Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BEKÂRET SORUNSALI

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3520 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

1) ŞK: Bankacı. 30 yaşındayım ve hâlâ bâkireyim. Üniversite mezunuyum ve çok iyi bir işim var. Kariyer basamaklarını teker teker çıkıyorum. Çok geniş bir arkadaş çevrem var. Şimdiye kadar çok sayıda erkek arkadaşım olmadı. Ama seks konusu benim için, âilemin ve çevrenin de baskısıyla hep bir tabu olarak kaldı. Bir erkek arkadaşım var. Hem de oldukça uzun bir süredir birlikteyiz. Ancak onunla sekste son noktasına kadar gidemiyorum.

Benim problemim ilişkiye kendimi verememem. Beraber olduğum kişiyi çok istiyorum, sevişirken de çok zevk alıyorum ama olay içime girme aşamasına gelince istemiyorum. Çünkü hem çok acıyacağını düşünüyorum hem de âilem çok gelenekçi olduğu için hâlâ onlardan çekiniyorum. Duyulur mu korkusu özellikle beni yiyip bitiriyor. Sonra duyulursa anlaşılır mıyım diye düşünüyorum. Eğer duyulursa ne yaparım diye düşünüyor ve felâket senaryoları yazıyorum.

Erkek arkadaşıma âşığım. Onu çok seviyorum ve o âna kadar çok istememe rağmen, hâttâ bunu sevgilime söylememe rağmen, zamanı geldiğinde yapamıyorum. Ayrıca sevişene kadar çok istekli oluyorum fakat bütün bunları aklıma getirdiğim zaman hevesim zâten kaçıyor ve ilişkimden de zevk almıyorum. Daha uzun bir süre bâkire kalacağım gibi görünüyor. Çünkü ben buna bu tür baskılardan dolayı cesaret edemiyorum. Belki de kendi kendime sorun yaratıyorum.

2) DK: Grafik Tasarımcısı 

33 yaşındayım ve yalnız yaşıyorum. Âilem İstanbul dışında oturuyor çünkü. Çok ünlü bir televizyon kanalında grafik tasarımı yapıyorum. Kazancım da fena değil. Üniversite yıllarından beri uzun vâdeli arkadaşlıklarım oldu. Ama hiçbiriyle gerçek anlamda seks yapmadım. Hâttâ geçen yıl biten ve bir yıl kadar süren bir arkadaşlığım oldu. Ayaklarımı yerden kesen bir ilişkiydi bu. Ben onu çok seviyordum o da beni. Yatakta birlikte yatıyorduk ama ben hiçbir zaman tam anlamıyla kendimi bu işe veremiyordum. Yâni öpüşmeyle başlayan ve elbiselerin çıkarılmasına kadar varan bir ön sevişme yaşıyordum partnerimle. Ama iş gerçek anlamda seks yapmaya gelince bütün büyü bozuluyordu. Diğer ilişkilerimde de bu düzeyde bir şey yaşamasam da hissettiklerim aynıydı. 33 yaşındayım ve hâlâ bakireyim. Gerçek seksin ne olduğunu bilmiyorum. Bunun çok sağlıklı bir şey olmadığını çok yanlış bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. Birkaç kez doktora gitmeyi bile düşündüm ama vazgeçtim. Sebeplerini de biliyorum aslında. Tek bir sebep gösteremem. Ama en önemlisinin kendi kendime yarattığım bir tabu olduğunu biliyorum. Klâsik bir insan hiç değilim. Âilem de çok tutucu değil. Ama kafamda yarattığım şöyle bir şey var: Ben karşımdakinden hoşlanıyorum. Ama onunla cinsellikte son noktasına kadar gidersem ona âşık olma olasılığım artacak. Ve eğer ilişki iyi gitmezse karşımdaki adam beni terk edebilir. Ben de ona âşık olduğumla kalacağım ve çok üzüleceğim. Kendimi toparlayamayacağım, çok zarar göreceğim diye düşünüyorum. Bu kafamda yarattığım en büyük korku. Bu korkunun kaynağı da yine bana öğretilenler. Çünkü hep şöyle bir şey duydum: "Cinsellik kadın için erkeğe göre daha fazla bir bağlanma unsuru. Yâni ben cinsellik yaşarsam karşımadakine bağlanmaktan ve onun beni bırakmasından korkuyorum. Bu yaşta hâlâ bâkire olmamın sebebi bu... Tabii karşımdakine yüzde yüz güven duyamamam da buna dâhil. Bana öğretilenlerden dolayı evlenmeden birlikte olmamalıyım tabusu da var. Erkek arkadaşlarımla tam anlamıyla cinsel bir şey yaşamadığım için çok ayrılık yaşadım. O insanlarla birlikte olsaydım ayrılmazdım da demiyorum ama bu özeliğimin ilişkiyi bitirici etkisi mutlaka olmuştur.

3) ZE: Bilgisayar Mühendisi 

34 yaşındayım ve âilemle yaşıyorum. Çok tutucu bir âilem var. Bugüne kadar hiç erkek arkadaşım olmadı. Yâni lisede yaşadığım platonik sayılabilecek şeyler ve geçen yıl yaz taatilinde yaşadığım minik bir ilişki dışında çok bir şey yaşamadığımı söyleyebilir. Hâlâ bâkireyim ve bir erkekle cinsel ilişkiye girme fikri beni çok korkutuyor. Zaman zaman lezbiyen miyim diye düşünmüyor da değilim. Ama olmadığımı biliyorum çünkü kadınlara karşı ilgi duymuyorum. Erkeklere karşı ilgim var ama iş bir erkekle flörtleşmeye geldiğinde bir heykelden farksız oluyorum. Bir erkeğin benden hoşlandığını hissettiğim an kanım donuyor. Geçen yıl yaz tatilinde arkadaşlarımın da zorlamasıyla yaz tatilinde bir erkek ile flörtleştik. Yâni el ele tutuşmak öpüşmek gibi şeyler oldu. Bunları bile yaşamak bana çok zor geldi. Bunları yaparken bile çok komik duruma düştüğümü ve çok beceriksizce hareket ettiğimi söyleyebilirim. Hâlâ düşündükçe yaptığım beceriksizce hareketler karşısında çok utanıyor ve kızarıyorum. Bir hafta boyunca öpüşmek ve el ele tutuşmak dışında bir şey yaşamadık zaten. Ama erkek arkadaşımın ellerini kalçalarımda ve göğsümde hissedince çok paniklediğimi söylemeliyim. Hiç zevk almadığımı ve bir şey hissetmediğimi de tabi. Yâni o aşamaya gelene kadar çok heyecanlanıyor ve zevk alıyorum ama erkek arkadaşımın ellerini üzerimde hissedince her şey tersine dönüyor. Frijit olabilirim diye de düşünüyorum ayrıca.  

***

YORUMLARIM

Kadınların dış genital organlarından vajina ağzını ayıran zara "bekâret zarı" denir. Nâdiren hiç olmayabilir, ömür boyu tamamen veya kalıntılar şeklinde de kalabilir. Genellikle ilk cinsel ilişki sırasında esner, genişler veya yırtılır. Bu "bekâretin sonlanması veya bozulması" olarak değerlendirilir. Yarım ay ve benzeri duhûle (cinsel ilişkiye) izin veren zarlar yırtılmaz, yırtılmayınca da kanamazlar. Bu da cehâletin geleneksellikle karıştırıldığı yörelerde cinayetlere kadar gidebilen tepkilere yol açabilmektedir çünkü kapıda "kanlı çarşaf" beklenir.

Bekâretin kutsanmasının uzun ve ilginç bir antropolojik mâzisi vardır. Meselâ bir Afrika kabilesi kültüründe evleninceye kadar fâhişelik yapan genç kız çeyizini bu sûretle hazırlar ama evlendikten sonra da kocasına dâima sâdık kalır. Mitolojide bekâret, saflığı ve insanın kendini dizginlemesini gösterir ve Kadim Yunan'daki tanrıçalardan Athena, Artemis ve Hestia hep bâkiredirler. Bâzı Hristiyanlar'a göre evlilikten önce cinsel ilişkiye girmek kutsal bekâretin bozulması anlamına gelir ve günahtır.

Matta İncili'nde Hz. İsa'nın bâkire Meryem'den babasız doğması mitosu çok önemsenir. Bâzılarına göre ise Yeni Ahit evlilik öncesi her türlü ilişkiyi sıkı biçimde yasaklar, hâttâ ömür boyu bâkir kalmayı över; Katolik râhiplerinin ve râhibelerinin bâkir kalmalarının sebebi budur.

İslâmiyet'te evlilik öncesinde veya dışında cinsel ilişkiye girmek yasaktır ve zina yâhut fuhuş (maddî kazanç karşılığı seks yapmak) olarak ele alınır, günahtır. İsra Sûresi'nde (17/32) "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o son derece çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur" denmiştir. Şiîler ise "muta" yâhut "müta nikâhı" denilen, kadınla bir ücret karşılığında belli bir zaman diliminde (gecelik, aylık) geçerli olan bir nikâh icat edip minâreye kılıf bulmuşlar!

Yahudilik'te de aynı yasak mevcutken, hâttâ recim yâni taşlayarak öldürme kadim bir Yahudi geleneğidir.

Budizm ise bu işe hiç karışmıyor!

İşin temelinde esasen mülkiyet hissi yatıyor. Pederşahî kültürlerde kadının erkeğinin "ilk ve ebedî malı" olmasının timsalidir bekâret (istediği zaman da "boşar); Ortaçağ'da Derebeyleri yeni gelini önce "bozarlardı", sonra damada verirlerdi ve buna "Bey Hakkı denirdi. Meselâ, Osmanlı'da da Harem'den kız almak çok makbûl ve muteber bir şeydi! Yâni bir statü veya sınıf atlamak söz konusu olunca bekâret filân önemini kaybediyor.

Bu üç hanımefendinin anlattıkları tipik Türk insanı sorunsalları. Geleneksellikle "çağdaşlık adına dayatılan anominin (toplumsal normların, değer hükümlerinin kaybı ve belirsizlik) tipik çatışması.

Ne biz kaldık, ne Batılı olduk.

Bir uçta on bir on iki yaşında seksin her türüyle tanışan, çoğu kolejlerde veya benzeri üst sosyo-ekonomik sınıftan kişilerin çocuklarının tahsil gördüğü okullardaki gençler, öte uçta imam hatip eğitimine dahi yollanmadan yoğun dinî baskı altında yetiştirilenler, bir de yelpazenin ortasındaki, orasındaki, burasındaki çoğunluk!

Kutsalımızı, mahremimizi, hicâbımızı kaybettik. Ama o kaybolan şey aslında bilinçdışında bir yerlerde duruyor ve kendisini bir şekilde belli ediyor. Birinci ve üçüncü örneklerde çok belli ediyor kendini. İkinci örnekte ise bir "bağlanma korkusu" var. Bu hanımefendinin bağlanma konusunda bir travması veya şâhit olduğu travmatik yaşantılar söz konusu olabilir -ki, bu dahi bir travmadır.

Memleketimizdeki karmaşa sürdükçe bu konu da sorun olmaya devam edecektir; o kadar çok bu sebeple bunalıma giren hanımlarımız var ki.  

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 19 Ağustos 2007 Pazar

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Atilla karaz Pazar, 03 May 2015

    avrupalıdan bekaret dersi

    yahu bunlar bekareti ne sanıyorlar üç kadında da bekaret denen birşey kalmamış kendilerini bakireyim diye tanıtıyorlar...Bekareti bacak arasında gören zihniyet işte bu...Her şeyi yaşa sen bir tek erkek içine girmesin sen ortalıkta bakireyim diye dolaş...yok yahu...
    Toplum ahlakı nasılsa kendisinin geleceğini de o ahlakı koruyacak ve o ahlakta taşıyacak bireyleri yetiştirir. Aksi dışında davrananları toplum dışlar ve kınar...Bu yüzden bu toplumda bekarete önem verilir. Çünkü bekarete değer vermek demek aileye değer vermek demektir ve aileyi kutsal olarak görmek demektir...Boşuna demiyorlar Avrupada aile yapısı diye birşey yok..Avrupada nüfus geriliyor. Boşanmalar artıyor.....Bir makalede okumuştum psikolog avrupalıydı ...Adam (veya kadın) diyordu ki ''Eğer uzun süreli bir evlilik istiyorsanız bakirelerle evlenin...'' Okuyunca şok oldum herşeyimizi bizden alan ve aldıklarını bize satan avrupa...Yakında bize ahlakı ve ailenin kutsallığı ile ilgili ders vermeye kalkarsa hiç şaşırmayın...

    Nekâret artık önemini kayberti, kimse sorgulamıyuor

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 23 May 2017