Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Aziz Dostum,

Sezen Aksu’nun koltuklarında uyuduğu, Fikret Şeneş’in Ajda’ya

şarkılar yazdığı Sosyal Hayat Üniversitesi kapandı...

 

Bizi hastane odasında görünce bir şen kahkaha patlatıyor ki koğuş

çınlıyor: “Ayol bu eşsiz güzelliğiyle... Güzellikte birinci haliyle! Bir

de poz mu verecekmiş gazetelere?”

 

Ünlü işletmeci Mehmet Tuna hayatını kaybetti

 

Geçmiş olsun demeye geldiği... Üstünde hasta önlüğü, burnunda

Oksijen hortumu takılı Mehmet Tuna’nın... Kımıl kımıl, durduğu

yerde duramayan, neresinden baksanız eğlenceli tabii…

 

Belli ki Sezen Aksu’nun keyfini asıl yerine getiren, yarım asırlık

arkadaşını, geçirdiği kalp rahatsızlığına rağmen, bu kadar kanlı/canlı,

bildiği/tanıdığı gibi hayat dolu görmek...

 

Eh, Sezen Aksu bu. Bugüne kadar neye ‘eyvallah’ dedi de yetti,

yetindi ki?

 

İzmir kızı, çırasını yakar adamın: “Hiç susmayan bir hasta.

N’apacağız bunu ya? Koca karı gibi çenesine vurmuş. Baksana

oturduğu yerden de hâlâ her şeye karışıyor.”

 

MEHMET TUNA: Senden öğrendik her şeye karışmayı!

 

SEZEN AKSU: Oğlum Allah idrak vermiş. Hastanedesin. Sence

neden mesela? Burnunda Oksijen takılı bir insanın soluğunu daha

dikkatli kullanması gerekmez mi? Hiç durmadan konuşuyorsun sen

Mehmet!

 

MEHMET TUNA: Öyle öyle açılıyorum işte...

 

SEZEN AKSU: Ben bunu döverim bu hastanede. Koli bandıyla

ağzını bantlayalım şunun kız. Oğlum adamın sinirini oynatma.

Oksijen alıyorsun Mehmet, onun için söylüyorum. Neyse hadi ben

kaçıyorum, sen röportajına bak.

 

MEHMET TUNA: Eh hadi güle güle. Neyle, tekneyle mi geçeceksin

karşıya? 

 

SEZEN AKSU: Yoo, arabayla.

 

MEHMET TUNA: Ne var şimdi sende? 

 

SEZEN AKSU: Bilmiyorum ki adı neydi. Ben arabalardan bir tek

‘Vosvos’u tanıyabiliyorum. Benimkinin rengi siyah ya, sırada

hangisini benzetirsem ona biniyorum.

 

MEHMET TUNA: Nasıl yani?

 

SEZEN AKSU: Hayır, binmesi sıkıntı değil. “Sezen Hanım, bu

sizinki değil” diyorlar; iniyorsun ya sonra. O çok koyuyor insana!

Bak o ayaklarını da sarkıtma, şişiyor. Hadi öptüm, muck muck! (Bir

şen kahkaha daha, şifa niyetine gelsin bütün koğuşa...)

 

Sezen Hanım’la hukukunuz ne zamana dayanıyor?

 

- Ohoo o. 1973’lerden beri.

 

Hiç beraber çalıştınız mı? Şurada, şunu açmıştık da orada sahne

aldı, falan...

 

Bir tek düğünümde Şamdan’da şarkı söyledi. Ha bir de 30’uncu

yıl dönümümüzde jest yaptı, sahne aldı. Kardeştir o bana. Biz

Onno’yla çok kardeştik, ondan hatıra...

 

Evlenmeden evvel, bütün flörtlerimi Sezen’e görücüye çıkartırım.

Patavatsız çünkü. Sonra suratına bir laf eder, kıza rezil eder adamı.

 

Şehnaz’la sevişiyorlar Allah’tan. İkisi de cüce olduğu için...

 

Belli ki sizi çok seviyor. Şamdan tahliye edilince size yalısını teklif

etti. Böyle bir vefasına ben de şahidim, Ece Aksoy’da.

 

Yahu, Sezen’in bana bir teklifi falan olmadı. “Ben her zaman

yanındayım. Önce sağlık, gerisi kolay” mesajı verdi. “Şamdan’da

kapanış bile yapamadın, istiyorsan gel, evimde parti yap. Yeniden aç,

çıkayım, şarkı söyleyeyim” dedi. “Evimi sana vereyim, lokanta yap”

demedi ki. Evirip çeviriyorlar. Hadi o dese bile, kadının oturduğu evi

restoran mı yapacağız?

 

"Gece çıkmak demek, Şamdan'a gelmek demekti." - Fatoş-

 

Nasıl bir döneminde kapandı Şamdan? En güzel dönemi

hangisiydi sizce?

 

Fikret Şeneş, “Her yaşın bir güzelliği var” diyor ya... Her dönemin,

her sezonun bir güzelliği var kendine göre. Yıllar evvel, Tiffany’de

DJ’lik yapıyorum. Saat erken, kendi kendime klasik müzik

dinliyorum. Abdi (İpekçi) Bey geldi. “Aman değiştirme müziği, çok

güzel” dedi... Bir kişi, iki kişi derken 30-35 kişi oldu, her gelen

memnun. Klasik müzikle kapadım o geceyi. Herkes mutlu, huşu

içinde… Demek güzel de çalmışım ama kaç kişiye nasip olur ki gece

kulübünü klasik müzikle kapatmak? Yani bırak sezonları, her gecenin

kendine göre bir güzelliği, özelliği var bence.

 

Şamdan için ‘Özal zenginlerinin mabedi’ denir ya onun için

soruyorum.

 

Tabii ki herkese özen gösteriyoruz ama bizde hiçbir zaman zengin

önceliği olmadı. Bizde müdavim önceliği vardır. Ben parayla masa,

sandalye, stant satmam, satmadım. Onu yaparsan dükkânı korsanlara

parsellemiş oluyorsun. Dükkânımı ele geçirtmem. Parasını vermiştir,

konuşamazsın o zaman. 

Kredi kartlarının olmadığı yıllar... Gece sonunda çuval çuval

para çıkarmış.  Öyle mi hakikaten?

 

Niye çuvalla para çıksın, kasamız vardı, koyardık kasaya. Çok para

kazandık, değeri küçük küçük, yığınla para... Saymakta zorlandığımız

günler de oldu ama içeri giren sayısı en fazla 350. Çarp 200’le: 70 bin.

 

10 sene önce "Şamdan kirasını ödeyemediği için kapanacak"

dense, kimse inanmazdı. Değişen Şamdan mı, Türkiye mi? Hepsini,

hep beraber göreceğiz.

 

LORD GİBİ GEZEN ADAMLARDI

 

Fotoğraflara falan bakıyorum da... Eskiden daha mı bir şıkmış

cemiyet hayatı? Daha mı zarifmiş eski zamanlar?

 

Millet Meclisi’nin fotoğraflarına bak. Atatürk’ün meclisine, Adnan

Menderes’in meclisine, hatta Demirel’in meclisine... Bir de şimdiye

bak. Politika olarak değil, şıklık bakımından söylüyorum. Tabii ki

daha şıktı ya da şöyle söyleyeyim, daha özenliydi insanlar. Bugünkü

Faruk Süren gibi. Ercan Arıklı, Haldun Simavi, Ercüment Karacan...

Lord gibi gezen adamlardı bunlar. Şimdi rahatlık var. Ben de öyleyim.

Sakalı kesmediğim bile oluyor. Hatta çok şık olunca sırıtıyorsun.

Obama Türkiye’ye geldi, canı kurbağa bacağı yemek istemiş, bir tek

sizin yapabildiğiniz ortaya çıkmış. Müthiş bir birikim... Meslekte

nasıl piştiniz ki Harekât’a loğusa, ambargolara gebe bir Türkiye’de

Şamdan gibi bir fark yaratabildiniz?

 

İşe DJ yardımcı olarak başladım.  Sait Halim Paşa Yalısı’nda,

1971’de. Tesisattan, bilet kesmeye her işe koşturdum.

Tarzınız neydi?

 

Benim tarzım yoktur. Kendim bile moduma göre müzik dinlerim.

Muazzez Abacı üstüne Pink Floyd, üstüne Sezen, üstüne The

Beatles... Bunlar da birbirine alternatif değildir. Sadece hepsinin yeri,

zamanı vardır.

Siz kendi yerinizde eğlenir miydiniz yoksa orayı işyeriniz olarak

mı görürdünüz?

 

Çalışmakla eğlence iç içe olmalı ki doğurganlık olsun. Kendi zevk

almadığım hiçbir şeyi sunmam. Beğenmediğim köfteyi vermem,

beğenmediğim müziği çalmam. Eğlendirmekten çok zevk alıyorum.

Uykumu bile etkiliyor, güzel uyuyorum. İnan bana, bazı anlar oldu ki

“Keşke şu anda herkes dans etse de kimseden hesap almasam” dedim

kendi kendime. Çünkü o an çöküntüdür, yıkımdır bana.

 

HERKES PARASININ ÜSTÜNE KAPAKLANDI

Şamdan için sıkıntı ne zaman başladı? İlk ne zaman fark ettiniz...

Yani işlerin eskisi gibi gitmediğini?

 

Geçen seneden beri biz de bütün Türkiye’deki sıkıntıyı yaşıyoruz.

Hafta arası bitti. Hafta sonu da ancak hafta arası kadar iş yapmaya

başladık. Zaten kim iş yaptı ki? Kimse! Yüzde 90’ı ekonomik…

Herkes paranın üzerine kapaklandı.

 

40 yıllık mekân. Siz ne 24 Ocak’lar, ne 5 Nisan’lar atlattınız.

Acaba ekonomiden başka nedenler de olabilir mi?

 

Çıkmıyor millet. Benzin pahalı, araba pahalı, taksi pahalı…

Türkiye’nin hâlini seyahat acentelerinin ilanlarından anlayabilirsiniz.

 

Atla yurt dışına tatile git. Yunan adalarına gittik, iki kişi yüksek

sezonda 40 Euro. Kahvaltı dâhil. Evde otursan daha çok para

harcarsın!

 

Maşallah, doktorlar da gelip gidip iyiye gittiğinizi söylüyor. Şimdi

bundan sonra ne var kafanızda Şamdan’la alâkalı?

 

Normalde Haziran’da çıkmamız gerekiyordu, tongaya düştük. Kadın

(Seda Sayan) bizi istemiyor. Yeni ufuklara açılacağız. Kendi adıma

yüzde 100 umutluyum. Yaparım. Ama macera yaşımızı geçtik. İki ev

bakıyorum; son kalan üç kuruş alacağımızı, kredibilitemi de ziyan

edemem.

 

Türkiye nereye, biz oraya… Önce bir Türkiye’yi koklayacağız. İyiye

gidiyor muyuz dersen, ben çok iyi görmüyorum. Dükkânımı altı sene

evvel Seda Sayan’dan kiraladığım zaman dolar 1380’di. 

4 bini geçerse nasıl umutlu olurum? Bakacağız, göreceğiz.

 

Biz basınla ‘Şamdan’ olduk. Bu insanlar bize nasıl yenileceğini, nasıl

içileceğini, adabı, edebi öğretti. Bir numaralı hocam Abdi İpekçi’dir. 

 

Ahmet (Çapa) Abi’yle Metin Fadıllıoğlu anlaşmazlığa düştüler,

dağıldık. Bir sürü yerimiz vardı, Etiler Şamdan bende kaldı. Beraber

olup dünyayı oynatacağımıza, rakip olup birbirimizden müşteri

çalmaya başladık.

 

Bir akşam “Seni Fahrettin Aslan arıyor” dediler. Yazlık Maksim’deki

Papagayo’ya transfer etmek istedi. Önüme bir tomar para koydu.

Parayı aldım, dokunmadan bankaya yatırdım, çalışmaya başladım. İşe

çok karışırdı. Personele, fiyatlara falan...

 

“Ben bu şekilde çalışamam” dedim. “Benle kimse böyle konuşamaz”

dedi. Ama bu hâlim hoşuna da giderdi. “Oğullarım niye senin gibi

değil” derdi.

 

Ondan kazandığım o parayla Etiler Şamdan’a ortak oldum.

 

Güler Sabancı geldi bir gün... “Keşke Sabancı Korusu’nda bir şey

açsanız. Ben Sakıp Amcam’a bir sorayım bunu” dedi.

 

İki gün sonra çağırdılar, gittik. Sakıp Bey, ‘trrrrrop’ diye 10 dakikada

sistemi çözdü, hâllettik, anlaşmayı yaptık.

 

Böyle insanlarla konuşurken çok dikkatli olmak zorundasın. Hata

yapamazsın. Sana hata yaptırmaya çalışırlar. Sevmezlerse yaptırırlar

zaten. Sen de farkında olmadan yersin, yakalarlar. Çok şeyler

öğrendik duayenlerimizden.

 

Metin Akpınar’la yine sabahladık bir gece. Şamdan’ın karşısında da

Erdal Mobilya var... Dükkânın önüne, çimenlerin üstüne ferforje

masa-iskemle koymuşlar. Kahvaltı edeceğiz. Çay may hazırlattım

hepsini, dedim ki “Ağabey hava da güzel, gel karşıya geçelim, açık

havada kahvaltı edelim.” Sabah yedi-sekiz... Okul servisleri başladı.

Trafik sıkıştı!

 

Yanımda Metin Akpınar var ya... Kimseye anlam da veremiyor. Film

çeviriyoruz zannetmişler...

Sevgili Mehmet Tuna, adam gibi adamdın. Telefonunu silemeyeceğim aziz dostum.

Düğünümüzü mekânında yapmıştık ve çok güzel olmuştu.

İyi ki tanımışım.

Adam gibi adamdın kardeşim!

Allah rahmet eylesin...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Haziran 2017

40 kez okundu
0

Posted by on in Genel

 Fregoli Sendromu

 fregoli ile ilgili görsel sonucu

Sevgili Mekâncılar,

Fregoli Sendromu hastanın çevresindeki kişilerin görünüşlerini

değiştirdiğine, farklı kişilerin görünümünü aldığına dair hezeyanları

olduğu bir sendromdur.

Fregoli Sendromu’na sahip olan kişiler tanıdıkları insanların sokaktaki insanların kılığına büründüklerine inanırlar. Bu hastalar genellikle hayatlarındaki bir kişiye kafayı takarlar ve o kişiyi her yerde görürler (görme hallüsinasyonu).

En küçük bir benzerlik olmasa dahi herhangi bir yerdeki herhangi bir insanı o kişi sanabilirler (hezeyan).

***

Hastalık dilimize Bin bir Surat Sendromu adıyla geçmiştir.

Çok nadir görülen nörolojik bir rahatsızlık olan Fregoli hezeyanı, bir başka deyişle bir kişinin yüzünü dışarıdaki herkesin yüzünde görmek, hatta herkesin birbirinin kopyası olduğunu sanmaktır.

Mesela bu hezeyana tutulmuş olan bir kişi, kendisi hâriç herkesin aynı kişi olduğunu sanırken, herkesin kötü kişilerce ele geçirildiğini de düşünmektedir.

Bu hastalığa sahip olan kimseler, çevresinde kılık değiştirmiş kişilerce taciz edildiğini paranoya hâline getirmiştir.

Bazen kapıdaki komşu, bazen televizyondaki spiker, bazen de en yakın arkadaş kişiye zarar verecek düşman veya çok sevdiği annesi olabilmektedir.

 

Yani birey, farklı insanların kimliklerine bürünerek kendisini taciz eden bir kişinin varlığına inanmaktadır. Sendrom ilk kez 1927 yılında, genç bir kadının tiyatroda izlediği aktörün kendisini takip ettiğini iddia etmesiyle ortaya çıkmıştır.

Araştırmalar sonucu tıp tarihine yeni bir hastalık eklenirken, bu hastalığa adını veren ise İtalyan sahne yıldızı Leopoldo Fregoli olmuştur.

 ***

Sahnede sürekli kılık değiştirip onlarca yüze bürünen Leopoldo Fregoli, Guinnes Rekorlar Kitabı’nda en hızlı ve en yaratıcı sanatçı olurken, oyunlarını da genelde tek başına oynamıştır.

 ***

Sözü geçen 27 yaşındaki kadın ise, Leopoldo Fregoli’yi seyrettikte sonra her yerde onu gördüğünü ve kendisini takip ettiğini söylemiş ve sonrasında Fregoli Sendromu teşhisi ilk kez 1927 yılında bu kadına konmuştur.

***

Normal şartlar altında tanıştığımız veya gördüğümüz herkesle ilgili kafamızda bir görüntü, yargı, ipucu oluşur.

 ***

Fregoli Hezeyanı yaşayanlar ise bunları hatırlarken beyindeki limbiko-kortikal sistem olarak bilinen duyguları ve içgüdüleri kontrol eden bölgeyle kuvvetli bir bağ kurmaktadır.

 ***

Bir aşinalık yahut yakınlık duyduğumuz kişilerle iletişim hâlindeyken bu limbiko-kortikal sistem vücutta bazı değişiklikler yaratır. Bu da frontal bölgeyi (alın lobu) uyarır.

 ***

İrade denen şey de bu bölgenin işlevidir zaten.

 ***

Sendromdan mustarip olan kişilerde beynin insan yüzlerini hatırlatan bölgeleriyle temporo-limbik sistem aşırı derecede bağlı duruma geçer. Bunun sonucunda da, bu sistemin vücutta gerçekleştirdiği değişiklikler, gördükleri herkese karşı meydana gelmeye başlar. Bu sebeple bir yanılsamaya (illüzyon) sebep olan beyin herkesi aynı kişi sanmakta ve “böyle hissediyorsam, bu odur” idrakine yol açmakta ve hezeyan ortaya çıkmaktadır.

Capgras Sendromu’yla da benzerliği olan Fregoli Hezeyanı, Capgras Sondromu’na göre daha seyrek görülmektedir.

Capgras Sendromu veya Bozukluğu, 1923 yılında ilk kez Fransız psikiyatr olan Joseph Capgras tarafından tanımlanmış ve ismini de buradan almıştır.

Daha geniş açıdan pek çok kere ele alınmış ve beyinsel bir rahatsızlıktan kaynaklanmadığı, bilinçdışının etkisi olduğu gibi tartışmalar ve teoriler savunulmuştur.

Fregoli Sendromu olan insanlar gördükleri insanların tamamının aslında aynı insan olduğunu düşünür.

Hasta, bu insanın farklı kılıklarda kendisini takip ettiğini, çevresinde dolaştığını ve takip altında olduğunu hisseder.

Bundan büyük rahatsızlık duyar ve rahat hareket edemez.

Sürekli olarak bir tedirginlik ve gerginlik hâli içerisinde bulunur.

Kendisi dışında herkesin gerçek değil de, kopya olduğu hezeyanını taşır. Ona göre, bulunduğu çevredeki insanlar zaman zaman kötü niyetli bazı kişi veya kişiler tarafından canlandırılan kopyaları ile değiştirilmektedir. 

İşte Fregoli Sendromu hayatı zehir eden, hastaları yaşamaktan nefret ettiren, her anı korku ve tedirginlikle geçirmelerine sebep olan, psikiyatrik hastalıkların en sıkıntı olan bir hastalık yahut bozukluktur…

Bazen demansta (Alzheimer) ilk belirti olarak karşımıza çıkar.

***

Tedavide klasik veya yeni nesil antipsikotikler ve Bilişsel Davranışçı Psikoterapi faydalı olur. Ben genellikle pimozid (Nörofren) veya Leponex (klozapin) gibi güçlü antipsikotikleri ve yüksek potensli benzodiyazepinleri tercih ediyorum.

Bu hastaların periyodik beyaz küre sayımı yaptırmaları gerekir.

***

Lorazepam (Ativan), alprazolam (Xanax veya Tafil) bağımlılık riski yüksek olan benzodiyazepinlerdir ama gerekirse yazarız.

Başka psikiyatrik hastalıkları ve bozuklukları paylaşmak üzere…

***

Barış, sevgi ve saygı ile kalın.

Bu arada Ramazan’da oruç tutuyorum diye bahane edip saldırganca davranışlarda bulunmak da akıllıca bir şey değil.

***

Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç hûri

İsteyene ver sen onu

Bana seni gerek seni

                         Yûnus Emre

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Haziran 2017

Etiketler: capgras fregoli hezeyan
69 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar, 

Bonzai, kurutulmuş çeşitli bitkiler parçalanarak kimyasal içerik püskürtülmesiyle elde sentetik kannabinoid grubuna ait uyuşturucu bir maddedir. Tarım ilaçları, floresan tozu, yavşan otu, sanayi kimyasalları gibi birçok madde sentetik kannabinoid ile karıştırılabilmektedir.

“Sentetik esrar”, “Saf THC”, “Jamaikan”, “Spice”, “Spice Gold”, “Jamaika/Gold”, “Spice Silver”, ‘’Genie’’, “Kronic” ve “K2” gibi adlarla bilinmektedir.

Türkiye’de ağırlıklı “Bonzai” veya “Jamaican” isimleriyle satışı yapılmaktadır. Türkiye’de en sık tespit edilen ticari isimleri ise “Bonzai Aromatic Potpourri” ve “Bonzai Bitki Büyüme Regülatörü”dür.

bonzai ile ilgili görsel sonucu

Uyuşturucu piyasasında kullanılan bitki karışımlarının yapılan adli analizlerinde sıklıkla JWH-018, JWH- 073, HU-210 ve CP 47,497 etken maddelerine sahip sentetik kanabinoidler tespit edilmiştir. “JWH-O18(1-naphthalenyl methanone)” bonzai’nin içeriğinde en çok rastlanan aktif maddedir.

 

Bonzai’nin kullanım şekilleri

Bonzai nasıl içilir diye sorduğumuzda genellikle toz veya sıvı hâlinde dünyaya dağıtılmakta ve sıklıkla esrara benzer biçimde sigara şeklinde tüketilmekte olduğu söylenebilir.

Kova yöntemiyle yani inhalasyon biçiminde kullanımı da oldukça yaygındır. Kullanıcılar küçük gruplarla veya yalnız kullanmayı tercih etmektedir.

 

Bonzai’nin etkileri

Etkileri hızlı başlar ve bireysel farklılıklara ve kullanım miktarına göre daha kısa veya uzun sürebilir.

Etkileri bileşenlerinin çok ve değişik olması nedeniyle de farklılık göstermektedir. İçinden fare dışkısı bile çıkabilmektedir.

Madde kullanımı sonrası hızlı tolerans gelişen bu maddenin etkileri arasında susuzluk ve açlık hissi, ağız kuruluğu, çarpıntı hissi, koordinasyon bozukluğu, sersemlik hissi, konfüzyon (kafa karışıklığı), anksiyete, saldırganlık, hafızada bozulma, algıda bozulma, göz bebeklerinde büyüme, görme sorunları, huzursuzluk, kâbus görme, saç dökülmesi, ciltte bozulma, ölüm korkusu ve baş dönmesi olabilmektedir.

Aynı zamanda bazı kişilerde hallüsinasyon, dissosiyasyon (ayrışma), paranoya ve psikotik bozukluklar gibi ciddi sorunlar da oluşabilmektedir.

Özellikle daha önceden psikiyatrik rahatsızlıklar yaşamış kişilerde bonzai kullanımıyla birlikte bu rahatsızlıkların nüks edebilme riski yükselmektedir. Bipolar Bozukluk ve Antisosyal Kişilik Bozukluğu risk faktörleri arasındadır.

 

Bonzai neden kullanılır?

Kişiler kullanım sırasında rahatlamaya eşlik eden şekilde kendilerini enerjik, istekli ve odaklanmış hisseder. Denetimsiz davranışlar ve bağlama uyumsuz bir neşe hâli görülebilir (sıklıkla da ani başlayan kahkahalarla karakterizedir).

Kendini rüyada gibi hissetme (oniroid hâl) söz konusu olabilir. Bazı kişiler hayati sorunlarla başa çıkamadığında kısa bir süre bile olsa sorunlarını unutmak için, bazı kişiler eğlenmek için veya kontrolü bırakabilme ihtiyacıyla bu maddeyi tüketebilir.

Bazen de altta yatan depresyon veya anksiyete bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklarla başa çıkabilmek için kişilerin bu tip maddelere yöneldiği görülmektedir. 

Bonzai neden bu kadar popüler?

Sentetik kannabinoidler ilk olarak 1990’larda tıbbi amaçlı kullanım için laboratuar ortamında üretilmişlerdir; dolayısıyla yasal bir zeminde piyasaya sürülmelerinin yarattığı açıktan faydalanılmıştır. Türkiye’de ancak 2011 yılında yasadışı maddeler listesine sokulmuştur. Özellikle bu tarihe kadar:

Esrara göre daha şiddetli bir etkisinin olması,

Doğal bir uyuşturucuymuş gibi piyasaya sürülmesi,. 

Piyasaya sürüldüğü bazı dönemlerde esrarın piyasadan çekilerek kullanıcının Bonzai’ye mecbur bırakılması,

Kolay ulaşılabilir olması (örn: internetten satışının yapılması),

Ucuz maliyetli oluşu ve kolay üretilebilir oluşu (çoğunlukla sağlıklı olmayan şartlarda)

Değişen içeriğiyle kullanıcılara farklı kafalar yaşatması,

Nispeten uygun fiyatta satışa sunulması gibi nedenlerle hızlı biçimde yaygınlaşmıştır.

Ayrıca; geçmişte madde kullanımına bağlı denetimli serbestlik durumu olan kişilerin tahlillerde henüz saptanamaması nedeniyle de düzenli idrar testlerinde avantaj sağlamak için bu maddeye yöneldiği düşünülmektedir.

 

Mitler ve Gerçekler:

Mit: Esrardan üretilir.

Gerçek: Esrarın etken maddesi olan THC ile kimyasal olarak benzer bir yapısal özellik göstermesi kuru otlara emdirilebilmesini sağlar. Bu şekilde esrar gibi sarılarak veya bong ile tüketilebilir. Ancak kullanım açısından gösterdiği benzerlik aldatıcıdır, esrardan üretilmez, içeriğinde sentetik maddeler bulunur.

Mit: Saf THC’dir. Yanlış!

Gerçek: Esrar maddesinin içinde yer alan THC en çok bilinen doğal kannabinoiddir. Bonzainin içinde THC bulunmamaktadır. “Bitkisel tütsü” olarak piyasaya sürülmüş olsa da sentetik/kimyasaldır. Görüntüsünün ot biçiminde olması ve sıklıkla ot gibi tüketilmesi özellikle hedef kitle olan esrar kullanıcılarını tavlamaya yöneliktir.

Mit: Ottur, bunun da zararı yoktur. Kesinlikle yanlıştır.

Son zamanlarda internetten bile satılmaya başlanmıştır.

Gerçek: Bonzai başlangıçta yüksek dozda esrar (kannaboid) kullanımına benzer etkiler göstermesine rağmen bedende yol açtığı zararlar esrara göre çok daha tehlikelidir. Çok hızlı bir biçimde tolerans yükselir, bu sebeple bağımlılık yaratan etkisi güçlüdür.

 

Bonzai’nin yoksunluk belirtileri

Madde kullanımının kesilmesine bağlı yoksunluk belirtileri arasında çökkün duyguduruma eşlik eden huzursuzluk, bulantı, kusma, karın ağrısı, uyuşukluk, çarpıntı, sinirlilik, uykusuzluk, iştahsızlık, göz kızarıklığı, baş ağrısı, kas ağrıları, titreme ve ishal görülebilmektedir.

 

Bonzai’nin yol açtığı bedensel sorunlar

Kişiler bazen göğüs ağrısıyla acile başvurabilmektedir. Sıklıkla kalbin hızlı atmasıve hipertansiyon tespit edilmekle birlikte, bonzai karışımının içerisindeki maddelerin cinsine, kullanım miktarına ve bireysel değişkenlere bağlı olarak ateş yükselmesi, sık nefes alma, terleme, elektrolit dengesizlikleri, miyokard enfarktüsü, bradikardi, epileptik nöbet, akut böbrek yetmezliği, akut görme kaybı, solunum depresyonu, bilinç kapanması, pankreatit, Wernicke Sendromu, karaciğer ve böbrek işlevlerinde bozulmalar görülebilmektedir.

 

Maddeye bağlı zehirlenmelerde kardiyak aritmi, inme ve koma ortaya çıkabilmektedir. Zehirlenmelerin çoğunda klinik etki süresi sekiz saatten kısa olmasına rağmen bazı kişilerde yirmi dört saatten daha uzun sürebileceği bildirilmiştir.

Kan basıncındaki ani-hızlı yükseliş ile kalp hızındaki artış nedeniyle ölümcül olabilmektedir. İçeriğindeki maddelerin değişkenliği sebebiyle de kullanıcıların bedenlerinin kaldırabileceği dozun üzerine çıktığı durumlarda ölüm riski artış göstermektedir.

 

Bonzai kullanımı kalıcı hasar bırakır mı?

İçeriğindeki bileşenlerin değişkenlik göstermesi sebebiyle bedende yarattığı kalıcı etkiler tam olarak bilinmemektedir.

 

Ancak bedenden atılma süresinin uzun olduğu bilinmektedir.

 

Bonzai bağımlılığının tedavisi

Bonzai kısa sürede şiddetli biçimde bağımlılık yaratan bir maddedir. Kişilerde bırakma sonrası yoğun fiziksel semptomlar (yoksunluk sendromu) ve tekrar kullanmaya dönük güçlü bir istek (aş yerme) görülmektedir. İçeriğinde bulunan maddeler değişebildiğinden dolayı yol açtığı sağlık sorunlarına müdahalede bulunmak ve oluşabilecek sağlık sorunlarına dönük tedbir almak tedavinin ilk aşamasıdır.

Psikiyatr gözetiminde ayaktan veya yatarak detoksifikasyon tedavisine geçilir.

Detoksifikasyon (maddeden arındırma) süreci tamamlanan hasta devam eden ilaç tedavisine paralel biçimde psikoterapiye yönlendirilebilir.

Psikoterapide ilk aşama kişinin tekrar kullanımının önüne geçebilecek düşünsel, duygusal ve davranışsal müdahalelerin yapılmasıdır.

Kişinin kullanım geçmişi, aile öyküsü, hayatî zorlukları ve altta yatan diğer psikiyatrik sorunlarına dönük bir tedavi planı geliştirilerek çok boyutlu olarak destek sağlanır.

İlerleyen aşamalarda travma tedavisi uygulanabilir ve kişinin güçlü yanlarını açığa çıkarabileceği hayatî bir planlamanın temelleri atılabilir.

Psikoterapiye paralel olarak kişinin yakınlarına destek sağlanması iyileşmenin sürdürülebilmesi açısından faydalıdır.

Naltroksen içeren mikropellet Kapsüller cilt altına ufak bir operasyonla yerleştirilir, sedatif hipnotikler ve duygudurum dengeleyicileri de tedavide işe yarar.

Eşlik eden diğer psikiyatrik hastalıklara göre nöroleptikler ve diğer ilaçlar da eklenir.

Taksim’de bir SAT Komandosunu öldüren de bu maddeye bağımlıydı.

Uyuşturucu ve uyarıcılar en büyük baş belâlarıdır, uzak durmaya bakın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 21 Haziran 2017

266 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Ruh çağırmanın belirli tek bir yolu yoktur. Ülkemizde yaygın olan yöntem bazı İslami duaları kullanmak olup, başka ülkelerde de yine kendi yöntemlerini uygulayarak sonuç alınmaktadır.

 

Ruh çağırmada sabit bir yöntem olmasa dahi uygulanan ayin, niyetin ciddiyetine karşılık gelmesi nedeniyle iş görür durumda olmaktadır. Yani esas olan bu yöndeki niyeti kesin olarak belirleyerek ruhu gelmeye davet etmektir. Bu durumda bunu bir ritüel eşliğinde yapmak da sonuca olumlu etki eder.

 

Bütün bununla birlikte, okunacak dua yoluyla oluşan manevi gücün asıl nedeni, bizim talebimize yardım etmek isteyen varlıkların desteğidir.

 

Bu durum özellikle bizim istediğimiz anda gitmek istemeyen bir varlığı göndermekte bize yardımcı olur.

 

Esasen kâinat (evren) bizim göremediğimiz sonsuz sayıda varlıkla doludur.

 

Bunların kimilerinin bize göre üstün yetenekleri de vardır. Bu sebeple, çağırmakla gelen varlığın sahiden istediğimiz ruh mu yoksa onun yerine gelen bir başka varlık mı olduğunu bilemeyiz.

 

Kimi kaynaklar gelenin cin olduğunu söylerler (bir ara yasaktı ve üç harfli deniyordu).

 

Hatta gelenin sadece cin olacağını şiddetle savunup, bunun dışında başka hiç bir gerçekliği kabul etmeyen katı bakış açısında olanlar çok fazladır.

 

Tabii ki metafizik konularda her ihtimale olabilirlik payı bırakılmalıdır. Bütün varoluştaki sonsuz varlıklar içinde iyi huylu olanlar yanında, kötü huylu olanlar da vardır ve nasıl ki her bir insanın kimi iyi huyları yanında kimi kötü huyları da varsa, gelecek olan varlıklar da bu örneklemeye uygun şekilde, bir miktar iyi bir miktar kötü huylu olabilir.

 

Kelime anlamı olarak “cin” zaten C ve N harflerinden oluşması sebebiyle Arapçada “örtülü-(setredilmiş) anlamına gelen kelimelerin taşıdığı anlamla paralel değerlendirilmelidir.

 

Mesela cinnet, cinân, cennet, cenân, cenin ve mecnun gibi ve bu haliyle gözden örtülü yani görülemeyen (varlık) anlamına gelip cin yerine çoğu zaman “üç harfliler” olarak da anılmaktadır. Bu şekilde isim verilmesinin sebebi, üzerlerinde çekim yaratmamak ve çağırır duruma düşmemek maksadıyladır.
 

Aynı zamanda biz o an nasıl onunla zamanımızı paylaşıyorsak, aynı şekilde o da bizimle zamanını paylaşıyor ve belki de bizi kandırarak eğlenmeyi, hatta kendisini tatmin etmeyi istiyordur. Bu sebeple sorduğumuz sorularda yanıltıcı birçok cevap alabiliriz.

 

Hatta bizden üstün yönlerini kullanarak, kimsenin bilemeyeceğini düşündüğümüz, kişisel sorularımıza dahi doğru cevaplar vererek bizi çokça şaşırtabilirler.

 

Ruh veya gelen varlık gözle görülemez olduğu için bizi büyük şaşkınlığa sürükleyen bu tür durumlar her ne kadar inanılmaz gibi görünse de gayet olağandır.

Asıl bilmemiz gereken şudur ki, iyi huylu pozitif varlıklar irademize saygı göstererek, sadece çağrımız olduğu zaman gelirler. Yani bizim isteğimiz ve talebimiz olmadıkça gelmezler.

 ektoplazma ile ilgili görsel sonucu

Kötü huylu olumsuz varlıklar ise başkalarının iradesine ve isteğine saygılı değildir. Onlar zaten çoğu kez gelmeye kendiliğinden isteklidirler. 

Bu sebeple biz çağırma işine başladığımız anda zaten bir dolu kötü huylu varlığa da kendiliğinden davetiye çıkarmış oluruz. İşte bu varlıkların sergiledikleri tutum da, "gelen cindir" görüşünü zaman içinde haklı gösterip, çağırılan gerçek ruhun hiç gelmeyeceği inancını yaygınlaştırmıştır.

Tabii gelenin çağırdığımız kişiye ait ruh olmasının düşük ihtimal olduğu gerçeği de apaçık ortadadır. 

Ruh çağırmak için gerekli mâlzemeler ve hazırlıklar:

A’dan Z’ye alfabenin 29 harfi ve 0 ila 9 arası on rakamla birlikte, isteğe bağlı olarak, Q, W, X harfleri ve hatta nokta, virgül, ünlem, soru işareti de eklenerek, her biri ufak bir kâğıt parçasına yazılır.

Kaygan zeminli büyükçe bir masanın üzerine kocaman bir daire oluşturacak şekilde alfabetik sıraya göre dizilir.

Ayrıca “evet” ve “hayır” cevaplarını kolayca alabilmek için, bu kelimeler de birer kâğıt parçasına yazılıp, masanın ortasına aralarında biraz mesafe olacak şekilde konulur.

Bir de kahve fincanına ihtiyaç vardır. Ruh çağırma seansı için, fincanın üzerine parmağını koyması gerekli en az iki kişiye ihtiyaç vardır. Kalabalıkla da olur ve fincana parmağını koyması gereken ideal kişi sayısı üç veya dört denilebilir.

İki yahut beş altı kişi fincana parmağını koyarak da olabilir.

Ruh çağırma seansları için 6. yüzyıldan beri “Ouija tablası” veya tahtası denilen bir alet kullanılmaktadır. Bu ismin Fransızca ve Almanca 'evet' anlamlarına gelen "oui" ve "ja" kelimelerinden birleşiminden oluştuğu söylene gelmekte olup bir diğer rivayete göre bu tahtayı geliştirdiği iddia edilen E. C. Reiche’nin ismi bu tahtada iletişim kurduğu bir varlıktan almış olmasıdır. 'Ouija' kelimesi Kadim Mısır’da da talih anlamına gelmektedir.

Seansın yapılacağı mekânın ve celseye katılacakların temiz ve ciddi olmaları, ruhun gelme ihtimalini artırması yanında, gelecek varlığın iyi huylu olmasına da etki eder. 

Yaşarken inançlı ve çok iyi huylu bir insanın ruhu olumsuzluklarla dolu bir ortamdaki çağrıya karşılık vermekte doğal olarak çok da istekli olmaz. Ruh çağırma seansında "abdestli olun", "ciddi durun, dalga geçmeyin" türü ikazlar aslında bu gerçekliğe karşılık gelen bir tedbir olmaktadır.

Ortamın loş olması bu iş için daha uygundur. Masa başındaki katılımcılardan başka, ortamda çok sayıda seyreden kişi olmasında bir sakınca yoktur. Sakınca sadece bir üst paragrafta belirtilen şartların sağlanmasının zorlaşmasından kaynaklı olarak oluşabilir.

Ön hazırlık olarak, çağırılacak ruhun veya ruhların ve sorulacak ana soruların belirlenmesi bize fayda sağlayacaktır. Bu yönde önceden notlar alınıp, bir program yapılmalıdır.

Ayrıca celseyi idare edecek bir kişiye ihtiyaç vardır. Bu kişinin aklı başında, kendine güvenli ve maneviyatı sağlam biri olması celsenin sağlığı açısından önemlidir.

Hepsinden önemlisi de medyumun yeterince güçlü bir iradeye sahip olmasıdır. Önceden benzer seansları en azından gözlemlemiş olmasında da fayda vardır.

Celseyi idare edecek ve ortamda bedensiz varlıkla iletişim kurmamıza aracılığı başlatacak ve sonlandıracak bu kişiye medyum da diyebiliriz.

Ruh çağırma seansı öncesi, medyum ve diğerleri masanın çevresine otururlar. Diğer kişilere medyumla birlikte parmaklarını fincanın üzerine koymaları için ihtiyaç vardır.

Dileyenler masa başına oturmadan da seyredebilir.

Ruhu Davet Etme Ayini

Seansı idare edecek medyum önce sessizliği sağlar. Sonra “seansı başlatıyorum, lütfen seans boyunca ortama saygılı olalım” diyerek herkesin dikkat etmesi gereken bir ikazla sessizliğin ve ciddiyetin kalıcı olmasını sağlar.

Ayinin nasıl olacağına dair ayrıntılar medyumun ve ortamdakilerin inancına göre değişkenlik gösterebilir. Bu konuda öncelik kullanma hakkı doğal olarak medyumdadır.

 

Fincan hareket etmesi için yeterli süre geçip hareket etmediyse, istek tekrarlanır. Muhtemelen birkaç tekrarda fincan "evet’e” yönelir.

 "Evet" cevabını aldıktan sonra, gelen varlığa sorulur. "Ey ruh, bize ismini yaz". Doğru olarak yazmazsa veya anlaşılmaz şeyler yazarsa, tekrar yazması istenir. Doğru isim alındıktan sonra, sorulacak sorular sorularak devam edilir.

Varlığı Geri Gönderme

Gelen varlık farklı isim yazdığı için veya gelen varlıkla görüşmemizi sonlandırmak için geri göndermek istediğimizde varlığa sorulur.

"Ey varlık (belliyse isim, soy isim), (artık) seni göndermek istiyoruz, gitmeye hazır mısın?" Varlık "evet" cevabını verdiğinde "Ey varlık (belliyse isim, soy isim), seni sevgiyle geri gönderiyoruz." deyip, fincanı açıp içine üflenir. Fincan masaya geri kapatılır.

Eğer varlık “hayır” diyerek gitmeyi reddederse, artık gitmesinin gerektiği yönünde ikna edici bir konuşma ile tekrar kararlı bir şekilde gitmek isteyip istemediği sorulup onayı alınır. Yeniden geri gönderme cümlesi söylenip fincan masaya kapatılır. 

Gitmeyen Ruh veya Varlık Nasıl Gönderilir?

Gitmek istemeyen bir varlıktan ısrarlı ve kararlı bir dille gitmesi istenir. Gitmesinin mecburi olduğu ve gitmek zorunda olduğu belirtilir. Ancak bunları sevgi dolu bir anlatımla ve varlığa sevgi besleyerek yapmak gerekir. Gerçek sevgi dolu yüreğin gücü çok etkilidir.      

"Ey varlık (belliyse isim, soy isim), seni sevgiyle geri gönderiyoruz. Hz. Süleyman Aleyhisselamın ahdi (gücü) üzerine bizden ayrılın." deyip, fincanı açıp içine üflenir.

Fincan masaya geri kapatılır.  Artık gitmiştir.

* * *

Konu bilgi verme amaçlı olarak işlenmiştir ve bilinemeyen pek çok türlü esrarengiz ayinleri ihtiva eden bu tür uygulamaların, buradan okunarak yeni öğrenen kimselerce denenmesini kesinlikle tavsiye etmem.

Bir zamanlar Dr. Bedri Ruhselman, Dr Recep Doksat ve pek çok kişi böyle seanslara katıldık. Pek öyle dua okumazdık ama halka şeklinde bir masanın çevresinde toplanıp “ey ruh, gel” dediğimizde, süjeler (medyumlar) derin hipnotik transa girer ve ektoplazma denen bir nevi elbiseye bürünerek görünür hâle gelirlerdi. Benim epey genç olduğum zamanlar yaptığımız denemelerdi bunlar; daha ziyade gözlemci olarak kalırdım.

Bu fincanlar nedense seansı yönetenin parmağıyla itilerek hareket eder ve gelen varlığı nedense genellikle “cin” olduğu ortaya çıkardı. Hep “acaba fincana kimse dokunmasa, kendiliğinden oynar mı” diye düşünmüştüm.

Birkaç kere denedim, hiçbir şey olmadı. Demek ki doğaüstü bir şey değildi ve mutlaka pozitif bilimle izah edilebilir bir tarafı olmalıydı: Elin itme gücü!

***

Osmaniye’de yaşayan Emrullah isminde bir Alevi delikanlısı vardı ve babam kendisini hipnotize ettiğinde önceki dört hayatını hatırlardı.

Bedeninde de stigmata denen, önceki hayatlarından gelen izler vardı: Bir hayatında yılan sokup ölmüş, öbüründe bir kuyuda boğulmuş, bir diğerinde ise düşüp boynunu kırmış.

O zamanlar çok tanınan bir CHP milletvekiliyle kendisi yüzleştirdik, evladı yaşındaki Emrullah’ın oğlu olduğuna ikna oldu ve ellerini öpüp “sen benim babamsın” dedi.

Ektoplazma ise bu “ruhların büründüğü bir çeşit elbise gibiydi ve onu adeta giyinerek görünür hâle gelirlerdi.

Şimdiki Memiş veya Keto’dan bahsetmiyorum, o dönemdeki medyumlar hiç ücret almadan bu celselere katılırdı.

Peki, bu fenomenler gerçekten de yeniden doğmanın (reenarkarnasyon) veya metempsikoz denen evrimsel açıdan daha alt seviyede bir varlığın bir bedene bürünmesi miydi?

Uzun seneler geçti; artık biliyorum ki, bence bunlar beyindeki limbik sistem, amigdala ve frontal (alın) lobunda olan tezahürlerdi.

Nitekim Adana’ya gelen Prof. Dr. Ian Stevenson’a bu fenomenleri ne olduğunu sorduğumda “bunların %99’u histeri ama %1’i için ‘belki’ diyebilirim demişti.

***

Bir ay öce Sayın Erol Sayan’la telefonda konuştuk, bana Murat’ın (Bardakçı) programına gelirseniz Atatürk’ün ruhuyla temas kurabilirim dedi. İyi de, bu aralar Kadim arkadaşım Murat TV program yapmıyor.

erol sayan ile ilgili görsel sonucu

Daha önce banttan yayında Sibel Can’ı transa sokmuştum; “bu güzel gözlere dayanabilir misiniz” deyince “bizler bunlardan etkilenmeyecek şekilde eğitildik demiştim; epey meslekdaşım da arayıp tebrik etmişti

Bu tip yayınları canlı yayında değil, banttan yapılması etik açıdan daha doğru olacaktır.

Beykent’teki öğrencilerimden de destek gelince, EVRİMSEL PSİKİYATRİ ve PSİKOLOJİ kitabımı yayımlayacağım.

Bütün sorun Oxford Üniversitesinden metin ve yazılar için izin alacak bir yayımcı bulmakta. O da bulunur nasıl olsa…

O da olur nasıl olsa; en az 50 sene daha yaşayacağımıza göre, daha neler yaparız.

Yarın evde çok cici ziyaretçilerimiz olacak.

Bilim ve Ütopya, Bilim ve Gerçek, DüşünBil gruplarına çağrımı tekrarlıyorum.

Evrim konusunda işbirliği yapalım ve bunu sürdürelim.

***

Sevgili Meslekdaşım Dr. Saffet Murat Tura’nın felsefe derslerine de bir türlü gidemedim. Kendisi confict karşılığı çatışkı der ve ben de arada kullanıyorum. Psikanalizi bıraktı, sadece dinamik psikoterapi yapıyor.

saffet murat tura ile ilgili görsel sonucu

Ben Çapa’da intern iken tanışmıştık ve keskin zekâsıyla hemen dikkatimi çekmiş, sonra da iyi arkadaş olmuştuk. Muayenehanesi iyi çalışır ve belli bir sekreteri yoktur; telefona en yakın olan cevap verir.

Mutlaka uğramak istiyorum. Son katıldığımda Vahdet-i Vücuttan bahsederken oradakilerden birisi nedense biraz kızmıştı.

***

Hâlbuki benim dünya görüşüm bu; tek bir dogmam var: Allah inancı, tek yolum var pozitif bilim ve Prof. Dr. Aziz Sancar gibi sigaranın zararlarının sırrını ve DNA’ya yansımasını çözmüş ya, öylesine başarılı olmak.

***

Bilim ve barış dolu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya –  17 Haziran 2017 Cumartesi

85 kez okundu
0

Posted by on in Genel

İSTANBUL DEPREMİ

Celal Şengör’den korkutan deprem açıklaması

"Deprem olduğu zaman bilgisi olmayanların hemen ekrana çıkarılıyor" diye isyan eden Prof. Dr. Celal Şengör, Ege'deki fay hatlarını gösterdi ve fayların hepsinin 7'lik deprem üretebileceğini söyledi. "Ege'deki fayların hepsi 7'lik deprem üretebilir. Bu depremler de İzmir'i yıkar" diyen Şengör olası İstanbul depremi için de ""İstanbul'da deprem olacağı kesin. Fakat ne zaman olacağı belli değil. Biliyorum diyen yalan söylüyor. Gayet açık, kimse bunu bilemez" yorumunda bulundu.

10:0114 Haziran 2017

Gündem

Celal Şengör’den korkutan deprem açıklaması

588

PAYLAŞIM

·          

·          

·          

              İSTANBUL DEPREMİ

 

Sevgili mekâncılar,

Habertürk canlı yayınında Fatih Altaylı’nın sunumuyla ekrana gelen Teke Tek programına Prof. Dr. Celal Şengör konuk oldu. Ege Denizi’nde meydana gelen depremlerin masaya yatırıldığı programda, Prof. Şengör çarpıcı tespitlerde bulundu.

Deprem olduğu zaman bilgisi olmayanların hemen ekrana çıkarlığını belirten Celal Şengör, vatandaşın da yanıtlığını söyledi. “Deprem kırılma olayıdır, aylar öncesinden tahmin edilemez.” diyen Şengör, bölgedeki fay hatlarını tek tek anlattı. Ege Denizi’nde meydana gelecek yeni bir depremde İzmir’in büyük hasarlar alabileceğini söyleyen Celal Şengör, İzmir’in içerisinden geçen faylara dikkat çekerek “Ege’deki fayların hepsi 7’lik deprem üretebilir. Bu depremler de İzmir’i yıkar.” dedi. 

İSTANBUL DEPREMİ OLACAĞI KESİN

Muhtemel İstanbul depremiyle ilgili de konuşan Şengör, “İstanbul’da deprem olacağı kesin. Fakat ne zaman olacağı belli değil. Biliyorum diyen yalan söylüyor. Gayet açık, kimse bunu bilemez.” diye konuştu. Ege bölgesinde meydana gelen depremlerin haritasını gösteren Celal Şengör, Ege’nin dünyadaki en tehlikeli bölge olduğunu işaret etti.

Demek ki 7 ila 7.6 arasında bir felâket bizi bekliyor.

 

Sonunda Fatih Bey’in telefonunu da buldum. Kendisiyle görüşmemiz ise sanırım biraz zaman alacak çünkü yuvayı dişi kuş yapar derler. Oya hanım öğrencileriyle meşgul olduğunu ve şimdilik görüşemeyeceğimizi söyledi. Herkesin tedbirli olmasını diliyorum.

***

KKTC’ye her gidişimde daha da fakirleşmiş ve Türkiye’ye bağımlı hâlde olduğunu gözlemliyorum.

 

Başımızda çok güçlü bir lider de varken, Katar’la veya Vehhabi olan Suudilerle uğraşacağımız yerde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilhak etsek ne olur?

 

Zamanında Ecevit’in, Kissinger’in talimatıyla yarım bıraktığı işi bitirmiş oluruz Sayın Cumhurbaşkanı da büyük bir zafere imza atar.

 

Akdeniz’de doğal bir uçak gemisi gibi duran ve tektonik kopuşla adeta Türkiye’nin devamı olan bu ülkeye borcumuzu öderiz. Haritada zaten Türkiye’den koptuğu belli oluyor.

 

Tayyip Bey emretsin, oradaki hükumet başkanı gelir ve derhal Rum’un Mihali İdeası (Onasisi) sona erer.

 

Bu sayede Türkiye KKTC’yi sınırlarımıza katar ve tek ülke, tek millet oluruz. Çoğu Konya Karaman’dan göç eden, bazısı bir önceki kayınpederim Bülent Bey gibi İstanbul’dan giden insanlar

 

İlk karım Limasol’lü idi ve Rum mezalimini hâlâ hatırlar. İkinci karımla da sık sık gidiyoruz.

 

Gümrükler kalksın ve Yavru Vatan’la Türkiye birleşsin.,

 

***

Bu hafta sonu babalar günü. Sanırım Cânan ve başka dostlar gelecek.

 

Akraba ziyaretlerine gideceğiz, ellerinden öpeceğiz.

 

 

 

***

Kongre web sitemiz aşağıda:

 

http://www.iccapistanbul.org/genel-bilgiler.html

 

Herkese bilim, barış ve evrim dolu günler diliyorum.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya  – 15 Haziran 2017 Perşembe

62 kez okundu
0