Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

FAŞİST ATATÜRK’ÜN BİR KÖTÜLÜĞÜ DAHA: AGOP MARTAYAN

Agop Martayan Dilâçar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979), Türk lisanı üzerine uzmanlaşmış Ermeni asıllı Türk dilbilimcidir (filolog). Türk Dil Kurumu’nun da ilk genel sekreteridir.


Mustafa Kemâl Atatürk’ün Türkçe ile ilgili çalışmalarına verdiği katkılardan dolayı Dilâçar soyadını alır. Ermenice ve Türkçe’nin yanında İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Lâtince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilmektedir. 1915 yılında Robert Kolej’den mezun olur. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Kafkas cephesinde görev alır. 1919’dan itibâren de Robert Kolej’de İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başlar.

Savaştan sonra, Beyrut’ta bir Ermeni okulunun müdürlüğünü ve Beyrut’ta Ermenice yayınlanan ilk gazete olan Luys (Işık) genel yayın yönetmenliğini üstlenir. Karısı Meline ile birlikte gittiği Sofya’da eski Türk dili ve Uygurca dersleri verir ve ilk kitabını neşreder. 22 Eylül 1932 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen Birinci Türk Dil Konferansı’na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak dâvet edilir. Daha sonra çalışma ve araştırmalarını yeni kurulan Türk Dil Derneği’nin başuzmanı ve ilk Genel Sekreteri olarak sürdüren Agop Martayan, 1934’teki Soyadı Kanunu dolayısıyla, Atatürk’ün kendisine Türk Dili’nin gelişimine katkılarından dolayı teklif ettiği Dilâçar soyadını memnuniyetle kabûl eder. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarıyla, Türk Milleti’nin ve Türk Dili’nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkarır. 1936-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde dil-tarih ve Türkoloji dersleri verir ve Türk Dili üzerine önemli çalışmalar yapar. Lâtin harfleri ile yeni Türk abecesinin (alfabesinin) oluşturulması çalışmalarına katılır.

1942-1960 yılları arasında Türk Ansiklopedisi’nin hazırlanması çalışmalarında başdanışmanlık yapar. Türk Dil Derneği’ndeki görevini ve dil çalışmalarını 1979’daki ölümüne kadar sürdürür.

Mustafa Kemâl’e ATATÜRK soyadının verilmesini TBMM’ye teklif eden kişidir. Hâttâ onun imzasının da hazırlayıcısı olduğu söylenir.


Bakın, http://www.rehberim.net/forum/ataturk-kosesi-490/90244-ataturk-ve-agop-martayan.html adresindeki bir hâtırası:

BİR ANI…

Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi.

Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı.

Hint bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi.

Agop, tutsak Hint albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Komutana hesap vermek üzere iki asker gözetiminde Şam’daki birliğine gönderildi. Şam’da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemâl’di.

Mustafa Kemâl, Agop’la ilgili raporu okuduktan sonra, biraz hayranlıkla, biraz da merakla sordu:

“Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin”...

Agop, Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyasını işaret etti: “Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir” dedi ve ekledi, “Kafkas Cephesi’nden kaçmayan herhâlde Şam sokaklarından kaçacak değildir. Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar”.

Askere “süngüyü çıkar” buyruğu veren Mustafa Kemâl, genç subaya bir öğüt verdi: “Halep’te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi. “Seni de anlıyorum... Gençsin, yedek subaysın, daha askerî kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki, tutsaklarla temâs etmek yasaktır”.

Mustafa Kemâl, Agop’un yanında taşıdığı kitabı gördü ve ilgilendi. Lâtin harfleriyle yazılı Türkçe’yi ilk kez o kitapta görüyordu.

Agop’a, tabancasını, belgesini verdi ve “Şam'ı biliyor musun” diye sordu. Agop “Şam’ı çok iyi bilirim” deyince Mustafa Kemâl ona bu kez, özel bir izin verdi: “O hâlde git, şehri biraz gez, ondan sonra gel” dedi.

Agop’un belgesi elindeydi. İstese, bu belgeyle firar edebilirdi. Tam kapıdan çıkarken, Mustafa Kemâl onu geri çağırdı: “Gel bakalım senin üstün başın perişan” dedi. “Bu perişan giysilerle Şam’ı gezmek olmaz”. Cebinden kartını çıkardı, bir not yazdı, kartı Agop’a uzattı ve gerekli yere vermesini söyledi. Kartta şu yazı vardı: “Bu mülâzım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dâhil ediniz”.

Aradan yıllar geçti. Sofya Üniversitesi’nde çalışan Agop adlı bir bilim adamının, İstanbul’da yayımlanan Ermenice Arevelk gazetesinde “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” başlıklı bir yazı dizisi yayımlandı. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içinde olan Mustafa Kemâl'in dikkatini çekti. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsadı. Yıllar önce Şam’da câsus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı geldi gözlerinin önüne.

Yazarın fotoğrafını görmek istedi.

Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gitti, oradan aldığı Agop’un bir fotoğrafını getirdi. Mustafa Kemâl, fotoğraftaki Agop’u hemen tanıdı. “Bu Agop, Şam’da bana casus diye getirilen Agop’un ta kendisi” dedi ve onun adını, 1. Dil Kurultayı’na katılacak bilim adamları listesine yazdırdı (1932).

Mustafa Kemâl’in çağrısı üzerine Sofya’dan gelen Agop ve karısı, İstanbul’da çiçeklerle karşılandı. Zaman yitirilmeden Agop, Dolmabahçe Sarayı’na götürüldü. Mustafa Kemâl, yıllar sonra görüştüğü Agop’a hak ettiği konumu sağladı. Onun danışmanı, sözcüsü ve eserlerini düzenleyen biri oldu. Dil konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı anlarda yanı başlarında duran karatahtanın önünde açıklamaları hep Agop yaptı.

1. Kurultay’da “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki râbıtalar”, ikincisinde “Türk paleoetimolojisi” konulu bildirilerini sundu.

Bu sebeple soyadı devrimi ile birlikte Atatürk “dil konularını açıklar” anlamında ona Dilâçar soyadını verdi. Ölüm döşeğindeyken Atatürk’ün görmek istediği kişilerin başında Agop Dilâçar geliyordu.

Atatürk çok ağır hastaydı. Ona bir vasiyette bulundu: “Arkadaşlara selâm... Sakın... Dil çalışmalarını... Gevşetmeyiniz...” dedi.

Agop Dilâçar bütün hayatını, Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getirmek için çalışarak değerlendirdi…

Neşriyatı

Les bases Bio-Psychologiques de la Théorie Güneş Dil (Güneş Dil Teorisi'nin Biyopsikolojik Kökenleri) (1936)

 Azeri Türkçesi (1950)

 Batı Türkçesi (1953)

 Lehçelerin Yazılma Tarzı

 Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (1954)

 Devlet Dili Olarak Türkçe (1962)

 Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü (1963)

 Türk Diline Genel Bir Bakış (1964)

 Türkiye'de Dil Özleşmesi (1965)

 Dil, Diller ve Dilcilik (1968)

 Kutadgu Bilig İncelemesi (1972)

 Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Uygulamalar (1978)

***

Agop Dilâçar, kurumdaki çalışmalarını Türkçe’nin, Türk lehçelerinin tarihsî inkişâfı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ayrıca 1942-1968 yılları arasında Türk ansiklopedisi çalışmalarını başdanışman olarak yürütmüştür. Onun için, Türkçe’yi eski güzellikleriyle tanıtma, özleştirerek geliştirme yolundaki çalışmaları bir Atatürk ödeviydi. Özellikle yabancı terimlerin Türkçeleştirilmesi konusunda özenle duruyordu. Türkçe’nin ilk terim sözlük ve kılavuzlarının hazırlanmasıyla başlayan değerli katkıları diğer bilim terimleri sözlükleriyle de sürmüştür.

Agop Dilâçar Türkçe için şöyle düşünürdü: “Türkçe’deki duygu ve düşüncenin en ince ayırtlarını belirtebilme, ses ve şekil öğelerini baştan sona dek düzenli ve uyumlu olan bir sisteme göre bağdaştırıp dizileme gücü, insan zekâsının dilde gerçekleşen bir başarısı olarak belirir”. Bununla birlikte, ona göre: “Türkçe sözdizimi, birçok Batı dillerine göre çok kıvraktır. Çünkü kelime sırasını yönlendiren yalnızca mantık olduğu için, anlama göre sözcük sırası değişebilir ve bu Türkçe’de kolaylıkla kullanılır. Bu kıvraklık birçok çağdaş dillerde yoktur”.

Bunlar bir anda düşüverdi aklıma…

Maâlesef hiçbir eserini de okumadım bugüne kadar ama birkaç bilene sordum, “asla nesebi gayrisahih tilcikler filân uydurmamıştı ve tam bir Atatürkçüydü, yâni ırkçılığa muhalif bir hars milliyetçiliğinin hars adamıydı ve Ermeni kökenli bir Türk’tü” dediler. Lokanta yerine otlangaç, baba yerine doğurtgaç, ana yerine doğurgaç, merdiven yerine basçık gibi saçmalıkların mimarı olmadığını da söylediler.

Olsa da ne fark eder?

İnternette araştıredım ve http://www.iskenderiye.com/biyografi/ayrinti.asp?sirano=56529 adresinde şunları buldum (tashihlidir):

Agop Dilâçar

Agop Dilâçar Martanyan (1895-1979) Büyük Türkiye Ansiklopedisi Başredaktörü. Türk Dil Kurumu üyesi. Yozgat ayanı Çobanoğullarının kâhyası Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Robert Koleji’ni bitirdi. Dilde uydurmacılık adı verilen hareketini uygulayarak Türkçe’yi bozanların başında gelmektedir. Bu nedenle uydurukçaya Agopça adı da verilir.

Gazeteci yazar Mehmet Şevket Eygi, Batı (Osmanlı) Türkçesi’nin, Arapça ve Farsça’nın güzelliklerini, tatlılıklarını alarak bünyesinde eriterek topladığını belirterek, “Türkçe dünyânın en tatlı, şirin, en haşmetli lisanıydı” der. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Batı medeniyetinin teknik, sosyal, felsefi istılahlarının (terim) dilimizi etkilemeye başladığını ifâde eden Eygi, sözlerini şöyle sürdürüyor; “Batı Türkçesi, şâhikasına 1900’lerden sonraki yirmi beş yıl içinde çıkmıştır. Ondan sonra, Agop Dilâçar’ların ve hempalarının devlet terörüyle lisan ve edebiyata müdahaleleri neticesinde Türkçemiz büyük yaralar almış, çok kan kaybetmiş, şiiriyetinden ve zenginliğinden arınarak bir gecekondu dili haline düşmüştür. Türkiye’deki dil ve yazı devrimi, İslâm’a ve Müslüman’lara karşı yapılmış bir harekettir”.

Türkiye’de dil devrimi yapılınca, Sofya’da bulunan Martayan, Atatürk tarafından yurda dâvet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesini önleyecek pek çok pürüz vardır. Çünkü Agop daha önce Türkiye’de yaşamaktadır ve vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Atatürk, bütün bu pürüzlere rağmen Agop’u yurda getirtmekte ısrar eder. Vatandaşlıktan çıkarıldığı için gittiği ülkeden de pasaport alamamıştır. Sonunda Sofya Konsolosluğu, Agop’un elindeki ‘vatansız’ belgesine vize damgası atar ve her ihtimâle karşı da eline, ‘gerekli kolaylık gösterilsin. Atatürk’ün özel davetlisidir’ diye bir mektup verir.” Bu şekilde yurda gelen Agop’un soyadı de Atatürk tarafından değiştirilerek Dilâçar soyadı verilir. Agop Martayan Dilâçar, 1979’da ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar.

Suriye’de Osmanlı ordusunda yedek subay olarak görev yapan Martayan, Osmanlı Türkleri’nin esirlere iyi davranmadığını iddia ediyor. Atatürk’le nasıl karşılaştığını ise şöyle anlatıyor: “1. Dünyâ Savaşı başladığında 19 yaşındaydım ve askere çağrıldım. Önce Kafkas cephesine gönderdiler, ancak biz Ermeni askerlere güvensizlikten beni Suriye cephesine gönderdiler. Kısa süre sonra, 1915 Nisan’ında 'Büyük Tehcir' başladığında bu yer değiştirmelerin nedeni anlaşılır oldu. Hepimiz şaşkındık ve sarsılmıştık. Orada esir İngiliz subayların karşılaştığı zorluk ve eziyetlere tanık oldum. Bu subaylar İngilizce bildiğimi öğrendiklerinde esirlere böyle davranılmaması için aracılık etmemi rica ettiler. Bu ricalarını yerine getirmek isterken Türkler beni vatan hâini ilan edip zincire vurdular ve komutana götürdüler. Bu şartlar içinde artık kurtuluşum olmadığına kanaât getirmiştim. Bu nedenle de beni bekleyen tehlikeyi cesurca karşılamaya karar verdim. Beni baştan aşağı süzen komutan kararını vermek üzere iken tüm cesaretimi toplayıp böyle barbarlıkla, eziyet ve işkence yoluyla Türkiye’nin medenî bir ülke olamayacağını, gerçek, ileri ülkelerde hiçte böyle davranılmadığını, bunun sultanlık yönetimini amaçlayan yöneticilere has bir davranış olduğunu söyledim. Herkes şaşkınlıkla ne yapacağını beklerken, kumandan sözlerimi dikkatle dinledikten sonra beni getirenlere ellerimi çözüp odadan gitmelerini emredip, oturmamı söyledi. Merakla sonucu bekliyordum. Komutan çay ikram ederek demokratik sistem konusunda konuşmamı istedi. Beni merakla dinlemesi şaşırmama neden olmuştu, zira o dönemde Türk ordusunda onun benzerleri nâdirdi. Uzun süren sohbetimiz sonunda sık sık kendisini ziyaret etmem için gereken emri verdi ve elimi sıkarken dost olmamızı istediğini söyledi. Bana bir oyun oynandığından kuşkuluydum, ancak böyle olmadı. Daha sonra bu meraklı ve sorgulayan komutanın Mustafa Kemâl Paşa olduğunu öğrendim”.

Agop Dilâçar’ın, ‘Türk Diline Genel Bir Bakış’ adlı eseri Türk Dil Kurumu yayınlarınca 1964, ‘Dil Diller ve Dilcilik’ adlı kitabı ise 1968'de yayımlandı. Azer Türkçesi (1950), Batı Türkçesi (1953) Agop Mikaelyan, bir yazısında Türkiye’de Agop Martayan Dilâçar’ın yeterli ilgiyi görmeyişinden şöyle yakınıyor; “Türk dili konusunda binlerce makale, araştırma yayımladı. Türk dili aşığı, yüce önderin dil başuzmanı bu büyük insan 1979’da hayata gözlerini kapattığında, o zaman tek radyo olan TRT, saat 13 haberlerinde; ‘Türk dili başuzmanı A. Dilâçar öldü’ diye bir iki kısa cümle olarak geçiştirmekle kalmayıp adı yokmuş gibi Agop ismini A harfi ile geçiştirmişti. Yıllar yılı Türk diline katkısını bir yana bırakın, hiç olmazsa yüce önderin başuzmanı diye adını söyleme nezaketini gösterseydiniz. A. Dilâçar yerine Agop Dilâçar deseydiniz doğruyu söyleseydiniz Türkiye mi batardı? Yüce önder öldükten sonra bu zihniyetlerin köşe başlarını tutma gayretleri sonucu, bugünkü istenmeyen gelişmelerle karşı karşıya kaldık. İnsanların kökenleri, dinleri ne olursa olsun yeter ki ülkesine, insanlarına yararlı olsun. Medenî ülkeler bu konuları çoktan aşmışken bizim bazı aklı evvellerimiz basit şeyleri uğraş edinip ülkemizin bocalayıp durmasında önemli rol oynamaktadırlar. Yüce Önder gibi basiretli, ileri görüşlü, medenî devlet adamlarına öylesine gereksinmemiz var ki; keşke 10-15 yıl daha yaşasaydı. Tanrı, Yüce Önderi de başuzmanını da nurlar içinde yatırsın. Cumhuriyet’e omuz veren bu büyük insanları rahmet ve hasretle anıyorum”.

***

Atatürk bir arayışlar adamıydı ve kendisi de bir filologdu.

Güneş Dil Teorisi de bir arayıştı ve bugüne kadar Türklüğü keşfetmek için Mu Kıt’ası efsânesini dahi araştırtmıştı (Tahsin Bey’e de Mayatepek [Mayakon] soyadını o vermişti); ikisi de tutmadı ama derin izler bıraktı.

Atatürk’ün vefatından önceki son ânlarında nasıl “dil de dil, dil de dil…” dediğini Prof. Dr. Bingür Sönmez’den dinlemenizi tavsiye ederim.

Aklıma Kolsuz Agop geldi: http://www.keremdoksat.com/2008/01/12/kolsuz-agop-ve-turkluk/ makaleme bir bakıverin…

Hepimiz Agop Dilâçar’ız,

   hepimiz Mustafa Kemâl Atatürk’üz,

      hepimiz Aksel Siva’yız,

         hepimiz İlker Başbuğ’uz.

            Yoksa…

               Değil miyiz yâhu!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 06 Ocak 2012 Cuma

BİR FIKRAYLA SON
SAKIP SABANCI ve ALİ AĞAOĞLU: İKİ DEVRİN İKİ TİPİK...

Related Posts

 

Yorum 3

Already Registered? Login Here
Guest - ibrahim tuzcuoğlu on Cuma, 22 Mart 2013 13:34
ne mutlu türküm diyebilene

Bizde malesef başlığa bakıp yorum yapma gibi bir sıkıntı var. başlığı okuyunca çok bozuldum ama sonradan pişman öldum aceleci davranmışım.M.Kemal ciyiz diye nara atıp önu hiç anlayamayanlara ithaf olsun.vatanımızda ikilik yaratmaya çalışanlara da lanet olsun.bu topraklar kardeşçe birbirine saygıyla yaşamak isteyen herkese yeter.ermeni rum çerkez kürt alevi oyununa gelmeyelim hepimiz bu vatanın evladıyız hepimiz türküz.saygılar

0
Bizde malesef başlığa bakıp yorum yapma gibi bir sıkıntı var. başlığı okuyunca çok bozuldum ama sonradan pişman öldum aceleci davranmışım.M.Kemal ciyiz diye nara atıp önu hiç anlayamayanlara ithaf olsun.vatanımızda ikilik yaratmaya çalışanlara da lanet olsun.bu topraklar kardeşçe birbirine saygıyla yaşamak isteyen herkese yeter.ermeni rum çerkez kürt alevi oyununa gelmeyelim hepimiz bu vatanın evladıyız hepimiz türküz.saygılar
Guest - Allahın kulu on Çarşamba, 15 Mayıs 2013 10:03
Ne mutlu Müslümanım diyene!!!

Ne Mutlu Müslümanım diyene!
Peygamber Efendimiz deseydi, 'Ne mutlu Arabım diyene' derdi ama demedi, neden? Çünkü üstünlük ancak Allah'ın emirlerine uymak ile mümkündür! Ne mutlu Türk'üm diyene' sözü bir hayranlık ifade eder, bir Türk 'ne mutlu Türk'üm diyene' demez! Ne mutlu ki Türk'tür zaten, bir yabancı 'ne mutlu Türk'üm diyene der! Hasta bir insan 'ne mutlu sağlıklı olana' der!!!

0
Ne Mutlu Müslümanım diyene! Peygamber Efendimiz deseydi, 'Ne mutlu Arabım diyene' derdi ama demedi, neden? Çünkü üstünlük ancak Allah'ın emirlerine uymak ile mümkündür! Ne mutlu Türk'üm diyene' sözü bir hayranlık ifade eder, bir Türk 'ne mutlu Türk'üm diyene' demez! Ne mutlu ki Türk'tür zaten, bir yabancı 'ne mutlu Türk'üm diyene der! Hasta bir insan 'ne mutlu sağlıklı olana' der!!!
Guest - Nur on Pazartesi, 06 Nisan 2015 17:08
???

Ben rizeliyim ve atatürk rizeye bombalı saldırı düzenledi benim dedem öldü
Ev başlarına yıkıldı niye atatürkün çıkardığı şapka kanunu yüzünden
Hiçbir akla mantığa sığdıramıyorum bir şapka için bu yapılırmı ya da
Başka bir sebebimi vardı bilen söylesin
MKD: İber Ortaylı'ya sorun

0
Ben rizeliyim ve atatürk rizeye bombalı saldırı düzenledi benim dedem öldü Ev başlarına yıkıldı niye atatürkün çıkardığı şapka kanunu yüzünden Hiçbir akla mantığa sığdıramıyorum bir şapka için bu yapılırmı ya da Başka bir sebebimi vardı bilen söylesin MKD: İber Ortaylı'ya sorun