Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

GİTARLARIMDAN BİRİSİNİN RE TELİ KOPTU

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1552 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sevgili Mekâncılar,

Bu sabah hüzünlüyüm çünkü o kadar çok kişi küsmeye ve memleketi terk etmeye niyetli ki…

Bütün medyada hep kötü ve üzücü olaylar yer almakta.


Çanakkale ve ANZAKLAR mevzuu gereken ilgiyi de, değerlendirmeyi de göremedi.


Bu memlekette hâlâ İngiliz Muinleri Cemiyet Üyeleri vardır. İsim vererek kimselerin şimşeklerini çekmek istemiyorum üzerime. Ama bunların kendi milletlerine yabancılaşmış gaflet ehli olduğunu rahatlıkla yazabilirim!

Kimse onları ifşa etmedi. Devletin yapığı törenin nevi sahsına münhasır yönleri zaten bir o kadar hayret verici ve âdeta hipnotik telkinlerle doluydu gene…

Ben ise bunlardan daha çok bir şeye canım sıkkın olarak uyandım: Hastalarımdan, çevremden ve tanıdıklarımdan pek çok kişi memleketi terk etmeye hazırlanıyor.

Bunların ekserisi orta üst Burjuvadan ve Beyaz Türk statüsünden sayılabilecek kişiler.

Hayıflanmaktayım çünkü o giderse, bu tek ederse, ülkede kaç kişi kalacak?

Kimi “burada artık yaşanmaz” diye ric'at etmeyi düşünmekte, kimi de “bu ülkeye bir çocuk daha yapılmaz” diye kafaya takmış.

Her tarafımız muhasara altında ve bölünme sürecinin içerisinde yaşamaktayız.

Resmen olmasa da, fiilen sınırlarımız tarumar edilmiş hâlde.

Kur’ân kursları ve irtica açısından büyük risk altındayız ama herkes kendi derdine düşmüş vaziyette.

Dualarla ve ayinlerle savuşturuldu ve gene bir şov yaşandı.

Memleketin paramparça olmasının adı “süreç” ve buna taraf olan herkes bir şekilde bi’ât etmekte.

Düşünüyorum da, törendeki propaganda simülasyonu ne işe yaradı ve büyük gazetelerde bu çok önemli ve anlamlı olaya kaç sayfa ayrıldı?

Bâzı gazeteler sürmanşetten verirken, bir kısmı çıplak veya erotik kadın resimleriyle dolu hafta sonu eklerinde veya iç sayfalarda yer ayırdılar.

Peki, ey anlayacak herkes…

Dostlar, arkadaşlar, kardeşlerim ve bu niyeti taşıyan her kimler varsa, sözüm size.

Sen gidersen, o koparsa, filanca kendisini depresyon ve küskünlük dalgasına kaptırıp da kendinizi salıverirseniz, toplumunuza olan yabancılaşmanız artmaya ve devlete olan güveniniz erimeye devam ederse, sırf bıkkınlık yahut bezginlik sebebiyle küserseniz, bu memlekete kim sahip çıkacak?

Çıkmayan candan ümit kesilmez” diye bir atasözümüz vardır.

Bu memleket çok badireler atlatmıştır ve daha da atlatacaktır.

***

Bakın, artık çok yaşlanmış olan (90 sene, neredeyse bir asır demektir bu) Charles Aznavour bile kısmen yumuşamış ve “ben Türk’üm” diye lâf atanlara “o Ankara ile aramızda” deyip geçiştirmiş –ki, kendisi senelerdir Ermeni diasporasının adamlarından birisidir!

 

Dünyaca meşhur Fransız Ermeni Şansölye, besteci, yazar, şair ve oyuncu Charles Aznavour, Rus ORT 1 TV kanalının yayınladığı “Pozner” programında Vladimir Pozner’in konuğu olmuş. 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı’nın masum kurbanlarının anısına yapılacak anma törenlerine katılmak için Yerevan’da bulunacağını açıklayan şansölye, “yaşananlar göz ardı edilemez. Türkiye’ye, artık gerçekleri dile getirme zamanın geldiğini demeliyiz” diye konuşmuş.


Aznavour, Türkiye’nin inkârcı politikasının iki nedeni olduğunu öne sürmüş. “Onlar bu gerçeği kabul edemezler, çünkü onlar için en önemli kelime, onurdur. Ve bu konuda onları anlamak mümkündür. Ama başka bir husus da vardır. Ermenilere ait mülkiyet sayesinde bâzıları çok zenginleşti, sonradan da iktidara geldiler. Bugün bu insanlar artık hayatta değil, fakat o zaman iktidardaydı. Bunu kabul etmek zor bir iştir. Ben onların düşüncelerini anlıyorum, fakat kabul edemem” diye de buyurmuş.

Vatikan’da Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıl dönümü vesilesiyle yapılan âyin sırasında “20. Asrın ilk soykırımının Ermenilere yapıldığını” söyleyen Franciscus Papa’ya destek veren Aznavour, “Papa, her şeye rağmen, hiçbir şeyden korkmadan, suçlamadan gerçekleri söyleyen, gerçeklere destek veren nadir insanlardan biridir” ifadelerini kullanmış.

Aynı zamanda Türklere karşı kin ve nefret hissetmediğini de belirtmiş. Soykırım sırasında tüm ailesini kaybettiğine rağmen Türkler’den nefret etmeyen annesi, ona nefret etmemeyi, insanlar hakkında kötü konuşmamayı, Türkler arasında iyi insanların da olduğunu öğretmişmiş.

***

Ah keşke sizinle konuşabilseydim Bay Charles, sorardım:

Senelerce sizin müziğini dinleyen ve seven, geldiğinizde bağrına basan bu aziz millete hiç mi borcunuz yok?

Hâlâ CD’leriniz, eskicilerde plaklarınız sayılır ve sevilirsiniz…

DVD’leriniz bulunur sağda solda, ben de de mevcut.

Bu insanlar sizin ceddinizi kesmediler. Sizin soyunuzdan gelenler ayrımcı Kürtlerle birlik olup bizimkileri arkadan vurdular.

ASALA kepazeliğindekileri hatırlar mısınız?

1970’li ve 1980’li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, aynı zamanda değişik bahanelerle Madrid’de Trans Wold Airlines ve Los Angeles’ta Air Canada ofislerini de bombalamıştı. ABD ve Kanada ve hedeflerine karşı bu türlü saldırılar örgütün Ermeni milliyetçiliği ile birlikte, PKK gibi, Marksist-Leninist ideolojisi vardı. Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştı. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdi. Bu saldırılarda Türkiye’nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştı.

ASALA’nın Türkiye içinde ilk terör eylemi 1982’nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı’nda gerçekleştirdiği bomba saldırısı olmuştu. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştı.

ASALA’ya mâl edilen saldırılar farklı kaynaklarda değişiklikler arz etmekte. Amerikan Hükumet kaynaklarına göre 1968’den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştü. Paris’te Türk Havayolları’nı bombalayan örgüt üyelerine bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmişti. 1983 Temmuz’unda gerçekleşen Orly Havaalanı Katliamında 8 kişi ölüp 52 kişi yaralanmıştı.

ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanı sıra, Leninizm’i de desteklemiş, benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu IRA, PKK/Kongra-Gel/KADEK (IRA) ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası silahlı örgütler ile işbirliği yapmıştı.

1985 yılından sonra ASALA tarafından kayda değer bir terör eylemi gerçekleştirilmemişti.

***

Acaba bilişsel yetileriniz mi zayıfladı da, o günler hakkındaki hatırladıklarınız sadece söylediklerinizden mi ibaret?

Ermeni kökenli bir ailenin oğlu olarak 22 Mayıs 1924’te Paris`te dünyaya gelmiştiniz. Fransa’ya Gürcistan’dan göç eden babanız Michael Aznavourian şarkıcı, Adapazarı’ndan göç eden anneniz Knar Baghdasarian ise oyuncuydu. “Caucase” isminde de bir lokantaları da vardı.

Sanatçı bir aileden geldiğinizden dolayı, küçük yaşta tiyatroyla tanışmıştınız ve henüz dokuz yaşındayken oyunlarda rol alıp şarkı söylemeye başlamıştınız. Küçük kumpanyalarda başlayan kariyerinizin dönüm noktası ünlü Fransız Şarkıcı Edith Piaf’la tanışmanız olmuştu. Onunla birlikte Amerika’ya ve Avrupa’nın çeşitli kentlerine düzenlenen turneler sonucu dünyaca ünlü bir şarkıcı haline gelmiştiniz.

Altı lisanda (Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Almanca ve Rusça) dilde şarkı söyleyebilen çok yönlü bir sanatçısınız, dünyanın dört bir yanında pek çok hayranınız var. Ana diliniz olan Fransızca dışında, İngilizce ve Almanca da konuşursunuz ama Ermenice bilmemektesiniz.

Tıpkı Apo’nun Ermeni kökenli olup da Kürtçe bilmemesi gibi!


Bugüne dek, altmışa yakın filmde rol aldınız, yüzlerce beste yaptınız ve şarkı sözleri yazdınız. Fransa’nın Frank Sinatra’sı olarak da lanse edildiniz ve hemen hemen bütün parçalarınız da aşkla ilgili.

1970’lerde “Dance in the Old Fashioned Way” ve “She” parçalarıyla İngiltere’de büyük başarı elde ettiniz.

1988’de yaşadığı depremle ağır yaralar alan Ermenistan’a “Ermenistan için Aznavour” adlı bir vakıf kurarak maddî manevî yardımlarda bulunuyorsunuz. Bu çabalarınız sebebiyle Ermenistan Hükumeti 2004 yılında ülkenin en yüksek mertebesi olan “Ermenistan Ulusal Kahramanı” ödülüne layık gördü sizi.

2008 yılında da Serj Sarkisyan’ın imzaladığı kararname ile Ermenistan vatandaşlığın da verildi, ayrıca 2009 yılında Ermenistan’ın İsviçre Büyükelçisi olarak atandın. Ayrıca 2009 yılından itibaren Birleşmiş Milletler’de Ermenistan'ın daimî delegesi oldunuz.

Yetmez mi bu kadar kin Şansölye?


***

http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=1687 adresindeki yazıyı naklediyorum (Asil S. Tunçer yazmış, tanımam ama aklı selîme uygun, müsaadeleriyle):

Son yıllarda verilen şehit sayısı tavan yapıyor. 33 erimizi şehit verdiğimiz 1993’ten 2011’e kaç yıl oldu? PKK can almaya devam ediyor. Türkiye bir kez daha irkiliyor. Bu sefer 24 şehit.

1993’te 33 şehit vermiştik Bingöl’de. Tamamen tedbirsizlik ve ihmal sonucu kaybettiğimiz 33 terhis olmuş askerimiz. Şehit mi verdik desek yoksa TSK göz göre göre 33 askerimizi ateşe attı mı desek… Hiçbir önlem alınmadan sevkiyat halindeki askerlerimizi, yol kesen PKK’nın hepsini araçlardan indirip kurşuna dizmesi… Hala bu olayı ve ihmalin nedeni, faillerini konuşurken şehit vermeye devam ediyoruz.

Son 3 yılda verilen şehit sayısı tavan yapıyor. 2011 oldu. PKK can almaya devam ediyor. Türkiye bir kez daha irkiliyor. Bu sefer 24 şehit. Bugüne kadar 150’i aşkın şehit verdik. Bu rakamlara sivil kayıplarımız dâhil değil. AKP iktidarının “demokratik açılım” adını verdiği başka deyişle “Kürt açılımı” daha doğrusu bölücü terör örgütü PKK’ya Batı’nın baktığı cepheden bakma ve gördüğü açıyla görme politikası bugüne kadar hiç olmadığı ölçüde terörist gruba büyük cesaret verdi. Öldürülen terörist sayısı da hemen hemen aynı sayıda… Böyle giderse terör örgütünün tüm militanlarını yok etmek için yaklaşık tahmini terörist sayısı olan 3.000 şehit vermemiz gerekiyor. Potansiyel terörist olmaya hazır beyni yıkanmış diğer hainlerle beraber belki bu sayı 5.000.

Verilen şehit sayısı ve şehirlere göre dağılımı şöyle: TSK, emniyet mensubu ve korucu olmak üzere 298 evladını şehit veren Şırnak’ı, 281 şehitle İstanbul, 261 şehitle Hakkâri, 259 şehitle Ankara ve 232 şehitle Diyarbakır izliyor. Şehit asker sayısında 204 şehidiyle Ankara ilk sırada bulunurken, terör nedeniyle en çok şehit polis veren il İstanbul, en çok köy korucusu şehit veren il ise toplam şehit sayısında olduğu gibi yine Şırnak.

Burada olayların en çok cereyan ettiği iller olması açısından Hakkâri ve Şırnak’ın başı çekmesi doğal gibi görünüyor. Yalnız burada farklı bir saptama yapmamız gerekiyor. Bu da şuan gerek hükümet ve gerekse muhalefetin gözünden kaçırdığı bir hususta gizli. Daha doğrusu hem meclise gönderdiğimiz milletvekillerinin çoğunluğunun hem de bürokratlarının işbaşında olanlarının bu bilgiden mahrum olmaları veya olayları değerlendirme yetilerinden uzak olmalarından kaynaklanıyor.

Tün Doğu ve Güneydoğu’yu (Hakkâri ve Şırnak hariç) neredeyse karış karış gezmiş biri olarak şunu söyleyebilirim. Hem de çok açık ve net. “PKK terörünü” “Kürt Sorunu” yapanlar bu memlekete hem çok yabancılar hem de Batı’nın ağzıyla konuşuyorlar. Onlar ülkeyi Batı’nın gözüyle bakan sözde entel ama bana göre zır cahil danteller. Bu insanlar maalesef bugün işbaşında ve bu meseleyi çözmek için her gün ayrı nutuklar çekiyorlar, beyanatlar veriyorlar. Bu mantık ve yaklaşımla bu meseleyi çözemezsiniz.

Türkiye’nin bugün bana göre en büyük meselesi olan güvenlik meselesini, veya başka bir deyişle ve daha kestirmeden bir ifadeyle, terör meselesini eğer geniş bir çerçeve içinde ve bir bütün olarak ele almasanız yâni Ermeni Meselesi, Doğu Meselesi (Avrupa’nın adlandırmasıyla), Kıbrıs Sorunu ve diğer tüm TC’yi tehdit eden tüm unsurları bir arada değerlendirmezseniz karşınıza çıkmaz sokak gibi, çözümsüz ve aynı zamanda meseleyi başka zeminlere kaydırmaya müsait ve hata yapmaya açık başka meseleler çıkar.

Bu yüzden PKK’yı ASALA, (sözde) Kürt Meselesi’ni de Ermeni Meselesi ile birlikte ele almanız gerekir. Mesele sırf bununla da sınırlı değildir ama biz en azından yazımızın günceye odaklandığı kısmıyla bu şekilde değerlendirerek çok farklı bir bakış sunmak istiyoruz. Hatırlarsak terör örgütü, 2002 yılında kendisini feshetme kararı almıştı. Bunda terörist elebaşının yakalanıp 1999’da İmralı’ya hapsedilmesinde etkisi var mıydı? Bilindiği üzere Apo, ABD tarafından Türkiye’ye, Ortadoğu Bölgesi’ndeki yeni planları için teslim edilmiş ama idam edilmemesi garanti edilerek bu sağlanmıştı.

Bu teslim edilişi yahut alınışı, o dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel daha sonraları “Öcalan’ı bize Amerikalılar teslim etti” diyerek, Başbakan Bülent Ecevit de “Öcalan'ı bize niçin teslim ettiler, hâlâ anlamış değilim” demişti.

Yıllardır verdiğim tüm “Ermeni Sorunu” konferanslarında aynı şeyi tekrarlıyorum: ASALA’nın yerini PKK almıştır. Amaç aynıdır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda bir Batı endeksli uydu bir devlet yaratmak ve bölgedeki tüm (etnik –Batı’nın ağzıyla) kalıntılarla bir (sözde) devlet kurmak veya en azından federatif yapılaşma oluşturmak; ileride bunu devletleştirmek. Kısacası Türkiye’yi parçalamak! AB’ye alınmama nedenlerimizden biri de bu. Bu halimizle girmemiz imkânsız çünkü adamların kafalarında Sevr var, Lozan yok. Ajandalarında bizim kültürel zenginliğimiz ve hep bir milletiz diye tekrarladığımız şeyin onların lügatinde etnisite ve bunlara yapılacak açılım; anadilde eğitim vs. gibi masumane görünümlü isteklerinin yerine getirilmesi önceliği var. Sonra da federatif yapılanma ile başlayacak bölünmeye adım adam yaklaşma ve yavaş yavaş yedirme politikası devreye girecek.


ASALA

 

Şimdi bunu daha iyi anlamak için yaklaşık 90-100 yıl öncesine dönelim. 1918’de Bogos Nubar Paşa, Fransa’ya Osmanlı Devleti’nde 650.000 Ermeni’nin yaşadığını bildiriyor ve yardım istiyor. Bugün ise Türklerin 1,5 Milyon Ermeni’yi soykırıma uğrattığı iddia ediliyor. Bu insanlar bir günde nasıl yaklaşık 2,5’a katlandı? Ülkede kalanlar ve tehcirden geri dönenler nerde? Biliyoruz ki birçok Ermeni dönüşte herhangi bir intikam kurşununa kurban gitmemek için Kürt kimliğine sığındı ve kayıtlara öyle geçti.

Bugün dağa çıkanları Kürt değil Kürt kılıklı Ermeni veya daha doğrusu bir zamanların Zeytun’da ayaklanıp çoğunluğu Kürt kökenli vatandaşlarımızı katleden ve Sasun’da, Musa Dağı’nda ayaklanan o zamanki Ermeni teröristlerinin bugünkü torunları olduklarını artık anlayalım. Yoksa gerçek bir Kürt vatandaşımızın vatana ihanet edeceği, PKK olup dağa çıkacağını (istisnalar hariç) akla getirmekten çok, bir zamanlar bu memlekete kan kusturmuş gerek Rum, gerek Ermeni çetelerinin torunlarının veya uzaktan yakından o kanı taşıyan torunları, uzantıları olduğunu fark edelim. PKK içinde neden Suriyeliler var? Tehcir hangi bölgeye yapılmıştı? Bunlara anlatmaktan dilimde tüy bitti. Saddam’ın politikaları şuan Batı’nın bölgedeki izlediği politikalardan çok daha bizim için iyiydi. O zamanın siyasileri ABD’nin diplomasiyle hareket etti ve Güneydoğu’sunu tehlikeye attı. Kocaeli’de deprem konutları yaptıran bir komşunu arkadan vurmak, Kıbrıs çıkartmasında sana benzin veren adama Batı’nın sopasıyla vurmak neyine? Bu ne gaflettir?

Konumuza dönelim. Ermeni meselesini bilmezsek, PKK belasıyla (sözde) Kürt meselesini birbirine karıştırırsak telafisi mümkün olmayan hatalar yaparız. Tarihimizi bilmez, bilhassa son yüzyıldır cereyan eden olayları anlamaz ve idrak edemezsek yanlışlara sebebiyet veririz. Saçma sapan politikalarla ülkeyi bölünmeye doğru iteriz. O yıllarda devlete, millete kurşun sıkanlar gemilerle Fransa, İngiltere ve ABD’ye kaçtılar. Marsilya, Liverpool ve Fresno ve N.Y. bu Türk düşmanı Ermeni teröristlerinin ilk ayak bastığı limanlardı. Avrupa ve Amerika’da yaşayan onca Ermeni nereden geldi ve bugünkü diaspora dolayısıyla lobileri oluşturdular. Lakin hepsi mi? Hayır Suriye’de kalanlar ve dönüp kendilerini Kürt diye lanse edenler veya bir şekilde Türk kimliği içinde gizlenenler oldu. İşte bugün biz yaklaşık kimi tarihçiye göre 75.000 kimine göreyse 90.000 civarında potansiyel sorunlu bir nüfusla beraberiz. Bu insanların hepsi şudur, suçludur da diyemeyiz. Sayılar konunun anlaşılması için birer nitel değerlendirmedir sadece.

Yaşadığımız PKK terörü ve meclisteki siyasî uzantısı BDP’yi ve diğer silahlı veya siyasî yapılanmaların Türkiye’ye yarattığı baş belası sorunu bu şekilde mercek altına alıp değerlendirmezseniz şayet toplam nüfusun en fazla %1’lik dilimini ilgilendiren Batı destekli bir sorunu kolluk ve politik güçle çözüm getirmeye çalışacağınız durumdan çıkarır, PKK’dan bir sun'î Kürt Meselesi yaratır ve bu sefer hadiseyi yanlışlıkla nüfusun yaklaşık %10’una yayarsınız.

Tehcir’in 100 yıl dönümü 2015. bu tarih çok dönem bizim için. Ermeniler ve destekçileri Tehcir’in miladında Türkiye’ye büyük bir gol atmaya hazırlanıyorlar ve bunun için harıl harıl hazırlanıyorlar. Batı, başından beri Misak-ı Millî’ye ve sonrasında Lozan’a yâni TC’ye topyekûn savaş açtı. Bunu anlamak için süper zekâ olmak gerekmiyor. Son 50-60 yıldır yaşadıklarımız ve geldiğimiz noktaya bakmak yeterli. Tabii, görmek lâzım bir de.

Soykırım dünya literatürüne 1944’te girdi ama kanun geçmiş olaylara dönük işletilerek Türkiye’ye dayatma yapılıyor. Onca dünya parlamentosu yargısız infaz yaparak ülkemizi ve insanımızı (sözde) soykırımcı ilan etti. Bunlara karşı bir yaptırımımız oldu mu? 40’a yakın diplomatımızı veya görevlimizi katleden ASALA militanları FKÖ’ünün kamplarında bile eğitildi. Lübnan’da dahi soykırım anıtları dikildi.

Bu meseleyi çözmek için geç kalındı ama hâlâ yapacak bir şeyler var: Önce işe Apo’yu ve diğer içeride beslediğiniz teröristleri asmakla başlayın. Bir ülkenin en önemli birincil sorunu güvenliktir çünkü. Ayrıca bu sayede şehitlerimizin kanı yerde kalmaz, şehit analarının gözyaşı diner. Zira bir zaman gelecek bu ülkede askere gidecek genç kalmayacak bunu bilesiniz, nereye kadar. İkincisi AB’ye girmek sevdasından vazgeçin. Parça parça AB’nin onursuz bir kuyruk ülkesi olmaktansa kendi bölgesinde lider, tam bağımsız, onurlu bir devlet olursunuz.

Ermenilerin Sevr’de bizden istediği vilayetti, sitti, toplam 250.000 Km2’dir. Bugün istenen toplam alan ise yaklaşık 300.000 Km2’dir. ABD’deki Ermeni diasporası çok güçlü, hafife almayın. Orada bizim zayıf lobimizi dengeleyen Musevi lobisi var. İsrail’le eften püften bozuşmak Türkiye’yi uzun vadeli ilişkilerde zora sokar. Giderler Kıbrıs Rum kesimi gibi ihtilaf halinde olduğunuz insanlarla işbirliği yapar, “düşmanımın düşmanı dostumdur” politikası gereği, sizin başınızı ağrıtırlar.

Sözü uzatmadan tek kelimeyle ülke olarak çok kritik yıllardayız. Atacağımız her adım önemli. İzlenecek yanlış politikalar ülkeyi gelecekte çok zor sürece sokabilir. Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmayalım ve akıllı olalım.

***

Dün gitarlarımdan birisinin Re teli koptu, yeni set aldık ama içim burkuldu be!

Hayattaki en iyi dostumu artık pek çalamıyorum. Mümaresem azaldı, yeterince çalışamıyorum ve bakımlarını da ihmal etmekteyim dostlarımın…

Gitar, dişidir dostlar.

Tam tepesinde başı vardır, akordu oradan yapılır. Diri memeleri ve tam ortasında vajinal deliği vardır. İyi ses çıkması için çok iyi imâl edilmiş olmalıdır.

Kalçası da geniştir ve klasik gitar dik durur, Flamenko gitar ise düşer.

Telleri iyi okşarsanız, gitar da zevk alır ve aldırır, canlıdır çünkü.

Gitarın ataları arasında tambur vardır, hâttâ bu isimli bir teknik de kullanılır.

Gitarım Türkiye gibi, boynu bükük, hüzünlü ve mahcup.

Atasına karşı hüzün dolu…

Dilerim bu berbat günler geçer ve Şansölye gibiler de akıllarını başlarına alırlar!

Dilerim geçer bu günler ve aydınlıklar da bizim olur.

Ne diyeyim, Pazar sabahı içimde hüzün, gözlerimde birkaç damla gözyaşı, yâni lagrima var.


Sevgiler sana Alper Kaya Kardeşim…

Mehmet Kerem Doksat – Trabya – 26.04.2015

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017