Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MÜREKKEP HOKKASI İLE TÜYLÜ DİVİT KALEM

Geçenlerde ofisim, çok sevdiğim Murat Ceylan kardeşim tarafından şenlendirildi. Eli boş gelmemişti.

Bendenizi onurlandıran tüylü divit kalem ile bir hokka mürekkebi de yanında getirmişti. . Mutlandım. Bu anlamlı ödül şimdi çalışma masamı süslüyor. Gönül alıcı hediyeler insanı bambaşka duygulara sürüklüyor. Aklıma gençlik, hatta çocukluk yıllarım geldi. Önce yaşı çok genç olan sevgili okurlara hatırlatayım. Bahse konu divit; hokkadaki mürekkebe batırılarak yazı yazmakta kullanılan bir tür kaleme deniyor. Dolma kalem gibi bir mürekkep haznesi bulunmadığı için, diviti belirli aralıklarla mürekkebe batırmak ve yazıya devam etmek gerekiyor. Bu arada tüy kalemin, “sessiz haberleşmenin sembolü” olduğu da söyleniyor; âcizâne hatırlatmadan geçemeyeceğim.

 ali rıza saysen ile ilgili görsel sonucu

Bizim zamanımızda, mektebimiz Saint Joseph’te kaligrafi dersi de okutulurdu. Şimdiki gençlerimiz cep telefonlarında, ya da ipadlerinde iki ellerinin başparmakları ile hârikalar! yaratıyorlar. Oysa bizler, önümüzdeki mürekkep hokkası ve Fransızcın “la plume” dediği tüylü divit kalem ile, beyaz kağıt üzerinde kaligrafik harikalar yaratma gayretine girerdik. 

 

Hadi yine gençlerimiz için ukalalığım tutsun; “kaligrafi” ne demek?  Kaligrafi, harflere güzel biçimler vererek yazma sanatı. Bir başka deyimle “güzel yazı sanatı”. Atalarımız kaligrafiye “hüsn-i hat” derlermiş. Kaligrafik yazının estetik kaygular dışında bir yararı da, kişiye ait özelliklerin el yazısına aktarılması oluyor.

 

Küçük bir dipnot arz edeyim; St.Joseph’te okuyan öğrencilerin çoğunun el yazılarının mükemmel olmasının sebebi işte bu kaligrafi dersleridir. Tabii bir etken daha var, onu da söylemeden geçemeyeceğim. Kaligrafi dersleri günümüzde -St. Joseph’te bile- maalesef kaldırılmış.

 

Bizim zamanımızda okulda, her hafta sonu karne alırdık sevgili dostlar. Cumartesi günü geldiğinde, tatile çıkmazdan önce okulumuzun müdürü (Fr. Directeur) sınıfa girer, sınıf öğretmenimizin kürsüsüne oturur ve o haftaki sınıf birincisinden başlayarak öğrencilerin isimlerini duyururdu.

 

“Birinci” anons edilen öğrenci, yüzünde mağrur bir tebessüm ile yerinden kalkıp müdürün elinden karnesini almaya giderken, etrafına da “ben hepinizden daha çalışkanım; dolayısıyla küçük dağları ben yarattım” havasında bakardı. O haftaki sınıf birincisi karnesini aldıktan sonra, müdürün yanında ayakta, diğer öğrencilerin de sırayla yanına gelmelerini beklerdi. Bu işlem, sınıfta son öğrenci kalana kadar devam ederdi, ama bir farkla… ellerinde karneleri sınıfın duvarı boyunca sıraya girmiş öğrencilerin sayısı çoğalıp, oturdukları yerde adlarının okunmasını bekleyen öğrencilerin sayısı azaldıkça müdürümüz, hareketlerini daha da ağırdan alırdı. Etrafına sarf ettiği mânidar konuşmalar daha da yaralayıcı olurdu. Yerlerinde adlarının okunmasını bekleyen öğrenciler, sonlara kalmanın üzerlerine çöken ruhsal ağırlık altında ezildikçe, müdürümüz keyifle ellerini ovuştururdu. Bizler müdürümüzün (Fr. Directeur) bu hareketine doğrusu çok içerlerdik ama yıllar sonra idrak ettiğimiz gibi, hocamızın bu tavrı ertesi hafta semeresini verir, sonlara kalmamak için bütün gücümüzle derslerimize çalışır, elimizden geldiğince daha üst sıralara yükselme gayretine girerdik.

Okul müdürümüz bununla da kalmazdı. Notları düşük olan öğrenciler karnelerini aldıktan sonra evlerine salıverilmezlerdi. Okulda “çaylı dans partisi” adını verdiğimiz la Pénitence ( pişmanlık, tövbe) cezasına çarptırılırlardı. Merak etmemeleri için velilerimize haber salınır, okulda sosyal bir aktivite! amacıyla görevlendirildiğimizi, eve birkaç saat geç geleceğimiz bildirilirdi. Eh! gurur meselesi…

Çaylı dans dediğimize bakmayınız, adı üzerinde “pişman olma, tövbe etme cezası”: öğrencinin önünde divit kalem ve mürekkep hokkası bulunurdu. Görevli öğretmenimiz epeyi kalın olan “La Littérature Française-Fransız Edebiyatı” kitabını rastgele açar ve komutu verirdi: ”şu sayfadan şu sayfaya kadar kaligrafik yazı yazacaksınız.”  

 

Sevgili Okur,

 

Bendeniz de çoğu St. Josephli gibi, “çaylı dans”’a katılma bahtiyarlığına! eriştim. Elimde divit kalem, mürekkep hokkasına bandıra çıkara sayfalar dolusu satırı yazmaya çalışmaktan, parmaklarımın sızladığını dün gibi hissediyorum.  Ama itiraf etmeliyim ki bu tür cezalandırmalar! bendenizde olumlu etki bıraktı. Hayatım boyunca elimden geldiğince tertipli, prensipli, kanun ve kurallara uyan ve tabiidir ki namuslu bir yaşam sürdürmeye çalıştım. Bunu, ailemiz içindeki öğretiden başlayarak, St.Josephli yıllara dek uzanan disiplinli yaşama borçluyum.     

Merhum ve saygıdeğer Çetin Altan Üstat’dan dinlediğim bir öykü ile sohbetimizi tamamlayalım: 

Fıkra bu ya, adamın biri şeytana uymuş ve hamamda, zengin müşterilerden birinin, yanında getirip bir kıyıya koyduğu bir altın diviti çalmış. Müşteri, yıkanmasını bitirip soyunma bölümüne giyinmeye gittiğinde, altın divitinin yok olduğunu görünce hamamı ayağa kaldırmış.

Tellâklar hamamdakilerin peştamallarını, giysilerini ararlarken, hırsız yakalanmamak için altın diviti (affedersiniz) poposuna sokmuş. Ama yine de yakalanmış. Tellâklar, altın diviti adamın orasından çıkarırken; hırsız da şaşkın bir sesle söyleniyormuş: “ Allah Allah, hayret doğrusu; onu da kim sokmuş ki oraya?”

Mürekkepten bahsetmişken bir de İranlı sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar Ali Şeriati’den: “OKUYUN… ÇÜNKÜ MÜREKKEBİN AKMADIĞI YERDE KAN AKIYOR.”

 

 

HALK SAĞLIĞINI KORUMA AMAÇLI HAŞERE KONTROLÜ,

RAPORLAMA, EĞİTİM, DANIŞMANLIK VE

PEST CONTROL EKİPMANLARINI SAĞLAMA HİZMETLERİ ŞTİ.

 

 

www.garote.com

RAKI NASIL İÇİLİR?
DEMOKRASİ
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil