Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Bütün psikoterapiler telkine dayanır ve evrimsel açıdan da hepsi

hipnoterapiden doğmuştur.

Bu konunun duayeni Merhum Prof. Dr. Recep Doksat’tı.

Günümüzde 400 civarında psikoterapi mevcut ama hepsi aslında telkine dayanır.

Adana’dayken ve sonra pek çok hipnoterapi seansına katıldım. Meslekten olmamasına rağmen, Merhum Toygar Akman da bu seanslara katılırdı.

Ruh çağırma seanslarında o zamanki hasbi medyumların ağız ve burunlarından ektoplazma denen bir madde salgılanır ve gelen şey her ne ise (pratik olarak ruh diyelim) adeta bunu elbise gibi bürünür ve görünebilir hale geçerdi.

***

12 Eylül öncesiydi ve Osmaniye’de Emrullah isminde bir Alevi delikanlısını hipnotize etmişti. Eminim ki hâlâ hayattadır. Gelen şeyler adeta elbise gibi bunları üzerlerine giyerler ve görünür hale geçerlerdi.

Emrullah tam dört eski hayatını hatırlıyordu ve bedeninde stigmalar (doğuştan gelen izler) vardı.

Bir hayatında kuyuya düşüp ölmüş ve sırtında onu zehirleyen yılanın izleri mevcuttu.

***

Toprağı bol olsun, Prof. Dr. Ian Stevenson da şahitti, Emrullah’ın sırtındaki bu izleri o da görmüştü.

Ben çok gençtim ve “bunlar gerçek mi yoksa düzmece mi” diye hayretle gözlerimi açarak sormuştum.

Prof. Dr. Ian Stevenson da “bu kişilerin %99’u için histeri derim ama %1’i için de belki” ifadesini kullanmak zorundayım cevabını vermişti.

O dönemde internet yoktu, şehirlerarası telefonlar için bile saatlerce bekler ve PTT’den mektupla haberleşirdik.

Merhume Prof. Dr. Neriman Samurçay da görmüştü bu stigmaları.

Bu tip fenomenlere dinsel kaynak arayanlar Merhum Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın meallerine bakabilirler.

Tevrat’ta bu konulardan bahsedilmez ama Talmut’ta vardır.

Yeni dönemde hem evrim hem de tasavvuf gündemden çıkarılmış.

Yani ilk evrim düşüncesini Türk-İslam filozoflarının ortaya attığını da mı inkâr edeceğiz?

Mesnevî-i şerifler yakılıp yerine bid’at dolu yeni tefsir kitapları mı piyasaya çıkacak?

Hollanda’da şimdi yerinde yeller esen bir parapsikoloji enstitüsü vardı, başında da Psikiyatri Profesörü Tenhef isminde bir zat dururdu.

Bakın http://www.evrimagaci.org/makale/566 mekânında ne var:

Evrim ve Doğa Üzerine Kafa Yormuş İslam Âlimleri

Tarihte 8. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar (kimi kaynaklara göre 15. yüzyıla kadar) olan dönem, İslam coğrafyasının Altın Çağı olarak bilinir. İslam dünyasında mühendisler, bilginler, düşünürler; sanatta, tarımda, ekonomide, hukukta, edebiyatta, felsefede, bilimde ve teknolojide eski adetleri koruyup yenilerini ekleyerek çok önemli gelişmelerin öncüleri olmuşlardır. Bu gelişmelerin “Batı”ya etkisi, İslam aydınlanmasının üzücü gerilemesi ve bilim dünyasının bugünkü tablosu, ayrı bir tarihsel inceleme/araştırma konusudur. Bu yazımızda, doğanın işleyişiyle ilgili sorular sormuş, zamanın şartlarına göre cevaplar bulmaya çalışmış İslam bilginlerinden birkaçının düşüncelerini, kronolojik sırayla paylaşacağız. 

Baştan uyarmakta fayda var; elbette ki tarihsel olarak bir fikirden bahsetmiş olmak, o fikrin “fikir babası” olmak için yeterli değildir. Günümüzde birçok insan uçan arabalardan ve uzay yolculuğundan bahsetmektedir; ancak bunu gerçek kılan isimler haricinde hiç kimse bu fikrin isim babası olma hakkını taşımaz. Bir şeyi sadece düşünmek ya da fark etmek değil, onu etraflıca ve verilerle, net bir şekilde açıklayabilmek de gereklidir. Bu nedenle kendisinden önce birçokları, hatta ta Antik Yunan zamanında Heraklitos ve Anaksimander gibi düşünürler bile “canlıların değişimi” fikrinden söz ettiyse de, Charles Robert Darwin (ve Alfred Russel Wallace) evrimin gerçek babaları olacaktır. Çünkü Darwin, evrimsel biyolojiden sadece söz etmekle kalmamış, çıktığı Dünya turunda topladığı kanıtlar sayesinde evrimin gerçekliğini tartışmaya yer bırakmaz şekilde bilim camiasına ispatlamayı başarmıştır. Elbette, ondan sonra gelen yüz binlerce bilim insanı, Darwin’in teorisini geliştirmiş, güçlendirmiş, çeşitlendirmiştir; ancak Darwin, bu müthiş keşfin babası olarak anılacaktır.

***

Bütün bunlara rağmen, şu anda hiç akıl almayacak bir şekilde "İslam Coğrafyası" diye bahsedilen topraklarda bir zamanlar bu yazıda gördüğümüz gibi dehaların var olduğunu anlamak, belki bu coğrafyanın da bir gün karanlıktan çıkarak modern bilimin aydınlığına girme umudunu bizlere vermektedir.

Bütün canlılar gibi, zaman da değişmektedir. Bir zamanlar geri olanlar şimdi ileri, bir zamanlar ileri olanlar şimdi geri olabilmektedir. Bu nedenle, hayattaki tek gerçek yol gösterici olan bilimin izinden gitmeyi bir başarabilirsek, insanlık olarak çok daha parlak ve aydınlık günlere kavuşmamız işten bile değildir!

Belki bu coğrafyalardan çıkmış insanları ve onların görüşlerini biraz daha yakından incelemek, bizlere daha fazla umut ve güç verecektir.

El-Cahiz (El-Jahiz)

781-869 yılları arasında (Darwin’den 1000 yıl önce) yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap bilim adamıdır. Gerçek ismi Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani el-Fukaimi el-Basri’dir ancak gözündeki kusur yüzünden “pörtlek göz” anlamındaki El-Cahiz (Al-Jahiz) takma adını kullanmıştır. Hayatı boyunca teoloji, İslam felsefesi, filoloji gibi konularla ilgilendiği gibi zooloji, hayvan psikolojisi, sosyal psikoloji konuları da dâhil 200’e yakın kitap yazmıştır. En ünlü bilimsel eseri 7 ciltten oluşan, 350’ye yakın canlıyı incelediği “Kitab al-Hayawan (Hayvanlar Kitabı)”dır. Bu kitap, doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden bahseden, çevresel faktörlerin bir bireyin fiziksel özelliklerini nasıl değiştirebileceğini açıklamaya çalışan ilk eser olarak anılır. Besin zinciri ve çevrenin bir hayvanın hayatta kalma ihtimalini nasıl etkileyebileceğini özel olarak incelemiştir: 

“Sıçan, yemek aramaya çıkar, bulur, yakalar ve yer. Küçük kuşlar ve diğer küçük hayvanları yer. Bebeklerini yılanlardan ve kuşlardan korumak için yer altı tünellerinde saklar. Yılanlar sıçanları yemeyi çok sever. Yılanlar da kendilerini kendinden büyük olan kunduzların ve sırtlanların tehlikesinden korur. Sırtlan tilkiyi ve kendinden küçük diğer hayvanları korkutur. Varoluş, başkasının yemeği olmaktan geçer, esas kural budur. Bütün küçük hayvanlar kendinden küçükleri yer ama her büyük hayvan kendinden büyüğünü yiyemez. İnsanlar da hayvanlar gibidir. Allah bazı bedenlerin ölümünü diğerinin hayatı için sebeplendirmiştir veya diğerinin hayatını bir başkasının ölümü için.”

***

“Eğer güvercin siyahsa gebelik olduğunda ve olgunluk sınırlarını geçtiğinde, yumurtalıkta çok yüksek sıcaklıklara geri getirilebilir. Aynı şey insanlarda da gerçekleşir, çünkü annenin vücudu normalden daha yüksek bir sıcaklıkta yaşar, karanlık olur ve saçları küçülür ve kıvrılırlar.” (siyahî insanların kökeni için yapılmış bir yorum)

***

“Bir bölgedeki hava şartları kötüleşince, suyu kötüleşir, toprağı kötüleşir, bu durum hayvanların insanların fıtratını değiştirir.”

***

“Kaç nesil sonra siyah beyaz, beyaz siyah olur?” (deri renkleri)

Kitaptaki alıntılardan, çok rahatlıkla, El-Cahiz’in, fiziksel özelliklerin nesiller arasında değişebileceğini, üstelik bu değişimin yumurtalar sayesinde olabileceğini, çevrenin fiziksel özellikleri etkileyebileceğini ve hayatta kalma güdüsü ile doğal seçilim kanunlarını dile getirdiğini söyleyebiliriz. 

El-Farabi 

870-950 yılları arasında yaşamış ünlü bilgin. Doğum yeri ve kökeni hakkında tartışmalar mevcuttur (Afganistan veya Kazakistan doğumlu, Türk veya Fars). Orta Çağ İslam aydınları arasında Muallim-i Sani (İkinci Üstat/Magister secundus) olarak bilinir. Birinci üstat Aristo’dur. Batı’da Alfarabius adıyla da bilinir. Mantık, matematik, felsefe, doğa felsefesi, psikoloji, müzik, siyaset dallarında kendini geliştirmiştir. Hakkında sonradan yazılan biyografilerde verilen listelerde 100 ila 160 arasında eserin Farabi’ye atfedildiği görülür ancak bu eserlerin küçük bir kısmına ulaşılabilmiştir. "El-Medinetü'l Fâzıla (Faziletli Şehir- İdeal Devlet)” kitabı bunlardan biridir. Bu kitapta “Varolmada heyulani (maddi) cisimlerin mertebeleri hakkında” bölümü, varlıkların basitten başlayarak birbirlerine dönüştüklerini anlattığı aşağıdaki paragrafla başlar:

***

“Evvelâ ustukuslar (hava, su, ateş, toprak/cevher) hâsıl olurlar. Sonra o cins ve tabiâtteki cisimler hâsıl olurlar ki buhar ve bu zümreden olan bulutlar, rüzgârlar ve havada vuku bulan diğer şeyler ve yerin dolayında, altında, suda ve ateşte olan şeyler bu kabildendir. Bunlardan da sair cisimlerin var olması gerekir öyle ki: evvela ustukuslar birbirleriyle karışarak bunlardan birbirine zıd olan birçok cisimler hâsıl olur. Sonra, bu zıdların bir kısmı yalnız birbiriyle karışır; diğer bir kısmı ise hem birbiriyle hem ustukuslarla karışarak ikinci bir karışma hâsıl eder ki bundan da suretçe birbirine zıd olan birçok cisimler hâsıl olur. … Böylece karışa karışa eski terkiplerden (sentezlerden) daha karışık yeni terkipler hâsıl olmakla, öyle bir raddeye gelirler ki artık karışma imkânını gaip ederler ve onların karışmalarından hâsıl olacak cisimler, onlardan da ustukuslar kadar uzak kalarak ihtilat (karışım) son bulmuş olur. Böylece bazı cisimler ilk ihtilattan, bazıları ikincisinden, diğerleri üçüncüsünden bazıları da son ihtilattan hâsıl olurlar.

Madenler nispeten sade ve ustukuslara daha yakın ihtilatlardan hâsıl olmakla ustukuslardan az uzaktadırlar. Nebat (bitki) daha girift olup ustukuslardan daha uzak terkiplerle hâsıl olur ki evvelkilere nispetle ustukuslardan daha uzakta kalır. Nâtık olmayan hayvan (konuşamayan hayvan) bitkiden daha karışık bir terkipten husule gelir. İnsan ise, müstesna suretle, son terkipten hâsıl olur.”

***

Kitabın “İlâhi mevcudların, mertebeleri ve heyulânî (maddi) cisimlerin bölümleri hakkında” bölümünde ise aşağıdaki anlatımlara yer verilmiştir:

“Bu mevcudlar şöylece tertip edilirler: evvela onların arasından en bayağısı ele alınır. Sonra daha mükemmeline ve en sonunda ondan daha mükemmeli olmayan mükemmele varılır. Bunların en bayağısı, müşterek ilk maddedir. Ondan mükemmel olarak ustukuslar gelir; sonra bitkiler, sonra nutuksuz hayvanlar (konuşamayan), sonra natık (konuşan) hayvan gelir ki, ondan mükemmel bir şey yoktur.”

***

Görülebileceği gibi bu görüşler modern evrim görüşüyle tam olarak uyumlu olmasa da, yine de canlılar arasındaki kademeli evrimsel değişime dair çok önemli tespitlerdir. Canlıların statik, değişmez, son halleriyle yaratılmış olduğunu değil; kademeli ve birikimli bir evrimsel sürücün ürünleri olduğunu ileri sürmektedir. Bu, İslam tarihinde evrimin ne kadar güçlü bir temelde geliştiğine çok önemli bir göndermedir.

İbn-i Miskeveyh (İbn Miskawayh)

932-1030 yılları arasında İran’da yaşamış İslam filozofudur. Farabi okuluna mensup düşünürlerdendir. Hayatı boyunca çokça eser vermiş, özellikle insan ahlakı ve davranışı üzerinde yoğunlaşmıştır. Doğanın işleyişiyle ilgili düşünceleri El-Cahiz kadar bilimsel olmasa da felsefi düzeyde “El-Fevz el-Aşgar (Al-Fawz Al-Asghar - Küçük Başarı)” isimli kitabında belirgindir. Düşünüre göre doğanın ilerleme süreci cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna, maymundan insana doğrudur. Miskeveyh’in eserlerini inceleyen Dr. Muhammed Hamidullah, Miskeveyh’in kitabındaki görüşlerini şu şekilde özetlemiştir:

“Miskeveyh’e göre; Allah maddeyi ve gücü yarattı. Madde zamanla buhara ve suya dönüştü. Bir sonraki basamak mineral dünyası oluştu. Belli zamanda farklı mineraller oluştu. Daha sonra mineral dünyası bitki dünyasını oluşturdu. Bitkiler, hayvan özellikleri taşıyana kadar evrimleşttiler, dişi ve erkek cinsleri oluştu. Bu hurma ağacıdır. Hurma ağacı bitkiler âleminin en yüksek, hayvanlar âleminin en düşük seviyeli canlısıdır.”

***

Miskeveyh’e göre bitkilerin lif ve köklerden kurtulması hayvanlar âlemine geçiş olmuştur, hareket, dokunma ve yön ilk basamaktır. Hayvanlar âlemi dört bacaklılarda “at”, uçan hayvanlarda “şahin” ile en üst mertebeye erişmiştir. En sonunda insanlık sınırındaki maymun yer alır. 

***

“… her hayvan, aslında, hayvan olmayandan türemiştir, meninin kendisinin hayvan olmadığı gibi. Bu sıvı, kandan yapılmıştır ve yemekten ve bitkiden ve maddeden…”

***

Miskeveyh’in evrimle ilgili görüşleri bugünkü bilgilerimizin yanında ilkel kalmaktadır ancak “hepimiz yıldız tozuyuz” fikrinin özünü ilk benimseyenlerden olması oldukça dikkat çekicidir. 

İhvan El-Safa (Ikhwan El-Safa) 

İhvan el-Safa (Halis Kardeşler) bir kişi değil, kimlikleri gizli âlimlerden oluşmuş, doğa bilimleri, matematik, astronomi, felsefe ve İslami bilgiler içeren 52 kitaptan oluşan, Rasa'il Ikhwan al-Safa adlı ansiklopedik eser vermiş bir topluluktur (10. yy).

Çırak, kalfa ve üstat olarak çalışmış ve aralarına sadece şerefli, toleranslı erkekleri almışlardı.

Yazarların kimlikleri hakkında öngörüler bulunsa da kesin bir bilgi yoktur. Her ayın belirli üç akşamı bir araya gelip önceden belirlenmiş konular hakkında toplantılar yapmışlar ve bunları kitaplaştırmışlardır.

Canlılığın oluşum süreci hakkındaki fikirler aşağıdaki şekilde tarif edilmiştir: 

***

“… Üç âlem bulunur. Her son üye, kendinden sonra gelen bir sonraki basamağın ilk üyesine bağlıdır. Mineraller, kendinden alttaki su ve toprağa ve onların da alt tipi olan Alüminyum sülfat, Demir sülfat ve Zirkona bağlıdır. Kırmızı Altın minerallerin en üst basamağıdır ve bitkilere yakındır. Bitkiler arasında yosun en alt kademededir, buna karşılık hurma, dişi ve erkeğinin bulunuşuyla hayvanlar ve bitkiler arasındadır. Salyangoz bitkilere en yakın hayvandır, fil ise -zekâsı gereği- insana en yakın hayvandır…”

İbn El-Heysem (İbn Al-Haytham)

965-1039 yılları arasında yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap fizikçi, matematikçi, filozof. Zamanının çoğunu din ve fen bilimlerine adamış olan El-Heysem, çok önemli bir fizikçi ve optik biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Bazı kaynaklar Heysem’i, bilimsel yöntemleri kullanma şeklini göz önünde bulundurarak “ilk bilim adamı” olarak kabul eder.

Batı dünyasında “Alhazen” adıyla bilinir.

***

Newton ve Kepler’den yüzlerce yıl önce, Dünya merkezli bir kâinat sisteminin gerçek olmayabileceğini, uzayda başka sistemlerin de olabileceğini ve Dünya’nın Güneş sistemine tabi olduğunu söylemiştir.

***

Optik ve ışık konusunda en yüksek düzeyde deneysel çalışmalar yapmıştır. “Bir ortamdan geçen bir ışık ışınının en kolay ve çabuk olan yoldan gideceğini” bildirmiştir. Böylece, Pierre de Fermat’ın (1601-1665) “en küçük süre ilkesi”ne birkaç yüzyıl önceden katkıda bulunmuştur.

***

Ayrıca, daha sonraları Isaac Newton’ın (1642-1726) “Birinci Hareket Yasası” olacak olan Eylemsizlik Yasası’ndan söz etmiştir: 

“Her cisim, hareketini değiştirecek kuvvetler uygulanmadığı sürece bulunduğu konumu korur veya doğrusal bir yörüngede düzgün hareketini sürdürür.” 

***

Işığın büyük ama “sonlu” bir hıza sahip olduğunu ve ışığın kırılması olayının ışığın farklı maddeler (ortamlar) içindeki hızlarının farklı olmasından kaynaklandığını duyumsatan ifadelere yer vermiştir.

Büyük patlama’dan hemen sonra ışık hızının dahi aşıldığı artık biliniyor ama şimdilik bilimsel izahı yapılamıyor. Bir gün o da hesaplanır.

Eserlerinden birinde kurduğu şu cümle, bilimsel düşünce yapısını ortaya koymaktadır:

 “Bilim adamının gayesi doğruyu öğrenmekse, kendini okuduğu her şeye düşman etmelidir.” 

Al-Biruni (Alberuni)

Namı diğer Biruni (Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî) 973-1048 yılları arasında bugünkü Özbekistan-Afganistan bölgesinde yaşamış, zamanının en önemli ve en bilinen İslam âlimlerindendir. Fizik, matematik, astronomi, tıp, farmakoloji, doğa bilimleri, tarih, kronoloji ve dil biliminde kendini geliştirmiş ve bu alanlarda çağının alimlerini etkilemiş önemli eserler vermiştir.

***

İlginç şekilde Hintolog (Hindistan uzmanı) olarak da tanınır. Çünkü 1017 yılında Gazneli Mahmut’un Hindistan’a yaptığı 12. seferinde orduyla beraber gitmiş ve Hindistan’da uzun yıllar kalıp çalışmalar yapmış, “Tarikh Al-Hind (Hindistan Tarihi)” adında bir kitap yazmıştır. Bu kitap Hindistan kültürünün en ince detayları da dâhil, bilim, ekonomi, matematik, astronomi bilgileri içerir.

Kitabın 47. bölümü aşağıdaki paragrafla başlar. Burada Biruni’nin coğrafi dağılım, doğal seçilim, yapay seçilim kavramlarının tohumlarını attığını görebiliriz:

“Dünyanın hayatı ekime (tohum) ve üremeye bağlıdır. Her iki olay da zamanla artar ve bu artış sonsuzdur, Dünya sonlu olduğu halde. Bir bitki veya hayvan sınıfı kendi formunda artmadığında ve kendine has cinsi kendi türü olarak belirlendiğinde, onun her bir bireyi sadece bir kez var olmak ve yok olmakla kalmaz, bunun yanında kendi gibi bir veya birçok varlık yaratır, sadece bir kez değil birçok kez, o zaman bu tek bir hayvan veya bitki türü, dünyayı işgal edip kendini ve kendi cinsini ulaşabildiği her yere yayacaktır.

Çiftçiler mısırı seçerler, istedikleri kadar büyümesine izin verirler, söküp çıkarırlar. Oduncu mükemmele ulaşıncaya kadar o dalları bırakır, diğerlerini söküp atar. Arılar kovanda çalışmayıp sadece yemek yiyen arıları yerler. Ancak doğa ayrım yapmaz, hamlesi her koşulda tek ve aynıdır. Ağaçların yapraklarının ve meyvelerinin çürümesine izin verir; bu, doğa ekonomisinde üreme eğilimiyle sonuçlanmasını engeller. Diğerlerine yer açmak için onları kaldırır.”

El –Hazini (Al Khazini)

12. yy başlarında yaşamış (1115-1130 en faal olduğu yıllar olarak bilinir), Merv doğumlu -eski Pers İmparatorluğu’nun (bugünkü Türkmenistan) Horasan bölgesindeki bir il- Müslüman matematikçi, fizikçi, astronom ve bilim insanıdır.

Tam ismi Abu al-Fath Abd al-Rahman Mansour al-Khāzini’dir. Zamanın ünlü matematikçisi, astronomu ve filozofu olan Ömer Hayyam’ın (Ummar Khayyam) öğrencilerindendir.

En önemli eseri, Horasan Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer için yazılmış “Kitab Mizan Al-Hikma (Hikmetlerin Dengesi Kitabı)”dır. Kitap ağırlık merkezinin, güç-kütle-ağırlık-yoğunluk kavramları arasındaki farkların, mekanik ve  hidrostatik deneylerin detaylı anlatımlarının bulunduğu 50 bölümlük 8 ciltten oluşur.

Madde ve insanla ilgili fikrini aşağıdaki şekilde ifade eder:

“Halktan insanlar, doğa filozoflarından altının, olgunluk mükemmelliğine ve bütünlük amacına erişmiş bir madde olduğunu öğrendiklerinde, altının diğer tüm metalik madde formlarından geçerek yavaş yavaş bu mükemmelliğe geldiği fikrine kapılıp buna kuvvetle inandılar. Sıradan insanlara göre Altının doğası ilk olarak Kurşun’du, daha sonra Kalay oldu, sonra Pirinç, ondan sonra da Gümüş oldu ve en sonunda Altın’ın oluşumu gerçekleşti.

Bu insanlar doğa filozoflarının bu sözleriyle, insandan bahsettiklerinde ve ona doğasında ve bedensel yapısında bulunan bir bütünlük ve denge mâl ettiklerindeki gibi bir şeyi kastettiklerini bilmiyorlardı.

Oysa filozoflar, insanın bir zamanlar boğa olduğunu, sonra eşeğe dönüştüğünü, daha sonra ata, ondan sonra maymuna dönüştüğünü ve en sonunda da insan haline geldiğini kastetmiyorlardı.”

İbni-i Haldun (İbn Khaldun) 

1332-1406 yılları arasında yaşamış, Tunuslu Müslüman tarihçi-filozoftur. Tam ismi Abd Ar Rahman bin Muhammed ibn Khaldun’dur. En ünlü eseri 1250 sayfalık; tarih felsefesi, sosyal bilimler, ekonomi, çevre, kültürel tarih, İslam teolojisi ve politik konuları ihtiva eden ve zamanının önemli isimlerinin başucu kitabı olmuş “Mukaddimah (Mukaddime)”dir.

Bu eserde evrimle ilgili görüşlerini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:

“… Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur.

Daha sonra hayvanlar âlemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zekâ ve idrakin olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar âleminden ulaşılmıştır…” 

***

Şimdi, müfredat değişti diye Mevlânâ’yı, Şems’i, Mesnevileri de mi yakacağız.

Kınalızade Ali Efendi

1511-1571 tarihleri arasında yaşamış, Isparta doğumlu, Osmanlı devlet adamı ve âlimdir. Dedesi sakalına kına sürdüğü için ailecek “kınalızade” hitabını almışlardır. Zamanının önemli medreselerinde eğitim almış ve eğitmenlik yapmış, önemli devlet erkânlarında söz sahibi olmuştur. Din, felsefe, ahlak üzerine yazılmış Ahlak-ı Alai en önemli eseridir. Güzel huy ve güzel ahlakla Allah’a nasıl yaklaşılabileceğini anlatmaya çalışan eserinde, işe öncelikle varlık bilimiyle başlamış, fiziki ve biyolojik varlık hakkında fikirler yürütmüştür.

***

Kınalızade, insanın hayvanlar âlemine mensup bir tür olduğunu ve bu türün diğer hayvan türlerinin en yücesi ve şereflisi olduğunu söyler.

“... Cins-i hayvanın nev'i insanî efdalı ve eşrefidir pes. Merâtib-i tefadüi dört olur: Maden ve Nebat ve Hayvan ve İnsan. Ve her cinsin envâında dahi tefâdül vardır. Yani bazı envâ-ı cins. Bazısı ahirde efdaldır ve her cinsin efdal-ı envâı fevkinde olan cinsin ednâ-yı envâına karib olub ekser havass ve levazımında müşârik olur. Evvel madeniyat içinde "mercan" dedikleri cevherdir. Eğerçi madeniyatdandır. Amma fi'l-cümle neşv ü nümâ âsân anda müşâheddir, hattâ karib olmuştur ki, makâm-ı madeniyatdan terakki idüb ufk-ı âlem-i nebât-ı nâmiye dahil ola ve nebatât içinde bu hal ile muttasıf olan "dı raht-ı hurma" (=hurma ağacı) dır ki, âsâr-ı hiss ve harcket-i iradî anda /.âhir ve peydâdır...”

***

Kınalızade bu sözlerde; insanın hayvan cinsinin şerefli bir türü olduğunu, her cinsin kendi içinde çeşitli olgunluk dereceleri bulunduğunu, her cinsin en üst ufkunda yer alan varlığın bir üstteki cinsin en alt ufkundaki varlıkla duyu ve lâzimeler (lazım olanlar) bakımından ortak olduklarını, madenle bitki arasındaki ara varlığın mercan, bitki ile hayvan arasındaki ara varlığın ise hurma ağacı olduğunu, hatta bunların bir üst düzeye yükselmelerinin söz konusu olduğunu ifade eder. Bu konu hakkında yazılmış ilk Türkçe eser özelliğindedir. 

Erzurumlu İbrahim Hakkı

1703-1780 yılları arasında yaşamış Erzurum doğumlu, mutasavvıf, sosyolog, fizikçi, astronom, Türk İslam âlimidir. Çoğunlukla dinî ve bilimsel konularla ilgilenmiş İbrahim Hakkı’nın en önemli eserleri Divan ve Marifetname’dir. Tasavvufi konularla birlikte fen konularıyla ilgili geniş içeriğiyle, yazarın söylediğine göre 400 eserden faydalanılarak yazılmış Marifetname, ansiklopedi özelliği taşıyan dikkat çekici bir eserdir. 

***

 

Marifetname’de İbrahim Hakkı’nın temel iddiası olan, Allah’ın her şeyi insanın hizmetine sunmak üzere yarattığı fikrini bir tarafa koyarsak, gökyüzünü ve doğayı çok iyi gözlemlemiş ve özellikle evrim fikrini açık bir şekilde ifade etmiştir: 

“…Hak Teâlâ’nın emir ve tesiri ile gökler ve yıldızlar dönüp hareket ederek anasır-ı erba’ayı (su, hava, ateş, toprak) birbirine karıştırıp yoğurmuştur. Böylece, önce madenler, sonra, bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Bu bileşik cisimlerin dört mertebesi arasında, yani maden, bitki, hayvan ve insan arasında aracı bileşik cisimler de vardır. Madenler ile bitkiler arasında vasıta ve geçit olan mercandır. Çünkü mercan katılıkta taş gibidir. Bitki gibi zerre zerre denizin dibinden bitip suyun yüzeyinden yukarı çıkıp kuruduğunda sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasındaki geçit hurma ağacıdır. Çünkü o bitki olmasına rağmen hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça (döllenme olmayıp) neticesi hurma olmaz. Başını kestiklerine helak olup, kuruyup, yaprak ve meyvesi kalmaz. Hayvan ve insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur. Çünkü bütün organlar, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer. Mercan, hurma ağacı ve maymun gibi maden, bitki, hayvan ve insan arasında, geçit olanların varlıklarındaki hikmet, her birinin kendi mertebesi aşağısından son yükseklik derecesine ulaşması, varlıklardaki mertebelerin o silsile yoluyla tertip edilmesi ve insanlık mertebesinde nihayet bulmasıdır…”  

Âlimlerin aktardıkları ile bugünkü evrim anlayışımız arasında benzerlikler ve farklılıklar tabii ki vardır ancak açık şekilde görülen şey, varlıkların devamlı bir dönüşüm halinde olduğunun kabulüdür. Yukarıda adı geçen yazarlar ve ek olarak Ragıb El-İsfahani, Seyyid Emir Ali, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi gibi âlimler de dâhil, çoğu İslam Âlimi, eserlerinde insanı ve doğayı, fiziki ve ruhani bir bütünlük içinde ele almaktadırlar.

Doğanın esas itici gücünün Allah olduğu kabul görür, canlılığın evrimi yalnız maddi düzeyde anlatılmaz, nefsin de basamaklanarak evrim geçirdiğinden, hatta çoğu eserde insandan sonra gelen melek mertebelerinden bahsedilir.

Bugünkü bilimsel bakış açımız, gözlemlenebilir olgular üzerinden deneylere dayalı temellendiğinden, dinî konular kapsam dışıdır. Ancak doğa üzerine kafa yormuş en önemli İslam âlimleri evrimsel süreçlerin varlığından açık şekilde bahsetmişlerdir.

“Maymundan gelme” fikrinin hiç de aşağılık bir durum olmaması, her aklıselim sahibi bilim adamı için olağan gözükmektedir. Hangi yüzyılda, hangi coğrafyada olursa olsun…

Lütfen bari tasavvufu da “müfredatta yok” diye ilga’ etmeyin (ortadan kaldırıp yasaklamayın).

Çünkü tasavvuf, dinlerin keskin kılıçlarını yumuşatan en güzel dünya görüşüdür.

Dilerim Ortaçağ’a geri dönmeyiz ve bilimde de, fende de ilerleyip, muasır medeniyetlerin seviyesini de sollarız.

Bu da benim ütopyam.

Aklı hikmet, Güzellik ve Hikmetle kalın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Ağustos 2017 Perşembe

32 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Her iki sanatçıyı da Çeşme’deki Açık Hava Tiyatrosu’nda seyrettik ve

mükemmel performanslarıyla bizi kendilerine hayran bıraktılar.

Sertap Hanım yanında hiç koruma olmadan bütün tribünleri dolaştı, kıyafeti son derecede güzel bir de sese sahip ve Chrone Hastalığı olmasına rağmen güzel bir program sundu.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, sahnedeki insanlar ve gece

 

Bakmayın makyajlı haline, kim bilir kaç defa Nusret Et Lokantası’nda yan yana geldik.

Oralarda üzerinde incecik ve mütevazı bir t-shirt ve ayaklarında bule  jeanle oturur ve hep gülümseyen bir çehreyle etrafı süzer.

sertap erener ile ilgili görsel sonucu

***

Programındaki performansı çok iyiydi ve tam üç buçuk saat Çeşmelileri kendinden geçirdi. Koreografi, danslar ve ışık sistemi mükemmele yakın derecede güzeldi.

Saat gece yarısı olduğunda “bir yere gitmeyin, geliyorum” diyerek üçüncü bis şarkısını seslendirdi.

Arada “bu memlekette sanat icra etmek zorlaşıyor” dedi ve kıyafet değiştirdi; tekrar sahneye döndüğünde neredeyse herkesle tokalaştı ve yaklaşık 4 küsur oktavlık sesiyle bizleri mest etti. Tam “eyvah, hastalığı ona zarar vermesin” diye kafamızdan geçirirken sahneden sessizce süzülüp kulise geçti.

Merdivenler çok dik olduğu için yanına gidemedik ama örtülü mesajla ne demek istediği açıktı. Anlayan anladı.

***

Sibel Can bir Roman ve Allah vergisi sesiyle dinleyenleri mest etti. Sahnede kalmayı tercih etti ve daha çok Arabesk tarzı şarkılar icra etti. Kendisi uzakta olmasına rağmen rengi soluktu ve arada titriyordu. “Herhalde üşüttü” diye geçirdi; nitekim hemen konserin bitişinde soluğu hastanede almış.

***

Sibel Hanım’ın Nice ve Monaco gibi şehirlerde malikâneleri var.

Maddî imkânsızlıktan ortaokulu ancak bitirdikten sonra sürdürdüğü sanat hayatında sahneye çıkardığı ve “üstadım” diye hitap ettiği orta yaşlı bir kemancı “ben yaşlandım, bakarsınız birkaç sene sonra gelemeyebilirim” deyince, “hiç öyle olur mu, başımızın tacısınız” demesini duygulanarak seyrettim.

sibel can ile ilgili görsel sonucu

***

Aslında seneler önce bir televizyon canlı yayınında kendisini hipnotize etmiştim. O da “bu gözlere dayanabilir misiniz” diye sorduğunda “aldığımız eğitim icabı en güzel gözler bile bizi etkilemez” dediğimde şirin bir şekilde gülümsemiş, o zamanlar asistan olan birkaç meslekdaşım da (biri Dr. Aytül Çorapçıoğlu idi) beni arayıp kutlamıştı…

***

Hayat devam ediyor. Değerli Meslekdaşım Doç. Dr. Sultan Tarlacı da kitabını anlatıp evrimi incelemiş.

sultan tarlacı ile ilgili görsel sonucu

Ben de hem onun eserinden hem de bendeki kitaplardan yararlanarak Evrimsel Psikiyatri kitabımı yazmaya devam edeceğim.

***

Barışla, sevgiyle ve evrimle kalın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Ağustos 2017

120 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Dün bir ilaç mümessili uğradı ve bana Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) tarafından onaylanmış yeni bir yöntemin broşürünü verdi. Artık hangi, psikiyatrik hastalıkta hangi ilacın etkili olabileceği genlerimizin özelliklerine göre belirlenebilecek.

TERZİLİK GÖRSEL ile ilgili görsel sonucu

Daha doğduğumuz andan itibaren hayatımızın orkestrasını yöneten şeflerimize yani genlerimize sahip olduğumuz için talihli sayılırız..

***

Her bir insanın genetik özelliği diğerlerinden farklıdır, bu bakış açısı evrimsel açıdan da geçerli zaten.

Her bir bireyin kendi genetik yapısıyla diğerinden ayrılır, bu tıpkı parmak izi gibi farklıdır; kimsenin genetik yapısı öbürününkine benzemez.

***

Her sene üç milyonun üzerinde hasta ilaçları yan etkileri sebebiyle bırakıyor.

***

Yan etkiler sebebiyle pek çok insanlar zarar görür çünkü yan etki olmayan ilaç yoktur.

Milyonlarca insan gibi bir kısmımız da bazı ilaç tedavilerine cevap vermiyoruz.

***

65 yaş üzerindeki insanların çoğunun %90’ı haftada en az bir ilaç, %40’ı veya daha fazlası (%12) 10 veya daha fazla ilaç kullanır.

Farmakogenetik (ilaçların kalıtımsal yapıya göre ayarlanması) genetik farklılıklar sonucu ilaç cevabında gözlenen bireyler arasında bireyin genetik yapısı ile alınacak ilaçların alınması demek.

***

Birden fazla ilaç alınması kronik tıbbi durumlarda, bireylerde oluşacak istenmeyen ilaç bir mutlaka tahlil edilmesi gerektiğini belirterek, genetik testlerin istenmesi riskini çok azaltıyor.

***

FDA (Amerikan İlaç Dairesi) onaylı bu yaklaşımda, hekimlere ilaç metabolizmasının “ilaç etiketli özel ambalaj” yoluyla mecburi uygulanması ile istenmeyen ilaç yan etkilerini veta etkisiz kalan ilaçları tanıtan bülten yayınlamakta.

Bu da Avrupa’da doğru dozda etkili ilaç yazılmasını sağlamakta…

Hâlihazırda genetik teknolojisi ve PDxL testleri tatbik edilerek klinik tedavilerin etkililiğini arttırırken, hastaların ilaçlara verecekleri tepkilerin anlaşılmasında, ilaçların daha efektif kullanılmasında potansiyel ilaç reaksiyonlarını önleyerek, uzun vadede sağlık giderlerini azaltabilir.

***

 Avrupa İlaç Sanayicinde güvenilirliği ve geçerliliği doğru dozda doğru ilaç uygulamasına yön verilmekte…

İlaçların bu formu onların metabolizmasından sorumlu yüksek polimorfik sitokromlar hakkında bilgi sağlıyor ve genetik temelli olarak, hekimlerin bireye özgü ilaç hazırlamasından sorumlu olan sitokromlar hakkında bilgi temin eder.

Bu da biz ruh hekimlerinin bireye özgü tedavi hazırlamasını, güvenli ve etkili reçete uygulamasını, öncelikle uzun süreli ve çoklu ilaç tedavisini gerektiren kişilerde tedaviye uyumun ve bağlılığın arttırılmasını,  genetik bilimindeki son gelişmelerin pratikteki uygulanmasının birlikte yürütülmesini sağlayacak.

Yöntem basit: Yanak mukozasından biraz materyal alınacak ve ilgili laboratuara yollanarak, o kişi için en iyi tedavi bulunmuş olacak ve dozlar böyle ayarlanacak.

***

Maliyeti henüz bilmiyorum ama bu yöntem sayesinde ilaç verirken daha kendimizi rahat hissedeceğiz.

Şimdilik psikiyatri, ağrı tedavisi, kardiyovasküler hastalıklar ve kalp hastalıkları için kullanılacak; ileride daha da gelişecektir.

Bilindiği gibi CYP450 2C9, CYP450 2C19, CYP450 3A4, CYP450 3A5 ve VKORC1’in yanı sıra, Faktör II Protrombin, Faktör V Lieden, MTFR de bakılıyor.

***

Bugün doğum günüm, epey arayan oldu ve içimi ısıttılar. Tüm dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.

Çeşme’ye gideceğiz ve Evrimsel Psikiyatri kitabımı orada yazmaya devam edeceğim.

Bilim, barış, sevgi ve evrimle kalın…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Ağustos 2017

104 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgi bazen aşk olarak tezahür ve tecelli eder, buna manevî aşk denir.

Herkese nasip olmaz, tasavvufta sadece gönül gözü açık olanlara

nasip olur.

Nefsanî aşk aslında şehvettir, gelir geçer; çoğu zaman da kalıcı iz bırakmaz.

Nefsi emareden fışkıran aşk gözleri kör eder; âşıkla maşuk arasında fark kalmaz.

Bazen tahripkâr ve öbürüne zarar vericidir aşk; de Clarembault Sendromunda olduğu gibi.

De Clérambault tarafından 1921’de tanımlanan bu hezeyanın temel teması başka birinin o kişiye âşık olduğu inancıdır. Genellikle yalnız yaşayan bir kadın olan erotomanik hezeyanlı kişi bilinmeyen sebeplerden dolayını aşkını açıklayamayan ama ilgisini belli eden “bir erkek tarafından sevildiğine ve arzu edildiğine” inanır.

***

Bu sevgili çoğu kez politikada sahne, sinema veya televizyonda halkın ilgisini toplayan popüler bir kişidir.

Erotomanik kişi hiç bir şeyden haberi olmayan bu insanı mektupları, telefon konuşmaları, ziyaretleri ile her şeyin herkese açıklanması istekleri ile rahatsız edebilirler.

Hatta bazen polise veya mahkemeye başvurabilirler.

***

Adli vak’aların çoğu erkektir. Bazen de kişi hezeyanını gizli tutabilir.

Mevzuubahis olan aşk çoğu zaman kişinin kendine yönelik narsisistik aşkının belirlenen bir kişiye yansıtılmasına başka bir şey değildir.

***

Aşk tıpkı gül gibidir; beslenmezse, can suyu verilmezse ve saygıyla taçlandırılmazsa zamanla söner ve âşıkla mâşuk arasındaki mesafe uzar.

Bir dostum bana “sevmek öğrenilebilir dostum” demişti.

Bu kesinlikle doğru…

Beyindeki limbik sistem, amigdala ve hippokampus gibi yapılarda arketipler dediğimiz evrimsel modüller hâlinde korlanmıştır aşk; arketipler arasında anne, baba, düşünen yaşlı kadın, içimizdeki erkek ve kadın, burada sınırlandırılmış olur. Eskiden Papez Halkası dediğimiz yapılar bunlar…

Her türlü terapi aslında hipnozdan evrimleşmiştir.

Bilişsel davranışçı ve dinamik psikoterapiler de bunlara dâhildir

Mesela Bahailik’ten esinlenen pozitif psikoterapi de bunlar arasındadır.

***

Bizi yönlendiren içgüdüsel dürtüler de beynimizin içinde modüller hâlinde yerleşmiştir.

Öğrenilmezler ve doğuştan itibaren mevcutturlar.

Beynimizin evrimi de devam ediyor, girinti ve çıkıntılar (sulkuslar ve giruslar) genişliyor.

Bu makaleyi Vikipedia’ya konan sansürü aşmanın yolunu bilmem rağmen yazdım.

Hiçbir kişi ölümsüz değildir, bu gün hayattayız, yarın ne olacak bilen var mı?

***

Capgras Sendromu: Bu fenomenin klinik olarak ortaya çıkması

oldukça nadirdir.

Bunun tek başına bir sendrom mu yoksa tanımlanan psikozun

bir parçası mı olduğu sorusuna henüz kesin bir cevap

bulunamamıştır.

Fransız ekolüne göre bu fenomenin psikiyatrik nozolojide özel

bir yeri vardır. Alman ekolü ise bir semptom olarak kabul

etmektedir.

***

Capgras hezeyanı genelde paranoid psikozlara eşlik eder.

 

Bipolar Bozukluğun psikotik epizotlarının hem manik hem de

depresif epizodunda ortaya çıkabilir.

 

Capgras sendromunun başlangıcı birlikte olduğu hastalığın

süresine bağlı değildir.

 

Psikozun herhangi bir döneminde görülebilir. Capgras

sendromu ortaya çıktığında diğer psikotik semptomların

varlığında bile klinik yönden dominantlık sağlar.

 

Önemli bir nokta olarak, Capgras sendromu bilinç açık iken

ortaya çıkar.

 

Bu sendrom Caspgras ve Reboul-Lachaux tarafından 1923’te

tanımlanmıştır.

 

Önemli kişilerin veya kendisinin çift olduğuna dair bir

hezeyandır.

***

Mesela hasta eşinin başka birisi imiş gibi davranarak insanları

aldatan birisi ile yer değiştirdiğine inanır.

 

Bu sendrom hallüsinasyonlar, illüzyonlar ile bağlantılı değildir.

Bir hezeyandır. 1983’te Berson literatüre geçmiş 133 hastayı

incelemiş; hem kadınlarda hem de ortaya çıktığını; ileri yaşlarda

görüldüğünü; diğer zihinsel hastalıklar ile beraber olabileceğini

göstermiştir.

 

B-De Clerambault Sendromu: Bu sendrom erotomanik tip bir

hezeyanlı bozukluktur. Genelde bireyden daha yüksek bir

sosyal konumdaki kişiye karşı duyulan gizli bir aşk vardır.

 

Cerrahpaşa’dayken gördüğüm, varoşlardan gelme bir bekâr

kadın şizofreni hastası olan M. bir şizofreni hastasıydı, Charles

Aznavour’un kendisine âşık olduğuna inanıyordu.

Görsel sonucu

***

Her iki cinsiyette de görülmesine rağmen kadınlarda daha sık

olarak rastlanır. Hastaların çoğu âşık oldukları kişiyi mektuplar,

telefon konuşmaları, beklenmedik ziyaretler ile taciz ederler ve

rahatsızlık verirler.

 

Bu hezeyan, cinsel bir gösteriden ziyade romantik bir aşk veya

“ruhsal birleşme” ile ilgilidir.

 

C-OTHELLO SENDROMU: Aşırı kıskançlık tipte bir hezeyandır.

 

Kıskançlık oldukça güçlü ve bir olumsuz bir duygudur. Bu

sendromun çekirdeği cinsel partnerinin sadakatsizliğine

inanmadır.

 

Seksüel arkadaş ile sınırlı olması dikkat çekicidir.

Hezeyan genellikle sür'atle başlar.

 

Hikâye derinleştirildiğinde birkaç ay

öncesinden şüphelenmelerin başladığı görülür.

 

Bir gün hasta aniden arkadaşını sadakatsizlik ile suçlar.

Bu inanış geçmiş olayların yanlış idrak etmesine ve

yorumlanmasına bağlıdır.

 

Çok küçük ipuçları hezeyanı destekler. Hasta partnerinin her

davranışını gözlemlemeye başlar.

 

Genelde erkeklerde daha sık olarak görülür.

 

Katil, intihar ve eşlerin ayrılmaları hiç de ender olmayarak

görülür.

 

D-GANSER SENDROMU:

Ganser sendromunun dört temel klinik özelliği vardır:

 

1-Yaklaşık cevaplar, 2-Bedensel konversiyon belirtileri, 3-

Hallüsinasyonlar, 4-Bilinçte bulanıklık.

 

Temel semptom “yaklaşık cevaplar” vermedir. Hasta sorulan

sorunun kesin cevabına çok yakın cevaplar verir. Mesela

2+2=5; iki elde 11 parmak olması; haftada 8 gün olması gibi.

 

Bedensel semptomlar hem motor hem de duyusal sistemlerde

görülür.

 

Ataksi ve denge bozukluğuna rastlanılmaktadır.

 

Hallüsinasyonlar bulunuyorsa bunlar daha çok görsel ve işitsel

formlardadır. En çok hapishanelerde yatan mahkûmlarda

görülür ve havasızlığın, kötü beslenmenin, havadaki CO2’nin

artmasının bu tabloya açtığı bildirilmiştir

 

E-Couvade Sendromu: Semptomlar hamileliğin 3. ayına

yakın herhangi bir dönemde ortaya çıkar. Daha çok ilkel

toplumlarda görülür.

 

Bebek bekleyen baba eşinin gebeliği boyunca boyunca aynı

onun gibi yatar, aş erer, doğum sancıları çeker.

 

couvade ile ilgili görsel sonucu

Bu tür hastaları çok gördüm; en ilginç vak’a örneği DSM-V kitabından:

Beyaz bir adam olan ve bekâr olan John bulunduğu Afrika ülkesindeki bir cadı doktoruna gider. Hamile olduğunu düşünmektedir.

Cadı doktor(!) muayene ettiğinde linea nigra ve kloazma dediğimiz hamilelik belirtilerini görür.

Kendisine 200 mg thioridazin (Melleril) verir (bu ilaç hâlen piyasadan kalpteki QTC aralığını uzattığı gerekçesiyle piyasadan çekildi; hâlbuki eskiden 800 mg’a kadar verirdik ve göz dibinde pigment birikimi yapmadıkça da rahatlıkla yazardık) ve ishal olan John “çocuk düştü” der ama bunun suçlusu olarak Cadı Doktoru katleder.

Peki, ceza alır mı?

Hayır, çünkü o Afrika ülkesinde bu arızî (geçici) bir delilik olarak görüldüğünden dolayı, tedavisinden sonra salıverilir.

***

Yakında o yörelere gideceğiz ya, eğer hastalanırsak mutlaka iyi bir tıp doktoruna gideceğiz; manevi şifacılara asla uğramayacağız.

Bilimle, sevgi, dayanışma ve dirlikle kalın.

Bu arada, Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji kitaplarını yazmaya devam ediyorum. 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 03 Ağustos 2017

96 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Mekonofili bir cinsel sapkınlık olup makinelere ve cansız nesnelere âşık olma durumu demek.

Yeni keşfedilen ve herkesin uzun yaşadığı adalarda görülüyor.

Yunan adası İkaria’da her 3 kişiden biri 90 yaşına kadar yaşarken, geri kalanları 100 yaşını buluyormuş.

mecanofilia ile ilgili görsel sonucu

 

Monty, mechanophilia adı verilen nadir görülen bir hastalığa yakalanmış.

 

“Benim gibi başka insanlar var mı diye internetten araştırma yaptım ve rahatladım.

 

Bu hastalığa mechanophilia adı veriliyormuş.

 

İnsanlar arabalara, motosikletlere veya uçaklara ilgi duyuyor'' demiş.

 

Arkadaşlarını şaşkına çeviren Monty, Altın renkli X-Type Jaguar aracıyla seviştiğini söylüyor.

 

Bu hastalığa sahip olan kişiler makinelere ilgi duyuyor. Eve gelip televizyon izlerken birden aklıma geliyor ve hemen garaja iniyordum. Arabayla cinsel ilişki fikri beni çok utandırıyordu. Kendime şaşırıyordum. Dedikleri bunlar…

 

“Goldie” adını verdiği otomobili 2 yıl önce satın alan ve aldığından beri aracına deli gibi âşık olduğunu söyleyen adam, Mirror’a durumunu anlatmış.

 

“Hemcinslerim nasıl kadınlara âşıksa, ben de arabama âşığım'”

 

“İnsanların beni anlamasını beklemiyorum. Çünkü bu benim de tam olarak anlamadığım bir şey. Bunu ben seçmedim. Hemcinslerim kadınlara bense bir arabaya âşığım sadece. Onu çok heyecanlı buluyorum. Onunla zaman geçirmekten çok hoşlanıyorum. Ona baktığımda cansız bir nesne değil, sevgilimi görüyorum. Sevgilimde bulamadığımı onda buluyorum” demiş.

 

Daha önce heykellere âşık olan, gitar dinlerken kendinden geçip orgazm olan hanımlar görmüştüm.

 

***

Monty, daha önce bir kadınla lezbiyen ilişki yaşadığını ancak, Jaguar arabasını gördükten sonra cansız nesnelere ilgi duyduğunu söylemiş. Şaka değil, gerçek! Otomobiliyle sevişiyor ve tatmin oluyormuş!

mecanofilia ile ilgili görsel sonucu

 

Acaba eksoz borusunu mu kullanıyor, anlayamadım.

 

***

Bizim de artık eskiyen bir Jaguarımız var ama bana hiç tahrik edici gelmedi. Bilakis, artan benzin fiyatlarında onu değil de, Mercedes’i tercih ediyoruz.

 

***

Bu arada tam da geçen gün kulaklarını çınlatıp sevgili Jess Molho’yu aradıktan iki gün sonra, Bodrum’da bir gece klübünde şanssız bir olayın başlarına geldiğini öğrendik. Magandaların kurşunlarından onlar da nasiplerin almışlar ve ölümden dönmüşler. Tekrar aramayıp, buradan “geçmiş ona ve karısına olsun” diyorum.

***

Sayın Uğur Dündar’a bir mesaj bıraktım, eğer ararsa Müjdat Gezen Beyefendi’nin telefonunu isteyeceğim. Daha önce bir canlı TV programında karşılaşmıştık ve çok hassas ve simetriye önem veren bir yapısı olduğunu biliyorum. Simetriye önem verir ve yönettiği sanat merkezinde pek çok kişiye ücretsiz ders hibe eder.

 

 

***

“Aracımla ilişkiye girmek sevgilimden daha fazla haz veriyor'' diyen adam durumu kız arkadaşına anlattığında hemen terk edildiğini” söyledi.

 

Çevresinden aldığı olumsuz tepkilere rağmen aracıyla cinsel ilişkisine devam eden Monty, arabasına olan sevgisinden vazgeçmeyeceğini kendisinin farklı bir cinselliği olduğunu ifade ediyor.

 

***

Her çeşit cinsel sapmayı duymuştum ama bu yeni tipini ilk defa duydum. Bu da bir başkası…

 

ABD'nin Wisconsin eyaletinde yaşayan 40 yaşındaki transseksüel kadın Christine Decker, nadir görülen bir hastalık olan genital uyarılma sendromu yaşıyor.

 

Erkek olarak yaşarken günde 100 kere orgazm olan Decker, kadın olduktan ve kadın hormonları aldıktan sonra bu sayının sekize düştüğünü söylüyor.

 

Decker'in vücudunun testosteron seviyeleri düştükçe ağrılı spazmların hafiflediği belirtiliyor. Hormon tedavisi sonrasında yüz olan orgazm sayısı, sekize düşmüş

 

Hastaneye giderken ambulansta 5 kez, aynı gün içinde toplam 236 kez orgazm olan Decker, “genel olarak insanlar orgazm olduklarında kendilerini oldukça iyi hisseder, ancak 24 saat boyunca 100 tanesini tecrübe etseler muhtemelen sinir krizi geçirebilirler” diyor.

 

Christine’in yaşadığı bu durum insanlara olan güvenini oldukça sarsmış.

 

Christine, sosyal medyada kendisine alaycı sözler kullanan kişiler hakkında şöyle konuşuyor: “Dünyada empati duygusu çoktan kayboldu. Hayat değiştiren bozuklukla mücadele eden biriyle dalga geçme hakkını insanlara kim veriyor?

 

Sahte görüntülerin arkasına gizlenerek, acı çeken biriyle alay etmek doğru değil. Ben hep aileme, çocuklarıma sadık kaldım. Bütün hayatımı onlara sundum. Neden para ve dikkat çekmek için böyle bir şey yapayım?

 

Kendimi kadın hissediyordum. Ancak bunu kendime bile itiraf edemiyordum. Yıllarca bununla mücadele ettim. İnsanlar bence ikiye ayrılıyor: Cahiller ve fark yaratanlar. Fark yaratan olduğum için mutluyum. Yolda yürürken insanların bakışlarına maruz kalsam da, transeksüel topluluğun sesi olmaktan gurur duyuyorum”. dedi.

 

Yıllarca kabızlık sorunu yaşayan bir başka adam, müshil kullandığını ancak bunun geçici bir rahatlama verdiğini söyledi.

 

Yaşadığı ağrılara dayanamayınca soluğu hastanede alan Çinli adama, Hirschsprung Sendromu teşhisi konuldu.

 

3 saat süren ameliyat ardından, bağırsaktan kesilip çıkarılan parça basın mensuplarıyla paylaşıldı.

 

Bağırsaklarını çıkardıktan sonra, cerrahlar dışkıların düşmesini önlemek için her iki ucunu da dikti.

 

Hirschsprung hastalığı her 5.000 bebekten birini etkilemektedir.

 

Hastalık yetişkinlerde nadiren görülmektedir

 

Kanadalı genç kız yıllarca Parkes Weber sendromu sebebiyle diğerinden daha büyük olan bacağını saklamaya çalıştı.

Ancak bir gün bu konudaki önyargıları yenmek için sosyal medyada bikinili fotoğrafını paylaşmaya karar verdi.

Nadir rastlanan hastalıklara sahip olan kişiler, dış görünüşleriyle ilgili yapılan yorumlara aldırmamaya çalışıyorlar. Ancak ‘diğerleri’ gibi görünmedikleri için acımasızca yorumlara maruz kalıyorlar.

 

 

***

 

***

Rahmetli Mehmet Tuna vasıtasıyla Tanıdığım Bülent Errsoy Hanımefendi, çekimler için gittiği Afrika’da Afrodit lâkaplı Banu Alkan’la kavga etmiş. Ayağından sokan yılan derhal ölmüş ama kendisine hiçbir şey olmamış. Divamızı gerçekten Allah korumuş.

 

***

Ben Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji kitaplarımı yazmaktayım.

Bazı denemelerimi Bilim ve Ütopya Dergisi’ne yolladım. Hakem heyetinde aşina bir isim var: Ahmet İnam. Cengiz Güleç’le düzenli olarak program yapıyorlar; önceden Ustaca diye bir programda kanala çıkıyorlardı.

***

Fatih Terim’i aradım “bunlar dünya hâlleri, düşmek de var kalkmak da” demek için, ama ulaşamadım.

***

Ne Fethullah Gülen’miş yahu! Adamlar ordu kurup paralel devlet hâline gelmişler. Geçen gün Sevgili Ömür ve Selçuk beni ikaz ettiler: “Cep telefonunu her yerde şarj ettirme, icabında başında dur”.

Maazallah sıkıntılı! Bir program yüklerlerse al başına belayı! Soruşturma kovuşturma; Allah yazdıysa bozsun.

***

Biz de safariye çıkıp ta Afrika’ya gidip, Beagle gemisinin takip ettiği yoldan gideceğiz ama hiç hayvan vurmayacağız.

Sadece Ümit Burnu’na kadar gideceğiz.

Hayatımda sadece Adana’dayken bir baykuş vurmuştum, hâlâ üzülürüm.

Hayvanlar sevmek ve incelemek içindir, öldürmek amacı yoktur.

Önümüzdeki hafta gene Çeşme’deyiz.

***

İzmir’de deprem olurken Neslim korktu ben ise sakindim, çünkü önceki büyük depremi yaşamıştım.

***

Dün gece Sertap Erener’in konserindeydik. 155 boyundaki bu harikulâde kadın tam bir soprano. Hünkâr Et Lokantası gibi mekânlarda karşılaşmıştık ama o kadar mütevazıydı ki, aklıma “merhaba” demek gelmedi.

“Bu Beyaz Türkler nerede bulunuyor” diye sorduğumda Neslim gülümsedi: “Nişantaşı’nda”. Bir daha karşılaştığımızda cep telefonunu isteyeceğim, sırf dost portföyümü arttırmak için…

***

Konserde iyice regrese olup 10 tane frigobuz yedim; Canan Uysal Hanım’ın diyeti o kadar müsamahakâr ki, arada bozuyorum ama 13 Kg şimdiden gitti.

***

Bilimle, sevgi ve evrim araştırmalarıyla kalın….

Bu arada, İzmir’den Doç. Dr. Sultan Tarlacı da kitabını yollamış, evrimi çok güzel özetlemiş.

Sağlık, esenlik ve millî (ulusal) bütünlük dolu günlere…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 01 Ağustos 2017

84 kez okundu
0