Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

TEMEL EVRİMSEL KAVRAMLAR

Bu Sunum Ders İçindir, İlgilenmeyenler Okumayabilir veya Seyretmeyebilir:

Darwinian, Lamarckian: İntibak: Adaptation

Doğal Ayıklanma: Natural Selection

KapsamlıSağlık: Inclusive Fitness  

Genetik Sağlık: Genetic Fitness

Kaynak Tutucu Potansiyel: Resource Holding Potential

Rölatif Kaynak Tutucu Potansiyel: Relative Resource Holding Potential

Karşılıksız Diğerkâmlık: Non-Reciprocal Altruism

Karşılıklı Diğerkâmlık: Reciprocal Altruism


Bağlanma Sistemi: Attachment system

Baskın Heteroseksüel Sistem: Dominant Heterosexual System

Faza Duyarlı Öğrenme – Kazlar & İnsanlar: Imprinting (Phase Sensitive-Epigenetic Learning) - Gooses & HumansEpigenetik Öğrenme

bed]

Aşamalı Oluşum İlkesi: Epigenetic Principle

mbed]

Esas (Evrimsel) Sebep / İllet: Ultimate Cause

Yakın Sebep / İllet: Proximate Cause

Sosyal Mertebe ve Hiyerarşi: Social Rank and Hierarchy

Ritüelistik Grup Aktiviteleri: Ritualistic Group Activities  

Ritüelistik Agonist Davranışlar: Ritualistic Agonist Behaviors

***

Darwin'in Bilmediği:

/embed]

***

/embed]

Bu da Benim Yorumum...

***

/embed]

Dinlerin Evrimi

Bütün bunlar bize her şeyin bir evrimle (tekâmülle) geliştiğini göstermekte...

Tanrı bir mefhumdur (notion), tanrılar ise kavram (concept).

/embed]

Yunanistan'daki tanrılar...

Bir kısmı tanrı (ilâh), bir kısmı yarı-tanrı, bir kısmı da kısmen insandı.

***

EPİSTEMOLOJİ

Epistemoloji, bilginin (knowledge) tabiatını ve sınırlarını araştıran felsefe dalıdır. Bilginin yapısını, menşeini ve kriterlerini inceler. Duyuların idraki, bilinen nesneyle bi-len arasındaki ilişki, muhtemel bilgi tipleri ve her bir bilginin muhtemel katiyet derecesinin tespiti, hakikatin mahiyeti, varılan sonuçların haklı görülmesinin tabiatını tetkik eder. Epis-temoloji terimi episteme’den (bilgi) ve logos’tan (teori, bilim) gelir.

Epistemoloji için kısa bir târif yapılmak istenirse, “bilgi teorisidir” denilebilir.

Epistemoloji Kadim Greklerde, bilgiyi sorgulayan sofistlerce başlatıldı. Bunlardan Protagoras bir epistemolojik sübjektivistti ve dıştan görülenlerin (görünümler: appearances) bilinebilecek yegâne gerçekler olduğunu ve her bir ferdin bütün şeylerin ölçüsü olduğunu söylüyordu. Mademki bütün bilgi kişinin sübjektif yaşantısına istinat ediyordu ve o kişi de hüküm vermekte yalnızdı, bilgi her fert için izâfî olmaktan öteye geçemezdi.

Sokrat ve Platon, felsefelerinde bu epistemolojik izafiyete karşı çıktılar. Sokrat öncelikle “tarif etme” kavramını izah ederek, bunun, kişilerin izafî kanaatlerinden ziyade, bir şeyin esansiyel karakteristiklerini ortaya koyduğunu söyledi. Bunun yanı sıra, sorgulanan şeyin pek çok farklı cihetlerinin tetkik edilmesi vasıtasıyla birtakım tarifler geliştirilmesi ve bunların arasındaki ortaklıkların araştırılması yöntemini ortaya koydu; sonraları bu yönteme endüksiyon (tümevarım) denmiştir.

Platon da, epistemolojik objektivizm yaklaşımında, bilgi objesinin bilen süjeden bağımsız olduğunu savunarak, sofistlere karşı çıktı. Bilginin çeşitli tanımlarını yaptı ve bilginin idrakten ibaret olması fikrini reddetti. Ona göre, belli bir idrakin meydana gelmesinde rol alan duyum (sensation) sübjektif kalmak mecburiyetindeydi çünkü idrak edenin varoluşuna ve doğasına istinat etmekteydi; hâlbuki, idrak edilen nesne için bu derecede bir bağımlılık söz konusu değildi.

Bilgi ve idrakin yakından bağlantılı olmaları düşüncesi sonraları iki farklı pozisyona yol açtı. Eğer idrakların öznel temsillerden (subjective representations) ibâret olduğu düşünülüyorsa veya kendisi fizik bir nesne olmayan içsel resimler gibi telâkki ediliyorsa, bu bir epistemolojik düalizm anlayışına yol açacaktı.

Bu durumda da, bu zihinsel entiteyle veya idrakle fizik nesne arasındaki münasebetin izahı sorun oluşturuyordu.

Ayrıca, bu çeşitten bir düalizm, her türlü fizik nesneye inanmanın haklılığını zora sokuyordu çünkü zihnin bilebileceği her şeyin sâdece temsillerden ibaret olması fikrini taşıyordu.

Eğer idrakler objektif şeyler ve sübjektif entitelerden ziyâde haricî nesnelerin kısımları olarak telâkki edilirse, o zaman doğrudan ve saf bir realizm ortaya çıkıyordu.

Bu sefer de, farklı gözlemcilerce fizik nesnelerin kalitelerinin çelişkili ve farklı şekilde idrak edilmesi vakıasının altında yatan sebebin, bunun nesnelerin tabiatıyla ilgisinin izahı sorunu gündeme geliyordu.

Birisi bir yola baktığında, onun gittikçe daralarak ufukta birleştiğini görür, aynı yolun öbür ucundaki bir gözlemci ise aynı şeyi tam aksini müşahede eder ama tam zıt istikamette; pekâlâ, gerçek hangisidir?

Platon, Devlet isimli eserinde, bilginin değişmezliği ve bizatihi bir obje olarak gerçekliği olduğu varsayımından hareketle, Formlar Teorisini geliştirdi. Mademki duyum yaşantısı dünyası sürekli olarak değişmektedir, bilginin nesnesi de, gerçek de olamazdı. Mademki bilgi vardır, bilginin nesnesini teşkil eden ve değişmeyen bir başka bilgi âlemi olmalıydı. Sokrates’in tanımlarıyla Formlar veya İdealar olarak isimlendirilen bu âlem sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir.Platon’a göre, bilgi gerçek inanca “bir açıklamayla haklı gösterilerek” kavuşuyordu. Haklı gösterilme veya izah ise İdealara müracaat edilerek temin ediliyordu.

İşte, bu “gerçek inançla haklı çıkarılabilen temel bilgi” tanımlaması tâ 1960’lara kadar rakip tanımadı.

Aristotle bu “haklı gösterilme yoluyla ulaşılan hakiki inanç” yapısını kabûl etti ama Formlar Teorisini reddetti. Haklı gösterilme yoluyla ulaşmanın duyusal yaşantıyla gerçekleştiğini söyledi.

III. Asır’da Sextus Empricus sofistlerin kuşkuculuğunu gözden geçirerek, bilgi edinmek konusunda Platon’un duyularla idrak konusundaki eleştirisine hak verdiği gibi (duyuların skeptisizmi), Aristotle’nin saf sebebi reddedişini de kabûl etti (sebebin skeptisizmi).

Sonuç ilginçti: Bilgi mümkün değildi!

Görüldüğü gibi, çeşitli epistemolojik tartışmaların özünde iki temel sorunsal yatmaktadır: 1.Bilginin mâhiyeti, kabaca, ne olduğunun açıklanması; 2. Bilgiye nasıl ulaşılacağı

Konuya ikincisi sual bağlamında yaklaşıldığında, mesele metodolojik bir münakaşa hâlini almaktadır. Yâni ortada bir bilgi vardır da, ona nasıl ulaşılacaktır; burada, a priori  olarak bir bilginin varlığı (existence) ve mevcudiyeti (presence) kabûl edilmektedir!

XVI. ilâ XIX. Asırlar arasında daha ziyâde metodolojik tartışmalar yapılmıştır. 

Materyalizm ve İdealizm epistemolojik tartışmalara tutarlı açılımlar getiremiyordu. Matematik ve fizik bilimleri ilerleyip gittikçe artan bir şekilde önem kazandıkça, bunların metodolojileri arasında da rekabet ortaya çıktı.

Matematikte temel bilgi kaynağı saf sebeptir ve istinat ettiği dayanak saf akıl, metodolojik açıdan da rasyonalizmdir.

Fizik bilimlerde ise temel bilgi kaynağı duyusal yaşantılar, metodolojik açıdan da emprisizmdir.

Metodolojiler bilginin sınırlarını tâyin etmekte kullanılıyordu; sâdece kabûl edilen metodolojiyle elde edilebilen veya ondan menşe alan bilgi hakikiydi, bunun hâricindekiler sâdece kanaâtten, hezeyandan veya inançtan ibâretti.

Rene Descartes, Baruch Spinoza ve Leibniz gibi rasyonalistlere göre, kendiliğinden ispatlanmış ve belli olan gerçek aksiyomlara istinat eden bilginin kaynağı da, en son sınanması da dedüksiyonla (tümdengelimle) anlamlandırmadan ibâretti.

Bu yaklaşım bilginin kesinliğini izah ediyor ama hatalı inançların hesabını veremiyordu.

Meselâ, paranoyak bir hastanın tutarlı hezeyanlarını, hele bunun bir “folie impose” hâlinde pek çok kişi tarafından paylaşıldığını düşününüz; bunun örneklerinden yukarıda bahsettik.

John Locke, George Berkeley, David Hume gibi amprisistler ise bilginin duyusal yaşantıdan elde edildiğini ve sınanmasının da bu yolla yapılabileceğini söylüyorlardı; yâni, bir şeyin ne olduğunu bilebilmek ve bunu sınayabilmek için beş duyumuzdan birinin veya birkaçının kullanıldığı deneyler yapılmalıydı.

Onlar da hataların hesabını verebiliyor fakat âlemle ilgili genel-geçer hükümlere var-makta kesinlik sağlayamıyorlardı. Hâttâ Hume’ın kendisi endüksiyon (tümevarım) yöntemini eleştiriyordu: “Mademki olayların illetleri hakkındaki bilgi idrake dayanmak-tadır, idrak de her zaman yanılabilir, hatalı idrakler âdeta istisna değil kaidedir, belli bir illetin (cause) dâima ondan beklenen tesirleri hâsıl etmesi konusunda asla emin olamayız ve bu, en temel bilim kanunları için bile geçerlidir”!

XIX. Asır’da John Stuart Mill, illî (nedensel: causal) ve matematiksel kanunları mâzur gösterebilmek için endüktif (tümevarımsal) yöntemler formüle etmeye gayret etti.

Kant ise bu metodolojilerin açmazlarını aşabilmek için her birinin elemanlarını birleşti-ren bir yaklaşım getirmeye çalıştı: Bir kimse yaşantı dünyası (phenomenon) hakkında kesinlikten bahsedebilirdi çünkü onu kendisi inşa ediyordu ama dünyanın hakikatte ne olduğu hakkında bilgisi olamazdı (noumenon). Mademki bir kimsenin yaşantısı matematiksel ve nedensel (illî) kanunlarla inşa ediliyordu, bu kanunların evrensel uygulamasını yaşantının kanunlarına tatbik etmeye hiç de gerek yoktu.

Kant, Tanrı ve benzeri dinî, metafizik inançları da acımasızca eleştirdi

Kant’tan sonra hem realizm hem de idealizm tekrar gündeme geldi.

Neorealistlerden Moore “şeylerin sâdece ve basitçe göründükleri gibi olduklarını” söyledi. Her şeyin sâdece zihinde var olduğunu düşünen idealistler için, hakikatin anlamı ciddi bir sorun hâline geldi ve hakikatle ilgili bir koherans (tutarlılık, iltisak) teorisi geliştirdiler. Buna göre, Hakikatin standardı daha büyük bir önerme (proposition: kaziye) sistemine istinat eden bir önermenin mantıkî tutarlılığı idi.

Wittgenstein gibi filozoflar bâtıl itikatların, boş inançların da kendi içlerinde tutarlı olabileceğini ifâde ederek bu bakış açısına karşı çıktılar. Wittgenstein hakikati izah etmek için bir tekabüliyet (correspondence) teorisini kabûl etti. Buna göre, hakikat, bir fikir veya önerme ile onun nesnesi arasındaki ilişkiden ibâretti.

Gene de, bu yaklaşımla, dinleri tamamlayıcı vahiyler alan hanımefendi hazretleri gibilerine ne diyeceğiz?

Burada da bir fikir veya önerme ile onun farazî nesnesi arasında ilişki söz konusudur.

Analitik ve linguistik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm gibi felsefe ekolleri de bilginin kaynağı, mâhiyeti konularında epistemolojik tartışmalar gündeme getirdiler.

Agnostiklik akımının zirvesi olan Popper ise hakikatin aslâ bilinemeyeceğini, sâdece faraziyelerde, varsayımlarda bulunulabileceğini ifâde ederek bütün realist, idealist veya materyalist akımlara karşı çıktı.

Platon’un, Hume’ın, Wittgenstein’in, Marx’ın, Freud’un ve daha pek çok mütefekkirin, filozofun öğretilerine ağır tenkitler getirdi. Popper’ın ünlü teist bir sinir-bilimci olan Eccles’la zihin-beden ilişkisi konusundaki son derecede keyifli ve seviyeli tartışmaları unutulmazdır.

300"}[/embed]

Konuya bilim felsefesi açısından bakıldığında, Ortaçağ boyunca Hristiyan dogmatizmi ve yobazlığı altında inleyen Batı Medeniyeti’nin Rönesans ve Reform hareketleriyle zincirlerinden kurtulması sonucunda gelişen pozitivizm düşüncesi, ifrata kaçarak Materyalist bir mâhiyet kazanmıştır.

Ne kadar ironik bir vâkıadır ki, Rönesans ve Reformasyon hareketlerinin filizlenmesinde, hâttâ Protestanlık’ın kurulmasında Haçlı Savaşları boyunca, özellikle de Templiyeler (Order of the Knights Templar)gibi şövalyelik tarikatlarının vâsıtasıyla, Batı’nın Doğu ezoterizmiyle ve İslâm tasavvufuyla tanışmasının büyük rolü olmuştur.

O dönem dünyasında Müslüman bilim adamları gerek fiziksel gerekse teorik bilimlerde büyük icat ve keşifler yapmaktaydılar ve impetusları da İslâm’dı!

Bunlar arasında sıfır kavramının bulunması, cebirin icadı, astronomik gözlemler, çeşitli matematik teoriler, Türk asıllılardan El Biruni’nin ilk robotları ve otomasyon teknolojisini icadı,İbn-i Hâldun’un ünlü Mukaddime’siyleComte’dan çok önce sosyolojinin temellerini atması, İbn-i Sinâ’nın (Batı kaynaklarında Hippocrates'e, Galenius’a da el veren büyük tıp üstâdı Avicena diye geçer) başta tıp olmak üzere pek çok sahada gerçekleştirdiği muazzam buluşlar gibi niceleri sayılabilir.

t":"300"}[/embed]

BİLİMSEL BİLGİ İLE BİLİMSEL OLMAYAN BİLGİNİN FARKI SORUNU

Batı’da bilimlerin dinden ve felsefeden özerkleşmesi ve özelleşmesi oldukça yeni bir gelişmedir. Bir asırdan kısa bir süre öncesine kadar teorik fizikten “natürel felsefe” diye bahsediliyordu ve ahlâkî veya mânevî felsefe (moral philosophy) ve metafizik felsefeden farkı belirgin değildi. Bir yandan da, bu diyalektik osilasyonun mâkûl bir orta yolda âhenk bulması, yeni bir sentezin yakalanması kaçınılmazdı.

Gerçekten de öyle bir noktaya geldi ki bilim, maddeyi böldükçe,(mikrokozmosa daldıkça) sâdece ve sâdece enerji kalıyor elinizde; aynı şey makrokozmos için zâten geçerli. Mikro ve makro âleme daldıkça klâsik ve diyalektik mantık geçerliliğini yitiriyor, puslu mantık (fuzzy logic) devreye giriyor; psikoloji ve psikiyatride ise bu -bence- zâten böyle...

Doğruluğu büyük ölçüde kabûl gören Big Bang’in niçin ve nasıl olduğu, entropi kanununun olması gerekenin tam aksine, negantropi yönünde işlemesi, ilk yaratılıştan sonra her plânda muazzam bir evrimin süregelmesi…

Bütün bunlar bir ulu yaratıcı, mimar ve yönetici fikrini kaçınılmaz şekilde akla getiriyor ama -öte yandan- sırf sonuç böyle olduğu için her şeyin kozmik olduğu yanılgısına veya yanılsamasına düştüğümüz fikrini de akla getiriyor.

Akılcılıktan çıkıp nakilcilik batağına düşmeden önceki devirlerde (X.-XI. Asırlar), İslâm’ın müsbet ilim için nasıl bir impetus oluşturduğundan biraz önce bahsetmiştik ama, artık, genel olarak İslâm Âlemi’nin hâline bakıldığında, işler hiç de iyi görünmüyor; Buddha heykellerini bombalayanlar, yavaş yavaş boğarak adam öldürme teknikleri geliştirenler gırla gidiyor. Bilimlerin dinlerin yerini almakta yeterli olmadığı, hâttâ eski yobazca eğilimlerin yanı sıra, çok daha sûfî mistik ve dinî akımların gittikçe güçlenerek bütün dünyada gelişmekte olduğuna işâret eden değişmeler var.

Bâzılarının iddia ettikleri gibi bilimler dinlerin yerini mi aldı, yoksa gene başka bâzılarının söylediği gibi, bilim yoluyla Tanrı’ya dönüş çağını mı yaşıyoruz?

Bâtıl itikatlar ve hurafelerle, doğru inançlar(!) ve bilimsel bulgular nasıl anlaşacaklar? Dinin gerçek anlamıyla yobazlığın hudut çizgisi nasıl çizilecek, Eric Hoffer’ın tâbiriyle “kesin inançlıların” elinden nasıl kurtulacağız? Safsatayla “doğru inancın” (yâni doğru bilginin) sınırlarını nasıl bileceğiz?

İdealist, Teist, Deist, Panteist veya Pananteist kozmogoniler, spiritist ve spiritüalist, mistik ve dinî pek çok inanç sistemi kendi içlerinde tutarlı referanslarla hareket ederler.

Dinler de, sosyal psikoloji bağlamında, birer ideolojidirler. Hepsinin kendine göre bir Ulu Yaratıcı fikri vardır ve melekler, cinler, diğer tabiatüstü-mânevî yaratıklarla dolu bir veri-tabanı olan inanç ve referans sistemleri vardır ve kendi içlerinde tutarlıdırlar. Kendi inanç sistemine göre, bir kişideki “ruhsal” bir sorun şeytandan, içine giren bir cinden veya Poltergeist’ten kaynaklanıyor olabilir ve bundan kurtulmak için de bir hoca-ya, mânevî şifacıya, exorcist’e, medyuma veya cinciye gidebilir. Nitekim, en câhilinden en sofistikesine kadar pek çok kişinin bu yollara tevessül ettiklerini biliyoruz.

İnsanın okurken sinirden patlasa mı, gülmekten çatlasa mı karar veremediği, hastaya musallat olmuş cini çıkarmak için cinin(!) nasıl dövüleceğini anlatan kitaplar gırla gidiyor ve bunu yazan hurâfecilere üniversite profesörü televizyon sunucuları iltifat edebiliyorlar!

Bilimsel olmak iddiasıyla bir şey yaparken, o tatbikatın istinat ettiği dayanağın güvenilir ve geçerli olması gerekir. Yâni, bu noktaya kadar bahsettiğimiz bütün epistemolojik tartışmalara ve Heraclitus’un “aynı derede iki kere yıkanamazsınız” ifâdesine rağmen, emprisizm ve pratiklik prensiplerinin müspet ilmin temel taşıdır. Yâni ya doğrudan müşahede (gözlem) yoluyla ya da bir varsayım üzerine bina edilmiş bir teorinin tecrübelerle (deneylerle) ispatı yoluyla elde edilen bilginin defâten ve farklı gözlemcilerce de teyidi söz konusu olduğu zaman, bu bilgi bilimseldir. Bu şekilde elde edilen bilgiye bilim ve felsefede objektif bilgi denir. İlham, sezgi, içe doğma, rüyada görme, vahiy gibi vasıtalarla elde edilen bilgiye ise sübjektif bilgi denir. Objektif bilgi dâima daha yeni ve geçerli, güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek özelliğini taşır. Sübjektif bilgi ise dogmatik, nass’a dayanan ve değişmez vasıftadır; ancak, üzerinde tefsirler yapılabilir –ki, bunlar da yeni birer sübjektif bilgi oluştururlar. Objektif bilgide bir kanaât (opinion) konusudur, dâima değişmeye ve ilerlemeye adaydır, sübjektif bilgi ise bir iman (belief) konusudur ve -çoğu zaman- tartışılması bile memnûdur.

Bir başka semantik sorun, Türkiye’de ruh kelimesinin yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Araplar psikoloji karşılığı olarak “ilm-i rûh” demiyorlar, “ilm-i nefs” terimini kullanıyorlar. Zihin yerine ruh denince, metafizik-dinî mânâda rûhla karışıyor ve ne kadar sözüm ona medyum, şifâcı, “reenkarnasyon terapisti” geçinen varsa, “biz de ruhla uğraşıyoruz, siz de” deyip, kendilerini bizimle meslekdaş, hâttâ bizden üstün görme hakkını nefislerinde buluyorlar. Bâzısı iyice azıtıp, ucuz şöhret sağlamak için bizleri kendileriyle ortak ilân etme cüretinde bile bulunuyorlar. Maâlesef, medyanın bir kısmı da, sırf reyting uğruna, bu şarlatanların televizyonlarda, gazetelerde reklâmlarının yapılmasına âlet oluyor.

Hâlbuki bizim psikoloji ve psikiyatride uğraştığımız şey zihin, yâni psişedir ve bu anlamda rûhun organı da beyindir. Metafizik-dinî anlamdaki rûhun ve cin, melek gibi mânevi varlıkların ne olduklarını bilemeyeceğimiz, onları deney ve gözlem yoluyla ispat veya inkâr edemeyeceğimiz için, bunlar müspet ilmin kullanabileceği bilgiler, doneler değildir.

Meselâ, ruhun ölümden sonra başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesi demek olan reenkarnasyon mevzuu ne rûh, ne de öte âlem mefhumları objektif bilgi oldukları için, bilimsel bir tartışma konusu teşkil etmez; olsa olsa teolojik bir argümandır, yâni bir inanç konusudur. Hipnozla kişileri geçmiş hayatlarına götürüp, o zamanlarda yaşadıkları olayların bu günkü problemlerinin sebebi olduğu düşüncesiyle, bunları hastaların hâfızalarından silerek tedavi etmek nev’înden uygulamalar da, bilim-dışı, hâttâ tehlikelidir. Nazar değmesi de, ne demek olduğu belirsiz bir kavram olduğu için, bilim dışıdır.

UZLAŞMA NEREDE OLACAK?

Gerçek aydın (münevver; Batı’nın entellektüel kavramı ile münevver -aydın- aynı şey değildir), zâten kendi yolunu bilen, nereden nasıl feyiz alacağını hesaplayabilen, hem akıl hem de iman veya kanaât sahibi olan, hür tefekkürlü kişidir; asla mutaassıp, câhilce kesin inançlı değildir. Gerçek aydın, bu bağlamda, “self service” usûlüyle çalışan bir lokantada irfanı ve fikri hür olarak yaşayan ama vicdan sâhibi olan adamdır. Bu hars sofrasından herkes kendi zevkince, nasibince ve kaderince faydalanır, kendisine sunulan leziz ve çok çeşitli yemeklerden bir kısmını tabağına koyar. Yiyemeyeceği kadar çok alan ziyan eder, doymayan daha fazlasına tâlip olur.

Bu yazıya mesnet olan çok önemli argümana gene bilim bir cevap getiriyor. Evrimsel psikoloji ve psikiyatri açısından semptom ve belirtilerin muhtevâsı değil, işlevselliği önemlidir. Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir.

Tâ Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryositlerden insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu hakkında günümüzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır.

“Neden” (nedensellik belirtir) ve “niçin” (sonuçsallık hâttâ teleoloji [ereksellik] belirtir) suâlleri pozitif bilimin epistemolojik ve metodolojik sınırlarını aştığı için metafizik, mistik ve dinsel öğretilerin konusu olagelmiştir. Bütün canlıların aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 (aslında 22′ye çıktı bu sayı son buluşlarla) amino asid sekanslarından oluştuğunun, aynı proteinlerin terliksi hayvanlardan insanlara kadar paylaşıldığının ispatlandığı günümüzde evrimin varlığından kimse şüphe etmemektedir; bütün mesele bunun mekanizmasının ne olduğudur.

Bilim adamına düşen görev, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun, fenomenlerin doğal mekanizmalarını emprisizm yöntemiyle incelemektir. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” suâlinin hâlen en geçerli cevabı da Neodarwiniyen teoridir, evrimin doğal ayıklanma-elenme ile gerçekleştiğini savunur ve dünyanın en tutucu kurumlarından biri olan Vatikan bile, “Yüce Tanrı’nın rehberliği ile” şerhiyle, Darwin’in fikirlerini kabûllenmiştir.

Konuyu biraz açalım.

Belli bir türün yapısı ne kadar basitse, bireylerinin davranışları da o derecede basit ve stereotipiktir: Bir amip cesetsiz bir ölümle bölünüp iki yeni amibe dönüştükten sonra, yeni bireyler kendi başlarına içgüdüsel olarak hayatlarını sürdürürler. Evrimsel skalada yükseldikçe davranışların kalıtımsal-stereotipik, fıtrî (innate) şartsız refleks mâhiyeti azalmakta ama tamamen ortadan kalkmamakta, öğrenilmiş davranışlar ve şartlı refleks-ler artmaktadır. Memelilerde, bilhassa üst primatlarda insanınkine çok benzeyen model alma tarzındaki öğrenme ön plâna çıkar. Herhangi bir memeli yavrusunun avlanmayı, korunmayı, eş seçip âile kurmayı vs. öğrenmesi için türüne göre aylar ilâ yıllar geçmesi gerekmekte, insana yaklaştıkça bu süre daha da uzamaktadır. İnsanda model almanın yerine büyük ölçüde identifikasyon (özdeşleşme-benimseme) geçer. Evrimde yükseldikçe, toplum tarafından kabûl gören (normal) ve reddedilen (anormal) davranışlar, yakın ilişkiler kurma ve dışlanma gibi, insanoğlunda “ahlâk”, “mâneviyat” veya “din” adlarında iyice kurumsallaşan kalıpların ortaya çıktığı gözlenir.

Kültürel evrimin biyolojik evrimin önüne geçtiği bildiğimiz tek canlı türü biziz, “kendisini ve etrafını farkında olduğunu farkında olan adam” olmak bize özgü bir ayrıcalıktır. Yaklaşık iki yüz bin senedir gezegenimizde yaşayan Homo sapiens sapiens’in neden son on ilâ yedi bin sene içerisinde muazzam bir kültürel sıçrama yaptığı ise hâlâ bir muammadır. İnsanlarda yüzlerce kalıtsal geçişli hastalığın belirgin davranış sapmalarıyla karakterize seyrettiği malûmdur. Öte yandan, hayatın çeşitli evrelerinde yaşananların bireyin biyo-psiko-sosyo-kültürel küre içerisindeki yerinde tâyin edici rolü olduğu da ispatlanmıştır.

Bu iki vakıadan hareketle, davranışlarımızın ve onların sapmalarının, ezcümle psikiyatrik bozuklukların hem natürel, hem nurtürel hem de kültürel yönleri olduğu de facto iddia edilebilir.

Nitekim insan davranışlarını izah etmeye çalışan bütün teoriler bunlardan birine daha çok önem vermiştir.

Sonuç olarak, bizler ne kadar hür bireyleriz? İndirgeyici izahlar yeterli midir? Hareki veya zihinsel, her türlü davranışımızın ne kadarı kalıtımsal bir predeterminasyon içerisinde, ne kadarı nurtürel ve kültürel etkilenmeler sonucunda, ne kadarı da hür tercihimizle (iradeyle) ortaya çıkmaktadır? Aynı mantık silsilesiyle düşünürsek, normâl dışı ve adlî / kriminal davranışların gelişmesinin izahı nedir? Çocuklara cinsel ve fiziksel tâciz gibi davranışlar bütün dünyâda suç, günah ve topluma karşı davranışlar olarak kabûl edilir, hele ensest (fücur) “cinsel istismarın en ağır boyutu” olarak görülür ve hâlen çözümlenmemiş bir insanlık sorunu olarak önemini sürdürmektedir. Hangi bilimsel teori (dogmatik öğreti, yâni sübjektif bilgi değil) çocuklarımızla ve çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyi lânetlediğimizin sebebini izah edebilir? Kişinin çevresiyle âhengini bozacak sendromlar psikiyatrik bozukluk olarak düşünülmektedir. Bu karara varırken istinat edilen toplumsal, moral ve etik normların menşeleri ne dir, bunlar bütün kültürler ve insan toplulukları için geçerli midir?

Sağduyunun da işaret ettiği gibi, akıl hastaları ve akıl hastalıkları, normâl ve anormâl davranışlar vardır; tedaviyle de bunların önemli bir kısmı şifa, salâh veya nispeten iyileşme bulmaktadır. O takdirde, insan davranışlarında ve rûh sağlığında normâlle anormâli, sıhhatliyle patolojik olanı ayırt etmek için mevcut paradigmaların yerini alacak veya yeni bir çerçeveyle onların gücünü arttıracak, pekiştirecek başka bir şeylere gerek var!

İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bâzı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır? Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir:

Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur.

Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyobiyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler (yâni muhteva) ikinci plânda kalır.

Mistik yaşantılarıyla din kuran karizmatik kişilerin öğretileri tarih arenasında toplumsal evrime mağlûp olmayıp ayakta kalabildikleri ve işlevselliklerini korudukları için birer realite olarak karşımızda durmaktadırlar. Velev ki, metodik ve mütemadî bir şekilde transandans yaşamanın (ibâdet etmek, sanatla iştigâl etmek, meditasyona dalmak veya tefelsüf etmek) beynin temporo-limbik bölgelerini, bilhassa da amigdala isimli çekirdeği sürekli uyararak oralarda sinirsel tutuşmaya (kindling), aşırı durumlarda nöbetlere (hızlı nöral boşalmalar; bunlar epilepside de görülür ama her nöbeti epilepsi olarak damgala-yamayız; orgazm gibi yoğun ve zirvedeki rûh hâlleri yaşanırken de bu bölgelerde biyoe-lektrik deşarjlar ortaya çıkar; vahiy ve benzeri ekstatik-mistik yaşantılarda da benzer biyoelektrik deşarjların ortaya çıkması şaşılacak değil, ancak “olmasa garipsenecek” bir durum addedilebilir), bâzı olağanüstü ama patolojik addedilemeyecek dissosiyatif yaşantılara, vecd hâllerine ve psödo-hallüsinasyonlara (dissosiyatif hallüsinasyonlara) sebep olduğu bilinmektedir.

Bunlar dissosiyatif yaşantılardır ama belli bir sonuçsallığa (finality) sâhiptirler; bu sebeple, ben, bunlara assosiyatif dissosiyasyonlar diyorum. Tıpkı büyük yaratıcı san’atçıların yaşadığı gibi. Büyük yaratıcı sanatçılarda, mistiklerde ve benzeri yaratıcı kişilerde duygudurum oynamalarının, depresif ruh hâllerinin, sıra dışı idrak ve düşüncelerin varlığını gösteren pek çok ilmî çalışma mevcuttur. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen bütün yaratıcı sanatçılarda, yarattıkları eserlerde dikkati çekmektedir.

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur:

“Başlangıçta kelâm (söz) vardı; Ve kelâm Tanrı ile beraberdi, Ve kelâm Tanrı idi” (John i.1, 2)

Demek ki yaratıcılık bir süreklilik (continuum) arz ediyor:

İlâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› mistik ve artistik yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› bilimsel yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› Günlük, sıradan yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor).

Büyük Patlama’nın hiç olmadığı ve hep olmakta olduğu, hiç bir yerde olmadığı ve her yerde olduğu düşünülürse, sürekli yaratılış ve yaratma var (bilim felsefesi ve her türlü mantık: klâsik, diyalektik, puslu) -› ilâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› ve bu çember böyle dönüyor

Biyolojik olarak hepimizin beyinlerinde psikiyatrik hastalıklara, saldırganlığa ve suç addettiğimiz davranışlara bizi sürükleyecek modüller, ağlar ta doğuşta mevcuttur. Yâni, şu veya bu yönde sapmaya eğilimli dolu tabancalar olarak dünyâya gelmekteyiz. Bâzen çok dolu olduğu için, bâzen de çevresel zorlayıcılar çok şiddetli olduğu için tabanca patlamaktadır. Bunları dizginleyen bütün üst-yapı kurumları da belli bir nurtürel ve kültürel evrim sonucunda gelişmiş, gökten zembille inmemişlerdir ve uzun bir toplumsal/kültürel evrimle şekillenmişlerdir.

Ensest ve pedofili meselesine dönersek

Eski Mısır’da sâdece Firavun âilesi için enseste “cevaz” verilmesi gibi “kanın safiyetini korumak” amaçlı istisnalar dışında, bu davranış bütün insan cemiyetleri tarafından ayıp, hukuk tarafından suç, dinler tarafından da günah telâkki edilmiştir. Muhtemelen, 7-10 bin sene öncesinden önceki pek uzun kültürel evrim boyunca, tam bir panseksüalite yaşanmaktaydı (belli bir toplumsal harem sistemini koruyan başat erkeğin kontrolü altında olmak üzere, çoğu memelide ve bütün primatlarda böyledir) ama yakın akrabaların çocuklarında sakatlıklar çok görüldüğü ve çocuklarla cinsel ilişki de türün devamını sağlayıcı işleve sahip olmadığı -hâttâ kösteklediği- için, böyle davrananlar doğal ayıklanmaya maruz kaldılar; zamanla bunu yapmamayı toplumsal davranış örüntüsü hâline getiren kabileler ise klanlaşarak totemizme geçtiler. Aynı toteme tapınan bu atalarımız kendi aralarından evlenemedikleri için, başka klanlardan kız almak için onlarla önceleri savaşma, zamanla da karşılıklı diğerkâmlık (özgeciklik) ve işbirliği kurmayı öğrenerek daha da evrimleştiler, hayatta kalma güçleri arttı.

Ama bu “sapıkça” eğilimler genomumuzun bir yerlerinde, disfonksiyonel fakat fırsatını bulunca ortaya çıkan birer davranış modu olarak kaldılar. Yeni yaşama alanını istilâ eden pek çok memeli ve primat türünün, önceki topluluktan kalanları ya kovdukları ya da öldürdükleri (özellikle de dölleyici olan erkek bireyleri, dişileri ise bâzen haremlerine katarlar) bir hakikattir; aynı olgu, hem de XX. Asır’da, insanoğlu tarafından Afrika’da, Avrupa’nın ortasında ve dünyanın gözünün önünde sergilenebilmektedir.

Yaşadıkları zamanlarda delilikle damgalanmaya çalışılan Musa, İsa, Muhammed, Buddha ve pek çok diğeri asırlara vurdukları damga ile kendilerini kabûl ettirmişlerdir; gerisi boş lâf!

Tıpkı inorganik ve biyolojik evrimde olduğu gibi, burada da tâyin edici faktör doğal ayıklanmadır; kültürel evrimde de sağlam ve sıhhatli olanlar ayakta kalacak, bunu başaramayanlar tarih sahnesinde kaybolup gideceklerdir.

Üstelik, yeni teknolojik imkânlar limbik sistem ve amigdalanın daha da yoğun tembihine yol açabilecek, yaratıcılık, dolayısıyla da assosiyatif dissosiyasyonlar yaşanma şansı da artacaktır.

O taktirde, tek yol ihtiyatlı olmak, kültürel evrimin içerisinde yeni öğretilerin ve dinlerin ne olacağına, ne kadar kabûl göreceğine bakmak, ona göre tavır almak.

İhtiyat, ölçü, dikkat ve sabır…

Unutmayalım ki bilim akla yardım eder, yılların ve mücadelelerin yıpratıcı sınavlarından çıkabilme kudreti onu destekler, sevgi ve yaratıcılığın güzelliği onu süsler ve her keder mutlaka bir kurtuluşla sona erer.

Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı – 01 Eylül 2006

Kaynaklar

1.Adıvar AA., Tarih Boyunca İlim ve Din (Bilim ve Din), 5. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul, Haziran 1994

2.Andreasen NC., Powers PS., Creativity and psychosis: a comparison of cognitive style, Arch Gen Psychiatry 1974; 32:70-73.

3.Andreasen NC., Canter A., Genius and Insanity Revisited: Psychiatric Symptoms and Family History in Creative Writers. In: Life History Research Psychopathology, Wirt R, Winokur G, Roth M, eds. University of Minnesota Press, Minneapolis, 1975, s. 187-210.

4.Andreasen NC., Creativity and psychiatric illness, Psychiatric Annals 1978; 8:113-119.

5.Armstrong K., A History of God, Mandarin Paperbacks, Cox & Wyman Ltd, Reading, Berkshire, UK, 1997.

6.Ateş S., İnsan ve İnsanüstü, Rûh/Melek/Cin/İnsan, Çağdaş İslâm Düşüncesi, Dergâh Yayınları, İstanbul, Ekim 1979.

7.Avicenna,The Canon of Medicine, (English trans. & edt. by Shah M), Naveed Clinic, Karachi, 1966.

8.Baigent M, Leigh R., The Temple and the Lodge, Corgi Books, reprinted, Great Britain, 1993

9.Balcıoğlu İ (ed), Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Şiddet, Yüce Yayım, İstanbul, 2010.

10.Baron-Cohen S., The Maladapted Mind: Classic Readings in Evolutionary Psychopathology, Psychology Press, Hove, UK, 1997.

11.Bayer R., Para-psikoloji Yönünden Reenkarnasyon (Réincarnation) Etüdleri. Adana ve Çevresinde Evvelki Hayatlarını Hatırlayanlar. Spiritüalizm. Aktüalite ve Kritikleri, Özgü Yayınevi, İstanbul, 1965.

12.Bolay SH,Felsefî Doktrinler Sözlüğü 5. Baskı. Akçağ Yayınları, Genel Yayın No:14, Ankara, 1990.

13. Butler AB, Hodos W., Comparative Vertebrate Neuroanatomy – Evolution and Adaptation, Wiley-Liss, New York, 1996

14.Changeux J-P (Acar N, çev), Etiğin Doğal Kökenleri (Fondements Naturel de l’Éthique. Éditions Odile Jacob 1993), Mavi Ada Yayınevi, İstanbul, 2000.

15.Cloninger C, Adolfsson R, Svrakic D., Mapping genes for human personality, Nat Genet 1996; 12:3-4

16.Coşkun A., İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, 3. Baskı. Enes Kitabevi, İstanbul, 1993.

17.Cresson A., Filozofik Sistemler (Becanaro SJ, çeviren), İstanbul, 1962.

18.Çaycı S.,Rûhçuluğa Göre Kur’an Öğretisi, Rûh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1986.

19.Dawkins R., The Selfish Gene, Oxford University Press, Oxford, 1976.

20.Doksat MK., Dinî ve mistik yaşantıların psikolojisi, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Mart-Nisan 1997; 45:27-47.

21.Doksat MK., Sevgi ve bilgi hakkında kısa bir hikâye, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Yaz 1997; 46:120-124.

22. Eliade M., Images and Symbols, Studies in Religious Symbolism, Princeton University Press, Princeton, NJ, 1991.

23. Encyclopedia Britannica, CD-ROM 2.0, Britannica Encyclopedia, Inc, 1996.

24. Encyclopædia Britannica, Vol 12, William Benton (Pub), USA, 1970.

25. Gardner R Jr., Sociobiology and its Applications to Psychiatry. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry-VI, 6th Edition, HI Kaplân, BJ Sadock, eds. Williams & Wilkins, Baltimore, 1993.

26. Gardner R Jr.. Sociophysiology as the basic science of psychiatry, Theor Med 1997 Dec; 18(4):335-56.

27. Gençtan E, Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, 7. Baskı. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989.

28. Göker L., Türk-İslâm Astronomi Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2742, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi: 742, Araştırma İnceleme Dizisi: 71, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1995.

29. Güzel C.(derleyip çeviren), Sağduyu Filozofu: Popper, Bilim ve Sanat Yayınları, Bilim Felsefesi Tarihi: 3, 1. Basım, Ankara, 1996.

30. Hançerlioğlu O, Felsefe Sözlüğü, Varlık Yayınları, sayı: 1290, İstanbul, Haziran 1967.

31. Hançerlioğlu O, İnanç Sözlüğü, 1. Basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 23, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, Mayıs 1975.

32. Hançerlioğlu O, İslâm İnançları Sözlüğü, 1. basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 56, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1984.

33. Harris M. (Gümüş MF, çeviren), Yamyamlar ve Krallar – Kültürlerin Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 1994.

34. Hoffer E. (Günur E, çeviren), Kesin İnançlılar, 4. Baskı, Akran Yayınları 11, İstanbul, 1988.

35. Hume D. (Tunçay M, çeviren), Din Üstüne, İmge Kitabevi, Ankara, 1995.

36. İbni Hâldun. (Dursun T, çeviren), Mukaddime 1 & 2. Ciltler , Onur Yayınları, Ankara, Nisan 1977 (1. Cilt), Haziran 1989 (2. Cilt).

37. Joseph R., Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. Williams & Wilkins, USA, 1996.

38. İzmirli İH., Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Ma’âni-i Kur’an), Eren Yayınları, İstanbul, 1977.

39. Jung CG. (Gürol E, çev.), Psikoloji ve Din, Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2, 1965.

40. Keklik N, Felsefe, Mukayeseli Temel Bilgiler ve Kaynaklar, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1978.

41. Korkut S, Tüzün B., Ensest olgularının çocuğun konumu ve yasal hakları açısından değerlendirilmesi, Adlî Tıp Dergisi 2001; 15(1):30-36.

42. Lewin R (Özüaydın N, çeviren), Modern İnsanın Kökeni (The Origin of Modern Humans. WH Freeman and Company, New York, 1993), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

43. McGuire MT., Troisi A., Darwinian Psychiatry, Oxford University Press, New York, 1997.

44. Meriam-Webster Inc, Meriam-Webster’s Collegiate Dictionary – CD-ROM Deluxe Audio Edition, Version 1.5, 199645. Meriç C, “İdeoloji”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 1968’den ayrı basım. İstanbul, 1970.

46. Microsoft Bookshelf 1996-97 Edition, Microsoft Corporation, 199647. Microsoft Bookshelf 98, Reference Library, Microsoft Corporation, 1997.

48. Onbulak S., Analiz – Rûhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek Yayınevi, İstanbul, 1975.

49. Özlem D, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.

50. Öztürk YN., Kur’an’daki İslâm, 5 Basım. Yeni Boyut, İstanbul, 1993.

51. Öztürk YN., Kur’an’ın Temel Kavramları, 2. Baskı. Yeni Boyut: 9. İstanbul, 1993.

52. Plomin R., Nature and Nurture – An Introduction to Human Behavioral Genetics, Brooks/Cole Publishing Company, Belmont, California, 1990.

53. Polat O., Adlî Tıp, DER Yayınları, İstanbul, 2000.

54. Popper K., Eccles JC., The Self and Its Brain, Routledge, London, 1960.

55. Schildkraut JJ., Miró and the mystical in modern art: problems for research in metapsychiatry, Am J Social Psychiatry 1982; II(4):3-20.

56. Silk J. (Alev M, çeviren), Evrenin Kısa Tarihi (A Short History of the Universe. WH Freeman and Company, New York 1997), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

57. Slavney PR., The mind-body problem, epistemology, and psychiatric education, Academic Psychiatry Summer 1993; 17(2):59-66.

58. Spitzer M., The Mind Within the Net – Models of Learning, Thinking, and Acting, Massachusetts Institute of Technology, USA, 1999.

59. Storr A., The Dynamics of Creation, Atheneum, New York, 1985.

60. The Holy Bible, Old and New Testaments, The Gideons International, National Publishing Company, USA, 1987 Edition.

61. Weber A. (Eralp HV, çeviren), Felsefe Tarihi, 5. Basım, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1993.

62. Wilson EO., Sociobiology – The Abridged Edition, The Belknuap Press of Harvard University Press, England, 7th printing, 1998.

***

İşte evrim ve ilgili birtakım şeyler...

Okumaya devam et
  3787 Hits
  2 yorum
3787 Hits
2 yorum

OBSESİFLERİ TANIMA KILAVUZU

Sevgili Mekâncılar,

Obsesif bir insanı daha kapıdan girmeden tanıyabilirsiniz.

Giysileri çok özenle hazırlanmıştır, her tarafı düzenlerken, tertipler ve ayakkabılarını, her şeyi özenle kontrol eder.

Üstüne başını özenle tertipli olarak tutar ve kendisini simetromaniden uzak tutar.

Her şeyi çok düzenlidir.

Üstüne başına çok dikkat eder ve aşırı tertipli, düzenli ve mükemmeliyetçidir.

***

Daha kapıdan girerken orayı burayı kontrol eder ve her şeyin kendi bildiği gibi olması konusunda çok ısrarlıdır.

Eleştiriye hiç tahammülü yoktur ve hemen karşı çıkar.

Ellerini en az üç beş kere yıkar ve bunu yaparken de  ikazlara asla aldırış etmez.

Özbakımı çok yüksektir ve kendine de aşırı güvenir.

Çok kontrollü ve eleştireldir.

Farklı düşünenlere tahammülü pek azdır.

Defalarca dönüp dolaşıp kılığını, kıyafetini kontrol eder.

Çok fazla titiz ve tertipli olmanın karşılığında bol eleştiriye muhatap olur ve bâzen de çok kırılgan olur.

Kendisine "her şey böylesine tertipli olunamaz ki derseniz, "hâla mı bunları söylüyorsun" diyerek bozulur.

Onun için su âdeta mukaddestir.

Sürekli olarak ellerini yıkar ve kendini bundan alıkoyamaz.

Ameliyat olması icap ediyorsa, bunu yüzlerce kere sorgular ve hep etrafına sorar, bir türlü emin olamaz.

"Rejim yapmak mı yoksa bıçak mı" diye takar.

Mental kompülsiyonlara da en az obsesyonlar kadar sık rastlanır..

Böyle vak'alarda hastalar Deli Dumrul gibi olur ve aynı şeyi yüzlerce kere sorgulayabilir.

Almanya'dan dönen bir takıntılı tanıyorum. Oradaki bir "dostu ameliyat olmazsan en fazla 10 sene yaşarsın" dedi ve adamcağız ne yapacağını şaşırdı.

İşte bu de bir nev'î perseverasyondur.

Bu arada, Çok Sevgili Dostum Plastik Cerrah Dr. Yaşar Sarıgül'e ve dünya tatlısı karısı Semra Hanım'a bize Berlin'de yaşattıklar güzel günler için de müteşekkirim.

Benzeri bir durum da bu aralar benim başımda desem, pek de yalan olmaz.

Acaba bir diyetisyene mi gitsem yoksa bıçak altona mı yatsam şeklinde bir ambivalans içimi kavuruyor.

Bir yandan Beykent'teki sevgili öğrencilerime yetişmem şart, öte yandan da tez danışmanlıkları, dersler faryap sürmekte ve Neslim de, ben de biraz mütereddidiz.

Zeynep Hatun da benim ameliyat olmamdan yana, Neslim "yapmasan iyi olur" diyerek tatlılıkla ikaz etmekte.

Eh, Taksim'deki derslere, Rektörümüzün de delaletiyle, "bomba atılsa devam etmemiz" Allah'ın emri adeta.

Berlin'deki ev sahipleri sırasında, "dost acı söyler" meselini bize çok iyi hatırlattılar.

Peki, gitara mı dönsem...

Çok sevdiğim eski asistanım Pınar Koçak ve arkadaşları da spora ve diyete devam etmemi salık verdiler. 

Dün gece de bizi Nusret'in Yeri'nde ağladılar.

Pek sofistike olan bu bu mekânda az yeyip az içmek konusundaki, telkinlerini benimle paylaştılar.

Bu lokanta hakkında birkaç şey...

Çok kalabalık ve baştan çıkarıcı et kokusuna insan fena hâlde tav oluyor ve yedikçe daha çok yeyesi geliyor.

Etleri hafif çiğ servis yapıyorlar, bu da insanı baştan çıkartmak için kifayetli.

Müzik sesi biraz abartılı, Osmanlı bıyıklı garsonlar her an tepemizdeler ve hiçbir şeyi  esirgemiyorlar.

Dünya çapında EBOLA ve MERS alarmı var.

Eğer THY olmasa buraya gelemezdik ve Lufthansa dâhil bütün hava yolları grevdeydi zaten...

Bu akşam da ders var ama önce kaç kişi var demeden muayenehane gitmek şart. 

Bunu Sevgili Kızım Cânan'a da danışmam icap edecek, bugünlerde buluşacağız.

Tabii, bu aralar ortalık da pek karışık ve Sevgili Şoförümüz İbrahim Kılıç da beni azami derecede koruyor. ne yapsın...

Kendisi profesyonelce başımı önde eğdiriyor ve çok iyimser bir adam.

"Korkma Hocamboş ver Hocam" diyerek bizi pek güldürmekte maşallah...

Pek güzel iki kızı var: Merve ve Gökçe.

Merve şimdi Koç Üniversitesinde üst düzey yönetici oldu.

Hayatım boyuca sırf karanlık ve yüksek yerlerden korkmama rağmen, meğer bende de ameliyat fobisi varmış.

Vallahi bilmezdim.

Risk yok mu?

Tabii ki çok yüksek ama korkunun da ecele çaresi yok ki...

Bu arada, Sevgili Cüneyt Özdemir "yok" dedi ama, burkalılar her yerde!

Yâni rejim tehlikede...

Hem memleketin, hem de benim!

Zor Zamanlar - Tarabya - 23.10.2014- Perşembe

Okumaya devam et
  3642 Hits
  3 yorum
Etiketler:
3642 Hits
3 yorum

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU

Önce birkaç temel kavramı hatırlayalım:

Travma: Örselenme, ruh ve beden sağlığına gelebilecek her türlü tehdit; maddî veya manevî yara.

Stres: Zorlanma.

Akut stres tepkisi (akut stres bozukluğupsikolojik şokmental şok veya basitçe şok):

Korkunç veya da travmatik bir olaya karşı tepki olarak ortaya çıkan psikiyatrik bir durumdur. Bununla bağlantısı olmayan dolaşım sistemiyle ilgili şok  ile karıştırılmamalıdır.

Akut Stres Tepkisi, ilk olarak Walter Cannon tarafından, 1920'lerde, hayvanların tehdide karşı sempatik sinir sistemindeki  genel bir boşalmayla tepki göstermesi olarak nitelendirildi. Tepki daha sonra, omurgalılar ve diğer organizmalar arasındaki stres yanıtlarını düzenleyen genel adaptasyon sendromunun ilk aşaması olarak kabul edildi.

Okumaya devam et
  3738 Hits
  0 yorum
3738 Hits
0 yorum

PARAPSİKOLOJİ NEDİR?

Bilimde “para” ön-takısı “zıddı” veya “komşusu” anlamına gelir.


Ruhsal yâni zihinsel süreçlerin arızalı yahut sağlıklı işleyişlerini inceleyen bilim dalına “psikoloji” denir malûmunuz.

Buna "para" eklenince de, klasik disiplinlerin ilgilenmekten neredeyse korktuğu fenomenleri inceleyen bir bilim dalıyla karşılaşırız.

Başka makalelerde de belirttiğim gibi, bu ana başlık altında mütalâa edilen pek çok disiplin akla geliyor hemencecik:

-Deneysel Psikoloji (Vundt)

-Gözlemcilik (Descartes)

İçe bakışçılık (instrospection)

Dıştan bakışçılık

-Analitik Psikoloji (Freud)

-Derinlikler Psikolojisi (Jung)

-Dinamik Psikoloji (Adler),

-Sosyal Psikoloji,

-Endüstriyel Psikoloji,

            İstihdamcılık.

            İnovasyon vs.

-Klinik Psikoloji

            Psikometri

            Psikoterapistlik vs.

-Uygulamalı Psikoloji

Psikolojinin ve psikiyatrinin pek çok ortak konusu ve sahası vardır:

-Gelişimsel Psikoloji

            İlk canlılar

            Bitkiler

            Mantarlar

            Hayvanlar ve ötesi…

-Varoluşçu Psikoloji

            Spiritüalistler

                        Klasikler

                        Yeniler

            Hristiyanlar

            Neo-Platoncular vs.

-Bilişsel / Davranışçı Okullar

            Bilişsel

            Davranışçı

            Karma (mikst) vs.

-Hipnoz

            Klasik

            Analitik

            BDT destekli

            Gevşeme

                        Basit

                        Progresif

                        Autogenic Training vs.

            Guided Imagery (yönlendirilmiş hayal kurma)

                        Sistematik Duyarsızlaştırma

                        Maruziyet

                        in vivo veya yalancı in vivo

                        in vitro vs.

-Kandırmacalar

Okumaya devam et
  7269 Hits
  1 yorum
7269 Hits
1 yorum

DOKSATLAR’DAN EĞİTİM VİDEOLARI

Değerli Mekâncılar,

Bugüne kadar yayımlayabildiğimiz veya bir yerlere yayınlanan ve ele geçirebildiğimiz ne kadar eğitim videolarımız varsa, hepsini hizmetinize sunuyoruz:

Karşılığında bir “teşekkür ederiz” bize yeter.

Sevgi ve saygımızla…

Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat, Prof. Dr. M. Kerem Doksat – Şimdiki 

Okumaya devam et
  4073 Hits
  4 yorum
4073 Hits
4 yorum