Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BÜYÜK SAVAŞIN ARDINDAN…

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2685 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Kendine konan teşhislerin sayısını kendisi de unutmuştu.

Çok Erken Başlangıçlı Şizofreni, Otizm, Asperger Bozukluğu, Kronik Depresyon, Ansefalit Sekeli, Epileptik Psikoz, BTA 1. Eksen Bozukluğu, BTA 2. Eksen Bozukluğu

Hayatında bilerek veya isteyerek kimseleri vurmamış, ateş dahi etmemişti ama Büyük Savaş sonrasındaki kaos günlerinde eve epey silâh almıştı. Hepsini de itinayla temizledikten sonra ihtimamla hazırladığı sergisine yerleştirmişti.

Sergisi de evinden ibâretti zaten.

Evi de meçhûlden gelip bilinmeyen istikamete giden bir tren istasyonunun ta kendisiydi.

Kendisini orduya kabûl etmemişlerdi ama o ne yapıp etmiş, Büyük Savaş’a iştirak etmişti. Aldığı komik ötesi maaşla yaralılara yiyecek, içecek ve barınak temin edip durmuştu.

Sonra savaş bitti ve yakaladılar kendisini.

Hapse atamadılar çünkü tertemizden öte güzel bir sicili vardı.

Mecburî İkamete mahkûm edildi tam 40 yaşında iken.

İki oda, bir banyo tuvaletten müteşekkil evi her zaman tertemiz ve pırıl pırıldı.

Havası da tertemizdi çünkü 1800’leden kalma kocaman bir Ozon Makinasını tam bahçesinin ortasına yerleştirmişti. Hiçbir zararlı şey yaşayamıyordu orada; hâttâ atmosferdeki deliği dahi tamir ediyordu.

Raylar da asla paslanmıyordu.

Tam 40 sene bekledi ikizi olduğunu bir yerlerden duyduğu kardeşini

Arka bahçesinde her şey yetişiyordu, azıcık bir zahmetle onları toplayıp pişirmekten başka işi olmuyordu.

Karısı ve kızı kimliği meçhul bir denizaltından atılan bombayla gözlerinin önünde boyut değiştirmişlerdi.

İyice koptu dünyâ işlerinden.

Tek haber kaynağı ilk transistörlü radyolardan birisiydi, o da savaş ganimetinden başka bir şey değildi zâten.

Sâdece iki kanala ayarlıydı; birinde sürekli olarak Batı, Ortadoğu ve Doğu klasikleri çalardı. Öbüründe ise bir tek Fransızca ve Esperanto neşriyat yapmaktaydı ve hiç anlamamasına rağmen saatlerce onları dinlerdi; anlamaya dahi başlamıştı.

Traş olmuyordu çünkü köseydi, garip bir şekilde saçları 3 numara, sakalları da onların devamı şeklindeydi.

İnsanları çok seviyor ama beşerî zaaflarından dolayı kaçınıyordu.

Aslında çok güçlüydü!

Nereden çıktığı belli olmayan bir ayı saldırmaya kalktığında onu elleriyle boşmuş, sonra da saatlerce ağlayıp takdis ederek, bahçesinin en mutena yerine gömmüştü.

Ufak av hayvanları kendiliklerinden gelip ona bakıyorlardı. O da gözlerindeki mesajı okuyup hiç canlarını yakmadan önce hipnotize ediyor, akabinde de pişirip yiyordu. Hiçbir artık madde bırakmıyordu.

Sadece sâdık bir kedisi vardı: Tekir. Asla unutamadığı bir başkası da Han’daki Nazlı idi… Bostancı’daki zamanlarında evliliğini çatırdadığı günlerden birinde öğle vakti, gölgeler yok olmuşken, hiç âdeti olmamasına rağmen bir duble rakı isteyip önündeki nefis İnegöl köftelerini yutamayıp didiklerken, tam yanından ve kaldırımdan bir “miyav” sesi işitip oraya dönmüştü.

Aslında Nazlı bir sokak kedisiydi ama belli ki ümidini kesen annesi Han’ın bahçesine terk edip gitmişti. Patron da sevgili karısıyla birlikte onu bebek gibi biberonlarla, sütlerle besleyip büyütmüşlerdi. Çok da şımarmıştı, bütün Han’ın sevgilisiydi ama kolay kolay kimsenin çağrısına cevap vermez, ancak canı çekerse şöyle bir bacaklarına sürtünürdü. Asla köfte filân yemezdi, özel maması evde annesi tarafından hazırlanırdı.

Kedilerin asla hipnotize edilemeyeceğini çok iyi bilirdi zâten, dostluklarına da güven olmazdı ama ikisi de hiç konuşmadan, birbirlerini ta limbik sistemlerine, hâttâ evrimsel köklerine bakarak pekâlâ anlaşıyorlardı. Tek hayvan dostu o idi, o da en iyi hayvan dostuydu çünkü beyni en mütekâmil olan hayvan kendisiydi.

Resmen konuşuyorlardı artık; tıpkı yeni doğan bebeklerin hepsinin aynı lisanı konuşmaları gibi.

Annesinin Kıtmir ismini koyduğu köpeği ise her an yanındaydı ve sonsuz ötesi sevgisini kendisine hiç esirgemeden sunardı. Daha 4-5 yaşlarındaydı, hatırlayamıyordu pek onu, Erzincan'daydılar o vakit.

Neyse, miyava baktı ve kendisine sevgiyle, ful empatiyle, hâttâ üzüntüyle bakan kediye köfteleri attı, o da hepsini yedi.


Adamın gözlerinden yaşlar geliyordu ama bu terapi ona çok iyi gelmişti.

Neden sonra öğrendi ki meğer o miyav, Nazlı imiş.

Tâhir Kardeşimin kızının ismi de aynı.

Sonradan da bana ve aileme hep daha bir "az soğuk" davrandı, biz ve patronlar hissediyorduk bunu, garsonlar da.

Sonra bir süre gidemedi oraya, dünyayla ilişkilerini kestiği dönemde.

Hadi, emaneti ziyaret takvadır filân diyerek gitti, bir baktı ki Han orada değil, taşınmış. Bağdat’a giden yolda daha merkezî bir mevzide yerleşmiş, tabii ki gene kira.

Merak edenler http://www.hanrestoran.com/han.asp adresinden okusun.

Şöyle başlar: Emin Sever İnegölyordu".

“İnegöl”, 1985’te İstanbul’a, Bağdat Caddesi’nde Çatalçeşme’ye taşındı. Adı “Han” olarak değişti. Ankara’da köfteden yola çıkılmış, İstanbul’a gelene kadar menü çok zenginleşmişti. “Han Restoran”ın İnegöl Köftesinin lezzetini ve farkını bilen, İstanbul’da yaşayan Ankaralılar, hemen “Han”ın müdavimi oldular. “Han”, yemek kalitesi ve titizliğiyle kısa sürede tanındı. On yıl içinde “Han” bu kez 2004’te yine Bağdat Caddesi’nde Şaşkınbakkal’da, temel “damak tadı”ndan vazgeçmeden, daha genç, daha dinamik, daha Avrupalı çeşitlere ve lezzetlere menüsünde yer vermeye başladı. Bugün “Han”, Osmanlı usulü hamur ve tatlı işlerinden, hafif ve organik salatalara, Norveç somonundan Cafe de Paris stili bifteğe kadar çok çeşitli bir menü sunuyor.

***

Orası adamın Gönül Kâbesi idi artık.

Herkes onu, o da herkesi tanıyordu ve her gidişinde boğazında bir yumruk oluşuyordu; psikiyatride buna globus hystericus derler. Ne olduğunu sormayın daha iyi!

Han’a giderseniz, hemen her gece Emin Bey’in ve âilesinin güler yüzlerini, sevgiyle kadeh kaldırışlarını ve hiç yaşlanmadıklarını görürsünüz. Hem çok titiz ama bir o kadar da merhamet dolu insanlardır. Şimdilerde işi iki oğullarına devretme tâlimleri yapıyorlar.

Bir tek Nazlı yoktu ortada; bilse de sordu adam. Çok yaşlanmıştı, mecburen uyutmuşlardı.

Gerisini duyumsamak istemedi adam.

Türkiye’nin, dünyânın her yerinden her çeşit insan orada mutlaka bir şeyler yemiştir: Gani Müjde, Cemil İpekçi, Gülse Birsel, Alpay vs.

Bir tek kırolar gidemez; hani, gitse de bir daha gidemez çünkü ortam onlar için toksiktir. Gene de son 10 senedir gittikçe artan sonradan görmelerden çok üşüntü duyuyor hepsi.

***

Dönelim bizim yalnız adama…

Her gece yatmadan önce iki duble viski içerdi: Bourbon. Mısır’dan yapılır bu millî içki. Ancak öyle uyuyabiliyordu da

80 yaşına geldiğinde bir sabah çok yorgun kalktı, başı dönüp geri yattı.

Bütün ömrü gözlerinin önünden filim şeridi gibi geçti, uyuya kaldı.

Tam o esnada bir Çuf Çuf gelip istasyonun önüne park etti.

Makinist, köse ve sevgi dolu bir adamdı. Kardeşini aramaktaydı.

İçeri girdi, baktı ki ikizi yatakta uzanmış yatıyor, yüzünde huzur dolu bir gülümsemeyle.

Hemen yanına uzandı, yorgundu ve yaşlanmıştı. Avcu yukarı dönük onu bekleyen sol elini kendi sağ eliyle sımsıkı kavradı.

O da hayattan çok çekmişti çok

***

Yaklaşık 10 sene sonra bölgeye inen jandarma timleri ve gece görüşlü, son moda silâhlarla mahsun diğer bütün güvenlik güçleri etrafı kuşattılar.

Çok sinsice ve ustaca evin zâten açık olan kapısından içeri daldıklarında bir birlerinin ellerini sımsıkı tutmuş ikiziz kardeşlerin hâlâ sıcacık ve mis gibi kokan bedenlerini gördüler.

Çuf Çuf hâlâ tıkır tıkır çalışıyordu.

Hepsi durdu bir lâhza için, terlediler, utandılar, mahcup oldular, her türlü duyguyu yaşadılar ama en kuvvetlisi hüzündü.

Fakat bu Top Secret unutulmalı ve unutturulmalıydı.

Ortalığı dümdüz ettiler, Çuf Çuf'u Türkiye’ye gönderdiler jilet yapılsın diye.

Ama tek bir şey vardı ki, onu tahrip edemediler.

Hangisini istersiniz? 

İslâmofobik pro-Masonlar bunlar: Hospitalie Şövalyeleri.

Neyse, şimdi para kazanma vaktidir.

CNN Türk'te "borsa durağandır" diyor hoş bir çocuk, yapma ayol, bir hoş olirem, Çapa'ya gidiirem sonra!

Karabük'te ahşap evleri yanan aileye "ne hissediyorsunuz" diye soruyor âkil Ht muhabiri!

Cevap yok çünkü zavallılar donakalmış (freeze); evrimsel bir cevap (gülme Cânan)!

***

Zâten bütün âlemlerin en sabırlı bilgisayar üstadı Tugay Yalçın modemimizi düzeltti. Bulaşmayın ha, 2. Dan Tae kwon do'cudur. Boşuna aramayın, resmini bulamazsınız ama GSM numarası 0.532.4111148. Çok da iyi Lâtin dansı bilir.

Ozon Üstâdı Muhteremi Kâmil Tarıverdi’ninki de 0.532.3144003. Onun cemâli daha kolay bulunuyor.

Fatih Terim duramamış, FB yenilmiş, Federasyon tam destek vermiş. Hasan Arat da desteklemiş!

Ama çok yaş aldı, artık kimselere sövecek veya birini dövecek mecâli de kalmadı.

Ama duramaz, mümkün değil.

Yıka yıka açılıyorlar hep beraber bu yollarda...

Mısır'da 21:00'da tencere tava çalanlar zuhûr etmiş.

Ya bizimkiler onları tutuklarsa?

Hepsini zâten biliyordum.

Dalaksız'dan daha iyi hem de!

Peşkir zâten RotAdam oldu ve tebahhûr etti (buharlaştı).

Bilmez mi ki payeler ve unvanlar ölümlüdür?

Bak, Kılıçtaroğlu dahi Kerkük'e sokulmadı çünkü bütün Türkler henüz ölmedi.

Obama ve Peşkir...

Bilir ama duramaz, biliyorum.

Yapma Peşkir, sen Fatih olamazsın!

Bir Dost Ararsan Koş Ona, Eğer Bulabilirsen... 

Keyfi de bilir, kederi de, keleği de...

  Gölgeler uzamaya başladı ve

      Cüzdanlar fena hâlde acıktı, köfte kesmez.

         Profesör Görmez de “hepiniz sevgiyle birleşin” diyor.

            Ve ekliyor: “Kadına karşı şiddeti sonra düşünün”!

   Hani…

      Neyse!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 22 Ağustos 2013 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cumartesi, 18 Kasım 2017