Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

E, NE OLDU ŞİMDİ?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2886 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sevgili ziyaretçilerim, hiç uzun bir yorum yapmayacağım. Herkes yapıyor zâten. Öyle bir karar çıktı ki, tartışılması yok: AKP kapatılmadı.

"That's all folks" hani (nasıl olsa ABG sömürgesi olduk sayılır, ben de bukalemunluğa başlıyorum). Şu kadar para geri ödeyeceklermiş; verir ağabeyleri, n'olcak? Zâten Devletlû da "durmak yok, yola devam" diye memnuniyetini ifâde etti tatlı tebessümüyle (yağlama).

Önce "tarafsız Cumhurbaşkanı" Gülümüz'le taraflı Devletlûmuz Ankara'nın yükselen semti Çukurambar'da Mehmet Tekelioğlu'nun evinde buluşup, beş saat görüştüler... AKP Grup Başkanvekili İrfan Gündüz "Yenge Hanım pek güzel mantı yapar... Mantı yemişlerdir dedi... Mehmet Tekelioğlu, Gülümüz'ün halasının oğlu ve kız kardeşinin kocası, yâni eniştesi; dâvâ arkadaşı. AKP'nin kurucular kurulu üyesi ve AKP Milletvekili... Tarafsızlığın çok ağır ihlâli söz konusu yâni...

Hesabını kim sorabilir? Artık, kimse!

Birkaç gün önce Daniel Howden'ın İngiliz Independent gazetesinde neşredilen makalesini çoğumuz teessürle okuduk: "Müslüman, demokratik, lâik, ekonomik açıdan istikrarlı ve Avrupa Birliği ile Ortadoğu'yu birleştiren bir ülke yaratma projesinin bugün Türkiye'yi muhtemelen 'dünyanın en önemli siyasî deneyi' hâline getirdiğini yazıyordu ve "şimdi bu proje çökmek üzere diyordu. Howden'e göre, "Fransa, Avusturya, Almanya gibi ülkeler Türkiye'nin katılım sürecinin durmasını sessiz bir memnuniyetle takip ediyorlardı. Bütün bölgeye umut veren bu projeyi durdurmak için parmaklarını kımıldatmalarına bile gerek yoktu. Süreci yavaş yavaş boğulmaya bırakacaklardı". Tabii "dünyânın en önemli siyasî projesiyle birlikte"...

İktidarın oyunları sâyesinde makama atanan Anayasa Mahkemesi Başkanı'ndan önce, aynı yolla atanan raportör "dâvânın reddi" lehine yorum yaptı.

Sonra, mahkeme toplandı. İnanılmaz sür'atle çalıştılar ve gazetecileri topladılar. Yeni Papa seçildiğinde Vatikan'ın bacasından özel bir duman gökyüzüne yükselir; tıpkı onun gibi, bekledik de bekledik.

Sonunda Başkan çıktı ve pek ihtiyatlıca ve dikkatlice bir üslûpla önce bir nutuk attı, tembihatta bulundu, sonra da kapatılmama ama Hazine Yardımı'nın %50'sinin kesilmesi havucunu uzattı. Kendisinin ret oyu kullandığını vurguladıktan sonra, 6 üyenin kapatılsın, 4 üyenin Hazine Yardımı kesilsin dediğini ifâde buyurdu. Sonra da Hazine Yardımı'nın yarısının kesilmesine karar verdiklerini söyledi. Sonra da "ciddi bir ihtar verdik, bunu mutlaka dikkate alın filân dedi. Anayasa Mahkemesi'nin ihtar diye bir ceza kesme yetkisi var mı? Yok! Taraflı olduğu belli olan Başkan'ın böyle lâflar etme salâhiyeti var mı? Dünyada görülmemiş!

Bundan sonrasının yorumunu akrabam gazeteci Can Ataklı'dan naklediyorum:

Tabii şimdi pek çok yorum yapılacak. AKP'nin bu kararla daha ılımlı ve uyumlu bir havaya gireceği söylenecek. Zâten bir yorum da şöyleydi: "AKP kapatılmasın. Ama Hazine cezası alsın. Böylelikle AKP'nin lâiklikle ilgili kulağı çekilmiş olur. Bu parti bundan sonra daha dikkatli olur".

Bu iyi niyetli (MKD: saftrikçe) bir yaklaşım. AKP, sanıyorum önümüzdeki 3 ay boyunca, tıpkı Erdoğan'ın seçim akşamı partisinin balkonundan yaptığı konuşmadaki gibi yönetilecek. Hâttâ herkes bundan çok hoşnut olacak ve AKP'ye muhalefet edenlerle alay edecekler.

Önemli olan 3 ay sonra Türkiye'nin nasıl olacağı. Artık AKP'nin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Çok kısa bir süre içinde yeni anayasa gündeme gelecek ve bu anayasa ile bugüne kadar "sabredilen her şey uygulamaya sokulacak.

Yeni anayasa ile en başta AKP zihniyetine en büyük engel olarak görünen Anayasa Mahkemesi ya kaldırılacak ya da yapısı değiştirilecek. Lâiklikle ilgili tartışmalar da yeni dönemde tamamen ortadan kalkacak, hâttâ belki de Atatürk ilke ve inkılâplarını savunmak bile sıkıntı yaratacak (MKD: Ne belkisi sevgili Can, ne belkisi)..

Seçimlerde zafer kazanan AKP şimdi kazandığı yeni ve eşi bulunmaz zaferin tadını elbette çıkaracak. Belli ki 1923 inkılâplarını ve cumhuriyeti artık bir kenara atacak.

***

Can, doğruyu iyimserlikle sulandırarak yazmış. Zâten başlamış olan faşizan süreç ivmelenerek her yeri kaplayacak.

Bir tek TSK kaldı; o da hızla yıpratılacak. Yaşar Büyükanıt "lâiklik konusunda düşüncemiz belli, yorum yapamam demiş; daha ne desin!

Ergenekon iddianâmesini "ya sabır diyerek hızlıca okudum. Yâhu, Güler'le (Kömürcü) ettiğimiz birkaç lâkırdıdan dolayı benim bile adım geçmiş. Gülümüz'ün mason olup olmadığını sormuş, ben de neden olamayacağını anlatmışım.

Hangi yasa benim mahrem telefon konuşmalarımın aleniyete dökülmesine izin veriyor? Eşimle, dostumla, düşmanımla, karımla, kızımla veya /hele burası pek mühim/ bir hastamla mahrem şeyler konuşamayacak mıyım? Buradaki ben, biziz, hepimiziz.

Bunun neresi yasal?

***

İngiliz lezbiyen çift Karen Wesolowski (42) ve Martha Padgett (38) tam 22 saat arayla ikiz bebeklerini dünyâya getirmişler. 3 yıldır çocuk hasreti çeken ikili, donör spermleri kullanarak tüp bebek yöntemi sâyesinde hâmile kalmışlar. Martha, bebeklerine Sophia ve Alex, Karen ise Andrew ve Sienna isimlerini vermişler. Martha, "aslında bebeklerin hepsi kardeş. Çünkü iki gebelikte de benim yumurtalıklarımı kullandık" demiş. Çift, tedavi için 40.000 Sterlin (94.000 YTL) harcamış.

***

Bunun ne alâkası mı var?
     Ârif olan anlar.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 31 Temmuz 2008 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Arda H. Civelek
    Arda H. Civelek Cumartesi, 16 Mart 2013

    30 Temmuz 2008

    Sevgili Kerem Hocam;

    Mekânınıza her uğrayışımda, son ziyâretimden beri eklediğiniz yeni bir yazınız var mı diye bakarken, sol "frame", her seferinde dikkatimi dağıtıyor! Bu ziyâretimde de, Bay Kılıç'ın hüsn-ü cemâli nazar-ı dikkatimi celbetti, derhâl tıkladım. İlk paragraf beni 2008 yazına, Kuşadası'na götürdü.

    Efendim, 30 Temmuz benim doğum günümdür. Hâmileliğini, müstakbel yavrusunun nice yaş günlerinde yapayalnız kalma tehlikesini hesaba katmadan planlayan muhterem vâlidem, beni, Temmuz ölürken cayır cayır yanan İstanbul'da dünyâya getirmiş, yirmi küsur sene evvel. Hâttâ ismimin hikâyesini anlatırken hep, İstanbul'un kavurucu yazını, ata toprağı Rumeli'nin bir nehriyle ferahlatma düşüncesinin de olduğuna değinir.

    Konumuzla âlâkâsız bu anekdotu burada kesiyor, 2008'e dönüyorum.

    O gün öğleden sonra Kuşadası'na vardık, otele yerleştik, derhâl kumandaya sarılıp haber kanallarını aramaya koyulduk. Birkaç saniye sonra Bay Kılıç karşımızdaydı! AK Demokrasi'nin bir engeli daha başarıyla aştığını gururla duyuruyordu hukuk tahsili bile olmayan, Bay Özal'ın atadığı Başkan! Ekranın diğer ucunda kendisini seyretmekte olan bendenize çok tatsız bir doğum günü hediyesi verdiğinden bihâberdi tabii...

    Sn. Can Ataklı'dan naklettiğiniz kısımdaki gelecek tahminleri, ne acıdır ki, hedefi 12'den vurmuş! Bilhâssa ikinci 12 Eylül Felâketi'nden sonra iyice pervâsızlaşan demokrasi mücâhitleri, aynen yazıda belirtildiği gibi, Atatürk İlke ve İnkilâpları'nı savunmayı imkânsız hâle getirdi. Bununla kalmayıp, savunanları bir çeşit siyasî ekkaliyet hâline getirdi, yaftaladı, hedef gösterdi, düşman belletti. Aslına bakılırsa AKP, yalnızca görevini yaptı. Partinin kurulmasından hemen sonra Sn. Hüseyin Çelik'in bir beyânında bahsettiği hemen hemen her plân yürürlüğe konuldu. Geriye sâdece, TSK'nın MSB'ye bağlanması ve anayasadan Atatürk'ün silinmesi kaldı. Kendi deyişleriyle, "bir parantez kapatılıyor".

    Ama hazır parantez demişken, zannederim TSK'ya apayrı bir parantez açmak isâbetli olacaktır:

    Mâlumunuz, bizim Aydınlanmamız nâkıs kalmıştır. M. G. M. Kemâl Atatürk ve silâh arkadaşlarının, %90'ı okuma yazma bilmeyen köylü bir halkı aydınlatma, medeniyetin gerisinde kalmış Anadolu ve Trakya'yı ileriye taşıma gayretleri, kökü bir türlü kazınamamış cehâlet tarafından akâmete uğratılmıştır. Bugün de, gazetelerin sayfasını çevirirken gözlerimizin faltaşı kıvâmını almasına sebep olan da bu cehâletin örgütlenip gücü eline geçirmesidir. Eradike edilemeyen bu cehâlet, yanlış kişilerin elinde son derece tehlikeli bir silâha dönüşen İslâm, mis- ve dezenformatif haberlerle gerçeklerin önüne koyu bir perde çeken basın ve tüm bu enstrümanları menfaatleri uğruna pek güzel kullanan politikacılar: Cumhuriyet böyle yıkılıyor! Okumadan âlim, yazmadan kâtip olanlar memleket yönetiyor!

    Peki bu tabloda TSK'yı nereye koyacağız?

    Önce, âdetim olduğu üzere, konuyla ilgili küçük bir alıntı:

    “Harbiye’nin kuruluşu çağdaşlaşma tarihimizin belki en önemli olayı oldu diyebiliriz. Bundan sonraki dönemin belli başlı olayları, bu kurumun eğitiminin sağladığı askerî ve düşünsel etkiler, bu kurumun siyasal gücü elinde tutanlara karşı tutumu, mezunlarının askerî, siyasal ve kültürel hayatta aldıkları yerler göz önünde tutulmadan anlaşılamaz. Kul sisteminin yok oluşu ile eski Osmanlı geleneğinden kopuşun yerine, II. Mahmut’un kurucusu olduğu Yeni Osmanlı Devleti’nin toplumla devlet arasındaki ilk bağlantısını kuran kurum olduğu gibi, bu bağlantının sarsıldığı zamanlarda oynadığı rol ulusal birliğin gelişimine, ileride göreceğimiz aşamalarda da hizmet ettiği gibi sözünü ettiğimiz Osmanlı’ya ve onun sembolü olan padişahlığa bağlılığını da en sonunda bu okulun yetiştirdiği Mustafa Kemâl ile koparmıştır. Harbiye ve Ordu, siyasal olayların inip çıkmalar içinde aldığı rollerle geçen aşamalardan sonra, Türk ulusal birliği ve bağımsızlığı lehine bu bağı koparan ilk kuruluş olmuştur.” (Berkes)

    114 yıl ve 2 gün önce bugün, 13 Mart 1899'da, 1283 numaralı subay namzeti olarak Harbiye'ye giren Makedonyalı genç, bu tarihten çeyrek asır sonra, yok olmanın eşiğine gelmiş bir milleti, yerle yeksan olmuş bir imparatorluğun külleri üzerinde yeniden doğuracaktı. Yetiştiği ocak, kurulduğu günden beri, Devlet-i Âli-i Osmaniyye'yi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmaya çalışan kişilerin yetiştiği ocaktı. Bu ocağın rahle-i tedrisinden geçen niceleri, Türk Aydınlanması'na muazzam katkılar sağlamışlardı.

    Genç Cumhuriyet devrinde de, bu ocak, yıkılmaz satvetiyle, Türk Devleti için uğrunda gözünü kırpmadan canını feda edecek kahramanlar yetiştirmeyi sürdürdü. Atatürk, silâh arkadaşlarına şöyle diyor:

    "Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebâli subaylara âit olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibâriyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve fesaretleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faâl ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsî ve özel hayatları itibâriyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler."

    Türk Ordusu'nun "halâskar" geleneğinin şanlı bir mâzisi vardır. Bu konu hakkında apayrı bir makale yazmak gerekir ama şunu belirtmek isterim ki, bu gelenek İç Hizmet Kanunu'ndaki "Cumhuriyeti koruma ve kollama" göreviyle izah edilemeyecek kadar köklü bir gelenektir. Türkiye'deki askerî müdâhaleler de bu bağlamda yorumlanmalıdır; zirâ, 12 Mart ve 12 Eylül, doğurduğu sonuçlar itibâriyle dibe vurmamızda muazzam bir rol oynamış olsalar dahi, subayların hüsn-i niyetinden şüphe etmek onlara haksızlık olur. En azından ben böyle düşünmekteyim.

    Silâhlı Kuvvetler, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu hâle gelen dünyâda, müteffikleriyle ilişkisini yeniden gözden geçirme ihtiyacının hâsıl olduğunu fark etmekte gecikmemiş, pozisyonunu değiştirme yönünde hamleler yapmıştır. (teferruatlı bilgi için, E. Org. Saygun'un "Türk Ordusu'na Balyoz", Tüma. Semih Çetin'in "Bir İhanetin Öyküsü" ve E. Tüma. Cem Gürdeniz'in "Hedefteki Donanma" adlı kitaplarına başvurulabilir.) Küresel güçlerin tekerine çomak sokmaya başlamıştır. Yeni müteffik arayışlarını gizlememiş; bilâkis, E. Org. Tuncer Kılınç'ın 2003 yılında Hârp Akademileri'nde yaptığı konuşmada belirttiği gibi, Avrasya seçeneğini ciddi ciddi değerlendirmeye başlamıştır. Aslında bugün yaşananların temelinde ABG'nin, hizadan çıkan Türk Ordusu'nu terbiye etme isteği yatmaktadır. Millî duyarlılık sergileyen Ordu, ABG tarafından, bir kalemde silinmiştir. Bu operasyon da, Cumhuriyet'i içine sindirememiş gerici güçler marifetiyle yapılmıştır. Peki bu operasyon sonuca tam anlamıyla ulaşabilecek midir? Bu soruya gönül rahatlığıyla "hayır" demek mümkün değildir: Ama Türk Ordusu'nun ulusal hassasiyetlerinden arındırılıp, küçük ve operasyonel bir hâl alması, küresel bir jandarma rolüne soyunması "ha" deyince olacak şey değildir. Yaşayıp göreceğiz. Bakalım Silâhlı Kuvvetler Cumhuriyet'in ölmez nigâhbanları olarak mı kalacaktır; yoksa, yeni rejimin garantörü mü olacaktır?

    Silâhlı Kuvvetler'in sicili bozuktur, bu inkâr edilemez bir realitedir. 27 Mayıs'ın getirilerini, "memlekete birkaç gömlek bol geldikleri" iddiasıyla törpüleyenler 12 Mart ve 12 Eylül gerici darbelerini yapmıştır. İmam Hatip'lerin dallanıp budaklanmasına önayak olmuştur. ("Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, lâik okullara karşı imam hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." - Cevdet Sunay) Erbakan'ı hususi olarak İsviçre'den getirtmiş, günümüzde AKP ve SP ile devam eden zihniyetin tohumlarını atmıştır. Sol Kemalistleri tasfiye etmiştir. Tüm bunları anti-Komünizm adına yapmıştır. Ama bugünleri göremiştir. Kendi eliyle, kendi sonunu hazırlamıştır.

    Atatürk Cumhuriyeti "gitti gidiyor"! Jandarma tutuklu yakınlarına tazyikli su sıkıyor. Necdet Paşa Muhterem Reis-i Cumhurumuz'a topuk selâmı vermekte! Deniz Kuvvetleri'nin 5000 subayının 2000'inin ismi, o ya da bu iddianamede bir şekilde geçiyor. Kuvvet Kurmay Başkanı Koramiral, casusuluktan tutuksuz yargılanıyor! Askeri okullarda Atatürkçü subay namzetleri tespit edilip atılıyor! Necdet Paşa Muhterem Reis-i Cumhurumuz'a topuk selâmı vermekte! 80'lik eski Gn. Kur. Bşk. her çarşamba karakola imza vermeye gidiyor! Tutuklu subay çocukları babalarını tatbikatta zannediyor. Or'ların tutuklanması vaka-i adiyeden olagelmiş, haberlerde 30 saniyeyle geçiştiriliyor. İnsanlar içeride çürüyor, dışarıdan tık yok. Necdet Paşa Muhterem Reis-i Cumhurumuz'a topuk selamı vermekte!

    Konu Silâhlı Kuvvetler olunca çenem düşüyor, burada keseyim. Kara gün kararıp gitmez diyelim, bekleyelim. Bakalım zaman neler gösterecek.

    En samimi saygı ve selâmlarımla...

    MKD: Beyninize, klavyenize sağlık Sayın AHC. Keşke sizin gibi gençler daha da artsa, keşke...

    Bilmukabele sevgi ve selâmlarımla..

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017