek ödülü bize nasip olmuş.

Meğer bedavadan Fransa’da bir haftalık hafta sonu tatili kazanmışız. Bastık kahkahayı…

 ***

İkimiz de erkek olduğumuz için, bu balayı hediyesine gitmemeye karar verdik ve epey güldük. Muzipçe “bak, bu keşke yeni evli bir çifte nasip olsa ne eğlenirlerdi” dedi.

Daha sonra yerimizden kalktık ve şurup gibi havayı akciğerlerimize çekip yürüyüş yaptık.

***

Türkiye Psikiyatri Derneği’nin kurucularındandı ve kelimenin tam anlamıyla adam gibi adamdı. Üniversiteden neden ayrıldığını ve sadece özel hekimliği niçin tercih ettiğini hiçbir zaman öğrenemedim.

Ne zaman İzmir’e gitsem içim burkulacak ve üzüleceğim.

Allah rahmet eylesin Savaş Ağabeyim ve aziz büyüğüm.

Sizi unutmayacak ve unutturmayacağız. Nitelikli insanlar ve hekimler çok azaldı artık! Bir daha kongrelerde veya toplantılarda karşı karşıya gelemeyeceğiz maalesef.

Allah rahmet eylesin Sevgili Ağabeyim ve Hocam.

*** 

Maalesef Yaşar Nuri Öztürk de vefat etti. TRT-1'de iştirak ettiğim son radyo programında da onu yad etmiştim. Aslında Deizm ile İslam'ı nasıl olup da aynı kefeye koyduğunu konuşacaktık ama nasip olmadı.


Nedense gırtlağımda bir yumru var…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Ağustos 2016 Perşembe 

134 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Şu aralar ülkemizde ve dünyada cereyan eden ve Dünya’nın yeniden şekillendirildiği bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde kan gövdeyi götürmekte ve resmen olmasa da, fiilen bölünmenin eşiğindeyiz. Tarih de bal gibi tekerrür ediyor.

Bu kitabı geçenlerde aldım. Noam Chomsky, yaşayan en büyük entelektüellerden birisi kuşkusuz. Sanıyorum filozof denmeyi de hak ediyor.

İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlanmış. 4. Baskı, İngilizceden tercüme eden: Ömer Çifter. Röportajlar: David Barsamian, Derleyen: Arthur Naiman.

Okurken, ABD’nin dünyayı ve tabii ki bizi nasıl idare ettiğini hayret ve bazen de ibretle müşahede ettim, geniş bir özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eski Ahit peygamberlerinden muadili (eşdeğeri) olan yazar, kendi ülkesinde de onurlandırılmayan bir peygamber olarak (bunlar benim değil, yatımcının sözleri) kabul ediliyormuş. Marks, Lenin, Shakespeare, Aristoteles, İncil (Yeni Ahit), Eflatun ve Sigismund Freud’dan sonra sekizinci sırada geliyormuş.

New York Times dergisi kendisinin yaşayan en büyük entellektüeli olduğunu gönülsüzce de olsa kabul ediyormuş, ancak bunu, siyasî görüşlerini beğenmeyerek yapıyormuş. Ülkesi haricinde büyük bir ilgi gördüğü gibi, dünyanın da en önemli toplum eleştirmeniymiş.  Başka ülkelerde bir medya yıldızı, ABD’nin neresinde konuşma yapsa salonlar dolup taşıyor ama -öte yandan- Amerikan televizyonlarına çok nadiren çıkıyormuş. Kabul edilebilir görüşlerinin olduğu yelpaze onu kapsamaktan çok uzak kalıyormuş.

HAYATI

Avram Noam Chomsky (7 Aralık 1928), Amerikalı aktivist, filolog (dilbilimci), mantıkçı siyasî eleştirmen, tarihçi ve yazar. 7 Aralık 1928’de Philadelphia, Pensilvanya’da dünyayı teşrif ediyor. Çoğu Amerikan Yahudi’si gibi Rus göçmeni William Chomsy’nin oğlu. Massacuthes Teknoloji Enstitüsü’nde dil bilimi profesörü. Kendi ismiyle adlandırdığı Chomsky Hiyerarşisi’ni geliştirmiştir. Dilbilimine olan katkısı Davranışçılık teorisinin eleştirisinde çok etkili olmuş. Ayrıca bilişsel bilimin popülaritesini artırmıştır.

Dilbilimsel çalışmalarının yanı sıra Kuzey Amerika’nın en önemli solcu politikacı entellektüellerinden biri sayılıyor. Vietnam Harbi’nden itibaren itibaren ABD’nin dış ve ekonomik politikalarında Dünya'ca tanınan katı bir eleştirmeni oluyor.

1992 yılında gerçekleşen Sanat ve İnsan Hakları Takdirnamesi’nde, 1980 ve 1992 yılları arasında Dünya'nın en çok alıntı yapılan yaşayan insanı seçiliyor.

Anarko-sendikalizm ve liberter sosyalizmle aynı hizada görülmekte ile liberter sosyalizm ile aynı hizada görmektedir ve Dünya Endüstri İşçileri Vakfı’nın bir üyesi.

Babası İbranice öğretmeniymiş ve Ortaçağ İbranice dil bilgisi üzerine hazırlanan bilimsel bir dergiyi çıkarmaktaymış. İlk eğitimini Philadephia’daki Oak Lane Country Day Okulu’nda ve Central Lisesi’nde almış. 

1940 ila 1945 seneleri arasında New York şehrinin anarşist-sosyalist Yahudi entellektüel cemaatinin çalışmalarıyla haşır neşir olmuş ve Arap-Yahudi işbirliğini gerçekleştirmek için çalışmak üzere İsrail’e göç etmeyi planlamış.

Eğitimine dil bilimi, matematik ve felsefe çalışacağı Pensilvanya Üniversitesi’nde devam etmiş. 1945-19550 yılları arasında Pensilvanya Üniversitesi  öğrencisiymiş ve dil bilimi öğrenimine başlamış.

Bu süre zarfında, Zellig Haris’inYapısal Dil Biliminin Yöntemi” adlı kitabının düzeltmeleri üzerine çalışmış ve onun siyaset üzerine görüşlerine karşı sempati duymaya başlamış. Radikal-deneyci bir filozof olan Nelson Goodman’ın da talebeliğini yapmış. 1951 yılında Goodman’ın Genç Araştırmacı Bursu önerisini kabul ederek Harvard Üniversitesi’ne gitmiş.

1953 yılında, Avrupa’ya seyahat etmiş. Bu gezi sırasında, yapısal dil biliminin işe yaramayacağına karar vermiş. Çünkü lisan oldukça soyut, doğuştan edinilen (İngilizce: generative) bir olguydu. Bundan sonraki çalışmalarının bu olgunun modellenmesi ile ilgili olması gerektiğine karar vermiş. 1955 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nden doktora derecesini almış; ancak bu dereceyi elde etmesini sağlayan araştırmaların çoğunu 1951-1955 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde gerçekleştirmiş.

Doktora derecesini almasından bu yana Massacuthes Teknoloji Enstitüsü’nde çalışmaktaymış; şu anda Modern Diller ve Dil bilimi bölümündeki Ferrari P. Ward Başkanlığı görevinde bulunmaktaymış. Noam, 24 Aralık 1949’da (halen Harvard Üniversitesi’nde profesör olan) Carol Schatz ile evlenmiş. Çiftin iki kız ve bir erkek çocukları varmış.

Noam, şöhretini dil bilimi alanında kazanmış. Dilbilimin bazı tarihî ilkelerini İbranice uzmanı olan babası William’dan edinmiş. Aslında, yüksek lisans derecesi için gerçekleştirdiği ilk araştırmaları konuşulmakta olan modern İbranice hakkındaymış. Pek çok başarısının arasında en ünlü olanı, modern mantığa ve matematiksel temellere olan ilgisinden kaynaklanan üretici dil bilgisi (İng. generative grammar) üzerine olan çalışmalarıymış. Bunun sonucunda, bunu üretici dil bilgisini doğal lisanların tanımlamasına uygulamış.

Öğrenci olarak, Noam, Pennslyvania Üniversitesi dil bilimi profesörü olan Zellig Harris’ten oldukça etkilenmiş. Zellis’in siyasî görüşlerine olan sempatisi, onu dil bilimi alanında yüksek lisans eğitimi görmeye yönlendirmiş.

Her zaman siyaset ile ilgilenmiş ve onu dil bilimi alanına çeken şeyin siyaset olduğu söylenir. Sosyalizm ve anarşizme doğru olan siyasî eğilimi, kendi deyişiyle radikal New York Yahudi cemaatinden kaynaklanmaktaymış.

1965’ten beri ABD dış politikasının önde gelen eleştirmenlerinden birisi olmuş. Amerika’nın Vietnam’a karışmasına karşı öne sürülen en önemli argümanlardan kabul edilen Amerikan Gücü ve Yeni Mandarinler makalelerinden oluşan kitabını yayınlamış.

Chomsky, akademik alanda saygı görmüş ve pek çok defa onurlandırılmış. Londra Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından Onursal Doktorluk ile ödüllendirilen Chomsky, aynı zamanda Dünya’nın birçok yerinde konferanslara davet edilmiş.

1967’de Berkeley'deki California Üniversitesi’nde Beckman Konferansı’nı vermiş. 1969'da ise Oxford Üniversitesi’nde John Locke Konferansı’nı ve Londra Üniversitesi'nde de Sherman Anma Konferası’nı vermiş.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD’den Foreign Policy ve İngiltere’den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya’nın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 1., 2008 yılında 11. sırada yer almıştır.

Chomsky 7 Aralık 1928’de William Chomsky ve Elsie Simonofsky’nin oğlu olarak Dünya'ya gelmiş. 1945 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nde felsefe ve dil bilimi alanında eğitim almaya başlamıştır. Hocaları arasında önde gelen dil bilimciler Zellig S. Haris ve filozof Nelson Goodman’mış.

Chomsky’nin anarşist çalışmaları 1940’lı yıllardan sonra şekillenmeye başlamış. En önemlilerinden birisi İspanya İç Savaşı sırasındaki muhalif anarşist beyanlarıymış.

1950’li yılların başında birkaç yıl Harvard Üniversitesi’nde eğitim almıştır. 1955 yılında ise Pensilvanya Üniversitesi’nde dil bilimi alanında doktora unvanı elde etmiştir. ‘The Logical Structure of Linguistic Theory’ (Dilbilim Teorisinin Mantıksal Yapısı) isimli doktora çalışmasında düşünceleri geliştirmeye yönelik araştırmalar yapmıştır. Bunu 1957 yılında Linguistik alanında en çok tanınan kitabı ‘Syntactic Structures’da (Sentaktik Yapılar) belirtmiştir.

Doktorasından sonra asistan profesörlüğüne atanmıştır. 1961’den sonra Massaschuttes Teknoloji Enstitüsü, Dilbilimi ve Felsefe alanında ordinaryüs olmuş. Bu enstitüyü bitirenlerin çoğunun Ortadoğu’da kritik roller oynadığı hepimizin malumu…

1960’dan bu yana dil bilimi alanındaki çalışmaları Dünya’ca tanınmakta. Bununla birlikte bu alanda en önemli teorisyenlerden birisi olarak kabul edilmektedir. Noam Chomsky, 1949 yılından beri Dilbilimci Carol Chomsky ile evliymiş.

***

Noam Chomsky’nin Dil Bilimine Akademik Etkileri

Noam Chomsky tabii lisanları anlamlarına göre kategorize etmiştir. Kategorize etme eylemini, özel dil ifadelerini meta dil yardımı ile adlandırarak yapmıştır. Meta dilden ayrılarak gelişen gramer sınıfları bir hiyerarşide bölümlere ayrılabilir; bu, günümüzde Chomsky Hiyerarşisi olarak adlandırılır. Chomsky’nin bu çalışmaları dil biliminin temel yapı taşlarını oluşturur. Resmî diller ve Chomsky Hiyerarşisi bilişim evresinde, özellikle Karmaşa Teorisi ve derleyici yapıların oluşumunda, önemli bir rol oynamıştır. Steven Pinker gibi modern araştırmacılar Chomsky’nin yöntemleri üzerine kendi çalışmalarını yürütmüşlerdir.

Alan Turing’inçalışmalarıyla beraber tabii dillerin matematiksel bir bakış açısıyla ulaşılabilir olduğu yapısal bir alan ve biçimlendirme yöntemi meydana getirilirken makine tercümesi esas itibariyle mümkün kılınmıştır.

Doğal dillerin matematiksel olarak formüllendirilmesi işlemi, Bilgisayar Dilbilimi adı altında oluşan yeni araştırma alanının ortaya çıkmasını sağlayan Chomsky, tabii dillerin matematiksel yollarla tanımlandığı teorileri ile Turing’in üretici dönüşümlü gramer teorisinin eksiksiz oluşunun kanıtlanmasından sonra dil bilimciler tarafından eleştirilere maruz kalmış ve bilişsel olarak benimsenmiş.

Eleştirilere maruz kalan Chomsky, sözde engellerle kendi dil bilgisi özelliklerini sınırlandırmış. Bu ve Goverment, Binding ve Minimalist Program gibi sonraki gramer teorileri, gerçi kusursuz olarak formüllendirilmemiştir ve birleşmeye dayalı LFG (Lexical Functional Gramer) ve HPSG (Head-Driven Phrase Structure Gramer) teorilerinin yanında Bilgisayar Dilbilimi için hâlâ ikinci derece rol oynamakta.

Noam Chomsky 1965 yılından bu yana Amerika’nın dış politikasını ağır bir şekilde eleştiren sol eğilimli muhaliflerin başında geliyor. Amerika’nın dış politikası üzerine yaptığı konuşma kayıtları hem kitap hem CD olarak çoğaltılmıştır. Bunlardan birisi ‘Label Alternative Tentacles von Jello Biafra’dır.

Chomsky, Edward S. Herman ile birlikte kitle iletişim araçları vasıtasıyla Kapitalist ortamı haberlerle biçimlendirerek, yönetim ve üst tabakanın onları önemsemesinde rol oynayan propaganda modeli üzerine çalışmıştır.

Dilbilimine Olan Katkıları

Chomsky’nin ilk kitabı ‘Syntactic Structures’, onun doktora çalışması olan Logical Structure of Linguistic Theory’nin kısaltılmış, yeniden düzenlenmiş bir özetidir. Bu kitapta Chomsky dönüşümsel gramer teorisini okuyucusuna takdim etmiştir. Bu teoride anlam ifadelerini (kelime, cümle grubu ve cümlelerin) kullanmıştır ve bu ifadelerin yüzeysel metinlerde kurduğu bağlantının, metinlerde soyutsal anlam derinliği yarattığını belirtmiştir (yüzeysel ve anlamsal derinlik yapıları arasındaki açık olarak görünen fark bugün şimdiki benzer teorilerde artık kullanılmamaktadır). Kuralları yapılandırırken, ifadelerin oluşumu ve yorumlanması, deyim yapılarının oluşumunda etki sağlar. Dolayısıyla sonu belli dilbilgisel kurallarla ve sözcüklerle sınırsız sayıda, önceden hiç söylenmemiş cümlecikler oluşturulabilinir. Cümleleri bu şekilde oluşturma yeteneği insanoğlunun doğuştan gelen bir yeteneğidir ve insanoğlunun genetik yapısının belli bir kısmıdır. Bunu da Chomsky ‘Evrensel Dilbilgisi’ olarak adlandırmıştır. Bu bizim biyolojik ve bilişsel bir özelliğimizdir ve bu özelliğimizden tam olarak haberdar değilizdir ve çok azımız bu özelliği bilir.

Chomsky’nin teorileri farklı alanlarda köklü bir şekilde kullanılmıştır. Bâzı yayınları:

1981 Goverment & Bindung (GB)

1992 Minimalistisches Program (MP)

1994 Bare Phrase Structure (BPS)

2001 Derivation By Phase (DBP)

Chomsky’nin 1990’lı yılların başından bu yana yaptığı güncel teorilerden en fazla kullanılan, talep edilen teori ‘Evrensel Dilbilgisi’dir).

Dilbilgisel esaslar dillerde belirlenir ve doğuştan gelen bir yetenekle parametreler vasıtasıyla beyinde kategorize edilir. Bu parametrelere bağlı olarak diller dilbilgisel niteliklerini gösterir ki bunlar artık ek olarak öğrenilmez.

Chomsky’nin çocukların dil öğrenimi ile ilgili araştırmaları da vardır. Bir dil öğrenmeye başlayan bir çocuk, öncelikle dilin sözcüksel yapılarını ve morfemlerini (sentaksla eş anlamlı, anlamlı en küçük lisan parçası) edinir.

Bu noktada bir katkım olacak: Bir evrim-bilimci olarak biliyorum ki bütün bebekler doğuşta aynı fonemlerden oluşan basit bir lisan konuşurlar. Bu sonradan memetik (kültürel) mutasyonla diğer lisanlara doğru evrimleşiyor. Yani unutulan Arketipal lisan epigenetik dönemlerde, tıpkı muazzam bir bilgisayarın donanımına yapılan ek yazılımlarla, yeniden hatırlanarak inkişaf ediyor. Bir nev’î anamnesis

Chomsky’nin yaklaşımları birden çok gözlemlerle beslenmiştir. Ona hayret verici gelen, çocukların dil öğrenme hızıdır. Devamında, Dünya'nın her yerinde çocukların benzer bir şekilde dil öğrendiğini fark etmiştir. Buna bağlı olarak da yine Dünya’nın her yerinde çocukların dil öğrenirken benzer hatalar yaptığını tespit etmiştir.

Chomsky’nin düşünceleri çocuk lisanları üzerine araştırma yapan alanlarda çok büyük bir etkiye sahiptir. Yine bu alanda araştırma yapan bilim insanlarını her ne kadar bazen zıt düşünceler olsa da etkilemiştir.

Üretici Gramer

Chomsky’nin genellikle üretici gramer olarak adlandırılan sözdizimi teorisi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri dışında yer alan bilim insanları tarafından tartışılmıştır Chomsky’nin sözdizimsel analizleri son derece soyut ifadelerdir. Bu analizler somut dillerdeki dilbilgisel olan ve olmayan modellerin sınırlarının özenli bir şekilde incelenmesine dayanır. Bunun gibi dilbilgisel hükümler ana lisan konuşucusunda bulunur. Dolayısıyla dil bilimciler ana lisan üzerine yoğunlaşır veya Dünya’da akıcı bir şekilde hüküm süren İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, İtalyanca, Japonca veya Çince gibi lisanlara odaklanırlar. Bazen üretici dil analizleri bir lisan üzerine uygulandığında ve önceden üzerinde çalışılmamışsa, beklenildiğinin tam tersine başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yeni bir lisan araştırılırken, Üretici Gramer’in taslağı üzerinde sayısız düzeltmeler yapılabilinir.

Evrensel lisana yönelik (bütün dillerde olan ifadeler) talepler zamanla artmaktadır. Örneğin 1990’lı yıllarda Kayne’nin büyün lisanlarda ortak özne, fiil, nesne düzeninin olması önerisi, 1960’lı yıllarda akla uygun olmayan bir öneriydi. İşlevsel – tipolojik anlayış veya lisan tipolojilerine yönelik görüşler, lisanların çeşitliliğine yönelik araştırmaların odak noktası olmuştur.

Chomsky’nin başlangıcını sağladığı bu teori zamanla yeni araştırmalarla genişletilerek bu metodu takip etmek için ana lisanda araştırmalar yapılmış ve zamanla kullanılan dillerde imgeler bulunmuştur.

Chomsky Hiyerarşisi

Chomsky her ne kadar insan lisanlarını anlamada anahtar kişi olarak görünse de, aslında biçimsel lisanlar üzerindeki çalışmalarıyla tanınmıştır. Onun hiyerarşisi, biçimsel dil bilgisinde oluşan ifade güçlüklerini kategorize eder. Her sınıf, biçimsel dillerde söz öbekleriyle başka cümlecikler oluşturabilir.Chomsky, hiyerarşisinde dilin bazı yönlerinin sınıflandırılması için daha zorlayıcı ve karmaşık gramer yapılarının olması gerektiğini savunmuştur.

Mesela düzenli bir dil, İngilizce morfolojisini (şeklini) tanımlayabiliyorken, İngilizce söz dizimini tanımlamakta yetersiz kalmıştır.

Chomsky Hiyerarşisi dil biliminde teorik bilgiler sağlaması yönünden ön plana çıkması ile beraber şekil benzerliği ve dil bilimindeki bu tür konularla ilgili bilgisayar teorilerinde de büyük önem taşır.

Chomsky’nin Dil Bilimi Teorilerine Karşı Oluşan Görüşler

Chomsky, linguistik alanında görüşleriyle en gözde teorisyen olmasına rağmen, bu alanda yaptığı araştırmalar ve görüşleri ile sürekli eleştiri almıştır. Chomsky’nin görüşlerine alternatif olarak önde gelen dil bilimciler George Lakoff ve Mark Johnson’dur.

Bu iki dil bilimcinin bilişsel dilbilimsel çalışmaları, Chomsky’nin öncülüğünü yaptığı teorilerin ilerlemesinde önemli rol oynamıştır, ancak bazı çizgilerde belirgin bir şekilde Chomsky’nin görüşlerinden uzak kalmıştır. Lakoff ve Johnson özellikle Chomsky’nin teorilerindeki yeni Kartezyenci eklemeleri reddetmişlerdir ve teorilerde ne kadar algı sunulmuşsa da Chomsky’nin tarafında bulunmamayı tercih etmişlerdir.

Konnektivistler (muhalifleri), psikoloji alanında Chomsky’nin teorilerine karşılık olarak yeni fikir hareketleri başlatmışlardır. Ludwig Wittgenstein, Saul Kripke gibi filozoflar Chomsky’nin hümanist idraklere yönelik görüşlerini yalanlamışlar ve bazı kesimleri olumsuz yönde etkilemişlerdir.

Buna benzer olarak filozoflar Chomsky’nin soyut, akılcı görüşlerini görüngüsel, var oluşçu ve yapısal terimlerle kabul etmemişlerdir. Chomsky’e karşı oluşturulan zıt kutupların başında Hubert Dreyfus’dur. Dreyfus yapay zekâ kavramına karşı bitmez tükenmez eleştirileri ile tanınır.

Chomsky’nin Psikolojiye Katkıları

Chomsky’nin dilbilimsel eserleri 20. Yüzyıl’da psikoloji alanındaki gelişmeleri de etkilemiştir. Evrensel Dilbilgisi teorisi, yaşadığı dönemdeki davranışçı teorilere karşı meydan okuma olarak ve çocukların lisanı öğrenme evresi, lisana karşı olan yetisini anlamaya yönelik bir teori olarak kabul edilmiştir.

1959 yılında B. F. Skinner’in kitabı olan Verbal Behaviour’a karşılık bir kitap yazmış ve görüşlerini ortaya koymuştur. Bu kitapta önde gelen davranış bilimcilerden ve linguistik davranışlardan bahsedilmektedir.

Chomsky’nin, Skinner’in çalışmalarına yönelik eleştirileri psikolojide bilişsel olarak bir dönüm noktası olmuştur. Kitabı ‘Cartesianische Linguistik’te (Kartezyenci Linguistik) ve sonraki çalışmalarında Chomsky insanların lisan yetisini anlamaya ve geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmış ve bu çalışmalar psikolojinin diğer alanlarında model olarak kullanılmış, geliştirilmiştir. Günümüzde kullanılan çoğu kavram Chomsky’nin öncülüğü sayesinde elde edilmiştir.

Öncelikle burada üç ayrı çekirdek düşünce vardır:

-Birincisinde, Chomsky, aklın bilişsel olduğunu ileri sürmektedir. Bu demek oluyor ki zihinsel durumlar, örneğin kanaat ve şüphe gibi duygular içermektedir. Chomsky’nin görüşünden önce ortaya konulan teorilerde bu tür düşünceler tartışmalarla reddedilmişti. Sebep, etki ve ilişki bağlamında bu tür düşüncelerin boşuna olduğu belirtildi. Örneğin “sen bana X isteyip istemediğimi sorarsan, ben sana Y söyleyeceğim” diyerek bunu somutlaştırmıştır. Burada Chomsky eylemlerin inanç ve bilinçsizlikle yapılmasından çok aklı anlamanın önemine dikkat çekmiştir.

-İkincisinde ise Chomsky zamanla gelişen aklın büyük bir kısmının doğuştan gelen bir yetiyle donanımlı olduğunu savunmaktadır. Hiçbir bebek dil bilerek Dünya’ya gelmemiştir, ancak doğuştan gelen bir dil öğrenme yetisiyle doğar ve zamanla bu yeti birkaç dil öğrenme seviyesine yükselir.

Chomsky’nin fikirlerinin burası hâlâ çok tartışma götürür.

Dilbiliminde Chomsky’nin bu tezleri dilbilimsel zekâ olarak da tanımlanır. Psikologlar sonradan bu tezleri dilin farklı alanlarında uygulamaya koymuşlar ve geliştirmişlerdir.

Harvard Üniversitesi’nde psikolog olan Marc Hauser, Chomsky’nin görüşlerini temel alarak insanın dil güdüsüyle beraber benzer olarak ruh güdüsünü de doğuştan kazandığını iddia etmiştir. Yeni doğan birinin aklı bugün tanımlanamaz bir yapraktan başka bir şey değildir.

Chomsky ve onun görüşlerini benimseyen, takip eden bilim insanları uzun bir süre deneye dayalı tezler aracılığıyla ortaya konulan görüşleri reddetmişlerdir. ‘Önceden anlam da olmayan şeyin akılda da olmadığını’ ileri süren tezler insanların doğumdan sonra işlenmemiş bir beyne sahip olduklarını ileri sürmektedir.Son olarak Chomsky birimsellik kavramından aklın bilişsel mimarisi üzerine bâzı kesin şemalar geliştirmiştir. Aklın özel yanılgı sistemleri yığıntılarından bir araya geldiğini savunmuştur. Bu tanımla Chomsky beyindeki her bilginin farklı bilişsel işlemlerle geri geldiğini savunan eski görüşlerden farkını ortaya koymuştur.

Chomsky’nin Siyasî Profili

1960’lı yıllardan itibaren Chomsky Dünya politikalarındaki görüşlerini açıkça ifade etmeye ve yazıya dökmeye başladı. 1964 yılında ilk olarak ABD’nin Vietnam’daki müdahalesine karşı çıkarak politik görüşlerini belirtti. 1969 yılında Vietnam Savaşı’na karşı oluşumların yapılanmasında etkili olan bir yazı dizisi olan derleme şeklindeki kitabı ‘Amerika und die neuen Mandarine’yi (Amerika ve Yeni Mandarin) yayımladı. Bununla beraber Chomsky’nin savaşlara ve Amerika’nın dış politikasına olan karşıt tutumu Küba’da, Haiti’de, Nikaragua’da, Arap – İsrail çatışmalarında, Körfez ve Kosova Savaşları’nda yapılan kıyımı, insan haksızlığı durumunu gözler önüne serdi. Bu tutum ayrıca küreselleşmeye ve yeni oluşan liberalleşme akımlarına da karşı çıkmıştır.

Chomsky bugün dil bilimindeki inkâr edilemez katkılarıyla beraber Amerika’nın dış politikalarında zamanın en önemli muhaliflerinden birisidir ve haksız politik düzenlemelere ve medyanın, yönetimi destekleyen tutumuna her daim karşı çıkmıştır.

Chomsky, kendisinin kişisel görevini aydınlanma ve klasik Liberalizmden kökenini alan geleneksel anarşist olarak tanımlar. Anarşist sendikalarına ve işçi haklarını önemseyen ‘Dünya'nın Endüstri İşçileri’ sendikalarına eğilim göstermiştir ve bu işçi sendikasının bir üyesidir.

Saygın kişilere verdiği ödülleriyle adını duyuran New york Times Book Review’de Chomsky bir kere “Günümüzün önemli entellektüeli’ seçildi.

Noam Chomsky bununla ilgili bir konuşma yaptı: “Alıntı bir yayınevi tarafından yayınlandı, tabii ki insan çok iyi bir şekilde okumalı” der ve sözlerine şöyle devam eder: “Eğer bu çöküntü durumu olmasaydı, insan Amerika’nın dış politikaları ile ilgili saçmalıklar hakkında nasıl yazabilirdi”? Bu eklemeleri kimse asla alıntı yapmaz, ama dürüst olmak gerekirse: ‘O olmasaydı inanıyorum ki yanlış bir şeyler yapardım.’

Chomsky politik yazılarından dolayı ‘Dünya'nın en fazla alıntı yapılan bireyi’ olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Dünya üzerindeki kutuplaşma ve küreselleşmelere yönelik eleştirileri ile öncü bir düşünür sayılmaktadır.

Diğer eleştirmenler siyah ve beyaz renklerin oluşturduğu ve baskıların olduğu bir Dünya resmî çizdiği için Chomsky’i acımasız bir şekilde suçlamışlardır. Onlar Amerika ve İsrail’in haksız yere barışı sağladığını öne sürmüşlerdir. Ancak Chomsky her zaman Amerika ve İsrail’in Dünya’ya adalet ve barışı tam olarak sağlamadığını savunmuştur.

2001 yılında Chomsky Dünya’ca bilinen grup olan Rage Against the Machine ile politika konusunda Meksika’da bir röportaj yaptı. Bu röportajın kayıtları Konzert The Battle of Mexico’da DVD ve VHS formatında yayınlandı.

2008 yılında ise Chomsky seçimlerde yeşillerin başkan adayı Ralph Nader’i destekledi. Ayrıca Barack Obama’yı desteklemeyen kesimlerdeki insanları John Mccain’e karşıBarack Obama’ya oy vermeleri için yöneltme çalışmaları yaptı. Tabii ki Chomsky bu davranışları ile anarşist kesimden büyük bir tepki aldı.

Ayrıca, Chomsky, İran ve Türkiye'de Kürt ayrılıkçılığını destekliyor ve üzerinde duruyor.

Chomsky, Türkiye’nin Güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır.

Faurisson Tartışması

1980’li yılların başında Fransa’da bir tartışma ortamı doğdu. Sebep olarak Chomsky’nin 1978 yılında gerçekleşen Yahudi soykırımı ve Fransız edebiyat profesörü Robert Faurisson’nun konuşma özgürlüğünün savunmasını talep etmesi ile ilgili 1979 Sonbaharında Serge Thion’dan gerekçe istemesi görülmektedir. Faurisson 1978 ve 1979 yılında Le Monde’de soykırımda kullanılan gaz ocaklarının varlığını inkâr eden makaleler yayınlamıştı.

Sonrasında iftira ve yabancı ırklara duyulan nefrete çağrı niteliğindeki yazılarından dolayı üç aylık bir cezaya çarptırıldı ve 21.000 Frank değerinde para cezasına mahkûm edildi.

Yahudi soyundan gelen Chomsky, soykırım ile ilgili görüşleri Faurisson’un görüşleri ile zıt olmasına ve Faurisson’un Yahudi düşmanı ve Neonazi olduğunu bilmesine rağmen onun, konuşma özgürlüğü için çaba sarf ettiğini biliyordu. Sonradan Chomsky şunu fark etti ki insan özgür demeçler için bazen ‘en çirkin düşünceler’ için çaba sarf edebilir ve bu yüzyıllık eski bir prensiptir. Aşağıda da kitabından bu düşünce ile ilgili küçük bir kesit verilmiştir.

“Yıllardır, hatta yüzyıllardır, özellikle de söz konusu olan, korkunç fikirler ise, düşüncenin özgürce ifade hakkının hiç şaşmadan sürekli savunulması bir zorunluluktur; özgür ifade hakkını, bunu hiç aramayanlar adına savunmak oldukça kolaydır”.

Chomsky bu cümleleri konuşma özgürlüğü ile ilgili metinlerinde kullanmıştır. Kitabı için önsöz olarak kullanacak herkese serbest kullanım iznini vermiştir. Bu tutumu yeni sansasyonlar yaratmıştır ve Faurisson tarafından kınamalar almıştır. Ayrıca tarihçi Pierre Vidal- Naquet ek olarak Chomsky’i suçlamıştır. Beraberinde Faurisson’u da Chomsky’nin iddialarına saygısız bir şekilde cevap verdiği için suçlamıştır.

Chomsky'nin Almanya’da Kabul Görmesi

Chomsky’nin devletlerarasında olup biten çekişmeler üzerine yazdığı politik yazıları Almanya’da ilk olarak Suhrkamp Yayınları’nda yayınlanmıştır; ancak Chomsky’nin yazıları 1980’li yıllardan itibaren orada bir daha yayınlanmamıştır. Chomsky, 1990’lı yılların sonlarına doğru tekrardan ortaya çıkmak için Almanya’da politika eleştirmeni olarak baskın kültürün ufkundan tamamen ortadan kaybolmuştur. Chomsky, Amerika’da da Avrupa ile kıyaslanabilinir şekilde kabul görmüştür. Küreselleşmeye karşıt hareketleriyle tekrar medyada ilgi çekene ve kitapları bütün Avrupa’da yayımlanana kadar Schwarzer Faden, Dinge Der Zeit gibi bâzı küçük sol gazetelerde yazılar yazmıştır.

Chomsky’nin Dilbilimsel Çalışmaları, özellikle Cartesian dilindeki Wilhelm von Humboldt’a Çağrısı, yayımlanmasının hemen ardından felsefî ve tarihî otoritelerden yoğun eleştiri almıştır.

Chomsky, Dilbilimi çalışmaları ve Amerika’nın dış politikaları üzerine sergilediği muhalif görüşlerin yanı sıra Türkiye’de yayınlanan ve toplatılan “Amerikan Müdahaleciliği” isimli kitabından dolayı Türkiye ile yakın temaslarda bulunarak seminerler vermiştir.

KİTAP

ABD’nin tarihine 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bakmış Chomsky.

Endüstri alanındaki rakiplerimizin çoğu savaş sebebiyle son derecede zayıf düşmüş veya tamamen mahvolmuşken, ABD savaştan çok büyük fayda sağladı. Ulusal sınırlarımız içinde hiçbir saldırıya uğramadık ama Amerikan üretimi üç katına ulaştı. Dünya zenginliğinin %50’sine sahip olduk ve okyanusun her iki tarafına da hâkimdik.

Tavizsizliğin en uç noktasında 68. Ulusal Güvenlik Konseyi Muhtırası gibi belgeler ortaya çıktı.

1949’da Doğu Avrupa’daki casusluğu, Doğu Cephesi’nde Nazi askerî istihbaratının başında bulunan Reinard Gehlen’in yönettiği bir şebekeye devredilmişti.

Bu operasyonlarda, Hitler tarafından kurulmuş olan 1950’lerin ilk seneleri boyunca Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa içerisinde faaliyet göstermeye devam eden ordulara savaş maddesi ve askerî mâlzeme sağlamayı amaçlayan, ABD-Nazi himayesinde bir “gizli ordu” da bulunuyordu.

Kennan en zeki ve aklı başında ABD’li planlamacılardan biriydi ve savaş sonrası dünyanın şekillendirilmesinde önemli bir rol oynuyordu.

Dünya zenginliğinin yaklaşık %50’sine fakat nüfusunun sadece %6.3’üne sahibiz. İnsan hakları, hayat standartlarının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçekdışı hedefler üzerine konuşmayı bırakmalıyız. Doğrudan güç kavramları üzerinden iş yapacağımız günler çok uzak değil. O günler geldiğinde idealistçe sloganlara ne kadar az takılırsak o kadar iyi olur.

1950’de Latin Amerika büyükelçileri için verilen bir brifingde Kennan, hammaddelerimizi (yani Latin Amerika’nın hammaddelerini korumak) olması gerektiğini söyledi. Hükumetin, halkın refahına karşı doğrudan sorumlu olduğu fikri”.

Bu fikri savunanların gerçek siyasî görüşleri ne olursa olsun, Amerikalı planlamacılar bunlara komünizm diyorlar.

Wilson diğer yaptıklarının yanında, Haiti’ye ve Dominik Cumhuriyeti’ne giderek de düşünceleri doğrultusunda hareket etmiş oldu. Wilson’un askerleri bu ülkelerde cinayetler işleyip yıkımlar yaptılar. Siyasi düzeni yerle bir ettiler. ABD’li şirketlere hâkimiyet vererek gaddar ve yozlaşmış diktatörlüklere zemin hazırladılar.

Büyük Alan

2. Dünya Savaşı sırasında, Dışişleri Bakanlığı ve Dış İlişkiler Konseyi araştırma grupları, “Büyük Alan” dedikleri savaş sonrası dünya için planlar geliştirdiler. Amerikan ekonomisinin ihtiyaçlarına tâbi kılınacak bir alandı bu.

Yeni Dünya Düzeninin her kısmına özel bir işlev yüklenmişti. Sanayi ülkelerinde, savaş sırasında hünerlerini göstermiş ve şimdi de ABD’nin gözetiminde çalışacak “büyük atölyeler” –Almanya ve Japonya- rehber olacaktı.

Benimsenen yöntem askerî harcama oldu. Serbest ticaret, iktisat bölümleri ve gazete başyazıları için bir devlet desteği düzenlemekti. ABD ekonomisinin beynelmilel rekabete girebilen kısımları en başta devleti malî desteğine dayananlardır. Mesela sermaye ağırlıklı tarım (tarımsal işletme) ileri teknoloji, tıbbî mamuller, biyo-teknoloji vs.

Eğer bir şey pazarlanabilirse özel sektör onu alıyor ve özel kâr sistemi serbest girişim dene şey oluyordu.

Geleneksel Düzeni Geri Getirmek

İşletmenin baskın, işin bölünmüş ve zayıflatılmış olduğu, kalkınma yükünün doğrudan doğruya işçi sınıfının ve fakirlerin omuzlarına yüklendiği geleneksel sağcı düzen geri kazanılmalıydı.

Bunun önündeki başlıca engel antifaşist direnişti. Biz de bütün dünyada bu direnişi bastırdık ve çoğu kez yerlerine faşistleri ve Nazi işbirlikçileri yerleştirdik. Bunun için bazen aşrı şiddet uygulamak gerekti, fakat başka zamanlarda aynı şey seçimleri altüst etmek ve son derecede ihtiyaç duyulan gıdaları da elde tutmak gibi daha yumuşak tedbirlerle yapıldı; bundan pek az bahsedilir.

332 kez okundu
0

Önce Nobel Edebiyat Ödülü konusunda bir ilke imza atan beynelmilel yazarımız Orhan Pamuk’u bir tanıtayım. Ben kendisini Nişantaşı’ndaki Hünkâr Lokantasında gördüm. Pek arkadaşı veya dostu olmayan, münzevî bir adam izlenimi bırakmıştı. Anlayabildiğim kadarıyla ya Yahudi ya da Sabetayist bir aileden geliyor.

Bunun bence hiçbir mahzuru olmadığı gibi, memnun da ediyor çünkü son dönemde böyle muharrirler de, vatandaşlarımız da çok azaldı. Gerek Sabetayistler, gerekse Yahudiler arasında artan bir yurtdışına gitme eğilimi başladı ve çok üzülüyorum. Bu gruplar kültürü taşımayı en iyi bilenler arasındadır. Genellikle de duygularını bastırır ve gülümserler. Birlerce senenin göçebeliğinin ve uğradıkları korkunç soykırımın getirdiği adaptasyonlardır bunlar. Rahşan Ecevit de Sabetayisttir; bir de şu meşhur affı Merhum Bülent Bey’e yaptırtmasaydı!

***

İyi de, Orhan Pamuk’un sonuçlarını gayetle öngörerek, alacağı tepkileri ağzının suları akarak bildiği dikkat çekme maksatlı cümlesi: “Türkiye’de 30.000 Kürt öldürüldü 1 milyon da Ermeni” şeklindedir. Ne gerek vardı kardeşim buna? Bal gibi yalan bu!

Daha önce de caminin şerefesine “balkon”, müezzinin ezan okumasına “zaman”… diyerek ahbabım Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından kendi kültürüne aşina olmadığı tespit edilmişti. Vakit ve zaman farkını müdrik değil herhalde ki aslında Amerikanca düşünüp, pek de doğru olmayan bir Türkçe ile yazıyor. İslam konusundaki birikimi yetersiz... Hâlbuki piyasada İncil de, Kur’ân mealleri de, Tevrat da mevcut. Herhalde pek okumadan, daha çok yazmayı seviyor.

Bu tür tavırlar sergilemeye, “aydınım elitistim, süper yazar, acayip iyi okurum ve yazarım” şeklindeki tarzının kişisel bekası açısından devam da edeceği kesin. Çok yazıyor ve kitapları da bol bol satıyor.

***

Geçenlerde Avrupa ülkelerine, “insan hakları ihlalleri konusunda Türkiye’ye karşı daha sert tavır almaları” çağrısında bulunmuş. Türkiye’de düşünce ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların endişe verici olduğunu belirten Pamuk, “kendim için değil ama ülkem için, laik arkadaşlarım için korkuyorum” demiş.

Hollanda Televizyonu’nda yayınlanan “Nieuwsuur” (Haber Saati) adlı programı, kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık” üzerine Orhan Pamuk ile bir söyleşi gerçekleştirmiş.

İstanbul’daki bir bozacının öyküsünü anlatan kitabın kahramanı Mevlüt, “ben sadece bozacıyım. Politika okumuş insanların işi. Politikaya karışmam” diyormuş. O eserini henüz okuyamadım ama Türkçeye de iyi derecede vâkıf olmama rağmen, ben bu büyük yazarımızın ne dediğini hiçbir zaman tam anlayamadım!

Basın Özgürlüğü

Pamuk ise kahramanı Mevlüt’ün aksine ülkedeki politikaya ilişkin kaygılarını ve görüşlerini paylaşmış.

Ünlü yazar, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik baskılara ilişkin gelişmelerin endişe verici olduğunu söylemiş. Türkiye’deki gazetecilerin korku içinde olduğunu söyleyen Pamuk’a göre, özellikle hükumeti eleştirenler işten çıkarılıyor, tehdit ediliyor ve gazeteleri kapatılıyor.

Son yıllarda İslamcı hükumetimiz Liberal yüzünü kaybediyor” diyen Nobel ödüllü yazar, hükumetin giderek otoriter ve baskıcı hâle geldiğini, gazetecileri hapse attığını ve gazeteleri yasakladığını söylemiş.

***

Laik Türkler İçin Korkuyorum

Pamuk, Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişelerini şu sözlerle dile getirmiş:

“Kendim için korkmuyorum, ülkem için korkuyorum. Arkadaşlarım için korkuyorum, laik, kültürlü Avrupa yanlısı Türkler için korkuyorum” diyor. Ünlü yazar, Türkiye’deki demokrasi geleceği konusundaki kaygılarına Avrupa’nın destek çıkacağını ümit ediyormuş. Pamuk, AB liderlerine bu konuda kendisine destek olmalarını ve Türkiye’deki demokrasinin onları da ilgilendirdiğini söylemeleri çağrısında bulunmuş. Avrupalı liderlerin insan hakları ve basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi uyarmaları gerektiğine de işaret etmiş.

Mülteci Krizi

Bu sebeple Almanya Başbakanı Angele Merkel ve diğer Avrupalı liderlerin sadece mülteci sorununu değil, Türkiye’deki demokrasi ile ilgili sorunları da dile getirmeleri gerektiğini vurgulamış. Avrupa Birliği’nin mülteci krizini ele alış biçimini de eleştirmiş.

Avrupa’nın kendi etrafında duvarlar örerek, kendi değer yargılarını aşındırdığını savunmuş. Türkiye’nin bu konudaki tutumundan da övgüyle söz ederek, “bu noktada hükumeti hiçbir konuda suçlayamam. Türkiye’nin mültecilere yaklaşımı her türlü övgüyü hak ediyor” demiş.

İşte bu sözler “ne şiş yansın ne de kebap” nevinden değil mi?

Her taraf Suriyeli ve Arap dolu… Suriyeliler aç bî-ilaç, dileniyor ve fuhuş yapıyorlar. Araplara ise en güzel yerler, mekânlar âdeta hediye ediliyor.

***

7 Haziran 1952 doğumlu Orhan Pamuk, tam ismi ile Ferit Orhan Pamuk 2006 senesinde Nobel Ödülünü kazanan en genç kişilerden birisi. Ailesi Kafkas göçü ile Gördes Manisa’ya yerleşmişler. Daha sonrasında ailesiyle Gördes’ten İzmir’e gitmişlerdir. Orhan Pamuk İstanbul’da Nişantaşı semtinde dünyaya gelmiş.

***

Ferit Orhan Pamuk (Haziran 1952, İstanbul) birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Edebiyat kazanarak bu ödülü alan en genç kişilerden biri olmuş. Kitapları altmış üç dile tercüme edilmiş, yüzü aşkın ülkede yayımlanmış ve 13 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşıdır. Yani hiç tahsili olmayan Fethullah Gülen ve onun tahsilli müridesi Elif Şafak kadar etkili bir insan!

Orhan Pamuk, bir süre Taraf gazetesinde makaleler de yazmıştır.

Hayatı

Yazarlığa 1974 yılında başlamış. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaşmış. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlanmış. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görülmüş.

Pamuk’un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazanmış durumda. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 

1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı.

Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika Birleşik Devletleri'nde 2004 yılında “yılın en iyi 10 kitabından biri” olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda’nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazanmış.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur’un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

***

Orhan Pamuk, ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi’nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan” Orhan Pamuk’a verilmiştir denmiş. Pamuk 7 Aralık 2006’da, İsveç Akademisi’nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen seyirciler ellerindeki tercüme metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı.

Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006’da Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen ödül töreninde İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı.

***

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmoden roman kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eleştirmen Yıldız Ecevit,Orhan Pamuk'u Okumakadlı kitabında onun avangard (sanatkârane isyan ve sivil itaatsizlik) romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı’dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı eserinde, Benim Adım Kırmızı’dan hareketle Orhan Pamuk’un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla’ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır.

Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir. Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi yönleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap’ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebî metin örneği sergilemiştir.

***

2016 yılında okurlarıyla bir araya gelen Orhan Pamuk, niçin yazdığı sorusuna: “Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum, demek ki mutlu olmak için yazıyorum” diye cevap vermiştir.

Pamuk, bir sohbetinde ise kendi romancılığı için: “Ben edebî ilhama inanıyorum. Bir akşam uyurum, bir sabah kalkarım ki bir roman gelmiş, yukarıdan bana yollanmış. Hop, üç günde yazı yazıp verebilirim” ifadelerini kullanmıştır.

Eleştiriler

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı.

Ödülün Pamuk’a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu- ki, ben de aynı kanaatteyim.

Orhan Pamuk, Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Erol Manisalı’nın “Orhan Pamuk Nobel’i Garantiledi” başlıklı yazısı Pamuk’un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk’un Nobel’i hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti.

***

TRT’de Banu Avar’ın hazırlayıp sunduğu “Sınırlar Arasında” adlı belgeselin Pamuk’un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı.

Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk’un kitaplarını “Amerikan patentli postmodern romanlar olarak” adlandırmış ve “Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret” olduğunu söylemiştir. 

Basında o zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Orhan Pamuk’u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasî sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk’un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk’un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta (intihal de denebilir), özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. 

***

O zamanki Hürriyet Yazarı eski ahbabım Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır.

Murat Bardakçı’ya göre, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı Yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım’ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

***

Orhan Pamuk’un Sri Lanka’da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt, Orhan Pamuk’u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka’daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk Davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, “bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulununca hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005’te ilk duruşması yapılarak ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı’ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı’nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk “hükümet, Parlamento’ya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye’nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa’da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır” dedi.

AP (Avrupa Parlamentosu) Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un yeni kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın” Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, 30 yıl öncesinde İstanbul yakınlarındaki bir kasabada geçen aşk hikâyesi anlatılıyor.

1980’lerin ortasında geleneksel usulle kuyu kazan Mahmut Usta ile çırağı “küçük bey” Cem zorlu bir arazide su ararlarken, kasabanın hemen dışındaki sarı çadırda esrarengiz bir tiyatrocu kadın her gece eski masal ve hikâyeleri yeniden anlatmaktadır. Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikâye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar, “otoriterlik” ve birey olma konularını tartışıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’da okur, Batı’nın ve Doğu’nun iki temel efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ile Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ıyla (oğulu öldürmek) yeniden karşılaşıyor. Orhan Pamuk’un romanları 63 dile çevrildi ve Türkiye’de 2, dünyada toplam 13 milyon sattı. Pamuk, dünyada edebiyat ve roman sanatı konularında verilen önemli pek çok ödülü kazandı. Benim Adım Kırmızı ve Kar adlı romanları tarihte en çok çevrilen ve en çok okunan Türkçe kitaplar oldu.

***

Orhan Pamuk, 2005’de Prospect Dergisi tarafından dünyanın 100 entellektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time Dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. 2008’de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği Masumiyet Müzesi adlı romanını yayımladı. 2012 yılında İstanbul’da açtığı Masumiyet Müzesi ise Avrupa’nın En İyi Müzesi ödülünü kazandı.

2015’te Ulusal Düşünce (Kanaat) Liderleri İndeksi’ne göre dünyanın en etkili düşünce önderleri arasında dördüncü sırada gösterilen Pamuk’un önceki romanı Kafamda Bir Tuhaflık, 42 dile tecüme edildi.

Kırmızı Saçlı Kadın

Son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’ı aldım ve iki kere okudum.

Önce eki arkadaşım Murat Bardakçı’nın yazısını iktibas edeyim:

“Önce bir-iki haftadan bu yana hemen her yerde, hattâ ATM’lerde bile reklâmı yapılan, bahsi daha açılır açılmaz hayranlık krizlerine girilen ve yüceltile yüceltile göklere çıkartılan bir romandan aynen aldığım şu paragrafı okuyun: “...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya veya cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

Okuyanın âsâbını lâçka eden, özellikle de “ana-oğul” bahsine gelince artık ikrah ettiren bu ifadeler hangi romanda mı geçiyor?

Başlıktan zaten anlamışsınızdır: Orhan Pamuk’un yere-göğe konamayan son kitabında,“Kırmızı Saçlı Kadın”ın 114. sayfasında!

Tamam, kayınpederin geline tecavüze kalkışması maalesef nadiren de olsa yaşanan hadiselerdir ama bu rezaletlerin haberleri gazetelerde hiçbir şekilde yer almaz ve yayınlanmamalarının başta gelen sebebi de, yazılmalarının kanunen yasak olmasıdır. Üstelik aynı yasak sadece bizde değil, birçok Avrupa ülkesinde de mevcuttur. İsmini vermeyeyim, Avrupa’nın en çok okunan yazarlarından birinin birkaç sene önce yayınladığı kitabında benzer bir hadiseyi değil yazması, üstü kapalı biçimde de olsa ima etmesi yüzünden hapse düşmekten son anda kurtulmuş olduğunu edebiyat çevreleri gayet iyi bilirler.

Hele diğer iddia! Çocuk annesine tecavüz edecek, bunu fark eden babasını öldürecek, sonra hapse düşecek, orada öldürülecek, hadise basına aksedecek, gazetelerin üçüncü sayfalarında çarşaf çarşaf yazılacak ve hemen herkes “herifi gebertmekle aman ne iyi etmişler, ellerine sağlık” diyecekler, İstanbul gazetelerinde bu haberlere sık sık rastlanacak, üstelik okur da bunlara bayılacak!

***

Neredeyse kırk senelik gazeteciyim, ucuz yahut pahalı hiçbir gazetede “oğulun anası ile yatmasını” ve ardından gelen cinayetler zincirini konu alan tek bir haber bile görmedim; üstelik bu hadiselerin “ucuz gazetelerde çok -Nobelli yazar herhalde ‘sık sık’ demek istiyor- yayınlandığına” da hiç tesadüf etmedim!

Gazetelerde böyle bir sapıklıklar silsilesine tesadüf eden varsa buyursun, göstersin!

İlgi çekmek ve romanın kurgusunu güçlendirmek maksadıyla yazılan iğrenç bir hayâlin, yani“anaoğul ilişkisi” ve arkasından gelen cinayetler zinciri palavrasının neticesini hayâl edebiliyor musunuz? Bu roman da senelerdir devam eden bildiğimiz pazarlama çabalarının neticesinde mutlaka yabancı dillere tercüme edilecek, yayınlandığı memleketlerde tabiî ki bol bol reklâmı yapılacak ve yabancı okuyucunun hatırında öncelikle malûm iddia kalacak: Oğulların annelerine tecavüz edip babalarını öldürmelerinin ve hain evlâdın da hapishanede ortadan kaldırılmasının Türkiye’de sık sık rastlanan, sıradan bir hadise olduğu! Başlıkta kullandığım “Çüş” ibaresi için affınızı rica ediyorum... Aslında daha değişik bir başlık düşünmüştüm ama arkadaşlar “Ana-oğul üzerine kurulu böylesine menfur bir hayâlin başlıkta kullanılması bile yakışıksız olur” dediler ve dolayısı ile “Çüş” ile yetinmek zorunda kaldım.

Ama bu “Çüş”ün yanına arzu ederseniz “Yuh”, “Ohaaaa!” vesaire gibi ünlemler de koyabilirsiniz. “Kırmızı Saçlı Kadın”daki bu utanç verici hayâli yorumlamakta zaten bu ünlemler ile daha nice sıfatlar bile kifayetsiz kalır”.

***

Üslûp benim değil, Murat Bardakçı’nın. Gene fazla saldırganca…

Gelelim kitaba…

Bir kere, Kral Oidipus Trajedisi bütün psikoloji ve psikiyatri kitaplarında anlatılır ve Sigismund Freud’un uyarlamasıdır.

Meğer Orhan Bey yazar olmak istemiyormuş ama jeoloji mühendisi ve müteahhit olmuş.

Bir sabah babası eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annesi söylemiş. Gözlerinin altı şişmiş, ağlamışmış. Babasının siyasî şubeye götürüldüğünü sanıp çok korkmuş. Yani mutlaka bir işkence bahsi geçmiş.

Saha 17 yaşında olduğu için içkili mekânlara almıyorlarmış ama kırmızı saçlı bir kadına âşık olmuş.

Jules Verne de okurmuş. Edgar Alan Poe da; yaş 17!

38. sayfada malum trajediyi anlatmış.

Kerhâne gibi yerlere uğramış ama hoşlanmamış ve ilk rakısını da bu arada içmiş. S. 130.

Hikâyesini pek dürüstçe anlatmadığını 18. Sayfada okumak mümkün.

Kitabın sonu muğlâk, kadına kavuşuyor mu anlayamadım.

Özeti 17. sayfadan bir iktibasla kesiyorum; Nobel’li yazarın Türkçesine bakın: “ Tekstilci Hayri Bey bu kıraç topraklarda bir kumaş yıkama ve boyama fabrikası kurmak istiyordu. Yurtdışına ihracat büyük konfeksiyoncuların çok talep ettikleri bu iş için bol suya ihtiyaç vardı”! Lisana bakın!

***

Sayın Orhan Pamuk askerlik yapmış mı?

Bu aziz vatanın hangi bölgelerini dolaşmış? Nişantaşı haricinde nerelere gitmiş? Türkiye’yi ve dinleri, felsefeyi ne kadar biliyor? Mitolojiye hâkim mi?

Evli mi, bekâr mı? Aşk hayatı nasıl? Evi nasıl bir yer, kaç kitabı var?

Nobel'den aldığı paraları neye harcıyor?

Bildiklerim çok da, yazmamam daha edeplice olur…

Bilmem başka söze gerek var mı?

Herkese barış ve saadet dolu bir hafta diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 10 Temmuz 2016 Pazar

239 kez okundu
0