Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

İnsanlar zorlandıkları zaman en çok tırnak yerler. Psikoseksüel açıdan çocukluğa dönmeyi düşündürür ve bastırılan öfkenin kişinin kendisine çevrilmesi demektir.

10-18 yaş arasındaki gençlerin yarısı, arada sırada da olsa tırnaklarını yiyor. Tırnak yeme alışkanlığı, sıklıkla ergenlik dönemine girerken yaşanan kargaşa sırasında başlıyor.

***

Yaşları 18-23 arasında değişen genç erişkinlerin ise yüzde 23’ü aynı dertten mustarip. Yaş ilerledikçe bu oran azalır. 30 yaşından sonra hâlâ tırnaklarını yiyenlerin oranı %10’dur.  Erkeklerde kızlara göre daha fazla görülür.  

***

Tırnak yememek için tavsiyeler: Tırnak bozuklukları, tırnak yatağındaki bulaşıcı hastalıklar ve dişlerde çarpıklıklar, tırnak yemeye bağlı en sık rastlanan fiziksel sorunlardır.

***

Aynı zamanda kişide saç yeme kirpik yeme alışkanlığı (trikotillomani) da varsa, bağırsak tıkanıklığına kadar giden sorunlara seyrek de olsa rastlanabiliyor.

***

Obsesif-Kompulsif Bozukluğun bir belirtisi olarak değerlendirilirse, tırnak yemenin tedavisinde ilaçlar da kullanılabiliyor. Bunlar arasında fluoksetin (Prozac) (SSRI) adı verilen antidepresan grubudur. Bunlardan diğer bazıları şunlardır: Celexa (citalopram), Lexapro (escitalopram), Paxil (paroxetine), Prozac (fluoxetine) ve Zoloft (sertraline) veriyoruz.

***

Tırnak yemek bazılarında çocukluk çağında başlayıp ömür boyu devam eder. Bazısında ise bu yenen tırnaklar, hele saç koparma da varsa (trikotillomani) midede bezoar veya trikofitobezoar dediğimiz ur benzeri birikmelere sebep olur. Eğer iş hastanın durumu bu kadar ağırsa cerrahi yolla bunların boşaltılması gerekir.

***

Eğer bu kadar ağır değilse tedavide iki temel yöntem var: Birincisi davranışları düzenlemeyi amaçlıyor; ikincisi, tırnak yemeyi engellemeyi.

Aşağıdaki tavsiyeler, tırnak yeme alışkanlığından kurtulmak üzeresize yol gösterebilir: Tırnaklarınızı her zaman kısa kesin ve törpüleyin. Ellerinizin bakımına dikkat etmek, tırnak yeme alışkanlığını azaltarak sizi güzel ve bakımlı tırnaklara sahip olma konusunda cesaretlendirecektir.

***

Acı lezzet katılmış oje sürmek bu konuda yardımcıdır. Erkekler renksiz parlatıcılar kullanabilir.

Stresli veya endişeli olduğunuz zaman tırnaklarınızı yiyorsanız çözümün temeli stresi idare etmekte yatıyordur. Başta da yazdığım gibi, birçok insan ne yaptığını farkında olmadan tırnaklarını yiyor; acı bir tadı olan özel ojeler sürülürse, insan tırnağını her kemirmeye çalıştığında ne yaptığını fark edip duruyor.

***

Tırnak yemenin yerine başka bir şey koymayı denemek, akıllıca bir fikirdir. Bunun yerine daha az kozmetik ve ruhsal soruna yol açacak stres topuyla oynamak, tespih çekmek gibi başka bir tekrarlayan hareket, tırnak yemekten kurtulmanıza yardım edecektir. Dinî açıdan da işe yarar. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler hep tespih çeker. Merhum Dr. Yıldırım Aktuna herkese tesbih verip sabretmeyi öğretirdi.

yıldırım aktuna ajda pekkan ile ilgili görsel sonucu

*** 

Tırnak yemekten vazgeçtiğinizi kendinize hatırlatmak için elinizden ne geliyorsa yapmakta fayda var. Eldiven giyin, parmaklarınıza renkli bantlar sarın, etrafa notlar asın; daha önce tırnak yemek yüzünden yaşadığınız sıkıntıyı kendinize hatırlatın.

***

Her tırnağınızı yediğinizde kendinize bedensel bir ceza verin; örneğin yanağınıza fiskeyle vurun. Böylece tırnak yeme hazzının yanına hoş olmayan bir duygu eklenir.

***

Bütün bu tavsiyeler belli bir kararlılık ve disiplinle uygulanması gerekir. Bu da önce karar vermeyi gerektirir. Uygulamada zaman zaman zorluklar yaşanabilir; baktınız ki işler istediğiniz gibi gitmiyor, tıp doktorlarından, klinik psikologlardan yardım istemeye çekinmeyin.

***

Tırnak yiyen kişilerin sayısı aslında sandığınızdan oldukça fazla. Hatta beyaz ekranda o çok kusursuz gibi görünen isimler arasında da bu alışkanlıktan mustarip olanlar var. 

Bu alışkanlığından kurtulan bir hanımefendi anlatıyor: “Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, tırnak yemeyi bırakmak sigarayı bırakmak gibidir. Her an yine başlayabilirsiniz. Öncelikle bırakmak, ardından yeniden başlamamak için gerçekten yemeyi istemiyor olmalısınız. Ben, kendini bildi bileli tırnak yiyen ve şu an 24 yaşında bir kadın olarak, yaklaşık bir aydır tırnaklarımı yemiyorum! Bunu nasıl mı başardım? İlk başta ellerimden ve devamlı tırnak yiyen görüntümden hoşlanmamaya başladım; bu durum bana ciddi derecede rahatsızlık vermeye başlamıştı ama tırnak yemeyi seviyordum, devamlı bir şeylerle oynamaya alışmıştım. Ne zaman ki bu alışkanlık beni gerçekten çok rahatsız ettiği noktada bıraktım. Tabii düzenli manikürün ve renkli oje sürmenin de yardımıyla”.

 ***

Tırnak yemeyenler anlamaz, bu gerçek bir başarı ve övünç hikâyesidir!

***

Bu arada tırnak yemek psikolojik hattâ aşırıya kaçarsa psikiyatrik bir rahatsızlıktır. Çünkü sadece stresli olduğunuz zamanlarda değil, keyifli bir arkadaş sohbetinde, televizyon seyrederken veya sokakta dolaşırken bile tırnaklarınızı yerken yakalanabilirsiniz.  

***

Peki kişi klasik gitar gibi bir enstrüman çalıyorsa o tırnaklar giderse ne olacak. Korkmayın, tırnak güçlendirici ojeler ve eğer onikomikozis (tırnak altı mantarı) varsa, artık tırnağı çekmeye pek gerek kalmadan, mantar ilaçlarıyla bununla başa çıkılabiliyor.

***

Onikomikozis tırnakta yerleşen mantar hastalığıdır. Sıklığı, kronikleşmesi ve

tedavinin zorluğu nedeniyle özel bir öneme sahiptir; bütün tırnak

hastalıklarının %20’sini oluşturur.

 

Genel olarak erişkinlerde görülür. 40-60 yaş arasında toplumda sıklığı %15-

20’dir. Ayak tırnaklarında sıklıkla birinci tırnaktan başlar. Genellikle tinea

pedis (Atlet Ayağı Sendromu: Atletler spor sonrası beraberce duş yaptığı

için) sonrasında gelişir. Tırnakta sarı-kahverengi renk değişikliği, subungual

hiperkeratoz, tırnakta kolay kırılma temel belirtilerdir. Tırnak çevresi

normaldir.

 ***

Teşhis: Tırnağın görünümü ve doğrudan mikroskopik inceleme ile konur.

 ***

Ayırıcı Teşhis: Psöriyazis (Sedef hastalığı: Çukurlaşma dışındaki tırnak değişiklikleri klinik olarak ayırt edilemez.) Artık Urfa’daki balıklı göle gitmeden de hâllediliyor.

 ***

Liken planus (Çukurlaşma, tırnak kıvrımının tırnağın üstüne uzanması veya boyuna çizgilenme). Stresle artar.

 ***

Kronik egzamaya bağlı tırnak değişiklikleri (Periungual bölge derisinde egzamatöz değişiklikler vardır). Çoğu stresle daha kötü olur.

 ***

Tedavi: Tedaviye en dirençli yüzeysel mantar enfestasyonudur. Tedavide lokal ve sistemik antifungaller birlikte kullanılır. Hastalıklı tırnakların törpülenmesi tedavi etkililiğini arttırır.

 ***

Sistemik antifungaller 3-12 ay süreyle kullanılır. Antifungal ilaçlar karaciğer işlevi bozuk olan hastalarda dikkatli kullanılmalıdır.

 ***

Terbinafin 250 mg/gün: El tırnağında 6 hafta

 

Ayak tırnağında 12 hafta: İtrakonazol 2x200 mg/gün

 

El tırnağında 2 ay, ayak tırnağında (Atlet Ayağı Sendromu) 3 ay, 200mg/gün el ve/veya ayak tırnağında 3 ay, Flukonazol 150 mg/hafta, el tırnağında 9 ay ayak tırnağında 12 ay.

 

İtrakonazol Tedavi Şeması:

İtrakonazol 12 hafta süreyle 200 mg/gün dozda aralıksız uygulanabileceği gibi aşağıdaki şemaya göre de uygulanabilir.

 

El Tırnağı

Ayak tırnağı

1. Hafta

7 gün boyunca 2x200 mg/gün itrakonazol (Funit Kapsül)

7 gün boyunca 2x200 mg/gün itrakonazol

2. Hafta

Ara

Ara

3. Hafta

Ara

Ara

4. Hafta

Ara

Ara

5. Hafta

7 gün boyunca 2x200 mg/gün itrakonazol

7 gün boyunca 2x200 mg/gün itrakonazol

6. Hafta

-

Ara

7. Hafta

-

Ara

8. Hafta

-

Ara

9. Hafta

-

7 gün boyunca 2x200 mg/gün itrakonazol

 

***

 

Tırnak yemek deyip hafife almamak gerekir.

Bir de ikazım var: Çocuğunuz tırnak yiyorsa asla azarlamayın veya dövmeyin. İyi bir psikiyatr ve ehil bir cildiyeci (dermatolog) rahatlıkla bu sorunları çözer. Ayrıca bazı vak’alarda (özellikle çocuklarda ve ergenlerde) hipnoterapi de çok etkili oluyor.

Sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 18 Şubat 2017 Cumartesi

109 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Yeme davranışı bozuklukları, günümüzde çok yaygınlaşan ve özellikle genç kızlarda daha sık görülen psikiyatrik bir hastalıktır. Genellikle orta sosyoekonomik düzeyde, beyaz ırkta ve çekiciliğin zayıflıkla bağlantılı olduğu kabul edilen endüstrileşmiş toplumlarda görülmektedir . Yeme bozuklukları vak’alarının %90’dan fazlasını, 25 yaş altı bireyler oluşturmakta, kadınlarda erkeklere göre 5-20 kat daha fazla görülmekte ve bütün vak’aların sadece %5-10’unu erkekler oluşturur.

***

Ortoreksiya Nervoza, sağlıklı beslenme takıntısı olarak tanımlanan yeme bozukluğu olup, kişinin hayatını âdeta zehir eden doğal diyet tüketme takıntısıdır. Sadece, uzun dönem görüldüğü zaman ve eğer bireyin hayatında anlamlı oranda olumsuz etki (hayat stresini önlemek için) yiyecekleri düşünmek, her günün büyük bir çoğunluğunu yiyecekleri düşünerek geçirmek gibi) yaratıyorsa ve işlevselliğini bozuyorsa teşhis konulabilmektedir. Yoksa yediğimiz gıdaların en az %50’sinde böyle maddeler katılıyor.

ortoreksiya nervoza ile ilgili görsel sonucu

***

Anoreksiya Nevroza (gerçekten teşhis doğru ise) çoğu maalesef ölür, Bulimiya Nevroza’da ise (ergenlikte sık rastlanır) ve fluoksetin (Prozac), hipnoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapiyle oldukça iyi sonuç alınır.

***

Sınıflandırılamayan diğer yeme davranış bozuklukları Anoreksiya Nervoza ve Bulimiya Nervoza dışındaki bütün yeme sorunlarını kapsamakta fakat Anoreksiya ve Bulimiya Nervoza gibi özel tanımlamaları bulunmamaktadır.

***

Ortoreksiya kelimesi Yunanca “orthos” (doğru, uygun) ve “orexia” (iştah) kelimelerinin birleşmesi ile ilk kez Doktor Steven Bratman tarafından tanımlanmıştır. 

Ortoreksiya biyolojik yönden saf, bitki öldürücü, pestisit veya yapay maddeler içermeyen sağlıklı besinlerin tüketilmesine karşı hastalıklı bir saplantı olarak açıklanmaktadır.

***

Bir pestisit kimyasal bir madde veya bakteri gibi biyolojik bir ajan olabilir. Kimyasal pestisitlerin çoğu hedef organizmaya seçkin etkililik gösteremedikleri için hedef organizma dışındaki organizmalarda da çeşitli hastalıklara yol açar; hattâ öldürücü olabilirler.

Birçok pestisit insanlar için de zararlıdır. Kullanıldıkları canlıların yiyecek şeklinde insanlar tarafından kullanılmaları sonucunda insanlarda yaygın hastalıklara ve istenmeyen sıkıntılı durumlara sebep olurlar.

***

Kimyasal pestisitlerin ve etken maddelerinin akut zehirli etkileri vardır. Karbamatlat, organofosfatlar ve klorlanmış hidrokarbonları içeren birçok pestisit genetoksik (DNA’yı etkileyerek mutasyona yal açan etkiye sahiptir).

Tarımla ile uğraşan ve pestisite maruz kalan insanlarda yapılan çalışmalarda bu bireylerde yapısal ve sayısal kromozomal anormallikleri ile kardeş kromatid değişiminde artmalar gözlenmiştir.

***

Pestisitlerin kronik etkisine maruz kalan tarım işçilerinde birçok genetik hasarın yanı sıra karaciğer, böbrek ve kaslarda bozukluklar görülmüştür. Pestisitin canlılar üzerindeki etkisi anne karnındaki bebeklikten hayattan itibaren başlamaktadır.

Bu ilaçlar plasentadan bebeğe geçmekte ve bunun sonucu olarak düşükler, hiperpigmente (cilt rengi karamış) ve hiperkeratatik (çatlaklı eli olan) çocuk doğumları görülmektedir.

***

Yapılan hayvan deneylerinde ise radyoaktif olarak işaretlenip anneye verilen pestisitin beş saat sonra plasentadan fetüse geçtiği ve fetüsün gözüne, sinir sistemi ve karaciğerine yerleştiği gözlenmiştir.

Organofosfatlı ve karbamatlı insektisitler ise etkilerini doğrudan doğruya periferik ve Merkezi Sinir Sistemi üzerinde göstererek canlı hayatını tehdit etmektedir.

***

Birçok pestisit insana, hayvanlara ve çevreye zarar vermektedir. Bununla ilgili ilk çalışmalar 1970’li yılların başında, UNEP Stockholm İnsan Çevresi Konvansiyonu’nu hazırlayan süreçte etkisini göstermişlerdir.

30 yıl sonra ABD, Avustralya, Kanada, Avustralya, Kanada, Avustralya, Kanada, Japonya ve Yeni Zelanda, uluslararası baskılara boyun eğerek küresel anlaşma taslağının oluşturulmasına karar vermişlerdir.

***

Bu çalışmalar kapsamında KOK (Kalıcı Organik Kirleticileri) olarak adlandırılan içlerinde tarımda da kullanımı yaygın olan birçok kimyasal ürün bazı özel durumlar hariç yasaklanmış ve KOK özelliği taşıyan yeni kimyasallarında üretilmesi yasaklanmıştır. Bu anlaşma kapsamında; aldrin, endrin, toksafen, aldrin, endrin, endrin, toksafen, klordan, dieldrin, heptakoral, mireks, DDT(dikloro difenil trikloroethan) çok zehirli ve inatçı bi r böcek öldürücüdür.

***

Kolayca vücut dokusundaki yağlarda çözülür ve gıda zincirinde birikmeye başlar. 1939 yılında keşfedilen DDT, dünyada en yaygın biçimde kullanılan böcek ilacıydı. Balıklar ve kuşlar için çok öldürücü olduğu anlaşıldı. Kuşların yumurtalarının kabuklarını zayıflattığı ve üremelerini sonuçsuz bıraktığı için az kalan birçok türün soyunun tükenmesine yol açacaktı. 1970’li yıllarda ABD ve Avrupa'da yasaklandı. DDT'nin zararlı olduğu Rachel Carson tarafından bulunmuştur.

DDT kullanıldığı zamanlar canlıların (insanlar, hayvanlar, bitkiler ve diğer canlılar) büyük bir bölümü hasar görmüştür. DDT çok etkileyici bir ilaçtır ve bütün canlıları öldürebilecek bir etkisi vardır. Bu yüzden kullanımdan kalkmıştır. Ayrıca Türkiye’de de yasaklanmıştır.

Ancak hâlâ sigara içinde kullanılmaktadır ve endüstriyel kimyasallar olan heksaklorobenzen ve PCB yasaklanmış ve stokları takip altına alınmıştır. Türkiye’de yapılan birçok çalışmada anne sütlerinde belirli oranda bu kimyasallar bulunmuştur.

***

Kalıcı Organik Kirleticilerden olan organik klorlu pestisitler ise yapılan birçok çalışmada tespit edilmiş ve Toros dağlarında ise uzaktan taşındığı tespit edilmiştir.

Tarım ilaçlarının kan hücreleri üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Organofosforlu insektisitler (böcek öldürücüler) eritrositlerin (kırmızı kan hücreleri) hücre zarı özelliklerini değiştirerek eritrosit işlevini engellemektedir. Diğer bazı pestisitler de eritrositlerin boyutlarının ve yüzey şekillerinin bozulmasına ve eritrosit antioksidan sistem enzimlerinin aktivitelerinin değişmesine sebep olmaktadır.

Pestisitlerin en önemli etkilerinden biri de asetilkolinesteraz enzimini inhibe etmeleridir. Bu durumda alt beyin kökünde solunum kontrol merkezlerinin baskılanması ile canlı ölüme gider. Yine pestisitlerde yapılan bir araştırmada pestisitlerin TCA enzimlerinin (malat dehidrojenaz, süksinat dehidrojenaz) inhibe olmasına sebep olduğu bulunmuştur.

***

Ortoreksiya’ya bağlı obsesif davranışlar tüketilen yemeğin miktarından çok içeriği ile ilişkilendirilmektedir. Son on yıldır sınıflandırılamayan diğer yeme davranış bozuklukları arasında yer alan Ortoreksiya Nervoza yaygınlığının belirlenmesi ile ilgili kısıtlı sayıda da olsa çalışmalar yapılmıştır.

Ortoreksiya Nervoza’da’de, kişi her yediği yemeği abartılı şekilde kontrol etmektedir.

Ortoreksik bireyler satın alma esnasında ürünlerin ambalajlarını çok uzun süre boyunca ve ürünün içerisinde karsinojen (kansere yol açıcı) madde, hormon, boya, katkı maddesi olup olmadığını incelemektedir.

Yiyeceklerin aşırı saf ve katkısız olmasına takıntılı bir titizlik içerisinde önem vermektedirler. Bu yüzden pek çok yiyeceği çiğ olarak tüketmeyi tercih etmektedirler.

***

Sağlıklı beslenme takıntısı, ortoreksik bireyleri psikolojik olarak baskı altına aldığından dolayı pek çok ürünü tüketmekten vazgeçme eğilimi göstermelerine sebep olmakta ve bu yüzden ortoreksik birey, anoreksiya nervoza yeme bozukluğundaki gibi kilo kaybetmeye başlamaktadır.

Ortoreksiya Nervoza’da yeme bozukluğunda klinik gözlemler henüz sayıca fazla olmamakla birlikte, ortoreksik bireylerin anoreksiya nervoza teşhislerine ek olarak “vücuda sadece faydalı besinlerin girmesi, gereksiz ve sağlıksız besinlerin vücuda alınmaması” düşüncesi taşıdıkları belirtilmektedir.

***

Ortoreksik bireyler; kilo kayıpları, âdet göreme, kısıtlayıcı diyet uygulamaları açısından anoreksiya nervoza hastalarına benzemekle beraber, yiyecek seçimlerindeki kriteri kalori olarak almamakta, besinlerin “sağlıklı veya sağlıksız ” oluşuna dikkat etmektedirler.

Ortoreksik hastalar, sağlıklı beslenme gayretinin bir sonucu olarak kilo verdiklerini, aslında kilo ile bir uğraşlarının olmadığını belirtmektedirler.

***

Ortoreksinin rastlanma ile ilgili istatistiklere, ortoreksik davranışlar çoğu zaman doğru olarak kabul edildiğinden, çok az rastlanmaktadır.

Aşırı şişmanların bilindiği üzere beslenme; anne karnında başlayarak hayatın sonlandığı ana kadar devam eden hayatın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır.

 

İnsanın büyümesi, gelişmesi, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli ve dengeli miktarda alıp vücutta kullanabilmesidir.

 

***

 

Karın doyurmak, açlığı bastırmak, canının çektiği şeyleri yemek veya içmek değildir. Günlük hayatta bireylerin (gebe, emzikli, bebek, okul çocuğu, genç, yaşlı, işçi, sporcu, kalp-damar, şeker, yüksek tansiyon hastalığı, solunum yolu bozuklukları vs.) yaşa, cinsiyete, yaptığı işe, genetik ve fizyolojik özelliklerine ve hastalık durumuna göre değişen günlük enerjiye ihtiyacı vardır.

 

Sağlıklı bir hayat sürdürmek için, alınan enerji ile harcanan enerjinin dengede tutulması gerekmektedir.

 

Yetişkin erkeklerde vücut ağırlığının %15-18’i, kadınlarda ise %20-25’ini yağ dokusu oluşturmaktadır. Bu oranın erkeklerde %25, kadınlarda ise %30’un üstüne çıkması obeziteyi oluşturmaktadır.

 

***

 

Günlük alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla olması durumunda, harcanamayan enerji vücutta yağ olarak depolanmakta ve obezite oluşumuna neden olmaktadır.

 

Buna paralel olarak, günümüz teknolojisindeki gelişmeler, hayatı kolaylaştırmakla birlikte, günlük hareketleri önemli ölçüde sınırlamıştır.

 

Anlaşılacağı üzere obezite besinlerle alınan enerjinin (kalori) harcanan enerjiden fazla olması ve fazla enerjinin vücutta yağ olarak depolanması (%20 veya daha fazla) sonucu ortaya çıkan, hayat kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından da obezite, sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanmıştır.

***

Vak’aların sayısının giderek artmasıyla birlikte, toplum ve tıp profesyonellerinin sağlıklı yemeyi ideal olarak varsaymaları kuşku uyandırmaktadır.

Birey eğer, doğal besin tüketme düşünceleriyle besleniyorsa ve bu bireye verilen değer, uyguladıkları diyetin saflık düzeyiyle ölçülüyorsa, uygulanan sağlıklı diyet şüpheli hale gelebilmektedir.

Ortoreksiyanın görülme yaygınlığının artmasında özellikle güzellik kavramının zayıflığa ilişkilendirilmesi, medyada sürekli olarak yer alan diyet ve ürünlerin içerikleriyle ilgili bilgiler, bazı ürünlerin karsinojen madde, katkı maddesi, boya ve hormon gibi maddeler içerdiği ile ilgili haberler etken olmaktadır.

Kadınlar, erkeklere göre, ince beden imgesine sahip olma ve diyet yapmayla belirgin düzeyde daha fazla ilgilidir ve bunların sonucunda da yeme bozukluğu riskine daha yatkındırlar.

Yeme bozuklukları riskinin, özellikle belirli bir kiloda kalmaya dikkat etmeleri gereken mankenler, dansçılar ve jimnastikçiler arasında daha fazla olduğu görülmektedir.

Ayrıca bu gruplardaki kişilerin özellikle ortoreksiya yeme bozukluğuna yöneldikleri belirtilmektedir. Sosyokültürel faktörlerin, yeme bozuklukları gelişiminde etkili olduğu bilinmekte, toplumun zayıflığa önem vermesi, aileden, arkadaşlardan ve kitle iletişim araçlarından gelen baskılar yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır.

***

Üniversiteye başlayan pek çok genç şehir değişikliği, maddî durumun elverişsizliği, bağımsız yaşam arzusu gibi nedenlerle ailesinden ve evinden ayrılmaktadır.

Tek başına veya arkadaşlarıyla öğrenci yurtlarında, apartman dairelerinde, başka ailelerin yanlarında yaşamak gençlerin biçimlerinde önemli değişikliklere yol açmaktadır. Bu yüzden de özellikle üniversite öğrencileri arasında yeme bozukluklarının artış gösterdiği gözlemlenmektedir.

Bu kapsamda öğrenim gören öğrencilerde Bratman’ın Ortoreksiya Testi ile Onoreksiya Nervoza  eğiliminin cinsiyet, yaş ve BKİ (Beden Kütle İndeksi) değişkenlerine göre belirlenmesi amaçlanmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün obezite sınıflandırması esas alınarak katılımcıların öz bildirimleriyle elde edilen vücut ağırlığı ve boy uzunluğu bilgilerinden “Vücut Ağırlığı/(Boy uzunluğu)2 (kg/m2 )” formülü ile öğrencilerin Beden Kitle İndeksi değeri hesaplanmıştır.

Bratman’ın Ortoreksiya Testi’ndeki “evet cevabı=1 puan” olarak kabul edilerek hesaplamalar yapılmış ve evet sayısına göre ≥4 puan alan öğrenciler “Ortoreksiya Nervoza eğilimi var” şeklinde nitelendirilmiştir.

***

Ortoreksiya Nervoza durumları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). ON belirtilerini incelemek amacıyla yapılan başka bir çalışmada ise, yaş ortalaması ve toplam eğitim süresi düştükçe ortoreksik eğilimlerin artış gösterdiğini tespit edilmiştir

Zayıf öğrencilerin %46.4’ünün (n=25) puanının ≥4 olduğu tespit edildiğinden, zayıf öğrenciler arasında Ortoreksiya Nervoza eğiliminde olma ihtimali daha yüksek bulunmuştur. Normal kilolu öğrencilerin 40.4’ünün (n=149) puanının ≥4 olduğu belirlenmiştir.

Fazla kilolu (pre-obez) öğrencilerin %45.1’inin (n=23) puanı ≥4 olmuştur. Normal kilolu öğrencilerden 1 kişi sekiz soruya evet cevabı verdiği için Ortoreksiya Nervozalı olma eğilimi gösterme ihtimalinin daha yüksek olacağı düşünülmüştür.

Ancak, öğrencilerin puanları ile BKİ değerleri arasındaki farkın anlamlı olmadığı (p>0.05) görülmüştür. Yürütülen bu çalışmalarla benzer şekilde zayıf öğrenciler arasında Ortoreksiya Nervoza eğiliminde olma ihtimali daha yüksek bulunmuştur. Başka bir çalışmada hafif şişman üniversite öğrencilerinin diğer gruplarda yer alan öğrencilere göre daha fazla ortoreksik eğilimler gösterdiğinin tespit edilmiş, bu çalışma ile benzer değildir.

Ayrıca, tarafından yürütülen başka çalışmada yeme tutumu bozuk ve obsesif kompulsif belirtileri fazla olan bireylerde BKİ yükseldikçe ortoreksik eğilimlerin arttığının belirlenmesi çalışmasında fazla kilolu ve obez öğrencilerin sağlıklı besinlerin tüketimine yöneldiğinin ve Ortoreksiya Nervoza eğiliminin fazla olduğunun görülmesi de yürütülen çalışma ile benzer değildir.

Bilimsel çalışmalarda yürütülen çalışmayla benzer şekilde bireylerin BKİ değerlerinin arttıkça ORTO-15 puanlarının arttığı ve Onersiya Nervoza risk durumlarının azaldığı tespit edilmiştir.

Bu sonucun, BKİ değerleri yüksek olan bireylerin, BKİ değerleri düşük olan bireylere göre yiyecek seçimi yapma, satın aldıkları ürünlerin içeriğine önem verme gibi konularda daha serbest ve özgür olduklarını ortaya koyduğunu ifade etmektedirler.

***

Çalışmanın Güçlü Yönleri ve Sınırlılıkları Bu çalışma, Bratman’ın Ortoreksiya Testi’nin kullanılması açısından Türkiye’deki üniversite öğrencileri arasındaki ON eğilimini değerlendiren tek çalışmadır. Ancak ON eğilimine neden olabilecek; öğrencilerin ve ailelerinin yeme tutumlarını, sağlık veya hastalık durumları gibi bağımsız değişkenlerin ON’nin gelişimi üzerindeki etkisinin değerlendirilmemesi ve kesin tanı için klinik ve psikolojik incelemelere de ihtiyaç olması sebebiyle öğrencilerin ON eğiliminde olduklarının tam olarak kabul edilmesi konusunda yetersiz kalmaktadır. Bratman’ın Ortoreksiya Testi Türkiye dışında diğer ülkelerdeki üniversite öğrencileri arasındaki ON eğiliminin belirlenmesinde daha önce kullanılmadığı için karşılaştırma yapılacak benzer çalışma bulunamamış; bu yüzden Bratman’ın Ortoreksiya Testi temelalınarak Donini ve arkadaşları tarafından geliştirilen, ancak farklı şekilde değerlendirilen, ORTO-15 ölçeğinin ve ORTO-15’in Türkçeye uyarlanmış hâli olan ORTO-11 ölçeğinin kullanılmasıyla üniversite öğrencileri arasındaki ON eğiliminin belirlenmesine yönelik araştırmalarla karşılaştırma yapılmıştır.

Sonuç ve Tavsiyeler: Bitlis Eren Üniversitesi’nde öğrenim gören 474 üniversite öğrencisi ile yürütülen çalışmada öğrencilerin %41.3’ünün (n=195) Bratman’ın Ortoreksiya Testi’nden aldıkları puanın ≥4 olduğu ve öğrenciler arasında ON eğiliminde olma olasılığının oldukça yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kız öğrencilerin ortoreksik olma ihtimallerinin erkek öğrencilerden daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır (p><0.05). Zayıf öğrenciler arasında ON eğiliminde olma olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Öğrencilerin yaş aralıkları ve BKİ değerleri ile ortoreksik eğilim göstermeleri arasındaki farkın anlamlı olmadığı (p>0.05) görülmüştür. Söz konusu öğrencilerin tam olarak Ortoreksiya Nervoza eğiliminde olduklarının ispatlanabilmesi ve kesin teşhis için öğrencilerin yeme tutumları, sağlık veya hastalık durumlarının belirlenmesi, ailenin yeme tutumunun Ortoreksiya Nervoza’nın gelişimi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi ve klinik ve psikolojik incelemelerin de yapılması daha doğru olacaktır.

***

Yeni bir kavram olan Ortoreksiya Nervoza ile ilgili kısıtlı çalışmaların olması, konunun daha fazla araştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu yeme bozukluğu konusunda üniversite öğrencilerinin bilinçlendirilmesi için konferans ve seminer çalışmaları yapılmalıdır.

Bu tür yeme bozukluğu yeni bir kavram olduğundan dolayı sorunu en etkili şekilde azaltacak veya ortadan kaldıracak etkili tedavi yöntemleri geliştirilmelidir. Üniversite öğrencilerine sağlıklı beslenme alışkanlıklarının örgün ve yaygın eğitim kurumlarında verilen uygulamalı beslenme eğitimi ile kazandırılması ve bu sayede hayat kalitelerinin arttırılması gerekmektedir.

Tedavide tüp mide ameliyatı ve mideye balon takılma tedavilerinin riskleri göz önüne alındığında, önce fluoksetin (Prozac), topiramat (Topamax), reboksetin (Edronaks), Victosa Ampul (iyi bir Şeker Hastalıkları uzmanı denetiminde) ve hipnoterapi, gevşeme teknikleri denenmelidir.

Örnek Vak’a: Geceleri bile buzdolabının kilitlerini kırarak  “tıkınan” 26 yaşında bekâr bir hastam diyet kısıtlaması ve bahsettiğim ilaçları verince 35 Kilo vermişti. Şimdi 6 ayda bir kontrole geliyor.

Sağlık, esenlik ve barış dileklerimle…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Şubat 2017 Çarşamba

145 kez okundu
0

Posted by on in Genel

AŞK BİR HASTALIK MIDIR?

Eğer Hitler döneninde yaşıyor olsaydınız ve adınız da Prof. Dr Eguen Minkowsky olsaydı, tabii ki evet.

Psikosomatik Psikiyatrinin kurucusu Prof. Dr. Eugen Minkowsky bir gece karısıyla berber sabaha kadar uyuyamaz. Şiddetli kâbuslar görür.

eugene minkowski ile ilgili görsel sonucu

 

Vakit sabaha karşıdır ve Führer’in adamları kendisine sarı kaplı bir zarf yollamışlardır. Perişan olur. Hepimizin bildiği gibi sarı kaplı zarflar hemen daima kötü bir haberin muhatabına iletilmesi için gönderilir.

***

 

Acaba sevgili karısıyla götürülüp sabun mu yapılacaklardır veya gaz odalarında Dr. Josef Mengele kendilerini ziyarete gelip üzerlerinde dünya tarihin şahit olduğu en korkunç deneyleri yapacak ve bundan aldığı sadistçe hazzı tatmin etmek için eldivenlerini takıp ağzına da bir puro alıp keyfine mi bakacaktır. Gaz odalarına mı götürülecek yoksa sabun mu yapılacaklardır!

Gitmeleri gereken yön sol taraf olanlar, böyle gitti işte ölüme. Hem de öyle bir ölüm ki, ya yanarak ya da kimyasal gaz dolu bir odada nefes dahi alamayarak. 

Ne yargılama oldu ne de mahkeme önüne çıkarıldılar. 

Bu kararın arkasında ise, sola geç ya da sağa geç cümlesi ile binlerce insanı öldürmeye gücü yeten kişi, yani Joseph Mengele vardı. 

Nam-ı diğer Ölüm Meleği.

Ölüm Meleği: Joseph Mengele

Mengele, aile ilişkileri bakımından oldukça zor günler geçirerek büyüyen bir çocuk. Babası, sert ve disiplinli bir adam olan Mengele, babasını soğuk, uzak ve sadece işiyle ilgilenen bir adam olarak tarif eder. 

Ne kadar sevgi ve şefkat görmemiş olsa da, yaşadığı köyde nazik ve güler yüzlü bir çocuk olarak tanınır ve özellikle dakikliği ve davranışlarıyla, herkesten bol bol övgü alırdı. Giyimine özen göstermeye de erken yaşta başlamıştı, özel dikilmiş takım elbisesinin yanında, taktığı beyaz eldivenler de onun simgesi haline gelmişti. Auschwitz’den canlı çıkmayı başaranların dediğine göre onu diğer doktorlardan, beyaz eldivenleri sayesinde ayırıyorlardı. 

Auschwitz toplama kampındaki esirler üzerinde dehşet verici deneyler yapmadan önce Dr. Josef Mengele, antropoloji üzerine çalışmalar yapan çok ünlü bir antropolog idi. Mengele’ nin Afrika’yı gezip insan kanı ve virüs numuneleri topladığı, hayatı boyunca tek hayalinin farklı ırkların kanları arasındaki farklılığı kanıtlayan faktörleri belirlemek olduğu bilinir. Tüm bu çalışmaların sonunda da ırka özel veba yaratan Mengele’nin bulgularının, tel raptiye projesinin parçası olarak ABD’ye geldiği ve CIA’nın Nazi istediği bilim adamlarını affederek, Mengele’nin araştırmasını paylaşmak şartıyla onlara yeni kimlikler verdiği de ilginç bir detaydır.

Ölüm Kampı: Auschwitz

“Auschwitz diye bir yer var ve oraya giden insanlar ya hemen ya da bir süre sonra öldürülüyorlar. Ama mutlaka öldürülüyorlar…’’ 

İşte bu cümle birçok Yahudi’nin kulağına defalarca çalınmıştı. 

dört gündür aç, susuz, banyo yapmadan hatta temiz hava bile göremeyen, yük trenleriyle tıklım tıklım taşınan onlarca insan, Auschwitz’in ortasındaki istasyona ulaşmıştı. Harp boyunca Nazilerin Yahudi ırkını kurutma kampanyasından hayatta kalmayı başarmış son Yahudi topluluk olan Macaristan Yahudileri yeni kurbanlardı. Burası, yani Auschwitz, Polonya´nın Güneydoğusunda bulunan Yahudi sorununun en verimli çözüldüğü noktaydı. SS askerleri mahkûmları rampadan aşağı doğru sürüyordu, onları yönetense oradaki delilik, eziyet ve ölümün içinde tamamen aykırı duran bir SS subayıydı.

 ***

Yakışıklı bir yüzü ve nazik bir gülümsemesi vardı, kusursuz dikilmiş üniforması, özenle temizlenmiş ve ütülenmişti. Elinde bir kırbaç vardı ama onunla insanlara vuracak yere, sadece yön gösteriyordu, sağa veya sola doğru… 

Mahkûmlar farkında bile olmadan bu yapılı askerin zararsız hareketi ile seçiliyordu… Hâlâ çalışabilecek olanlar ile hâlsiz düşmüş olup, hemen gaz odası veya fırınlara gönderilecekler ayrılıyordu. Sağa gidenler şimdilik yaşamaya devam edecekti, sola gidenler ise yargılama veya mahkeme olmadan, sadece bir şöyle bir bakışla ölüme mahkûm edilmişti.

Bu kararı veren, oradaki bütün mahkûmların kaderine karar veren bu kişi Dr. Josef Mengele idi yani Ölüm Meleği.

***

Auschwitz toplama kampında, insanlar üzerinde yaptığı deneylerle “ölüm meleği” olarak tarihe geçmiş bu adamın, yaklaşık iki milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu sanılmakta. Sadece Yahudiler üzerinde değil, eşcinseller, çingeneler, geri zekâlılar ve zihinsel engelli insanların üzerinde de deneyler yapan âri Alman  ırkından olmayan Almanları Nazilerin zihniyetindeki forma sokmak için de çalışmışlığı vardır. 

Bunların dışında Mengele, çocukların üstünde basınç testi, hadım etme (uyuşturmadan testislerini kesme), karşı direnç, ilaç testi gibi deneyler yapmıştır. Laboratuvar götürmek için şekerle, çikolatayla kandırdığı çocukları deney sonrası bildiğin parçalayarak öldüren, Auschwitz’de bir koğuşta başlayan bit salgınını da gaz ile çözüp hâlledip, bitlenen 750 kadını bitleriyle birlikte öldüren bir Nazi doktoruydu.

Renkli gözlü çocukların gözlerine bir takım kimyasallar enjekte ederek deneyler yapan, doğum yapmış kadının memelerini bantlayarak, bebeğin beslenmeden kaç gün yaşayabileceğini görmek isteyecek kadar da cani ruhlu bir doktordu.

                                                  ***

Mengele’nin vahşi deneylerine maruz kalan çocuklardan biri olan İzak Ganon’un, yıllar sonra ağzından çıkan şu sözler, kan donduran nitelikte “Mengele içeri girdi. Narkoz yapmadan karnımı yardı ve tek böbreğimi keserek eline aldı. Böbrek onun elinde başı kesilmiş bir tavuk gibi kıvranıyordu. Ben ise acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum”. 

***

İzak’ın denek olarak kullanılmaya zorlandığı tek olay bu değildi. En sonunda gaz odasına gönderildi ve kapasitesi 200 olan gaz odasının önünde, elinde 201 yazan kâğıt sayesinde o kampta ölmekten kurtuldu. Fakat kız kardeşleri ve annesi kendisi kadar bahtlı değillerdi… 

***

Auschwitz´den canlı çıkan bir diğer mahkûmun anlattığına göre, bir olayda gene böyle bir çukur açılmış ve çevreleri ateşe verilmişti. 10 tane kamyonla çocuklar getirilmiş, bunları doğruca alevlerin gittikçe daralttığı çukurların içlerine attırmıştı, dışarı tırmanmaya çalışanları bir subay sopayla tekrar içeri itiyordu. Hoess (Auschwitz´ın kumandanı) ve Mengele ise gayet memnun bir tavırla seyrediyorlardı…

***

Suçsuz binlerce mağdur ve mağdurelerine uyguladığı psikolojik ve bedensel işkencelerin sayısı ve büyüklüğü her ortaya çıkan yeni olayla gittikçe artıyor. Psikoanalist Dr.Tobias Brocher düşüncelerine göre, acı vermekten değil, ölüm ve hayat arasında karar veren yetkili kişi olmaktan, bu güce sahip olmaktan zevk alıyordu. Bu aslı astarı olmayan yorumlar sebebiyle Psikanaliz de bir dindir.

***

 

Tıpkı komünizmin her türlüsü gibi... Çünkü deney öncesi şartları mutlak doğru olarak kabul edip, deney sonrası sonuçları ona göre yorumlarlar (a priolerini a fortiori olarak kabul edip, a posteriori yorumları buna göre yapmak)

Mesela Marksizm’de (karısı çocukları veremden ölürken) yazdığı das Capital’de hep aslında şuurdışı veya yarı bilerek Museviliğin bir ideolojiye istihalesi (dönüşümü) vardır. Engels ise orta hâlli bir burjuvaymış. Hani acaba bir "Platonik aşk" mı vardı?

                                                 ***

Dr. Josef Mengele 17 Ocak 1945’te Rus ordusunun Almanya’ya girmesiyle Auschwitz’den kaçtı, Arjantin’e yerleşti ve neredeyse unutuldu. 

17 Ocak 1985´te Auschwitz’den canlı kurtulan birkaç kişinin orayı ziyaretleri ve hatıraları sayesinde tekrar gündeme geldi. Bir anda bütün Dünya televizyonlarında ona dair haberler ve görüntüler gösterilir oldu ve herkes yaşanan vahşeti öğrendi. Arama çalışmaları yeniden başlatıldı. 31 Mayıs 1985´te Mangele’nin eski bir arkadaşı ve Avrupa’daki bağlantı noktası olan, Hans Sedlmeyer’in evine yapılan baskın sırasında yazdığı birkaç mektup ele geçirildi. Brezilya´da olduğu öğrenilmişti, yetkililere haber verildi ve bir hafta içinde yanında kaldığı aile ve mezarı bulundu. 1979´da boğularak ölmüştü. İskeletinin adlı tıpta incelenmesi sonucunda gerçekten o olduğu ortaya çıktı. 

Dr. Mengele’nin mazlum ve mazlumeleri uzun süre onun öldüğünü inkâr edip, savaşta ve sonrasında eziyetini çektikleri bu kişiden intikam alma zamanının gelmesini bekliyorlar ama Mengele uzun zaman üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı şeye yenilmişti – Ölümün kendisine.

***

Bu felaketten de beter tarihi olaydan, tam aksi bir konuya geçmek istiyorum. Aşkın çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok yanlış anlaşılanının başında şehvet yani azgınlık gelir. Bazıları buna ihtiras yahut tutku da der.  Mevlânâ ile Şems’in aşkı hâlâ tam çözülemediği için fazla üzerinde durmayacağım ama sansüre uğramamış bir Mesnev-i Şerif okursanız, kararı siz vereceksiziniz. Çok şaşırabilirsiniz çünkü İnsan’ın maymundan evrimleştiğini de, çeşitli tasavvufi incelikleri de yazar.

Şehvet, feromonlar denen evrimsel olarak gelişmiş ve bütün canlılarda ama özellikle memelilerin koltuk altları, cinsel bölgeleri civarında bulunan ve eustrus (azgınlık) dönemlerinde bütün canlıları azdıran kokulardır.

***

Amerikan hastanesini çok iyi tanırım. Onca hastamın arasından sıyrılıp Amerikan Hastanesi’ne gidip Şato gibi malikânesinde ikamet eden birisini de orada tedavi etmiştim ve bütün ailesini büyük birkaç beladan kurtarmıştım.  İstanbul küçük, nasıl olsa karşılaşırız.

***

Bu sefer de kadim dostum ve İstanbul’un tartışmasız en güzel gece kulübünü işleten Mehmet Tuna ve Şehnaz Tuna’yı ziyaret ettim.

Güvenlik tedbirlerini a o kadar arttırmışlar ki, hasta başına götürmek için götürdüğüm çiçeği rehin(!) alıp beni de epey rica ettikten sonra hasta yanına aldılar.

Eh, ben asansörle odaya çıktım, çiçek aşağıda; acaba içinde bomba mı arıyorlardı acaba?

Oturup on dakika kadar konuştuk. Hasta ziyareti kısa olur ve Mehmet’i çok iyi gördüm. Vefakâr karısı Şehnaz –ki bir dönem benimle psikolog olarak çalışmıştı yanındaydılar.

***

Magazinden takip ediyordum da, kulaklarımla işitince çok memnun oldum. Meğer İzmirli Sezen Aksu koskoca yalısını onlara tashih etmiş ve “gelirim, beraber program yaparız, para filan da istemem” demiş.

***

Minik Serçe lâkaplı bu hanımın bu evrimsel açıdan altruistik (özgeci), kişisel açıdan fedakârlık numunesini hele bu dönemde kimseler kolay kolay yapmaz. Birkaç selfie de çektik ama Mehmet işini seven ve otoriter bir iş adamıdır. Hoşlarına gitmeyeceğini düşünerek bunları paylaşmayacağım.

***

Helâl olsun Sezen Hanım’a. Bizim gittiğimiz yerler zaten bellidir, gece kulübü olarak Türkiye’nin İstanbul şehrinde bir tek oraya giderdik; gene ilk uğrayacağımız mekân bu şato gibi Şamdan olacak.

***

Bir yanda Karun gibi zengin hükümranların, öbür yanda kömür parası ve vefat etmiş insanları yerine oy kullanacak insanları yaşadığı bir ülke olduk. Biz Türkiye’yi kongre veya turizm için yapacağımız ziyaretler dışında terk etmeme kararı aldık.

***

Burası Türkiye’dir ve mozaik değil, aşure olarak kalacaktır. Buna hâlâ inanıyorum.


Herkese ümit, millî duygularla dolu yürek ve kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum. Ne mutlu böyle dostlarımız var.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Şubat 2017 Çarşamba

165 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sonunda bunu da yapmışlar! 

****

İstanbul’da hizmet vermeye başlayan Manevi Şifa Merkezi ilklere imza atmış.

Cin hastanesi olarak da bilinen merkezde İslami tedavi yöntemleriyle, Kur’ân

okunarak büyü bozuluyor ve cin çıkartılıyor.

 


**

İstanbul’un İkitelli semtinde iki hafta önce açılan Manevi Şifa Merkezi beş

katlı binası ve üzerinde yazan metafizik, bioyenerji, hacamat (bardak çekme),

sülük tedavi, ruhsal terapi yazılarıyla dikkat çekiyor. Türkiye’nin ilk büyü

bozma ve musallat tedavi merkezi olan yer, Mall of İstanbul alışveriş

merkezinin karşısında yer alıyormuş.

 ***

Merkez sosyal medyada, özellikle facebook sayfaları üzerinden yapılan

paylaşımlarla müşteri çekiyor ve çalışanları kendi internet kanalları üzerinden

yaptıkları yayınlarla uygulamalarını anlatıyormuş.

*** 

Merkezde 10’dan fazla “metafizik uzmanı” giydikleri “beyaz doktor önlükleriyle” büyü bozma, astral seyahat, manuel terapi, akupunktur, iskelet sistemini düzeltme, hacamat (bardak çekme), sülük tedavisi ve manevi ameliyat gibi birçok alanda hizmet veriyormuş.

 ***

Çalışanları merkezin, Sağlık Bakanlığı tarafından onaylı olduğunu iddia ediyor ve “uzmanlarının” sertifikalı şifacılar olduğunu belirtiyormuş. Ancak İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Özel Yataklı Şube Müdürlüğü, İlçe Denetleme Merkezi böyle bir yerin olduğundan haberleri olmadığını söylüyormuş.

 ***

Merkeze gidildiğinde Sağlık Bakanlığından denetime gelen kişilerin 10 dakika önce binadan ayrıldığını öğrenmişler. Bunun yanı sıra merkez, şahıs adına işletilen ve ruhsal danışma merkezi olarak görüldüğü için, Sağlık Bakanlığı tarafından sadece hacamat ve sülük gibi alternatif tıp yöntemleri konusunda denetlendiğini de öğreniyoruz.

 ***

UNUTKANLIĞIM VAR DİYENE HACAMAT TEDAVİSİ

 ***

Merkezin sayfasında rahatsızlıklarını yazan ve çözümü soran kişilere “uzmanlar” seri bir şekilde çevrimiçi cevap veriyormuş. Mesela “baş ağrısı” ve “unutkanlık” çektiğini söyleyen birine, bu kerametleri kendilerinden menkul uzmanlar hemen kafa hacamatı tedavisini tavsiye ediyormuş.

 ***

Yahut telefon edip, “ödem, şişkinlik, uykusuzluk, eklem ağrılarım var” dediğinizde size yine hacamat başta olmak üzere, sülük, manuel terapi ve akupunktur tedavisi tavsiye ediliyormuş.

 ***

Büyüden şüphelendiğinizi söylediğinizde ise bakım için “hocalarla" görüşmek isteyip istemediğiniz soruluyor ve isteğinize göre hemen bir randevu veriliyormuş. Ancak merkezde fal bakılmıyor ve büyü yapılmıyor, sadece çözüme yönelik İslami tedavi yöntemleri kullanılıyormuş.

 ***

Mesela kendinizin veya bir yakınınızın yaşadığı rahatsızlıkları anlattığınızda, uykusuzluk, saldırganlık ve hatta intihara teşebbüs etmiş birinin durumunu sorduğunuzda size “cinler yakınınıza kabile şeklinde gelmiş. Bir an önce buraya gelmeniz gerek” cevabını alıyormuşsunuz. Cin çıkarma tedavisini ise Kur’ân okuyarak, dualar ederek bazen hastanın üzerine Arapça yazdıkları şeylerle yapıyorlarmış.

 ***

Cin çıkarma tedavisi bittikten sonra hastaya abdest aldırılıyor ve koruyucu bir dua yazılıp veriliyormuş.

 ***

CİN ÇIKARMA 400 LİRA

 ***

Müşterilerini sosyal medya üzerinden çeken merkeze gitmek isteyenlere önce telefonla uzaktan bakım yapılıyor sonrasında randevu verilerek merkeze çağrılıyormuş. Ön bakım ücreti merkeze giderseniz 100 TL, telefonda büyü bakımı yaptırırsanız 200 TL ve sıkıntı varsa seans ücreti 400 TL imiş. Bir seansta yeterli çözüm sağlanmazsa her seans aynı ücret karşılığında tekrarlanıyormuş.

***

İskelet sisteminizde bir sorun varsa omurga düzeltme 350, hacamat (sülükle

kan emdirme) ise 150 TL imiş. Ancak hastalara fiyat konusunda yardımcı

olacaklarını da facebook sayfalarından duyuruyorlarmış.

 

***

Yeni açılan bir yer olduğu için henüz kredi kartı geçmiyor, nakit çalışıyorlar

ama havaleyle de ödeme yapabiliyormuşsunuz.

 

CİN ÇIKARTILANLARIN ÇIĞLIKLARI YANKILANIYOR

 ***

Merkeze gittiğinizde sizi geniş bir bekleme salonu ve bir danışma masası karşılıyormuş. Hangi rahatsızlık için gittiyseniz danışma masasındaki kişi sizi “uzman hocanın” (sertifikası olduğu belirtilen kişiler) yanına götürüyormuş.

 ***

Beş katlı binada her kat ayrı bir rahatsızlığa ayrılmış ve her “hocanın” kendi özel odası varmış. Gazeteciler gittiğinde hafta içi olması dolayısıyla yoğun bir güne denk gelmişler. İki odada cin çıkarma tedavisi yapılıyormuş. Her iki odadan da ayrı ayrı hasta çığlıkları geliyor, hasta yakınları ise endişeli ve meraklı bir şekilde çığlıkların kesilmesi için dua ediyormuş.

 ***

AMAÇ HASTALARIN ŞARLATANLARA GİTMEMESİYMİŞ

 ***

Merkez haftanın her günü 09:00 - 22:00 saatleri arasında hizmet veriyormuş. Çalışanları buranın kurulma amacını ihtiyacı olan insanların şarlatanlara gitmesini önlemek ve bu işi kalpazanların, cahillerin eline bırakmamak olarak özetliyormuş.

***

Manevi Şifa Merkez’inin kurucusu iş adamı ----- “Şeytanlarla mücadele” için böyle bir şey yaptıklarını anlatıyormuş: “Kimsenin hastasını çalmıyoruz. Bizim sahip olduğumuz hastalar yıllardır ağır ilaçlar kullanıp iyileşemeyen, önce doktora gidip tahlillerinde hiçbir şey çıkmamasına rağmen rahatsızlıkları devam edenler".  

***

"Hastaneye psikolojik tedavi için yatırılan ve 46’lık (deli raporu) raporunun

verildiği aşamaya gelen kişiler. Biz bu noktada araya giriyoruz” demiş.

 ***

ASTRAL SEYAHAT

 ***

Özbekistan’dan özel olarak bu merkez için gelen --- Hanım’ın astral seyahat yani ruhun bedenden ayrılması ve başka bir boyuta geçmesi ile hastanın ruhen başka yerlerde dolaşmasını sağladığı iddia ediliyormuş. Bunun yanı sıra biyoenerji seansıyla da migren ağrılarını, kadın hastalıkları, romatizma ve kireçlenmeleri tedavi ettiği söyleniyormuş.

 ***

CİN ÇIKARMA, MUSALLAT TEDAVİSİ

 ***

Sabaha kadar uyuyamama uykuda konuşma, sabah yorgun uyanma, şiddetli baş ağrısı, uyanınca özellikle ense kökü ve kollarda uyuşukluk migren sanılan baş ağrısı yanı sıra sık sık banyo yapma veya banyo ayna ve tuvaletten korkma hissi ortaya çıkıyormuş.

 ***

Uykuda sıçrayarak uyanma belirtileri gösterenlere de şifa verildiği ön sürülüyor. Bu hastalara Kur’ân okunarak ve dualar edilerek bir tedavi uygulanıyormuş.

***

Bunları tesadüfen öğrendim ve havsalam durdu. Bu kişiyi tanımam, kim

olduğunu da bilmem. Buna karşılık, 2017 senesinde İstanbul’un göbeğinde

böyle bir merkez açılmış ama galiba henüz faaliyete geçme izni verilmemiş! 

***

Burada uygulandığı iddia edilen tedavi yöntemlerinin bir kısmının bilimsel

tarafı var ve www.pub.med.com gibi en nitelikli bilimsel yayınların yer aldığı

arama motorunu araştırdım. Çoğunun aslı astarı yok! 

***

Bakalım daha neler göreceğiz. Pozitif bilimin verdiği imkânlar bitti de, artık bu gibi merkezler mi açılıyor ve acaba daha kaçı ruhsat bile alacak?

***

Akupunktur, ehil ellerde uygulanırsa, özellikle ağrılı hastalıklarda etkilidir. Ben de biliyorum ama artık çok az uyguluyorum. Sülük tedavisinin de çok az alanda kullanım yeri var. Hiç ilgilenmedim.

 ***

Peki, büyü, cin çıkarma, manuel (elle yapılan) terapi acaba nedir?

 ***

Brezilya, Filipinler veya Uganda gibi yerlerde hâlâ garip ve izahı neredeyse imkânsız tedaviler uygulandığını biliyorum da…

 ***

Acaba bu gidişatın sonu nereye varacak, daha neler göreceğiz diye hayretle ve şaşkınlıkla bekliyorum.

***

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. Siz bu gibi merkezlerden uzak durun

derim.

***

Herkese sağlık, bilim ve barış diliyorum.

 

Saygım ve sevgimle… 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya –cin çıkarma 13 Şubat 2017 Pazartesi

245 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Kişisel, ailevi ve iş hayatında sebep olduğu bütün kayıplara rağmen

kumar oynama dürtüsüne engel olamama şeklinde tanımlanabilir.

Genel nüfusta %3 oranında görülür ve her gelir grubunda görülebilir.

40-50 yaş arasında erkeklerde daha sıktır. Gençler arasında giderek

yaygınlaşmaktadır.

***

 

Patolojik kumarbazlarda alkol ve madde bağımlılığı sıktır.

Hastaların ailelerinde de alkol ve madde bağımlılığı fazladır. %25’inde

ebeveynlerden birisi patolojik kumarbazdır.

 

Patolojik Kumar Teşhis Kriterleri Nelerdir?

 

Kumar oynama üzerine aşırı kafa yorma (mesela geçmişteki kumar

oynama yaşantılarını yeniden yaşamak, bir sonraki oyunu engellemek

yahut tasarlamak veya kumar oynamak üzere para sağlamanın yollarını

düşünmek).

 

***

İstediği heyecanı duymak için giderek artan miktarlarda para oynama

ihtiyacı duyar.

 

Birçok kere başarısızlıkla sonuçlanan, kumar oynamayı kontrol altına

alma, azaltma veya bırakma gayreti olmuştur.

 

Kumar oynamayı azaltma yahut bırakma girişimlerinde bulunurken

huzursuz veya öfkelidir..

 

***

 

Sorunlarından kaçmak için veya disforik bir duygudurumdan  (mesela

çaresizlik, suçluluk, anksiyete, depresyon duyguları) kurtulmak için

kumar oynar.

 

Parayla kumar oynayıp kaybetmesinin ardından bir başka gün

kaybettiklerini yerine koymak için çoğu kez geri gelir (kişinin

kaybettiklerini kovalaması).

 

Ne kadar kumar oynadığını saklamak için aile üyelerine, terapistine

veya başkalarına yalan söyler.

 

Kumar oynamak için gereken parayı sağlamak üzere sahtekârlık,

dolandırıcılık, hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi yasa dışı eylemlerde

bulunur.

***

 

Kumar oynama yüzünden önemli bir ilişkisini işini veya eğitimi ile yahut

mesleğinde başarı kazanması ile ilgili bir fırsatı tehlikeye atar yahut

kaybeder.

 

Kumar oynama sebebiyle içine düştüğü korkunç maddi durumdan

kurtulmak için para sağlamak üzere başkalarına güvenir.

 

Kumarbazlar kaybettiklerini bir seferde geri almayı umarlar. Bu

gerçekleşmeyince davranışlarını ve kayıplarını yalanlarla örtmeye

çalışırlar. Kumarbaz sinirli ve sır saklar hâle gelince ilişkileri bozulur.

 

Yasa dışı yollara başvururlar, sahte çekler yazarlar, tasarruflarını

tüketirler ve borçlanırlar. Sonuçta depresyon, intihar düşünceleri ve

girişimleri olur. Böyle durumlarda antidepresanlar (serotonin geri-alın

engelleyicileri (klorimipramin -Anafranil, Setralin-Lustal) gibi ilaçlar

verilmelidir. 

 

Hasta kayıplarını telafi edemeyeceğini fark eder. Ancak

heyecan ve uyarılma için kumarı sürdürür.

 

Hastalar genelde son aşamada ilişki problemleri veya yasal sorunlar

sebebiyle tedavi arayışına girerler.

 

Pek çok kişi küçük meblağlar karşılığında pişti, King, tavla, poker, okey

vs. oynar. Bunlar keyif için ve öylesine yapılır. Gerçek bağımlılar ise

bundan asla vazgeçemezler.

 

Kişisel, ailevi ve iş hayatında sebep olduğu bütün kayıplara rağmen

kumar oynama dürtüsüne engel olamamaktır.

 

%3 oranında ve her gelir grubunda görülebilir. 40-50 yaş arasında

erkeklerde daha sıktır. Gençler arasında giderek yaygınlaşmaktadır.

 

Etkisi Nedir?

 

Heyecan için oynanan kumar etraftaki her şeyi unutturur.

Kişi istediği heyecanı duymak için giderek artan miktarlarda para

oynama ihtiyacı duyar.

 

***

 

Sorunlarından kaçmak veya istenmeyen bir duygudurumdan (mesela

çaresizlik, suçluluk, sıkıntı hissi, depresyon duyguları) kurtulmak için

kumar oynar.

 

Riskleri Nelerdir?

 

Kumarbazlar kaybettiklerini bir seferde geri almayı umarlar. Bu

gerçekleşmeyince davranışlarını ve kayıplarını yalanlarla örtmeye

çalışırlar. Kumar oynamak için gereken parayı sağlamak üzere,

sahtekârlık, dolandırıcılık, hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi yasa

dışı eylemlerde bulunurlar.

 

Kumar oynama yüzünden önemli bir ilişkisini işini veya eğitimi ile yahut

mesleğinde başarı kazanması ile ilgili bir fırsatı tehlikeye atar veya

kaybeder.

 

Kumarbaz sinirli ve sır saklar hâle gelince ilişkileri bozulur. Kayıplarını

telafi edemeyeceğini fark ederler.

 

Sonuçta depresyon, intihar düşünceleri ve girişimleri olur. Bu aşamada

ilişki problemleri veya alkol ve madde bağımlılığı sık ortaya çıkar.

 

Tedavi

 

Tedavide bireysel ve grup psikoterapileri kullanılır. Aynı alkol ve madde

kullanım bozukluğu tedavisindeki gibi yoksunluk belirtileri çıkabileceği

akılda tutulmalı gerekirse buna yönelik tedavi de planlanmalıdır.

 

Bipolaritenin eşlik ettiği durumlarda karbamazepin (Tegretol),

okskarbazepin, valproat (Depakin), lityum (Lithuril) gibi ilaçlar

verilebilir.

 

Hipnoterapi fazla işe yaramaz çünkü ağır bağımlıların bir kısmı adeta bir

 

şans ilâhına taparlar güçlü kişilikleri vardır ama tek konudaki zaafları

 

bazen onları iflasa kadar sürükleyebilir!

 

Kumara hiç düşkün olmadığım için pek meraklı değilim ama

 

Türkiye'deki bütün özel kulüplerin arka odalarında poker başta olmak

 

üzere pek çok oyun oynanmaktayken, özellikle büyük otellerde bu iş

 

çok yaygındır.

 

Seneler önce beş tane tatil köyü olan çok zengin 60 yaşında bir

 

beyefendi gelmişti. Rakibinin beden dilini okuyarak ve burnundaki

 

titreşimleri gözlemleyerek ve sadece bu işle (poker) hayatını

 

kazandığını söylemişti. 10 seansta yarı yarıya düzeldi sonra azalmış olsa

da oynamaya devam etti.

 

ABD'de King City'de, KKTC'deki (Dome, Rocks) Çek Cumhuriyeti gibi

otellerde küçük meblağlar yatırarak oynadım ama hiç kazanamadım.

 

Çünkü bütün kumar makineleri oynayanın kaybetmesi için

ayarlanmıştır.

 

Las Vegas'a henüz gitmedim ama niyetimiz var; orada kumarın her

 

türlüsünün yasal yolla oynandığını biliyorum.

 

Evrimsel açıdan hayat bir kumardır zaten. Aklıma Dustin Hofman'ın

 

baş rolü oynadığı ünlü filim geldi.

 

Psikiyatrik açıdan Otistik bir adamı oynuyordu.

 

Unutulmaz sahnelerinden biri ağabeyinin kız arkadaşını öperken "ıslaktı - it was wet" demesi.

 

 

Kumarbazlar bir nevi şans ilahına tapınırlar ve çoğu zaman

kaybederler.

 

***

 

Eş dost arasında pişti oynamak dahi, işlevselliği bozuyor ve kişinin

toplumdaki itibarını zedeleyecek hâle geliyorsa, artık terk edilmelidir.

 

Zaten pek çok yerde kara para aklamak ve bunları PKK ve benzeri yasa

dışı örgütlere para pompalamak için kullanıyorlar.

 

Bence azı yarar, ortası karar, fazlası zarar çünkü (genellikle)

kaybetmeye mahkûmsunuz. Kumarın oynandığı pek çok yerde bu işin

arkasında mafya vardır.

 

Kumarsız veya abartıp da borç batağına düşmeden oynamanız

temennisiyle sevgim ve saygılarımı sunuyorum.

 

Aksi taktirde Avustralya yerlilerinin ünlü silahı bumerang gibi döner, vurur sizi...

 

 

Sağlık, esenlik ve barış dileklerimle...

 

Mehmet Kerem Doksat  - Tarabya - 08.02.2017 

202 kez okundu
0