Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

BEYOĞLU'NDAN GARİP BİR HİKÂYE

Garip bir yerdir Beyoğlu.

Bir tarafında İstiklâl Caddesi vardır. Yürüdüğünüz zaman içiniz açılır ve tramvaya binince huzur duyarsınız. Orada bir gün Suudi Arabistan’dan Fahrevi isminde 23 Mathilda isimli bir kızla tanıştı. The Marmara Otelinden çıkmıştı ve saçlarını sallayıp kahkahalar atarak yürüyordu. Saçlarını boyatmıştı ve hiçbir şeye, hiç kimseye benzemiyordu. Saçlarını sallayarak dolaşıp, cin gibi bakışlarla etrafına bakınıyordu. Arzu ettiği şey eroin bulmaktı aslında ve köşedeki satıcında adeta eline düşüverdi.

 

***

Alman Hastanesi artık hayalet gibiydi, etrafta barlar vardı.

***

Suudiler ve Suriyeliler kadar, yurt için geziye çıkmış ama kim ve ne olduğunu bilemediği insanlar ortalığı doldurmuştu.

***

Bir köşedeki dönercilere baktı, bir de polislere. Canı sandviç istedi fakat nereden alır yiyeceğini bilemedi. Bir baktı bonzai, öbür yanda malı götüren ama kim olduğunu çıkaramadığı garip tipli adamlar da, çakmak gazı satanlar da, yanında esrar ve eroin pazarlayanlar…

***

Tam bir hercümerç içindeydi ortalık. Kendisine usluca yaklaşan Hasan ismindeki adama baktı ama bir türlü karar veremiyordu. Özellikle ona güvenip salaş bir meyhaneye gitti. Gitti ama içtiği şeyin içine atılan şeyin ne olduğunun fakında değildi.

Hemen barlara yöneldi ama etraftakiler garip tipli adamlar duruyordu.

Büfeden bir şişe su aldı ve çevredekilere hiç aldırış etmeden yürüdü.

“Nedir bu” demeye kalmadan şalvarlı ismini bilmediği bir adam ağzına pamuğu dayadı!

Meğer kandırılarak verilen madde eroinmiş. Zaten mezarlıklarda saklanıyorlarmış.

Hikâyenin sonu iyi...  Bana getirdiler, özel bir hastaneye yatırıp karnına basit bir ameliyatla takılan bir ilaç var; ondan yaptırttım. İçindeki madde “naltrexon” Mikropettel capsule.

Önce beş altı seans motivasyonel görüşme yaptım ve ikna oldu.

Bir süre sonra tamamen düzeldi ve tedavisi devam ediyor.

Not: İsimler tarafımdan değiştirilmiştir.

Herkese sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 30 Ocak 2017 Pazartesi 

Okumaya devam et
  0 Hits
  0 yorum
0 Hits
0 yorum

İLGİNÇ BİR PEYGAMBER HİKÂYESİ

İLGİNÇ BİR PEYGAMBER HİKÂYESİ

Uzun seneler önceydi, Üst Göztepe’de oturuyorduk, ben de Cerrahpaşa’da yeni uzmandım.  Evde karım, kızım ve bir de muhabbet kuşumuz vardı. Kuş o kadar benimsemişti ki beni, görür görmez uçup kulağıma konar ve sevimli bir şekilde kulaklarımı gıdıklar ve bana ismimle hitap ederdi. Tek başına yetiştirmiştik ve “Merhaba Kerem” diyor, ben de onu avcuma akıp okşuyor, tüylerini sıvazlıyordum. Çok memnun oluyor ve kulaklarımı gagasıyla öpüyordu.

peygamber resmi ile ilgili görsel sonucu

Kuş değil, arkadaş gibiydi. Evde uçar, konar, bazen de elimdeki fincandan yerli kahve içer, sonra da gene uçardı. Eh, kakasını arada bir kaçırdığı için karım söylenirdi ama sonradan pislettiği yerleri silerdik. Çok şirin bir hayvandı; âdeta insan gibi bana yârenlik ederdi. Gitar çaldığımda pür dikkat kesilir ve kafasını şirin bir şekilde eğerek beni dinler, ötmez ve âdeta saygı gösterirdi.  Sanki Klasik gitardan anlar gibiydi.

***

Muhabbet kuşları tek başlarına yetiştirilince konuşabilirler malûm. Adını Minnoş koymuştuk ve evimizin sevgilisiydi.

Üstte bir komşumuz vardı ve babası sabahtan viski, rakı, cin, ne bulursa içmeye başlar, 24 yaşındaki oğlunu dövmek için de elinden geleni yapardı.

O zamanın parasıyla ayda Elli Milyar TL kazanıyorlardı ama bu gelirin kaynağı mustarip, kendi hâlindeki anneleri Nermin Hanım’dı. Kendi kurup yönettiği bir elektronik eşya satan şirketi vardı ve evin para kazanan tek ferdi de bu hanımefendiydi.

Bir gün kapı çalındı. Ben de, her zamanki gibi, evdeki psikiyatri kitaplarını okuyor ve temiz havayı akciğerlerimin en ücra köşelerine kadar çekip, huzurlu bir hayat yaşıyordum. Müzik setinde de Andrés Segovia’nın bilmem kaçıncı defa dinlediğim “Bach Resitali” plağı çalıyordu.

andres segovia ile ilgili görsel sonucu

***

Bir gün kahvaltımı etmişim, evdekiler uyuyordu ve fakülteye gidecektim.

Kapıya üç dört kere vuruldu. Sabahın körüydü ve biraz irkildim. Üzerine kırmızı çizgili pijamasıyla gelen adam, isminin Sedat olduğunu söyledi. Sabahın körüydü ve biraz irkildim. Kapıyı açtım, “buyurun beyefendi, hayrola” dedim.

Leş gibi alkol kokuyordu ve acınası bir hâli vardı. Gözleri kan çanağına dönmüş, şaşkın ve üstü başı da perişandı. İçeri almak istemedim çünkü karımla kızım uyuyordu ve ne olduğu belirsiz bir sarhoşu, hiç de tanımadığım için, mahrem alanımıza sokmak istemedim.

Yalvarırcasına bir edayla bana baktı ve “Kerem Bey, sizin iyi bir psikiyatr olduğunuzu biliyorum. Lütfen bana ve aileme yardım edin” dedi.

Biraz tereddütte kaldım çünkü bu sorumluluğu almak istemiyordum ama kapıya gelip yardım isteyen, pejmürde, saçı sakalına karışmış bu zavallı adama yardım etmem, yani diğerkâmlık göstermem gerekiyordu. “Hayrola, sizin için ne yapabilirim” diye sordum.

***

Bir anda ağlamaya başladı ve “lütfen beni bu illetten kurtarın, elimde değil. Bazen şuurumu kaybedip karımla oğluma da vuruyorum, sonra da zerre kadar hatırlamıyorum” dedi. İsmini sorduğumda epey kafasını kaşıyıp, zorlukla hatırladı, 46 yaşındaymış ve adı da Sedat’mış.

İçimde merhamet duygusu uyandı ve eşikte konuştum. Senelerdir içermiş, işi gücü yokmuş, karısının parasıyla geçinirmiş, hiç arkadaşı yokmuş. Oğlunun bir süredir kendisinin peygamber olduğunu söylediğini ifade etti ve “bu zırdeliyi tedavi edin, ücreti mühim değil” dedi.

Oğlunu çağırdım. Bir metre doksan santim boyunda, babayiğit ve spor yaparak geliştirdiği vücuduyla heybetli bir şekilde karşımda duruyordu. Adı Mert’miş.  

Bu peygamberlik nasıl başladı, vahiy geliyor mu” diye sordum. Mütevazı ve mütebessim bir mahcubiyete “hayır Doktor Bey, öyle şeyler olmuyor” cevabını verdi.

Peki, evlâdım, istesen bir vuruşta babanı öldürecek kadar güçlü ve kuvvetlisin; neden bu kadar dayağa ve hakarete tahammül ediyorsun” diye sordum.

Yüzü mahcubiyetten kızardı ve “o benim babam, ona elim kalkamaz ki Kerem Bey” dedi.

***

Standart sorularımı sordum: “Hiç radyodan veya televizyondan mesaj alıyor musun, düşüncelerin okunuyor mu, olmayan sesler duyuyor musun”, içinden bir güç sana “peygambersin” diyor mu?

Hayır, efendim, sâdece bir kere öyle bir şey işitir gibi oldum ama bir hiç tekrarlamadı. Sâdece peygamber olduğum bana rüyamda Allah tarafından tebliğ edildi” dedi.

Eh, dört başı mamur bir şizofreni hastası vardı karşımda. O arada annesi de üst kattan indi; gözleri yaşlı ve çok mustaripti. “Aileyi tek başıma ayakta tutuyorum, ne olur bize yardımcı olun” dedi.

Kapıma gelen bu insanları geri çeviremezdim. Ücret talep etmedim. Babaya disülfiram (Antabus) verip bir süre hastaneye yatırmak istedim. Kabul etmedi ama ayaktan alabileceğini söyledi. Bu tedavi alkolden tiksindirmek için hastanede yapılmalıdır çünkü ölümcül yan etkileri olabilir.

Vazgeçtim ve bir antidepresan, Çinko içeren bir ilaç ve B12 vitamini ihtiva eden birer preparat yazdım. Düzenli olarak kullanmaya başladı ama tabii ki gene ayık olduğu her ân içiyordu.

***

Mert’i kendi arabama alıp fakülteye götürdüm. Norodol 20 mg Tablet, depo Prolixin (flufenazin dekaonat) yaptırdım ve kendi ellerimle sekiz seans EKT (elektrokonvülsif Terapi) uyguladım. O zamanlar herhangi bir narkoz vermeden, kendimiz yapabiliyorduk.

Hayretle gözlemledim ki, bu ilaçların yapması gereken yerinde duramama, akatizi, vücutta kasılma gibi hiçbir yan etki çıkmıyordu.

Çok sağlıklıydı ve bunu karaciğerinin ve böbreğinin çok çalışmasına, “hızlı metabolize edici” gruptan bir genç olmasıyla izah edebildim.

Bütün Kutsal Kitapları okumuştu ve kendini İslamiyet’e yakın bulmakla beraber, Kur’ân-ı Kerîm’de yazılanlar, eşcinsellerle ilgili ifadeler ve Hz. Muhammed’in veda hutbesindeki “karılarınızı gerekirse hafifçe dövünüz” şeklindeki ifadelerden hoşlanmamıştı.

Hiç insan başka birine vurur mu, bunu havsalam almıyor” dedi.

İlginç bir vak’aydı ve yardımcı olmak için bitin imkânlarımı kullandım.

Bir ayın sonunda, hiçbir şey değişmemişti ve hâlâ peygamber olduğundan emindi. Vahiyleri arada rüyalarında aldığını, hepsinin de barış ve mutluluk mesajları içerdiğini söylüyordu.

Babasının kendisinin bildiği bileli içtiğini, çok para batırdığını ve birkaç kere de başka kadınlarla ilişkiye girip, şuursuzca hareketler yaptı için hepsi tarafından terk edildiğini anlattı.

Bunlar ağır travmalardı ama Mert hep ermiş bir velî edâsıyla gülümsüyordu.

En son klozapin denedim. Bu ilaç şizofreni tedavisindeki en son seçeneklerden birisidir ve her hafta düzenli olarak kan sayımı yapılmasını gerektirir. Onu da altı ay kullandı, 600 miligrama kadar çıktım. Bana mısın demiyordu ve peygamberliği değişmiyordu. Kendine Eyyub diye bir de isim uydurmuştu.

***

Çok az sayıda ama kendisini seven arkadaşları vardı. Civardaki bir spor kulübüne yazılıp orada çalışmasını salık verdim.

Hemen dediğimi yaptı ve birkaç ay içinde heybetli bir sporcu oldu.

Spor yapmak vücuttaki endorfin ve enkefalini, serotonini arttırdığı için onun hem ruh hem de beden sağlığına iyi geliyordu.

Bir gün yanında kızıl saçlı, tek kulağında küpe olan on dokuz yaşında güzel bir genç kızla geldi, adı Aslı imiş.

Bak hayatım, bu benim doktorum Kerem Bey, sen de Aslı’sın, eminim seni çok sevecektir” dedi.

Bütün ilaçlarını usulünce kestim ve teşhisimi de geri aldım.

Bu genç iyi, ahlâklı, yardımsever ve herkese yardım eden, kendine özgü genç bir adamdı ve tedavisinin gerekmediğine karar verdim.

Sen en iyisi şu spor kulübünde vücut geliştirme ve biraz Uzakdoğu sporları çalış, en iyisi o olacak” dedim.

Babası bir süre sonra sirozdan vefat etti. O gün çok ağladı –ki bu gayet sağlıklı bir tepkiydi. Annesi de rahatlamıştı çünkü evdeki potansiyel katil artık hayatta değildi.

***

Son görüşmemizde “hayata asıl, kendini sev ve çevreni genişlet, evlenecek olursan da, mutlaka gelin adayıyla beni tanıştır evlât” dedim.

Tabii ki Hocam” dedi.

Sonra başka bir yere taşındılar ve bir daha hiç görmedim.

Hâlâ düşünürüm, “bu delikanlı peygamber miydi, değil miydi” diye…

Ne dersiniz, siz hiç böyle şeyler yaşadınız mı? 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 14 Aralık 2016 Çarşamba

Okumaya devam et
  1859 Hits
  1 yorum
1859 Hits
1 yorum

EPİLEPTİK PSİKOZ

Eskiden işler çok basitti: Eretizm (öfkelilik), Erotizm ve Mistisizm arada oldu mu, hemen bu teşhisi koyardık…Tarihe baktığımızda da Van Gogh’un kulağını keserken bir sara nöbeti geçirdiğini söyledik. Belki de porfiryası vardı...

Aslında işin kökenini başka zamanda arayabiliriz.


Hugling Jackson, ilk defa “jacksonien march” diye beyindeki anormal elektrik boşalımını tarif etmişti.

Daha sonra Penfield ve arkadaşları, kafatasını adeta bir yumurta tepesi gibi açtılar ve içine küçül elektrotlar yerleştirdiler. O zamanlarda aletler basitti ve MR, ne CT, ne de başka bir şey mevcuttu. Hepsi çok iyi gözlemciler ve iyi hekimlerdi. Daha ziyade sevgileriyle bilimi bir araya katarak, beyin ve omuriliği incelemeye çalışıyorlardı.

***

Hâlâ, klasik toniko-klonik epilepsi nöbetindeki görünüme de Jackson’un ismi verilir…

Pnömoensefalografiyle, yani belkemiğinden hava vererek beyni tetkik ederlerdi.

***

Tekniğin uygulanması yahut basit ve ilkeldi: Omuriliğin hemen altındaki bölgeye, yani iki kalça kemiğinin ortasındaki bölgenin altına kaba iğneler sokup, içeri hava basıyorlardı ve hangi beyin yarım küresinin veya bölgesinin durumuzu, içeri enjekte ettikleri havayla ölçüyorlardı ama ta o zamandan sağ yarım-kürenin daha ufak, soldakinin ise daha büyük olduğunu fark etmişlerdi…

***

Eh, bazen içeri bakteriler ve virüsler kaçıp, hastalananlar hattâ ölenler de olmuyor değildi. Kolay değildi çünkü henüz yeterince sterilizasyon (mikroplardan arındırma) işlemini yapamıyor ve alkolle, tentürdiyotla iğne sokulacak yeri siliyorlardı.

***

İşte, Penfield da tam o zamanlarda bu deneyleri yaptı. Kafataslarını yumurta kabuğu gibi açıyor, içeri soktukları ufak elektrotlarla, beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını keşfediyorlardı.

***

1091’de Broadman diye bir adam daha da büyük bir adım attı ve beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını ortaya koymaya başladı.

***

1981’de Lopsag Rampa ismindeki bir mistik ise, tam alnın ortasında, epifiz bezinin olduğu bölgenin telepatiden ve duru-görüden sorumlu olduğunu düşündü ve Üçüncü Göz diye kitaplar yayımladı. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bu bölgede bol miktarda demir iyonu mevcuttu ve kuşlardan yunuslara kadar pek çok omurgalı canlı, yönlerini bu sayede buluyorlardı. İnsanda ise bu yetenek neredeyse kaybolmuştu. Hâlâ da tam bilinmemekte…

***

Hanes Berger ise, insan beynindeki düşünceleri okuyacağını ve onların anlaşılır bir lisanla yazdırılabileceğini düşündü (1783-1841) ve ilk EEG aletini icat etti. O da, tam bir samimiyetle, bu sayede insanların düşüncelerinin kaydını yapabileceğini zannediyordu.

Büyük bir şeydi: Artık insanların düşünceleri, tasavvurları ve niyetleri kâğıda kaydedilecek, gizli saklı hiç da büyük bir adım bir şey kalmayacaktı. Eh, istihbarat güçleri de bu müthiş aletin ve mucidinin peşine düşmekte gecikmediler. Aslında astronomi öğrenimi yapmayı tasarlayan Berger, ailesinde yaşanan bir olayın ve Freud'un o senelerde ilgi uyandıran Rüya Yorumları'nın etkisiyle psikiyatriye yöneldi1897’de Jena Üniversitesi’de doktorasını tamamlayarak, 1900’de aynı üniversitenin Psikiyatri Kliniğinde çalışmaya başladı. 1906’da profesör, 1919’da bölüm başkanı, 1927’de de rektör oldu.

Ama o zamanlar Alman ve mucit olmak pek güçtü. Naziler her şeyine el koydular ve kendisini yandaşları olmakla suçladılar. Koskoca nöropsikiyatri profesörü bu iftiralara tahammül edemedi ve 1941’de geçirdiği bir melankoli nöbeti sonucunda intihar etti. Faşizmin ilk kurbanı değildi belki ama çok önemli bir isim bırakarak göçtü! Psikiyatri vakalarının nesnel temelini araştırmaya ağırlık veren Berger, beyinde kan dolaşımı, ruhsal durumların bedensel göstergeleri ve beyin ısısı konusunda değerli incelemeler yapmıştı. En önemli çalışması ise, insan beyninin biyoelektrik etkinliğini kaydetmek amacıyla geliştirdiği yöntemdir.

***

18. Yüzyılda İngiliz hekim John Walsh ile Galvani, adalelerdeki, Richard Caton ise hayvan kafatasını açarak ise hayvan kafatasını açarak, beyindeki biyoelektrik etkinliği kaydetmeyi başarmışlardı.

Belirttiğim gibi, Berger, beyin kabuğunun elektrik faaliyetinin (beyin dalgalarının) kafatasını açmadan da kaydedilebileceğini düşünüyordu ve bu faaliyetin, düşüncenin beyne aktarılmasında bir araç olarak kullanılabileceğini umuyordu.

Bir dizi başarısız deneyden sonra, 6 Temmuz 1924’te, oğlu Klaus’un saçlı derisine koyduğu elektrotlardan sinyal almayı başardı. (burada ödipal bir sakrifikasyon akla gelmiyor değil).

Ayrıca, denek gözlerini açtığında ve zihinsel faaliyette bulunduğunda, EEG’deki ritmin değiştiğini tespit etti. 1929’da yayımladığı bu gözlemler, nörolojide önemli bir teşhis ve araştırma yöntemi durumuna gelecek olan EEG’nin temelini oluşturdu.

 

***

O yıllarda özellikle Freudiyen anlayışın değer vermediği bu buluş, 1937’de Paris’te toplanan Psikoloji Kongresi’nde büyük bir övgüyle karşılandı (Psikanalizin tutuculuğu ve dışlayıcılığı o zaman da mevcuttu). Bu vesileyle, bir psikiyatrın buluşu Nörolojiye kaptırılmıştı ama 2000’li yıllarda bu iş gene tersine dönecekti…

***

Tıpkı Gazali’ın (1058-1011) içtihat kapısını kapatması gibi, onlar da sinir-bilimin bütün sırlarını çözdüklerini vehmediyorlardı.  Epey sonra anlaşılacaktı ki, bu büyük müçtehit, filler ve körler meselini, kadim Hint bilgeliğinden almıştı ve İslam tasavvufuna pastalaşmıştı. Sırf bu bile, dinlerin evriminin bir göstergesidir.

Bilimde de aynı şeyi görüyoruz işte…

***

Gene o senelerde, sara (epilepsi) nöbeti geçirenlerde deliliğin düzeldiği, bunu da EEG’den takip etmenin mümkün olduğu keşfedildi. Landolt ismindeki bir bilim adamı buna zoraki normalleşe (forced normalization) adını verdi.

Bunları takip eden iki uyanık İtalyan bilim adamı (1937) Lucio Bini, ondan ilhamla da Ugo Cerletti ve Lucio Bini, ilk defa EKT (elektrokonvülsif Terapi: Elektroşok) aletini icat ettiler.

***

Madem beynin kendi anormal elektrik boşalımı akıl hastalığına iyi geliyordu, bunu dışarıdan elektrik vererek niye yapmasalardı ki?

Buna bakarak, hemen akabinde, Ensülin ve Barbitürat Koma Terapileri de icat edildi ama bunlarda zayiat fazla oluyordu. Terk edildiler.

***

Tabii ki bilim adamları rahat durmadı ve Rus bilim adamlarından Giljarowski tarafından Elektro-Uyku Terapisi icat edildi (2014). Aslında, tıp babalarından İbni Sina ve Hippocrates ile beraber anılan Galenius, ta MS 200 civarında tıbbî tedavilerde elektrik balıklarının tatbik edilmesini salık vermişti. Sonradan bu da pek işe yaramaz bulundu.

***

Nihayet, 1900’lerin sonu ve 2000’lerin başında haloperidol, klorpromazin, imipramin ve ilk MAO inhibitörleri geliştirildi (fenelzin, nialamid vs.).

Bir anda tımarhaneler boşalmaya başlandı.

İlkel soğuk su banyoları, boğmak üzereyken kurtarma gibi dehşet verici uygulamalar ve lavmanlar terk edildi.

Artık ilaçlar vardı!

***

Denir ki, 1800’lerin başında Dr. Pinel ilk şizofreni hastasını zincirlerinden çözüp sokağa saldığında, hasta sevincinden çatlayıncaya kadar koşmuş.

Ve süratle gelişen psikoterapiler gündeme geldi.

Hepsi de Hipnozdan doğdular, Psikanalizle tanındılar ama bu yöntem sınıfta kalırken, diğerleri coştu!

***

Psikoterapi Türleri

Bütüncül Psikoterapi: Bütün psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Dinamik Psikoterapi: Dinamik psikoterapi, yapıtaşı olarak Freud’un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri, Kendilik Psikolojisi gibi diğer dinamik ekollerle devam etmiştir. Bu ekoller psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve hipnoz, serbest çağrışım ve rüyalar yoluyla bunları irdeler.

Bilişsel Psikoterapi: Bilginin işlenmesi sürecinde; temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının tedavisi bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Kognitif terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema terapisi, fikirsel duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışçı Psikoterapi: Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği ya da davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Bilişsel - Davranışçı: Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkili sonuçlar ortaya çıkarttığını net olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki yöntem bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi: Varoluşçu psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır

Sistemik Psikoterapi: Palo Alto’dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970’lerde geliştirdiği, matematik sistem teorileri, iletişim teorileri ve aile dizin çalışmalarının temelini oluşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

Geştalt Psikoterapi Yaklaşımı: 1940'lı yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almanca’da kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Sonuç: 400’den fazla psikoterapi var ve hepsinin de temeli şu veya bu şekilde ikna etmeye dayanır.

Meslekte üstatlaştıkça, her terapist kendi stilini geliştirir ve onu diğer tedavi yöntemleriyle birlikte uygular.

Bunu kim mi söylemiş?

Dr. Bayram Karasu!

Bir röportaj: http://www.hurriyet.com.tr/amerikan-jet-sosyetesinin-erzurumlu-psikiyatri-toksoz-bayram-karasu-10142591

Kentteki en zenginlerin yaşadığı, hatta geçenlerde Tom Cruise ve ailesinin de taşındığı Upper East Side (Yukarı Doğu Yakası)’daki muayenehanesinde randevu verdi bana. New York’taki Central Park’ın tam yanında, Guggenheim Müzesi’ne bakan gösterişli binada, yeşil duvar kâğıtlarıyla süslenmiş, loş, dar ve eski duran odada konuşmaya başladığımızda, herhalde alışkanlık sonucu saatine baktı.

Hastalarından 45 dakika için 600 Dolar seans ücreti alan ve genelde haftada iki seans terapi uygulayan Karasu ile İngilizce konuştuk. Lokanta Türkçesi diye tarif ettiği kırık Türkçesi yerine İngilizceyi o tercih etti.

İlk sosyetik hastasını, daha 1969’da kente gelir gelmez, o yıl ölen bir doktordan devralmış. Sonra ondan duyan diğerleri derken, kısa sürede New York sosyetesinin doktoru haline gelmiş. Beni zenginler konusunda zengin hastalarım yetiştirdi diyor. New York’ta yaşayan ve iki yıl önce ölen Ahmet Ertegün, Arif Mardin gibi isimleri bilirken neden Karasu’yu çok tanımadığımızı sordum. Etrafında fazla Türk dostu olmamasına bağladı. Ertegün ve Mardin ile hayattayken görüşüyormuş. Bir de yine New York’ta yaşayan, Osmanlı Hanedanı’nın şu andaki reisi Ertuğrul Osman Efendi ile. Onun dışında çok Türk tanıdığı olmadığını söylüyor. 

SONUÇ

Stanley Cobb’un (1887) söylediği gibi, psikiyatri tıp bilimlerinin en yenisi ama sanatlarının en eskisidir.

***

Peki, epileptik psikoz var mı?

Hem de çok ama kuşkulanmak, iyi öykü almak ve Uyku EEG’si çektirmek gerekiyor. Ben çok yakaladım ve yayınladım. Hem de evrimsel izahlarını katarak.

Tedavisinde antiepileptikler (msl karbamazepin) ve düşük doz nöroleptikler kullanılabilir. Boşaltıcı EKT fikri pek revaç görmemekte...

Sağlık, esenlik, bilim ve barış dolu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Kasım 2015 Perşembe

Okumaya devam et
  3609 Hits
  0 yorum
3609 Hits
0 yorum

HEM DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU, HEM DE PSİKOZ VARSA…

Bu tam bir meydan okumadır ve sık görülür…

Düşünün ki hem şizofrenisi hem de DEHB sorunu olan bir hastayla karşı karşıya kaldınız.

Ne yapardınız?

***

-Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu


 

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi bütün bir hayata yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Biyolojik kökenleri üzerine yapılan kalıtım, genetik ve beyin görüntüleme araştırmaları, bu bozukluğu anlayabilmemiz yönünde önemli katkılar sağlamıştır.

İyi tanımlanmış bir psikiyatrik bozukluk olmasına karşın, DEHB teşhisiyle ilgili gerek sosyal-kültürel itirazlar ve gerekse eklenen psikiyatrik eş-teşhisler, onun iyi anlaşılamayan bir bozukluk olarak kalmasına yol açmaktadır.

Ayrıca, rahatsızlığın belirli dönemlerde farklı belirtilerinin ön plana geçişi anne-babaların, eğitmenlerin ve hatta hekimlerin kafasını karıştırabilmektedir

-Yaygınlık

Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta %8, ergenlikte %6 ve erişkinlikte %4 olarak bildirilmektedir. Çocukluk çağında zaten var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel (fevrice: itkisel) davranışlar ilk olarak okula başlamayla fark edilir bir hâle gelmektedir. Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbî yardım almaları için yönlendirilebilmektedir.

]

 

Yani önde gelen belirtiler hiperaktivite olduğunda, dikkatsizlikle ilgili belirtilerin önde olduğu durumlara göre daha erken tedavi başvurusu olmaktadır. Yine de tedavi arayışı ve etkili tedavilere ulaşma sayıları, bozukluğun yaygınlığı değerlendirildiğinde, oldukça düşüktür. Böyle hastalar tedavi edilmezse, pek çoğunda ileride sosyal uyum sorunları ve Antisosyal-Sınırda Kişilik Bozukluğu gelişir.

]

Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir.

Ancak, bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen birçoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkar veya sürer gider…

Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken, çocukluk döneminden farklı olarak, erişkin hayatının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir. 

-Kızlar da risk altında!

Çocukluk döneminde çeşitli çalışmalarda erkek: kız oranı 2:1 ilâ 6:1 arasında bildirilirken erişkinlerde eşit (1:1) bulunmuştur.

Yaşla birlikte ortaya çıkan cinsiyet oranlarındaki bu değişimin çeşitli açıklamaları olabilir. Bunlardan biri, erişkin dönemde özellikle dikkat eksikliği semptomlarının soruna yol açması ve kadınlarda dikkat eksikliği belirtilerinin baskın olmasıyla cinsiyet oranının eşitlenmesidir.

Diğer bir ihtimalse, çocukların yakınları tarafından, erişkinlerin ise kendilerinin başvurması ve yakınmalarını dile getirmesidir.

Dikkatsizlik daha çok bireyi, diğer yıkıcı semptomlar ise daha çok çevreyi rahatsız etmekte ve erkek çocuklardan daha çok yakınılmaktadır. Belirtilerini dışa vuran erkeklerin tersine, kız çocuklar genellikle olumsuz geri-bildirimleri içselleştirme, özür dileme, uyum sağlamaya çalışma, suçu üzerine alma ve kavga etmeme eğilimindedirler.

Beklentileri karşılamak için daha çok çalışarak ve yetersizlikleriyle başa çıkarak başarılı öğrenciler olmayı lise dönemine dek sağlayabilirler. Ama bozukluğun daha sessiz seyrediyor olması ve bu sebeple müdahale edilebilir olan bir sorun alanına gereken müdahaleleri yapamama, kadınların hayatına, özellikle akademik gelişimlerine önemli zararlar vermektedir.

-Duruma Eklenen eş-Teşhisler, Eşlik eden diğer Ruhsal
Bozukluklar

Çocuklar ve erişkinlerle yapılmış çalışmaların sıklıkla işaret ettiği psikiyatrik eş-teşhisler şunlardır: Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu, Davranım bozukluğu, Anksiyete bozuklukları (Panik Bozukluğu, Obsesif Kompulsif bozukluk), Tik bozukluğu, Duygudurum bozuklukları (Depresyon, Distimi, Bipolar Bozukluk), Öğrenme bozuklukları ve Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları olarak adlandırılan ruhsal hastalıklar. 

Başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi bazen DEHB semptomlarının gizlenmesine, örtük kalmasına veya ilaçlarla bir bozukluğu tedavi ederken diğerinde bozulmalar ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

-Tedavi

Erişkin dönemde neredeyse bir kural olan psikiyatrik eş-teşhis ve erişkin hayatın karmaşıklığı, çocuklardan farklı olarak erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarını gerekli kılmaktadır.

Nörobiyolojik zemini olan DEHB için ilaç tedavileri bütüncül tedavi yaklaşımının temelini oluşturmaktadır. İlaçların erişkinde tıbbî ve ruhsal eş-teşhisleri gözeterek planlanması gereklidir. Bundan sonra sıra sorun odaklı, yapılandırılmış Bilişsel Davranışçı Psikoterapileri tedaviye eklemeye gelmektedir. Psikanalizin yeri yoktur. Hipnoz ise, ancak ilaçla kontrol altına alınan vakalarda, ek olarak kullanılabilir.

***

Erişkin dönemde DEHB kişinin davranışları, duyguları, ilişkilerini ve kendisini nasıl değerlendirdiğini güçlü biçimde etkiler. Erişkin dönemde özsaygı ve utancın birincil belirleyicisi kişinin kendini çocukluk ve ergenlik döneminde nasıl değerlendirdiğidir.

Erişkin DEHB vakaları çocukluk çağından beri başlamış olan ve etkili başa çıkma becerilerini engelleyen temel nöropsikiyatrik bozukluklara sahiptirler. Dikkatin çelinebilirliği, organize olamama, verilen görevleri sürdürme güçlüğü ve dürtüsellik gibi özgül belirtiler DEHB olan bireylerin etkili başa çıkma becerileri geliştirmelerini öğrenme veya kullanmalarını önleyebilir. Etkili başa çıkma becerilerinin yokluğu nedeniyle bu bozukluğa sahip kişilerin çoğu tekrarlayan başarısızlıklar yaşamıştır veya mağlubiyet olarak adlandırabilecekleri deneyimleri olmuştur.

Bu başarısızlık öyküleri kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Bunun yanı sıra, üstlendikleri görevler konusunda da işlevsel olmayan düşünceler geliştirebilirler. Sonuç olarak ortaya çıkan bu olumsuz düşünce ve inançlar da, var olan kaçınma davranışları veya çelinebilirliği arttırabilir. Bu düşünce ve inançların sonucu olarak kişiler görev yahut sorunla karşı karşıya kaldığında dikkatleri daha çok kayabilir ve ilişkili davranışsal belirtiler daha da kötüleşebilir.

Tedavide, bu bozukluğa sahip olanlar sıklıkla bildirdikleri gibi organizasyon ve planlama güçlükleri, dikkat dağınıklığı, kaytarma-kaçınma davranışları, iletişim güçlükleri ve anksiyete-depresyon-öfke belirtilerine odaklı, yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerden önemli yararlar sağlayabilir. 

Hayat boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik veya hiperaktivite yakınmaları olan bütün erişkinlerde DEHB teşhisi akla gelmelidir; rahatlıkla Antisosyal Kişilik Bozukluğu ile karışır. Bunda bahsedilen ilaçlar işe yaramaz ama –hangi yaşta olursa olsun- DEHB’nda faydalı olur.

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu hayata, kişiler-arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisidir.

DEHB ister çocukluk ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiler. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç erişkinlerde DEHB mevcudiyetinde sigara ve madde kötüye kullanımı, yasal sorunlar, akran ilişkilerinde bozulma, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük ve psikiyatrik eş-teşhisler gözlenir.

Erişkin dönemde neredeyse bir kural olan başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi, diğer bir deyişle psikiyatrik eş-teşhis varlığı ve erişkin hayatının karmaşıklığı, çocuklardan farklı olarak, erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarının uygulanmasını gerekli kılıyor.

İlaçlarla tedavinin eş-teşhisi gözeterek planlanması ve buna sorun odaklı olarak yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerin eklenmesi oldukça önemlidir. DEHB ile ilgili güçlükleri çocukluklarından beri yaşayan kişiler; hem erişkinlik döneminde benzer belirtiler sergilerler hem de bazen belirtiler gerilese bile çocukluk döneminde almış oldukları hasarların yansımalarını yaşam boyu taşırlar.

Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde teşhisinin konup uygun tedavileri alması önemlidir.

Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için, rahatsızlık fark edildiğinde bütün tedavi imkânları kullanılarak etkili bir tedavi hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılmalıdır. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması ve DEHB yakınmaları olan bireylerin psikiyatri uzmanına yönlendirilmesi gereklidir.

***

Günümüzde çocuklarda sık görülen psikiyatrik hastalıkların başında, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu geliyor. Her ne kadar psikiyatri alanı dışındaki kişiler tarafından bunun bir hastalık olmadığını fikri kabul ettirilmeye çalışılsa da, bu durum çocuğun ve ailesinin yaşam kalitesini kötü yönde etkileyen, okul başarısını düşüren, yanında başka rahatsızlıklar geliştirebilen bir hastalık.

Öte yandan, bu şikâyetlerle uzmanlara başvuran ve çocuğu teşhis konan pek çok ebeveyn, ilaçlarla ilgili “Yan etkileri nelerdir? Bağımlılık yapabilir mi? Çocuğumun iç organlarına bir zararı olur mu? Ne kadar sürede etkisini gösterecek? İlacı bıraktıktan sonra yine eski durumuna dönerse ne yapacağım” gibi sorularla boğuşuyor. Neurofeedback ve Neurobiofeedback Terapi, Psikoterapi ve Bilgisayar Destekli Kognitif Terapiler ise, “ilaçsız tedavi” arayışına giren aileler için çözüm yolu olabiliyor. Ben hiç denemedim!

ABD’de DEHB teşhisi alan çocuklarda öncelikli tedavi yöntemi olarak kullanılan buna karşılık ülkemizde adı yeni yeni duyulan bu uygulamalarla ilgili olarak ilaçsız tedavi de seçenekleri var.

-Dikkat Eksikliği ve Hipertaktivite Bozukluğu (DEHB) toplumda ne sıklıkta görülüyor? 

DEHB, genelde erkek çocuklarda fazla görülüyor. Görülme sıklığı yüzde 3-4 ama yetişme ortamına göre, kültüre göre, biyolojik farklılıklara göre değişik ülkelerde farklı oranlardan söz edilebilir. 

-Bu farkın ortaya çıkmasında kültürel öğeler mi, genetik miras mı etkili oluyor?

DEHB, genetik bir rahatsızlıktır ve yüzde 80-90 oranında genetik nedenlerle ortaya çıkar. Beynin frontal (ön) loblarındaki ileti ve kanlanma bozuklukları ön planda olmak üzere, diğer beyin bölümleri ile de ilgilidir ve genetiktir. Bir soyda ortaya çıktığı zaman, bir sonraki nesilde çıkma ihtimali oldukça yüksektir. 

-DEHB yeni bir hastalık mı, yoksa eskiden de vardı fakat bilinmiyor muydu?

Her zaman vardı mutlaka ama teşhis kıstasları belirlenip de teşhis koyma aşamasına gelinmesi yaklaşık 15 yıllık bir süreç.

-Bu çocukların aileleri neler yaşıyorlar? 

Genelde ailelerin küçük yaş grubunda yaşadığı en büyük sıkıntı, özellikle yürümeye başladıktan sonra, bir buçuk iki yaştan itibaren çocuğun aşırı hareketliliği. Ama bildiğiniz klasik bir yaramazlık boyutunda değil, hakikaten hiç durmaksızın sürekli hareket halinde olması, hiçbir şeye konsantre olamamasını, daha çok dürtüsellik anlamında çocuğun kendini tutamayıp sürdürdüğü birtakım davranışlardan söz ediyoruz. Bazen çok konuşma olabiliyor. Oyuncaklara, eşyalara zarar verme gibi durumlar olabiliyor. Yaş büyüdükçe hareketliliğin ön planda olduğu veya dikkat eksikliğinin ağır bastığı tipler ayrışmaya başlıyor yavaş yavaş. 

-DEHB Teşhisi Nasıl Konulur?

Teşhis için çocuğun beş buçuk, altı yaşında olması lazım. Bu yaş öncesinde ancak belirtilerden söz edebiliriz. Dünya Psikiyatri Birliği tarafından belirlenen teşhis ölçütlerini karşılaması gerekir. Yaş gruplarına göre mutlaka nöropsikolojik testler yapılmalıdır. Birinci aşamada çocuğun yaş grubuna göre psikomotor gelişimi değerlendirilir. İkinci aşamada “herhangi bir organik bozukluk var mı, beyinde başka bir sıkıntı olabilir mi” gibi şüpheler araştırılır. Üçüncü aşamada dikkat ve konsantrasyonla ilgili uygulamalı testlere geçilir. Bunların sonucunda çocuk rakamsal olarak takvim yaşına göre normalin ne kadar dışında kalıyor, bu tespit edilir. 

Bunlardan sonra cihazla ölçüm yapılır. Cihazla yapılan ölçümü bazal metabolizma gibi düşünün. Herhangi bir anda hiçbir aktivite yapmaksızın, çocuğun dikkat süresi ne kadar, konsantrasyonu ne kadar derinlik içeriyor, bununla ilgili dışarıdan hiçbir yönerge vermeden bazal olarak dikkat ve konsantrasyon ölçülür. 

-Anne babalar, daha çok, çocuk hangi yaşlarda iken başvuruda bulunuyor?

Genelde başvurular, çocuk ilköğretime başladıktan sonra oluyor. Aile o döneme konduramayabiliyor veya anlamamış olabiliyor. Ama okula başlama ile beraber kurallara uymada güçlük, söz almadan konuşma, davranışlarla ilgili bozukluklar ön plana geçince başvurma ihtiyacı doğuyor. Aslında anaokulu ve kreş döneminde de belirtiler anlaşılabilir. Hem ailenin farkındalığının yetmediği, hem koşulların çok elvermediği durumlarda pek çok çocuk, ilkokul 3-4'e kadar akademik uyum anlamında da sosyal uyum anlamında da bir şekilde okulu götürebiliyor. Ama akademik programın ağırlaşması ve kuralların çeşitlenmesi ile beraber 9-10 yaştan sonra tablo daha da şiddetlenmeye başlıyor. 

-Teşhis sonrası izlenecek yol nedir?

Genelde teşhis konulduktan sonra bütün dünyada eğilim, ilaç tedavisinin başlamasıdır. Birçok laboratuvar incelemesi, tıbbi muayene ve tetkiklerden sonra karar aşamasına gelinmelidir ilaç tedavisinde.

Benim görüşüm, öncelikle ailenin uygulanacak psikoterapi seansları, davranışçı terapiler ve ilaçsız uygulanabilecek tedavi yöntemleri hakkında bilgilendirilmesi, daha sonra ilaçsız olabilecek seçeneklerin ön planda tutularak yapılabileceklerin aileye sunulması ve birlikte karar verilmesi gerektiği yönünde.

-DEHB tedavisinde ilaçların ne gibi sakıncaları olabilir? 

İlaçlar, beyni uyarıcı bir mekanizma ile etki gösteriyor. İki grup ilaç var. Bir grup ilaç, özel reçeteye tâbidir. Etki süresi 3 saatten 6 saate kadar değişebilir. Bu süre içerisinde çocuğun dikkatinde artış gözlenir ve hareketlilikte de bir yavaşlama olur. İlacın kandaki düzeyinin azalması ile etki ortadan kaybolur. Bu nedenle ara ara doz takviyeleri yapmak gerekir. İkinci grup ilaç ise özel reçeteye tâbi değildir. Bu ilaçta etki süresi daha uzundur fakat verim daha kısıtlıdır. İlaç tedavilerinde rastlanan bazı yan etkiler olabiliyor. İlaç tedavisi çocuğa uygun mu konusunun çok iyi araştırılması gerekiyor. Mutlaka tam kan sayımı yapılması, karaciğer fonksiyonlarına bakılması, kemik metabolizması, kas yoğunluğu, böbrek fonksiyonları, hormonal testler yapılması gerekiyor. Ayrıca ilacın oluşturabileceği kardiyak problemler için mutlaka kardiyoloji incelemesi gerekiyor. Beynin kanlanması ile ilgili bir süreç oluşturduğu için, beyin incelemesi de yapılmalıdır. Epileptik nöbete de sebep olabilir bu ilaçlar nadiren...

-Bu ilaçları kullanan çocukların, ilerleyen yaşlarda bağımlı olma riski var mı?

İlaç, kullanıldığı sürece olumlu etkileri olan bir tedavi yöntemi… İlacı kestiğiniz anda hastalığın örüntüsü devam ediyor. Yani hastalık düzelmiş olmuyor. Bir süre sonra çocuk veya genç, davranışını kontrol etmekte zorlanıyorsa, davranış bozuklukları nedeni ile eleştiri alıyorsa, akademik başarısı iyi gitmiyorsa ilacın dozunu artırabiliyor veya ilaçsız kalmama ile ilgili isteklerde bulunabiliyor. Sonuçta ilaçlar fizyolojik olarak da sinir uçları ile alakalı bir mekanizma ile çalıştığı için, bir süre sonra vücut onu öğrenmiş ve arzu eder hale geliyor (bu bilgi doğru değil). Ama DEHB olan çocuklarda yapılan araştırmalar şunu da gösteriyor: Tedavi olmayanlarda, ileride bağımlılık yapıcı maddelere ve alkole olan eğilim de artıyor. 

-DEHB ilaçsız nasıl tedavi ediliyor?

İlaçsız uygulanabilen iki tane yöntem var şu anda dünyada: Neurofeedback ve Neurobiofeedback Terapi, ülkemizde çok yaygın olarak kullanılmasa da, ABD’de öncelikle kullanılan yöntemler.

Neurofeedback terapi, beyin dalgalarını istenilen şekilde değiştirmeye yönelik, dijital teknoloji temelli nispeten yeni bir eğitim/mental egzersiz yöntemi olarak tanımlanabilir. Hiçbir yan etkisi olmayan, uygulama yapılan beynin bozuk olan frekanslarını kişiye egzersizler yaptırarak güçlendiren ve bu düzelmeyi kalıcı hale getirmeye çalışan bir yöntem. 

Adeta kasları çalıştırmak gibi, beyni çalıştıran bir sistemden bahsediyoruz yani... 

Evet. Burada amaç, kişinin öğrendiği kontrol mekanizmasını kalıcı hale getirebilmesini sağlamak… Kişinin konsantrasyonunu ve motivasyonunu ayarlayabilmesi, dikkat süresini artırmasını, öğrenme hızını ve hafıza işlevini geliştirebilmesi için beynin eğitilmesi ile ilgili bir yöntem. 

Uygulama nasıl yapılır? 

Öncelikle çocuğa standart bazal bir çekim yapılır ve normalin ne kadar dışında olduğu saptanır. Yapılan incelemelerle kişiye özel bir protokol çıkarılır. Yani öncelikle beynin hangi bölgesi ile çalışılacak, sırası ile hangi bölgeler taranacak, hangi bölgelere tedavi uygulanacak bunun tespiti yapılır. Her bir seansta, giderek zorlaşacak şekilde birtakım aktiviteler yaptırılmaya başlanır. Görsel ve işitsel uyaranlarla çalışılır. Akım vermeksizin, kulaktan ve beynin farklı bölgelerine denk gelecek şekilde elektrotlar kullanılır. Seanslar bir psikolog kontrolündedir ve 30 dakika sürer. Yöntemin kalıcılığı için gün aşırı uygulama önerilir. 

-Seanslar ne gibi aktiviteler içeriyor? 

Küçüklerde keyifli aktiviteler koymak zorundayız, çünkü çok çabuk sıkılıyorlar. Örneğin ekranda bir nesne izliyor ve düşünce gücü ile o nesneyi büyütebildiğini, küçültebildiğini, hareket ettirebildiğini görüyor. Aslında çok keyifli… Genelde ilk tepkileri şöyle oluyor: “Ben bunu nasıl kontrol edebiliyorum”. İsteyenler belgesel izleyebiliyor, müzik dinleyebiliyor... Örneğin müziği tam konsantrasyonla dinleyen bir kişi, son derece kaliteli bir müzik dinlemiş oluyor. Dalga frekansını çok iyi bir ayarda tutmayı öğrenebiliyor çünkü. Ama biraz dikkati dağıldığında müzikteki bozulmaları fark edebiliyor. Bu da kişiye, neyi ne kadar yapabildiğini göstermesi açısından keyifli bir uygulama. 

Kaç seans gerekiyor?

Minimum 30-35 seans. 100’lü seanslara kadar çıkabiliyor. 

-Seanslarda öğrendiği çocuğun hayatına başarı olarak ne zaman yansıyor, bu sürenin sonunda hastalıkla işi tamamen bitiyor mu? 

DEHB teşhisi konmuş ve bu tedaviden yararlanmış bir çocuğun, tekrar ciddi bir sorunu olmuyor ama olumsuz deneyimler, travmalar veya ergenlikle ilgili sıkıntılar olabilir. O zaman ailenin yeniden danışmanlık alması gerekebiliyor. 

-Tedaviye ilacın da eklenmesi gerekiyorsa bu durum ne kadar sürüyor? 

Çok mecbur kalındığında eşlik eden bir ilaç tedavisi uygulandı diyelim. O zaman bu yöntem sonuç vermeye başlayana kadar ilaca devam ediliyor. Daha sonra dozu azaltılarak kesiliyor. İlk 15-20 seans kullanılabilir ama daha sonrasında ilacın da devrede olması, beyinde birtakım şeyleri kimyasal olarak değiştirdiğinden, tedaviyi olumsuz veya gereğinden fazla olumlu şekilde etkileyebilir. 

-Düzelme ne kadar sürede görülür? 

Çocuktan çocuğa çok fark ediyor. Genelde ailelerin beklentileri çok yüksek oluyor 5-10 seanstan sonra çok mükemmel şeyler gördüklerini söyleyenler de oluyor, hiçbir şey değişmedi diyenler de oluyor. Yorum yapmak için minimum 20 seans gerekiyor. Genelde 20-25 seanstan sonra davranışlarda ve dikkatle ilgili problemlerde yavaş yavaş düzelme görülüyor. 30-35 seansa ulaşıldığında zaten çok güzel sonuçlar alınmış oluyor. Uygulama bittikten, beyin bu durumu iyice özümsedikten bir ay sonra ise seansların olumlu etkisi çok daha net görülüyor. 

Bu yöntemin işe yaraması çok tartışmaya açıktır

***

Keşke işler bu kadar basit olsa. Tek başına DEHB olsa belki ama konumuz karmaşık vakalar

Bunlarda hemen daima ilaç tedavisi şart!

***

Yaygın kabul gören DEHB tedavisi algoritmasına göre ilk basamakta tercih edilen ilaçlar uyarıcılardır (stimülanlar) kullanılır. Türkiye’de Temmuz 2011 tarihi itibariyle bu gruba sadece metilfenidat (Ritalin®, Concerta®) ve eşdeğerleri bulunmaktadır. Genel olarak DEHB vakalarının yaklaşık %70’inin tedaviye cevap vereceği öngörülür.

Tedaviye cevap vermeyen veya yan etkiler sebebiyle ilaç tedavisini kullanamayan çocuk ve ergenlerde ikinci basamak ilaç tedavisinde trisiklik antidepresanlar, atomoksetin ve bupropion (Wellbutrin) yer alır (halen piyasada yok). Biz birkaç vakada venlafaksinle (Efexor vs.) iyi netice aldık.

Atomoksetin (Strattera®) son yıllarda ilk basamak tedavide de yer almaktadır. 

Üçüncü basamakta ise alfa-2 noradrenerjik agonistler (klonidin: Katapres), guanfasin (Estulic vs.) yer alırken, dördüncü basamakta da Monoamin Oksidaz (MAO) inhibitörleri (msl. moklobemid) önerilmektedir. Bu ilaç da, 1000 mg/günün üzerine çıkıldığında, tipik bir klasik MAOI (fenelzin, nialamid vs.) gibi etki gösterir ve tiraminsiz diyet uygulanması gerekebilir.

Öte yandan, eşlik eden davranım sorunları ve tikler için risperidon, depresyon ve kaygı bozuklukları için seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSGİ) eklenebilir. 

***

Okul öncesi dönemdeki çocuklarda özellikle yeterli sayıda ilaç çalışması yapılmamış olduğundan ilaç tedavisinin olası faydaları, riskleri ve ilaçsız kalmanın olası riskleri göz önüne alınır ve doktor aile ile birlikte ilaç kullanıp, kullanmama karar verir.

Gelişimsel özellikler, beynin kimyası, karaciğer ve böbrek işlevleri, metabolizma hızı, aile içi işlevler ve benzeri çok sayıda etken dikkate alınır. Küçük yaştaki çocuklarda stimülanlar yerine atipik antipsikotikler (msl. risperidon) kullanımı daha fazla bilgi birikimine sahiptir.

risperdal şurup ile ilgili görsel sonucu

 

Bu nedenle birçok klinisyen dürtü kontrol ve dikkat sorunları için risperidonu tercih etmektedir. Son yıllarda özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde okul öncesi çocuklardaki DEHB belirtilerine yönelik alfa-2 adrenerjik agonistlere (msl. klonidin, guanfasin) yeniden bir ilgi artışı dikkat çekmektedir. 

Çocuklarda ilaç kullanımı: Ebeveynlere öneriler 

Çocuk ve ergenlerdeki bazı psikiyatrik bozukluklarda ilaç tedavisi tedavinin önemli bir parçası olabilir. Psikiyatrik ilaç tedavisi sadece kapsamlı bir tedavi planının parçası olarak uygulanmalıdır. Doktorun değerlendirme ve takibe devam etmesi gereklidir. Çocuklarının tedavi planı içinde ilaç tedavisi tavsiye edilen ebeveynler mutlaka bilgilendirilmelidir. Çocuklar da anlayabilecekleri bir dil kullanılarak ilaç tedavisi tartışmalarına dâhil edilmelidir. Aşağıdaki soruları sorarak çocuklar, ergenler ve ebeveynleri ilaç tedavileri konusunda daha iyi bir bilince sahip olabileceklerdir. Eğer bu soruları sorduktan sonra halen sorulacak soruları veya şüpheleri mevcutsa ikinci kez düşünme konusunda kendilerini rahat hissetmelidirler. Şu soruların cevaplarını aramalısınız: 

1. İlacın adı ne? Başka adlarla da bilinmekte mi? 

2. Çocuğuma benzer durumu olan diğer çocuklardaki etkililiği hakkında neler biliniyor? 

3. İlaç tedavisi çocuğuma nasıl faydalı olacak? 

4. Ne zaman işe yarayacak? 

5. Bu ilaç kullanımına bağlı görülen en sık yan etkiler nelerdir? 

6. Nadir veya ciddi yan etkiler nelerdir? Varsa hangisi olabilir? 

7. Bu tedavi bağımlılık yapar mı? Kötüye kullanılabilir mi? 

8. Tavsiye edilen doz nedir? Ne sıklıkla alınmalı? 

9. Çocuğum ilaca başlamadan önce yapılması gereken laboratuar testleri var mı (msl. kalb testleri, kan testleri vs.)? Çocuğum ilacı alırken yapılması gereken testler var mı? 

10. Çocuğumun ilaca olan cevabı, muhtemel doz değişikliklerini takip edecek doktoru olacak mı? 

11. İlacı aldığı müddetçe çocuğumun uzak durması gereken yiyecekler var mı? 

12. İlacı aldığı müddetçe çocuğumun uzak durması gereken aktiviteler var mı? Aktiviteler için herhangi bir tavsiye edilen önlem var mı? 

13. Çocuğum ne kadar zaman bu ilacı almaya ihtiyaç duyacak? 

14. İlacı bırakma kararı nasıl verilecek? 

15. Herhangi bir problem çıkarsa ne yapayım? (msl. çocuğum hastalanırsa, dozları atlarsa veya yan etki olursa).

16. İlacın fiyatı ne kadar? Rapor gerekli olur mu? 

17. Çocuğumun öğretmenini, okul hemşiresini ilaç hakkında bilgilendirmeli miyim?

***

Aşağıda DEHB tedavisinde kullanılan çeşitli ilaçlarla ilgili bazı temel bilgilere yer verilmektedir. Bu ilaçların bazıları DEHB’nin temel belirtilerine (msl. dikkat sorunları, dürtüsellik) yönelik olarak kullanılabilir. Diğer bazıları ise DEHB’ye çok sık eşlik eden durumlar da dikkate alınarak kullanılan ilaçlardır. Daha ayrıntılı bilgi için ilaçların prospektüs bilgilerinden yararlanılabilir. 

Metilfenidat (Ritalin®, Concerta®) 

Metilfenidat DEHB tedavisinde en sık kullanılan etken madde olarak belirtilebilir. Metilfenidat 1937 yılında icat edilmiş, 1956’da kullanılmaya başlanmıştır. DEHB’de etkililiği ve güvenilirliği yüzlerce çalışmada gösterilmiş, bütün ilaçlar arasında etkililiği en yüksek olanlar arasında yer alan bir moleküldür.

Metilfenidat kullanımı DEHB’yi ortadan kaldırmaz, belirtileri ortadan kaldırabilir. DEHB’nin de ortadan kalkması için ek tedavi yaklaşımları ve olabildiğince uzun süreli ilaç tedavileri gerekli olmaktadır. Alındığı sürece etkilidir ve hafta sonlarında, akademik performans gerektirmeyen dönemlerde ara verileblir.

Metilfenidat kullanımı ile ilk saatlerde, ilk günlerde etkililik ortaya çıkabilir. Ancak, etkili ve sürdürülebilir bir değişim olması için tedavinin en az 1 yıl sürdürülmesi önerilir. 

Temel etkileri: Metilfenidat beyinde dopamin ve noradrenalin işlevlerini düzenler. Etki mekanizması bu moleküller aracılığıyladır. Dikkat süresini ve konsantrasyonu artırır. Ritalin yaklaşık 4 saat, Concerta yaklaşık olarak 12 saat etki eder. Aşırı hareketliliği azaltır. Dürtüselliği azaltır. DEHB olan çocukların %70–85’inde etkilidir. DEHB’de birinci tercih kabul edilir.

Çok sayıda çalışmada, uzun dönem metilfenidat kullanımının beyin gelişimini olumlu yönde etkilediği, özellikle beyinci vermis bölgesinde gelişime, sinir hücrelerinin işlevini artıran kılıfla kaplanma (miyelinizasyon) sürecinde hızlanma sağladığı gösterilmiştir. 

Yani, bazılarının iddia ettiği gibi, kokain gibi bir etkisi yoktur.

Yan etkileri: En sık görülebilen yan etkiler arasında baş ağrısı, sindirim sistemi yan etkileri (karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık), uykusuzluk, durgunluk veya sinirlilik, tikler, ilacın etkisinin geçtiği saatlerde DEHB belirtilerinin normalde olduğundan daha fazla olması (rebound) sayılabilir. Bu yan etkilerin ilacı kesmeyi gerektirecek şiddette olma ihtimali yaklaşık %5’tir. Bilinen, tespit edilmiş kalıcı ve/veya uzun dönem yan etkisi ve bağımlılık gösterilmemiştir. Hâlbuki kokain buna yol açar. 

Atomoksetin (Strattera®) 

Uyarıcı ilaçların (stimülanların) DEHB tedavisinde oldukça etkili oldukları gösterilmiş olmalarına rağmen, DEHB olan çocukların yaklaşık %20-30 kadarı ya stimülan tedavisine cevap vermemekte, yan etkileri ya da yan etki görülme ihtimali (msl. tikleri olan, duygudurum sorunları olan çocuk ve ergenler) nedeniyle ilacı kullanamamaktadır. Atomoksetin, DEHB tedavisinde kullanılan en yeni ilaçlardan biridir. Klinik etkililiği çok sayıda plasebo kontrollü çalışmada gösterilmiştir. Günümüzde atomoksetin DEHB’li çocuk ve erişkinlerde hem ilk hem de ikinci tercih ilaç olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda. Atomoksetinin okul öncesi yaşlarda da etkili ve güvenilir olduğu bildirilmektedir. 

Temel etkileri: Sinir hücreleri arasında iletim sağlayan moleküllerden biri olan noradrenalinin hücre içine geri alımını engelleyerek, ortamda noradrenalin konsantrasyonunu arttırır. Ayrıca noradrenalin dopamin reseptörleri (özellikle D4) üzerine de etkili olduğu düşünüldüğünde, atomoksetinin etkilerinde dopamin de rol alır. Bu şekilde özellikle dikkati odaklamada, seçici dikkatte olumlu etkiler ortaya çıkarır; yani aslında bir antidepresandır. Etkinin oluşma süresi metilfenidattan farklıdır. DEHB belirtilerinde anlamlı düzeyde azalma görülmesi bazen çok hızlı olabilse de, genellikle 4-8 hafta beklemek gerekli olabilir. Ancak, etkinin tüm gün devam etmesi metilfenidatla karşılaştırıldığında bir avantaj olarak görülebilir. 

Yan etkileri: En sık görülen yan etkiler arasında iştah azalması (%30-40), uyku hali (%25-30) veya uykusuzluk (%5-10) sayılabilir. Yan etkiler genellikle tedavinin ilk haftalarında ortaya çıkar ve zamanla azalır. Siproheptadin (Sipraktin 240 mg şurup) iştahı arttırabilir. İlk haftalarda huzursuzluk, kaygı artışı, gerginlik hissi, kabızlık, baş ağrısı, mide şikâyetleri, bulantı, ağız kuruluğu, idrar yaparken tam boşalmama hissi gibi yan etkiler de görülebilir. MAO inhibitörleri ile birlikte kullanımı ve göz tansiyonu (glokom), hipertansiyonu, taşikardisi olan hastalarda kullanılması sakıncalı olabilir. Etkinin nispeten yavaş başlaması ve muhtemel yan etkilerin erken dönemde ortaya çıkması konusunda aileler dikkatlice bilgilendirilmelidir.

***

Hastada hem Paranoid Şizofreni, hem de DEHB var, ne Yapalım?

Bütün dopamini arttıran ilaçlar, ilke olarak, şizofreniyi kötüleştirebilir. İşte, bu noktada akıllıca çoklu-ilaç kullanımı (polifarmasi) düşünülmelidir.

Aripiprazol, doza bağlı olarak, hem DEHB, hem Majör Depresyon (1-3 mg/gün), hem Bipolar Bozukluk (10-15 mg/gün), hem de Manide etkilidir (30 mg/gün). Bunu 30 mg/gün gibi dozlarda verince, genellikle huzursuzluk ve yerinde duramamaya (akatizi) yol açar.

abilify ile ilgili görsel sonucu

Bunun için, eğer astım veya kardiyak bir mahzur yoksa propranolol (Dideral) 340 mg/güne kadar yavaşça arttırılarak verilebilir (bu ilacın saldırganlığı önleyici etkisi de vardır). Biperiden (Akineton) veya difenhidramin (Benadryl) eklenmesi gerekebilir.

Diğer antipsikotiklerin çoğu da, beynin farklı bölgelerindeki dopamin alıcılarını (reseptör) etkiledikleri için, psikostimülanlarla beraber verilebilir.

Gene de dozların iyi ayarlanması şarttır.

Tedaviye uyumu (compliance) ve riayeti (adherence) iyi olmayan vakalarda zuklopentiksol (Clopixol 200 mg), Norodol Depot (haloperidol 50 mg dekaonat) gibi depo ilaçlar da iki haftada bir, kalçadan yapılabilir.

Alfa adrenerjik bloker (guanfasin, klonidin) kullananlara, propranolol verilmemelidir; şiddetli hipotansiyon yapabilir.

-Sonuç

Hastalık yoktur ama hasta vardır. Ustalıkla uygulanacak her türlü tedavi, böyle karmaşık tablolarda işe yarayabilir.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 04 Kasım 2015 Çarşamba

Okumaya devam et
  9012 Hits
  3 yorum
9012 Hits
3 yorum

EVRİMSEL PSİKİYATRİNİN TERAPİYE KATILIMI İÇİN BİR DENEME

Önce kendinizi seveceksiniz ki mutlu olabilesiniz ve sezgilerinizi de iyi kullanacaksınız ki hayatta bir yerlere gelebilesiniz.

Yeni uyanmış bir kediyi veya köpeği düşününüz, hemen herkesin evinde veya bahçesinde vardır bunlardan.

Gözle olanları, yaptıklarını tatbik ediniz...

Sabah uyandıklarında şöyle bir gerinirler ve patileriyle gözlerindeki çapakları temizlerler. Sonra da etrafı kolaçan ederler.

İşte, tabiata uyum gösterip, kendiyle ve hemen herkesle barışık kalmak istiyorsanız eğer, onları taklit ediniz.

Ne yapar küçük kedi: Önce yalanır, şöyle bir gerinir ve kocaman bir nefes alır. Bunu yaparken de etrafı kolaçan eder. Temel ihtiyaçlar ve Güvenlik Duygusu tatmin edilmiş olur.

Yâni öncelikle etraf güvenilir mi, yoksa düşman var mı diye bir bakınır. Bunu yaparken amigdala denen badem şeklindeki çekirdekleri faaldir beyninde ve doğrudan algılar her şeyi.

Bu yaptığı onun “etrafta rekabet edecek birisi, bana saldırabilecek başka bir hayvan (insan, başka bir kedi veya bir sokak köpeği… olabilir bu) mevcut mu diye bakınır ve temel güvenlik ihtiyacı karşılanabilmiş mi diye bakar.

Gerinmek onun günlük hayata hazırlanmasını sağlayacaktır.

Aynen bizim Sabah Sporu yapmamız gibi hani.

Bu, onun fiziksel sağlığını ve kavgada kazanma gücünü (kapsamlı sağlığını) güne hazırlamasını sağlayan ilk eylemidir.

Tabii ki ilk işi de su ve gıda aramak olacaktır; seks çok sonra aklına gelir. Bizim kalkınca kahvaltı etmemizden hiçbir fenomenolojik farkı yoktur hani…

Hayvanların en küçük olanları tamamen içgüdüsel hareket ederken ve beyinleri kocaman bir Limbik Sistem denen temel emosyonlardan (neşe, keder, öfke, korku, saldırganlık vs.) sorumlu merkezden ibaretken, evrimsel yelpazede daha yükselmiş olanlarda akılcı düşünce bununla iç içe girecektir.

Aynen öyle işte, önce siz de bu “miyavcığın” veya bahsedeceğim “havhavcığın” hareketlerine bakın ve kendinizi öyle hazırlayın gündelik işlere, eylem ve edimlere.

Sabah kalkın ve sıkı bir kahvaltı edin. Ekmek, sosis, yumurta ve bal gibi, tercihan da içine GDO (Genetiğiyle Değiştirilmiş Organizma) katmadan, tamamen tabii olanları yeğleyin (bütün bunlar sağlıklı bir insan için öğütlerdir).

İnsanın beyniyle kediciklerinki ve köpekçiklerinki çok benzer, onlarınkinin sâdece hacmi çok daha küçüktür ama pek oyuncu ve kurnazdırlar. Hele çifte renkli bir Van Kedisi bulabilmişseniz, dünyanın en oyuncu ve muzip yaratıklarından birisi emrindedir ve kendiliğinde suya atlayıp yüzmeyi de pek sever.

Meselâ kedigillerin çoğunluğu hipnotize edilemezken, köpeklerde çok kolay bunu yapabilirsiniz.

Kediler gözlerini sağa veya sola neredeyse hiç çeviremedikleri için, bakmak istedikleri yöne kafalarını çevirirler. Göz mercekleri, ışık miktarına göre değişir. Fazla ışıklı ortamlarda göz mercekleri çoğu kedigilde yandan incelir ve dik bir çizgi haline gelir, bazı türlerde ise küçük bir nokta hâlini alır. Karanlıkta göz mercekleri çok büyür. Gözlerinde Tapetum lucidum denilen bir tabaka vardır. Bu tabaka göz merceğinden geçen ışığı bir kere daha merceğe yansıtır ve böylece var olan ışık miktarını ikiye katlayarak geceleri çok rahat görmelerini sağlar. Ayrıca kedigillerin gözlerindeki görme alıcılarının sayısı da insandakinin üç mislidir. Bu sayede de geçleri parlar.

Kedigillerin gözlerine bakılarak keyif durumları anlaşılabilir. Eğer mercekler büyük ise kedi savunma pozisyonuna geçmiştir. Eğer mercekler çok küçükse, kedi mutlu demektir. Bıyıklarını da titretiyorsa (bu algı organları aynı zamanda bir toplumsal sinyalleşmeyi de ifade eder), hem uyanık, hem de keyifli demektir. Hissetme kılları da denilen bıyıklar kedigillerin gece aktif olan hayvanlar olduğunu gösterir ama gündüzleri de emrinize âmâde olabilirler.

Her bir vibrisin (kedi bıyığının) dibinde kan dolu bir kesecik vardır. Bu keseciğin çevresi çok hassas sinir uçlarıyla kaplıdır. Bıyıklar sâdece bıyık olarak hayvanın ağız bölgesinde değil, kaşlarında ve bacaklarında da bulunur. Miyavcığın hareketiyle birlikte titreşime geçerler ve bunları algılayan hayvan tamamen karanlık bir ortamda bulunsa bile çevresinin görüntüsünü kabaca canlandırabilir ve emin adımlarla hareket eder. Yeni doğmuş yavrularda bile tamamen gelişmiş olması, bu duyu organlarının kedigiller için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Yâni, kediniz sizi gün boyunca empati (eş-duyum) ve sevecenlikle seyredebilir. Tabii ki aslanlar veya jaguarlar gibi değil de, basit sokak kedilerini tercih edin evinizde arkadaş. Yalnız, huysuzlaşabilen ve canı istemezse de oyun oynamak yerine, elinize yahut bacağınıza çizik atabilir (Siyam kedileri müstesna) o masum yaratıklar ve Kedi Tırmalaması Hastalığı olabilirsiniz. Aşılarının (bütün evcillerde) yapılması da hayati önem taşır tabii ki… Kimse kudurmak istemez!

Kedigiller müthiş bir duyma kabiliyetine sâhiptir. İşitme frekansları 65.000 Hz’e kadar varabilir, bu da insandakinin yaklaşık üç mislidir.

İki kulaklarını birbirinden bağımsız şekilde farklı yönlere doğru hareket ettirebilirler. Böylece tamamen karanlık bir ortamda bile, avladığı hayvanın bulunduğu noktayı ayrıntılı bir şekilde belirleyip, isabetli bir sıçrama ile yakalayabilir. Kulaklarında büyüyen kıllar yabancı maddelerin kulaklarına kaçmasını önler.

Evinizin tabii “fare kapanı” da emrinizdedir yâni.

Bir kedinin kulaklarını yatırmasından, kendini savunmaya hazırlandığı anlaşılır. Kuyruğunu sallıyorsa öfkelidir (köpekte ise bu tam aksidir ve konforu yerinde demektir). Bu da İşaretleşme Sisteminin iyi anlaşılmasını sağlar. Gerçi, beraber büyüyenlerde barış tam olarak sağlanabilir.

Kediler çiğnemeden yuttukları için, ağızlarına aldıkları şeylerin tadını ve yenilir veya yenilemez olduğunu çok çabuk ayırt edebilmeleri gerekir. Zımpara gibi olan dillerindeki küçük dikenlerin uçları hayvanın kendisine doğru dönüktür. Bu dikenlerle tüylerini tararlar ve yedikleri hayvanın etini kemiğinden ayırırlar. Dilin ön kısmındaki dikenlerde bulunan tat alma dokusu ile ekşi, tuzlu ve acı tatları ayrıt edebilirler ama tatlı (yâni şekerli) tadı hissetmezler. Su içerken dillerini kıvırarak kepçe olarak kullanırlar.

Kedigillerin ağızlarında otuz tane diş ve bir diastema (dişler arası boşluk) vardır. Bu mesafe, hayvan ağzını kapatırken altta ve üstte bulunan yan dişlerin birbirine değmeden yan yana durmalarını sağlar. Yan ve tutma dişleri avladıkları hayvanı tutabilmelerini sağlar. Koparma dişleri ile büyük et parçalarını koparıp çiğnemeden yutarlar.

Kedigiller ayak parmaklarının uçları ile yürür. Ön patilerinde beş ve arka patilerinde dört parmakları bulunur.

Çita, balıkçı kedi ve yassıbaş kedi (Güneydoğu’da rastlanır) hâricinde bütün kedigiller tırnaklarını parmaklarından dışarı uzatıp tekrar geriye çekebilirler. Yürürken kendiliğinden çıkmamaları ve böylece boş yere, yıpranmamaları için tırnaklarını çıkarmak için özel kasları vardır. Tırnaklar kullanılmadıkları zaman, derinin içinde saklı şekilde durur. Böylece kedigiller hiç ses çıkarmadan kurbanlarına usulca yanaşabilirler.

Hepsinin kuyrukları vardır. Dengelerini sağlamak ve kendi aralarında işaretlerle anlaşmak için kuyruk önemlidir. Bâzı türlerde, örneğin vaşaklarda kuyruk çok kısadır. Tabii ki evinizde kesinlikle bir vaşak beslemeniz salık verilmez.

Çoğu kedigil yalnız yaşar ve yalnızca çiftleşmek için eş arar, çiftleştikten sonra ayrılır. Yalnızca aslanlar büyük gruplar oluşturur ve erkek çitalar küçük bir grup içinde yaşar. Kaplanlar ise şizoiddirler. Ev için gene uygun değil!

Bahçelerinde aslan yetiştiren, sirklerde gösteri amaçlı kaplan besleyenlerin, bu hayvanın çok belirsiz mizacına güvenmemeleri gerektiğini pek çok örnek göstermiştir çünkü bakıcılarını yiyebilirler.

Diğerleri ise en fazla tırmık atarlar, o da sorun değil; değil mi?

Kedigillerin Evrimi

Kedigillerin en küçükleri 30, en kocamanları 200 cm olurlar. Ev veya sokak kedileri genellikle 30 ilâ 50 cm’yi geçmez.

Günümüz bilim adamlarının görüşlerine göre kedigillerin ilk ataları 50-60 milyon yıl önce Eosen çağında (37 ilâ 55 milyon sene önce), Viverridae familyasından (Misk Kedigilleri) koparak türemiştir. İlk kedigillerin ortaya çıkmasından sonra, 50 milyon önce Nimravidae evrimleşmiş ve böylece bu aile eski fikirlere göre kedigillerin ataları değil sadece kedigillerle akraba olan bir kardeş ailedir.

Kedigillere ait en eski kalıntılar Oligosen Çağından kalmış (28 ilâ 38 milyon sene önce) 34 milyon yıllık fosillerdir. Bu fosillerde kedigillerin en eski atası olarak proailurus türü görünmektedir. Bu ev kedisi büyüklüğündeki kedi, tropik ormanlarda avlanmıştır. Proailurus cinsinden iki büyük kol oluşmuştur; Kılıçdişli kediler (Machairodontinae) ve kediler (Felinae). 10.000 yıl önce Homotherium ve Smilodon cinslerinin en son temsilcileri de ortadan kaybolmuştur. Kedinin (Felis silvestris) 9 milyon yıl önce ortaya çıktığı düşünülür. En eski kalıntıları Felis lunensis türü olarak Asya’da bulunmuştur.

Aslında, ilke olarak, rüya gören her hayvan hipnoza girebilir (kendiliğinden veya birisi tarafından).

Örnek mi?

Bir tavşanı bakarak veya bir araba farına gözlerini dikmiş vaziyete yakalarsanız, öylesine felç olup kalır ve kılını kıpırdatamaz.

Yakaladıktan sonra ister besleyin, ister etinden yararlanın, hiç fark etmeyecektir.

Sabah sabah tavşan eti de hoş olabilir tabii. Bu hayvancıklar her mevsimde ve her ortamda yetişip gelişebilirler.

Çok da hızlı üredikleri ve sayıları epey arttığı için, evde beslemeleri sıkıntı verebilir ama dikkat et: Önce havuç yer. Çünkü içgüdüleri ona karoten (A Vitamininden zengin) alması gerektiğini söyler.

Havuç da hemen her zaman manavlarda bulunur. Ilıman bölgelerde yetişen bir bitkidir

Demek ki menüye havuç da ilâve edilerek, görme keskinliğiniz artar ve A, B, C, D ve vitaminlerini de almış olursunuz.

Eğer köpek varsa, ona bakın. O da gerinir, bıyıklarını oynatır ve güne hazırlanırken etrafı kolaçan eder. Kedigillerden biraz daha zekidirler ve insanın en eski dostlarıdır. Hipnoza çok kolay girerler ve okşayıp teskin edici şeyler mırıldanmak dahi yeter.

Bir kedi mırıldanıyorsa mutludur, köpek ise tedirgin, hattâ öfkelidir (İşaretleşme Sistemi farkı).

Zaten ilk evcilleşenler de, kurtlardan evrilen köpeklerle, öküzler olmuştur. Kurt köpekleri, Kangallar muhteşem dostlardır ama genetiğiyle oynaya oynaya perişan etiğimiz Pitbullar aslında canavar değildir. Sadece kafataslarının büyümesi erken bittiği için saldırganlaştılar. Bir King ve Golden Retriever yahut fino, cici bir kaniş ise en büyük dosttur.

Köpeklerin 10.000 yıl öncesine kadarki evrimleri normal bir şekilde, tamamen tabii etmenlerin etkisi altında olmuş ve vahşi kurt dediğimiz tür nesiller içerisinde, onlarca bilinen ara basamaktan geçerek evrimleşmiştir. 10.000 yıl öncesinde, insanın kurdu evcilleştirme merakıyla birlikte Yapay Seçilim başlamıştır. Yapay Seçilim aşırı güçlü bir Evrim Mekanizmasıdır, çünkü çok kısa sürede, tabiatta belki rastlamayacak ihtimalleri bir araya getirir. Hele ki işin içine “zevkler ve renkler” dediğimiz kişisel görüşler girdiğinde ve buna göre Yapay Seçilim uygulandığında, Evrim çok daha hızlanıp ilginç ürünler verebilecektir.

Köpeklerde Koku Alma

Koku alma duyusu iki şekilde kullanılır: Ya bir maddenin koklanarak analizi ya da tat alma duyusuyla ortak: “Köpekler burnuyla görür” deyimi son derece yerindedir, çünkü köpekler, yiyeceklerini seçmenin yanı sıra özel nesnelerin izini sürmede veya kişilerin takibinde, eşya veya kişileri tanıma ve yerini saptamada koku duyulanı kullanırlar.

İz takibinde, özellikle kişilere özgü yağ asidlerinin kokusunu ayırt edebilirler (uzun zincirli yağ asidlerini koklamada erkek köpekler daha yeteneklidir).

Koku ile karşılarındaki kişinin ruhsal durumunu ve niyetini anlarlar.

Canlıların, nesneler üzerindeki kokularını bir hafta, hattâ bâzen haftalar sonra dahi algılayabilirler.

Tek yumurta ikizlerinin kokusunu bile ayırt edebilirler.

Kokuyla bireyleri ayırt etme yetenekleri, eğitimle daha da geliştirilebilir.

Yavru köpeği yalayan anne onunla koku bağı kurar. Erkek hayvanın idrarını koklayan dişiler cinsel olgunluğa daha çabuk ulaşır. Ayrıca koklama, köpekler arası iletişim için son derece önemli bir araçtır. Bütün köpekgiller, iletişim için birbirlerinin idrarlarını, dışkılarını, genital bölgelerini ve ağız çevrelerini koklarlar. Koku alma yeteneğinin davranış üzerine bir etkisi de, köpeğin eğitimi sırasında görülür. Bloodhound gibi iz sürme yeteneği yüksek olan köpekler, eğitim alanındaki koku bolluğu nedeniyle, eğitimin ilk günlerinde etrafı koklamaktan kendilerini alamazlar, böylece dikkatleri çabucak dağılarak, eğitim almaları güçleşebilir. Bu nedenle, böyle köpekler daha izole şartlarda, hattâ deterjanlı sularla yıkanabilen alanlarda daha kolay eğitilirler.

İşitme: Belirli frekanslara kadar, insan ve köpekler rölatif olarak iyi duyarlar, ancak köpekler insanların duyamayacağı yüksek frekanstaki sesleri de duyabilirler. Bu özelliklerinden dolayı köpekler, piyasada satılan, insanların işitemeyeceği ultra dalga-düdük seslerine cevap verebilmekte ve eğitilebilmektedir.

Büyük şehirlerde yaşayan köpeklerin duyma yetenekleri, yüksek gürültü sebebiyle olumsuz olarak etkilenmektedir. Yüksek gürültü karşısında, duyma hassasiyetini kaybeden köpeğin psikolojisi de olumsuz etkilenir. 

Kulağın şekli her köpek ırkında, o ırkın özelliklerine uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Bu şekil farklılıklarının duyma yeteneği üzerinde ne gibi etkiler yaptığı yeterince aydınlatılmış değildir. Köpeğin kulaklarının olduğu gibi kalması veya estetik açıdan kesilmesi konusunda, her iki görüşü savunan taraflar arasındaki kavga uzun süredir devam etmektedir. Acaba insanoğlu, her ne kadar dünya üzerindeki varlıklara hükmetse de, bu üstünlük köpeğin kendine has estetiğini bozmaya haklılık kazandırır mı bilemiyoruz. Çünkü bâzı kişilere göre köpeği güzelleştirmek gayet olağandır ve neticede onun, sâhibi tarafından daha fazla sevilmesini sağlar. Ancak kulak veya kuyruk kesiminin, köpeğin ruhsal durumunu etkilediğini savunanlar da vardır. Son yıllarda, bâzı Avrupa ülkelerinde kulak kesimi yasaklanmıştır. Bırakın, tabii hâliyle kalsın dostum!

Görme yeteneği, köpekler arasında ırktan ırka farklılık gösterir, zira gözlerin kafadaki yeri, ırka göre değişir. Geniş görme açısına sâhip bir köpeğin, etrafı çok rahat görebileceğinden dolayı, kalabalık ortamlarda çabucak dikkatinin dağılır. 

Köpekler Geceleri Görebilirler mi?

Köpeğin gözündeki retina tabakasında (burada siyah beyaz görmeden sorumlu olan rodlar/çubuk şeklindeki alıcılar maksimum yoğunluktadır) bulunan ve gözün az ışıkta görebileceği şekilde özelleşmiş olan hücreler insana göre çok daha fazladır. Retinanın hemen arkasında bulunan yansıtıcı hücre tabakası, retinadan geçen ışığın alıcı hücrelere ikinci kez çarpmasını sağlar, böylece ışığın gözde toplanma etkinliği yaklaşık %40 oranında artırılmış olur. Işığın az bir kısmı ise, gözde tutularak sarı-yeşil göz ışıldamasını sağlar. Bu durum, geceleyin köpek veya kedinin gözüne doğrudan ışık tutulduğunda görülebilir. Örtü tabakasındaki bu yansıtma sayesinde geceleri insandan daha iyi görürler ve düşük ışık kaynaklarını daha iyi değerlendirebilirler.

Renkleri Ayırt Edebilirler mi?

Köpekte ışığı algılama eşiği insandan üç misli daha düşüktür, bu nedenle özellikle kısa dalga boyundaki renkleri ayırmada zorluk çekerler. Köpeklerde saldırı eğitiminde kırmızı renkli kollukların daha verimli olduğu söylenmektedir. O halde, kırmızı rengi ayırma yeteneklerinin olduğu düşünülebilir (koniler). Gerçekten de kırmızı gibi uzun dalga boyundaki renklerin köpekler tarafından daha rahat ayırt edilebildiği bildirilmektedir. Ayrıca köpekler, bütün renkleri göremeseler bile, renkleri ayırt etmeyi kolayca öğrenebilirler; zira beyinlerinde, insana göre az bile olsa, dalga boylarını ayırt eden gangliyonlar (sinir havuzları) bulunmaktadır. Bâzı araştırıcılar da, renk bilgisinin davranışlarda kullanılmadığını, bu nedenle, köpeklerde renk ayırım yeteneğinin önemli olmadığını ileri sürerler.

Geceleri, köpek ve kedilerin renk görüşü insanınkine benzer. Ancak bu hayvanların tapetum (örtü) tabakasında yansıma nedeniyle geceleyin sarı ve yeşil renkleri algılamada hafif bir üstünlükleri söz konusudur.

Detayları Seçebilirler mi ve Televizyon İzleyebilirler mi?

Köpekler form ve desenleri ayırt etmede zorluk çeker, desenlerdeki detayları görmezler. Kediler, televizyonu titrek olarak görürler. Köpekler ise bir grup araştırıcıya göre - kısmen hareketli nesneleri takip edebilmeleri ve kısmen de gölgeleri ayırt edebilmeleri nedeniyle - saniyede 625 dotluk Avrupa ve ülkemiz televizyonlarını izleyebilmekte, saniyede 525 dotluk ABD televizyonlarını izleyememektedir. Birçok hayvan sâhibi, köpeklerinin televizyon izleyebildiğini söylese de, bu hayvanların izleme aktivitesiyle ilgili nicel ölçümler yoktur.

Yâni, bizler kadar keyifle (veya tam aksine) seyredemiyorlar!

Köpekler Miyop mudur?

Köpeklerin yakını odaklama (bakışlarını yakındaki bir nesneye yoğunlaştırma) yetenekleri insana göre zayıftır. Kedi ve köpek, 25 cm.’den yakın mesafeleri net göremez. Ancak bu ölçümlerin çoğu ev hayvanları üzerinde yapıldığı için hatalı olabilir; zira ev hayvanları, ev içinde uzak cisimleri odaklama imkânına sahip olmadığı için miyop olma eğilimindedirler, çünkü odaklama yeteneği sonradan gelişir ve küçük yaştan itibaren başlanan egzersizlerle tam seviyesine ulaşabilir.

Dokunma: Köpeklerde en duyarlı bölgeler, ağız ve burun çevresidir. Köpeklerin patilerindeki duyarlılık diğer karnivorlara (et yiyenlere) göre daha zayıftır. Bu tür duyusal özellikler beyin kabuğunun yapısıyla ilgili olup bu bölgede ayaklar için ayrılan alan köpekte %20, kedide ise %30’dur. Diğer karnivorlarda olduğu gibi, duyu sinirleri daha çok burun uçları, bıyık ve bıyık diplerinde bulunur. Bıyıklar katı yüzeylere dokunduğunda, bu maddeler hakkında beyne bilgi iletilir; bu özellik, hayvanın karanlıkta manevra yeteneğini artırır. Ayrıca bıyıklar karmaşık bir madde koklanırken de beyne bilgi sağlar. Bunlar, hareketli nesnelerin titreşimlerini de algılayabilirler. Ancak bu yetenek kedilerde daha fazladır. Köpekler kafalarını iyice yere yakınlaştırmış vaziyette ayak izlerini koklarken, alt çenenin ortasında yerleşen kıllardan ve çene altı koku bezlerinden yararlanırlar, bunlar aynı zamanda kafanın yere çarpmasını önler. Kediler bu kıllara sahip olmadıkları için kafalarını yerden yukarıda tutarlar.

Tat Alma: Köpekler, insanınkine benzer bir tat alma duyusuna sâhiptir. Bu duyu, alınan gıdanın tadıyla kokusunun bileşimidir. Tat duyusu, dil yüzeyinde pütürler halinde bulunan ve papilla adı verilen alıcılar tarafından algılanıp, sinirler yoluyla beyne iletilir. Bu alıcıların hangi tip tatları algılayabileceğini araştıran araştırıcılar, bunların sonucunda algılamanın hayvanın evrimsel kökeni, besin ihtiyaçları ve yemek kaynaklarıyla ilgili olduğu kararına varmışlardır. Köpekte, şekere duyarlı olan ve bazı aminoasidlerden de kuvvetli şekilde etkilenebilen tat alıcılarının sayısı, diğer alıcılardan daha fazladır. Bu aminoasidlerin çoğu, bu alıcılarda şeker tadı uyandırdığından tatlı aminoasid adını alır (özellikle L-sistein, L-pirolin, L-lizin ve L-lyösin). Bu maddelerin çoğu insana acı gelir. Köpekler, bu grup maddelerden olan L-triptofanı sevmez (serotonin öncüsüdür bu madde). Kedilerle köpekler arasındaki en önemli farklardan biri olan, şekerli gıdaların sevilip sevilmeme nedeni de bu alıcılar arasındaki farklılıklardır.

Memeli sinir hücrelerinde uyarı iletişimini yavaşlatmak için görev alan monofosfat nükleotidleri, ölümden sonra vücutta birikir. Bu madde kediler tarafından sevilmediği için kediler leş yemezler. Ayrıca kediler, dillerindeki tat tomurcuklarının özellikleri nedeniyle şekeri, tatlı olarak algılayamazlar ve bu nedenle tam karnivor yani etoburdurlar. Kediye kıyasla daha fazla omnivor (hem ot hem et yiyen) olan köpek, şeker ve meyve gibi yüksek enerjili materyalleri yeme avantajına sâhiptir. Köpekgiller ise leş yiyebilir. Gene de siz evinizdeki arkadaşınıza özel mamalar verin!

Köpek ve kedinin diğer memelilerden bir farkı da, tuza duyarlı tat alıcılarının azlığıdır. Çoğu herbivor (bitki yiyen) ve omnivor (her şeyi yiyen), boşaltım ve sinir sistemi işlevleri için tuza ihtiyaç duymaları nedeniyle, tuz içeren besinlerle beslenir. Kedi ve köpekler, bu tür hayvanlarla beslendiği sürece tuz ihtiyaçlarını giderebilirler, insan gibi vücut yüzeyine yayılmış, tuz atmada rolü olan ter bezlerinin olmayışı nedeniyle, fazla tuz aldıklarında (hazır mama ile beslenmeyen ev köpeklerinde genelde böyledir) böbreklerin tuz yükü fazla olur. Bu durum, köpekte böbrek hastalıklarına sık yakalanmada önemli role sâhiptir. Terleyememeleri de buna etkili olur. Sıcak havalarda bacaklarını serin bir yere yayıp, dillerini çıkararak solumalarının sebebi budur.

Gene havlamasının üslûbuna göre, memnun mu yoksa saldıracak mı… gibi nüansları fark edebilirsiniz.

Köpekte şekerden sonra en fazla, asidlere duyarlı alıcılar vardır. Bu alıcılar, fosforik asit, karboksilli asidler, nükleotid trifosfatlar ve histidin gibi maddelerin yanı sıra L-taurin ve L-sistein gibi aminoasidler tarafından uyarılır, inosin monofosfat ile de yavaşlatır. 

Hangi aileden olursa olsun, Dobermanlar bile çok sâdık dostlardır.

Hiçbir eş, karısını veya kocasını her eve gelişinde tekrar sevinçle öpüp yalamaz ama köpekler yapar.

Sizi korumak için canlarını da verebilirler (kedi bunu yapamaz çünkü davranış portföyünde yok).

Şimdi, kahvaltıya bu örneklerle başlayın dostlar. Birkaç yumurta da ekleyin ama dengeli beslenin. İşe gidecekseniz ağır baharatlı bir şeyler (meselâ çılbır) yemeyin; her tarafınız kokar. Akşamdan kalmaysanız da, kalan alkolü atabilmek için bol su için ve tuvalete yeterinde zaman ayırın.

Önce dişlerinizi fırçalayın. Bunu bilinçli yapan tek tür biziz. Gerçi bir şebeğe (köpeksi maymuna) veya gorile de bu öğretilebiliriz ama şartlı refleks olarak beslenmezse, bir süre sonra vazgeçer. Biz de öyleyiz. Tercihen da sabah kalkar kalkmaz, öğle ve akşam yatmadan önce bu işi yapın. Daha sık olursa ağızdaki flora (mikrop dengesi) bozulur. Dilinizi de fırçalayın bilhassa sabahları ama öğürmemeye özen gösterin. Dil pasında çok fazla zehirli madde ve mikroorganizma barınır.

Konuşmak, öpüşmek, gıda almak için kullandığımız ağzımız, bir yandan da vücudumuzun en pis bölgesidir. Ona iyi bakın!

Hâfızanızın güçlü kalmasını istiyorsanız, filleri örnek alın. Asla unutmazlar ve çok inatçıdırlar!

Fillerin Evrimi

Fil, hortumlular takımının filgiller (Elephantidae) ailesini  oluşturan memeli bir hayvandır. Geleneksel olarak Asya Fili (Elephas maximus) ve Afrika Fili (Loxodonta africana) olmak üzere iki türü tanınır; ancak bâzı delillere dayanarak, Afrika Savan Fili (L. africana) ile Afrika Orman Filinin (L. cyclotis) de iki ayrı tür olduğu öne sürülür. Filler, Sahra altı Afrika ile Güney’de ve Güneydoğu Asya’da evrimleşmiştir ama dünyanın her yerindeki hayvanat bahçelerinde rastlayabilirsiniz. Sahra altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya’da bulunurlar. İçlerinde mamutlar ve mastodonlar gibi nesli tükenmiş türleri de barındıran bu hortumlular takımından günümüzde soyunu sürdüren bir tek filler kalmıştır. Karada yaşayan en büyük hayvan olan Afrika filinin erkeği 4 m boya ve 7.000 kg ağırlığa ulaşabilir. Fillerin dikkat çekici ve ayırt edici özellikleri arasında, nesneleri yakalamak gibi çeşitli amaçlar için kullanılan uzun burunları (hortumları) başta gelir. Çok uzun ve sivri olan kesici dişlerini nesneleri taşımak, yeri kazmak için kullanırlar.

Fildişinin kaynağı olan bu kesici dişler aynı zamanda dövüşürken silâh olarak da kullanılır. Filin büyük ve geniş kulakları vücut ısısını kontrol etmeye yarar. Afrika fillerinin kulakları daha büyük olur ve sırtları içbükeydir. Asya fillerinin ise kulakları daha küçük olur ve sırtları dışbükey veya düzdür.

Otçul (herbivor) olan filler savan, orman, çöl ve bataklık gibi tabii hayat alanlarında bulunur. Genellikle su kenarlarında kalmayı tercih ederler. Çevrelerinde bıraktıkları etki yüzünden kilit taşı (evrimsel yapıyı koruyan) türlerden biri sayılır. Diğer hayvanlar fillerden uzak durur ve aslan, kaplan, sırtlan ile yabani köpekler gibi yırtıcılar, yalnızca yavru fillere saldırabilirler. Dişi filler, genellikle bir dişi ve yavruları veya akraba dişiler ve yavrularından oluşan aile grupları hâlinde yaşar. Birkaç dişi ve yavrularından oluşan grubun lideri (alfa dominant) en yaşlı dişidir; yâni anaerkildirler. Fillerin oluşturduğu aile grupları zaman zaman bir araya gelerek daha büyük topluluklar oluşturabilir. Ergenliğe ulaşan erkek filler aile gruplarını terk eder veya yalnız veya diğer erkek fillerle birlikte bir grup oluşturabilir. Erişkin erkekler çiftleşmek için eş aradıklarında aile grupları ile bir araya gelir. Testosteron salgılanmasının arttığı ve aşırı saldırgan davranışların görüldüğü mest adı verilen durum erkek fillerin dominant olmalarına imkân verir ve üreme başarısını artırır. Aile gruplarında ilgi odağı yavru fillerdir ve anneleri tarafından üç yıl kadar bakılırlar. Filler tabii ortamlarında 70 yıl kadar yaşar; dokunma, görme ve işitme yolu ile iletişim kurar. Uzun mesafelerde, filler insanın duyamayacağı kadar düşük frekanslı sesler ve sismik iletişim (yerkabuğu hareketlerini algılayarak) yolu ile haberleşir. Fillerin zekâsı primatlar (yâni en tepedeki bizler) ve balinalar (denizlerdeki en yakın akrabalarımız; hele şişe burunlu yunuslar) ile kıyaslanacak düzeydedir. Kendilerinin farkında oldukları ve kendi cinslerinden ölmekte olan veya ölmüş hayvanlara karşı empati gösterdikleri gözlemlenmektedir.

Afrika filleri Dünya Tabiat ve Tabii Kaynakları Koruma Birliği (IUNC) tarafından soyunun tükenme riski yüksek olan hassas türler arasında listelenirken, Asya Filleri soyunun tükenme riski çok yüksek olan tehlikedeki türler arasında listelenmiştir. Fil nüfusu için en büyük tehditlerden birisi kaçak olarak avlanan hayvanların dişleri ile yapılan fildişi ticaretidir. Diğer tehditler arasında tabii hayat alanı kaybı ve yerel halk ile olan çıkar çatışmaları sayılabilir. Filler, Asya’da yük hayvanı olarak kullanılmaktadır. Geçmişte savaşlarda da kullanılan filler, günümüzde hayvanat bahçeleri ve sirklerin üyelerindendir. Çok kolay tanınabilen filler sanat, folklor, din, edebiyat ve popüler kültür alanlarında sıklıkla kullanılmıştır. Fillerin hayvanat bahçelerinde tutulması bazı tartışmalara yol açmıştır. Bunu destekleyenler araştırmacıların hayvanlara ulaşımını kolaylaştırdığını ve doğal alanlarını korumak dolayısıyla da türün geleceğini sağlamak için para uzmanlık sağladığı görüşlerini savunmaktadır. Bunu eleştirenler ise hayvanların hayvanat bahçelerinde fiziksel ve zihinsel strese maruz kaldıklarını söyler. Fillerin kendilerini veya hortumlarını ileri geri sallama ve yol izleme gibi stereotipik davranışlar gösterdiği kaydedilmiştir. Bu davranış Birleşik Krallık hayvanat bahçelerinde bulunan bireylerin %54’ünde görülmüştür. Avrupa hayvanat bahçelerinde bulunan fillerin tabiattaki fillere göre daha kısa hayat süresine sâhip olduğu anlaşılmaktadır ancak başka araştırmalar hayvanat bahçelerindeki fillerin tabii hayatlarını sürdüren filler kadar uzun yaşadığını gösterir.

Fillerin sirklerde yer alması da tartışmalara yol açmıştır. ABD’nin en önemli hayvan hakları savunucusu olan Humane Society sirkleri hayvanlara kötü davranmak ve zarar vermekle suçlamıştır. 2009 yılında ABD Federal Mahkemesinde yaptığı tanıklık esnasında Barnum ve Bailey Sirki’nin CEO'su Kenneth Feld sirk fillerinin kulaklarının arkasına, çenelerinin altına ve bacaklarına ucu metal ve ankusa (Hinduizm’de de geçen bronz kanca) adı verilen üvendirelerle vurulduğunu kabul etmiştir. Feld bu uygulamaların sirk çalışanlarını korumak için gerekli olduğunu ve elektik şoku veren bir cihaz kullanan bir fil eğiticisinin cezalandırıldığını belirtmiş ancak bu uygulamaların fillere zarar verdiğini kabul etmemiştir. Bâzı eğiticiler filleri fiziksel cezalandırma kullanmadan eğitmeyi denemiştir. 

Fillerin fermante bitkileri yiyerek sarhoş olmaları, inanılmaz derecede güçlü hâfızaları ve insanınkine çok yakın beyinleri, onları gıpta edilecek bir hatırlama sembolü yapmıştır.

Tepeleri atınca saldırganlaşabilirler; keyifleri yerindeyken de bol yük taşıyarak dostluk ederler. Gene de mast hâlindeki ve bir buçuk metreyi aşan penisiyle (ki, üç viteslidir) azmış bir fille inanın ki karşılaşmak istemezsiniz.

Fillerin bu özellikleri İslâm'da da kutsanmıştır ve Hz. Muhammed'in doğduğu dönem Fil Yılı olarak isimlendirilmiştir.

Evde besleyemeseniz de, her yerdeki hayvanat bahçelerinde görebilirsiniz.

Onlar kadar hiyerarşiye uyun ve hafızanızı da güçlendirin.

Bunun için çok okumak, bulmaca veya bilmece çözmek de iyi bir fikirdir.

***

Eğer kolay unutmak istiyorsanız da, akvaryumlardaki balıklara bakın; hemen hafızaları silinir.

Buna sebep olanda, basit bir nöral ağa sâhip olmalarıdır, bunlar tam karınlarının iki yanında bulunur ve beş duyuya karşı da pek hassas olan alıcılar vardır.

Bunlarla akvaryumda veya Amazon Nehrinde fark etmez, en hafif çalkantıyı algılarlar ve tepki verirler.

Okumaya devam et
  2739 Hits
  1 yorum
2739 Hits
1 yorum