Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ALİ RIZA SAYSEN’den: 06-07 EYLÜL 1955 OLAYLARINI YAŞADINIZ MI?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1191 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sene 1955. Resmî adıyla “İzmir Enternasyonal Fuarı” kapılarını, 20 Ağustos ile 20 Eylül tarihleri arasında tam bir ay, 19. kez ziyaretçilerine açacak. Günümüzde olduğu gibi kısa bir dönem değil, tam otuz günlük sürede, 360 dönümlük Kültür Park (şehrimizin akciğeri) İzmir ve çevresi esnafına şahâne bir katma değer sağlayacak. Anılan tarihlerde Türkiye’nin, hattâ yabancı birçok ülkenin gözleri İzmir’e çevrilecek; eğlence ve ticaret dünyasının kalbi İzmir Fuarı’nda atacak.

***

O günleri yaşayanlar iyi bilir; “Fuar zamanı” İzmir’de oturanların evleri yurdun dört bir köşesinden kendilerine misafirliğe gelen akrabaları veya dostlarının ziyaret akınına uğrardı.

***

“Hısım akrabanın, eşin dostun bizleri ziyaret amaçları, “özlem gidermek” miydi, yoksa “Fuar’ın nimetlerinden, şenlikli zaman diliminden nasiplenmek miydi” düşüncesi, çocuk aklımı kurcalayan bir soru olarak zihnime nakşedilmiştir.

***

İzmirli veya kendini İzmirli gören her bireyin Fuar, dolayısıyla Kültür Park ile ilgili bir anısı mutlaka vardır. İzmir Fuarı’nın âdeta sihirli havasının 1980’li yılların ortasına kadar sürdüğünü belirtmeliyim.

 ***

İlgili ve etkili insanların aldıkları karar ile fuarımızın açılış tarihi ve amacı değiştirildi. Bu değişimle birlikte büyü(!) bozuldu. İzmir Fuarı eğlence dünyasının kalbi olmaktan, Türkiye’nin dışa açılan yüzü olmaktan çıkarıldı. Bu bizim yaşımızdaki İzmirlileri derinden etkileyen değişikliğin, apayrı bir araştırma konusu olması gerektiğini düşünüyorum ve yazımızın başlığı ile ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum.

 ***

06 Eylül 1955 akşamı hava limonata gibi. Annem, babam, kardeşlerim Seza ve henüz altı aylık Feyza (dikkat buyurunuz o yaşta bir çocuk, puseti içinde bile olsa bir tiyatroya götürülebiliyordu) ile maaile, Kültür Park Açık Hava Tiyatrosu’ndayız.

Doğrusu hangi eserin sahnelendiğini pek hatırlamıyorum. Anımsadığım, bir gürûhun sahneyi işgâl ettiği ve bu insanların -çocukluk hâlimle pek anlam veremediğim “Kıbrıs Türk’tür” gibi bir takım sloganları- haykırmaları, ardından da Türk Bayrağı’nı sahneye dikerek İstiklâl Marşımızı okumaları. O hengâmede anlayabildiğim şuydu: “Atatürk'ün Selânik'teki evine bomba atılmış…

 ***

Toplum psikolojisi işte; bahtımın rüzgârına kapılıp kendimi o kalabalığın arkasına takılmış buldum. Dün gibi ve utançla hatırlıyorum. Açık Hava Tiyatrosu’ndan çıkan kalabalık Fuar’daki Yunan Pavyonu’na yönelmişti. Saldırganlar pavyonu ateşe vermişlerdi. Hattâ yangını söndürmek için gelen itfaiye görevlilerinin yangın söndürme gayretlerine müdahale edilmiş; yangının sönmesini engellemek için itfaiyenin su hortumları bile kesilmişti.

 ***

Evimiz 1.Kordon’daki Yunan Konsolosluğu’na yakın bir yerdeydi. Konsolosluğa ait araçların denize atıldığına, binanın yakıldığına… hattâ talan edildiğine gözlerimle şâhit oldum. Daha sonra kendini bilmez insanların, şimdiki Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bulunan Rum asıllı yurttaşlarımızın iş yerlerini yağmaladıklarını; kiliselerini bile ateşe verdiklerini üzülerek öğrendik. Ertesi günlerde ise, o güzelim iş yerlerinin vitrin camlarının hunharca kırıldığına; kinli ve kirli ellerin, dükkânlardaki eşyaları talan edip, beğenmediklerini sokaklara saçtıklarına yorgun ve üzgün gözlerimiz şâhitlik etti.


***

Esas yıkım İstanbul’da olmuş sevgili okurlar. Gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı, Beyoğlu başta olmak üzere birçok semtte Rum, Ermeni, Yahudi vatandaşlarımızın dükkânları yağmalanmış. Yirmi-otuz kişilik organize gruplar kilise ve havraların da bulunduğu birçok taşınmazı tahrip etmişler, yağmalamışlar. Bu grupların Anadolu’nun değişik şehirlerinden getirildikleri de alınan notlar arasında.

 ***

Ülkesini, insanı, eşitliği seven hiçbir yurttaşın kabul edemeyeceği bu olayların ardından, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı binlerce Rum, Ermeni, hatta Yahudi kardeşlerimiz, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerini, vatanlarını, Türkiye’yi terk etmek mecburiyetinde kaldılar, göç ettiler. Gayrimüslim yurttaşlarımızın büyük bir kısmının başına gelen bu olaylar -bazı kesimlerce-, Türk vatandaşı olarak kabul edilmediklerinin bir göstergesiydi. Olayların siyasî boyutuna girmek istemiyorum.

***

Siyaset okudum ama siyaset yapmaktan hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Dolayısıyla konuya sosyolojik açıdan yaklaştığımızda, binlerce ailenin dramı ile karşı karşıya kalıyoruz. Benim ailem de Yunan mezâlimine dayanamayıp, Çeşme’mizin karşısında bulunan Sakız (Chios)’daki evini barkını terk etmiş bir aile. Bu bakımdan doğup büyüdükleri, atalarının yüzlerce yıldır yaşadıkları ülkelerini, Türkiye’yi terk etmek mecburiyetinde kalan insanları daha iyi anlayabiliyorum.

***

Sevgili okurlar, bu ailelerin içinde yıllarca kardeşçe geçindiğimiz, komşuluk yapmaktan keyif duyduğumuz insanlar vardı. Bu insanların bir çoğu ile, aradan 60 yıl geçtiği halde, hâlen yaşadıkları ülkelerde zaman zaman buluşuyor, en azından internet ortamında yazışıp, hasret gideriyoruz. Her biri, yaşadıkları ülkelerde başarılı işlere imza attıkları halde vatan hasretiyle, Türkiye özlemi ile yanıp tutuşuyorlar. Yazık değil mi onlara? Yazık değil mi bizlere? 

***

Kaba kuvvetten ülkemiz her dönem büyük zarar gördü, görmeye devam ediyor sevgili Okur. Eğer bu savaş ve şiddet olmasaydı, ülkemizde bugün ne demokrasi, ne işsizlik, ne de yolsuzluk sorunu olurdu. Türkiye’mizi artık bir barış iklimi kavramalı. En çok istediğimiz bu barış ve huzur ortamının gerçekleşmesi değil mi? Önyargılardan kurtulmanın, korkuları yenmenin ve "Biz" olmanın zamanı gelmedi mi hâlâ daha?

Ne dersiniz?

Not: 01 Kasım 2015 günü yapılacak seçimlerde oyunuzu mutlaka kullanmanızı hatırlatabilir miyim?

MKD: Sevgili Dostumun yazdıklarına, ben de, aynı şeyi hatırlatarak katkıda bulunmak istedim...

Ben de sual etmek isterim; haklı değil mi?

Ali Rıza Saysen - İzmir - 13.11.2015

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 23 Ekim 2017