Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HİÇBİR ŞEY BİLMEYEN ADAM

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2693 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Kendisini bir karakolun önüne bırakmışlardı ve tabii ki bunun hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Nereden bilebilirdi ki?

Kendi hâlinde, sessiz sedâsız bir bebekti.

Doğru dürüst ağlayamıyordu dahi çünkü henüz ağlamayı bilmiyordu.

Ne adı, ne soyadı, ne de kimliği belliydi.

Mizaç olarak da ürkekti ama bunun da farkında değildi.

Kendisini polis amcalarının karıları ve kızları büyüttü, sütanalığı da yapıp beslediler…

Şirin bir yavrucaktı ama bunun farkında bile değildi.

Eh, bir gün geldi, amcalardan birisinin Doğu görevi geldi çattı.

Herkesin işi gücü yoktu da, ona mı bakacaktı?

Onun kucağında, bunun memesinde, şunun mamasında fink atarken, kendini bir yetiştirme yurdunda buldu.

Eh, orada eğer “ağır abi” ve garip yaklaşımlı çocuklar vardı ve kendisine karşı garip garip şeyler yapıyorlardı. Bir kısmının neden böyle davrandığını da anlayamıyordu çünkü henüz küçücük bir bebekti.

Ne doğru dürüst ağlayabiliyor, ne de “agu gugu” yapabiliyordu.

Kendisine öylesine bir isim uydurdular: Garip.

Soyadı için de kalkıp Oğlan’ı seçtiler.

Artık herkes kendisini Garip Oğlan diye çağıracaktı ve neden, niçin, nasıl böyle bir kadere mahkûm edildiğini de hiç bilemeyecekti.

Garip Oğlan önce bir devlet kreşinde istihdam edildi ve bakıcıları sürekli olarak değişti. Kimselere tam anlamıyla bağlanamadı, güven duyamadı.

Etrafta tek gördüğü kalleşlik, riyakârlık ve fırsatçılıktı.

En yakını bildiği diğer oğlanlar ve kızlar hep orasını burasını elleyip, iğfâl etmeye çalışmaktaydı.

Mukabele etmek istediğinde de dayağı yiyordu ama zamanla kendine özgü savunma taktikleri geliştirdi ve bunların hepsini de televizyonları seyrederek öğrendi.

Diyelim ki birisine ters düşüyor, yüzünün ortasına patik atıyordu ve kendini bir şekilde mutlaka koruyordu.

Bu tepkiler onun doğasında vardı, evrimseldi ve öğrenmesi de icap etmiyordu. İlk hâtıraları da beyninin en derim bölgesinde hıfzedilmekteydi.

Acaba daha ne yapabilirdi?   

Saz çalmayı ilk önce oradayken öğrendi; ustalığını Büyük Halk Ozanı Âşık Veysel’den almıştı.


Terennüm ettiği ezgileri hep ondan kopya çekiyordu.

Biraz şaşkın, azıcık da kafası bozuktu ama bunu hiç bilemeyecekti ki…

Alevî mi, Sünnî mi olayım diye düşünürken, Cüppeli Ahmet Hoca diye birisini izlemeye başladı.


Ne garip bir adamdı, her gün, her yerde ve yer mecrada boy göstermekteydi…

Demek ki böyle olunmalıydı.

Akabinde, birtakım “ağabeyler” türedi ve “sana ışık tutacağız, nur topu gibi olacaksın” diye vaatlerde bulundular.

Öylece Fetocu denen ağabeylerle tanıştı.

Birileri onlar için Paralel Yapı filân diyorlardı ama bunun anlamını ancak dokuz yaşına gelince anlayabildi.

Garip çocuklardı bunlar...

Kiminin sakalları uzun, kimininki çok tıraşsızdı ama hepsi de çok özenliydi.

"Gel, gel geeel" diyorlardı ama neden çağırıyorlardı ki?

Her neyse, zâten hiçbir şey bilmediği için, bunun da anlamını kavrayamıyordu.

Bir de her yerde, bütün kanallarda gözüken, boynundaki Beşiktaş atkısıyla gözüken Recep Tayyip Erdoğan'a baktı.

"Acaba bütüüün bu kanallar bu amcaya mı âit" diye düşündü.

Herkes ağlıyordu ve helâk oluyordu.

Acaba o mu yoksa İsrail mi haklıydı?

İşte, dokuz yaşındayken ilk defa kendine sordu bunu: "Yalan, iftira, takıyye" derken bu çok güzel konuşan amcasını çok sevmişti.

Radar, Fransız, Cameron kimmiş. hiç çözemedi.

Şâir bir adamın ezgilerini de o zaman dinledi:

Takalar geliyor allı yeşilli

Takalar gidiyor yürekleri tatlı...

Ne de güzel diye düşündü. 

Ama gene hiçbir şey anlamamıştı.

Alex de Seuza'yı ve diğer Katolik futbolculara baktı.

Çok kesin, hâttâ keskin inançlı ve hep çok sâdıktılar.

Luçesku da diğer futbolculara baktı.

Paraguay avantajı ele geçirmiş meğer.

Kadir gecesinin mübarek ve kutsal olduğunu düşündü, acaba bu gece on bin kat fazla namaz kılsa, acaba daha fazla mı makbule geçecekti.

İstanbul'da mukimken, hele bir de ulusal yas varsa, acaba İstanbul'dan oraya tayyi-i mekânla mı giderim diye düşündü derin derin.

Bedir Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ayhan Tekineş öyle diyordu televizyonda...

Kanal A'yı açtı ve İstiklâl Mahkemelerinin nereden nereye geldiğini seyretmeye başladı.

"Ne büyük adammış bu Atatürk" diye düşündü.

Emniyet âmirlerini ve kelepçelere baktı.

Herkes diğerini suçlamaktaydı.

Bir şeyler yanlıştı ama tam anlayamadı, gene hiçbir şey anlamamıştı. Neden kelepçenin madalya olduğunu kavramaya çalıştı.

"En iyisi ben bir maça gideyim de, hem ter atıp hem de Fenerbahçe'ye üye olayım gari" diye düşündü.

Ömer Köse ve ve avukatı bu tutuklamalara reklâm diyordu ama doğal olarak gene bir şey anlamadı ve ısrarla maça gitmeye karar verdi.

Devlet okutmuştu, başbakanlıktan emekli bir dul kadın konuşuyordu.

Gene de Fenerium'a gidip, birkaç fular satın aldı.

"Aziz Yıldırım ne iş yapıyor acaba" diye aklından geçirdi. "NATO müteahhidi" olduğunu söylediler...

Maça girdiler ama cehennemî bir sıcak vardı.

Çok sıcaktı ve henüz liglere hazırlanılıyordu.

Reza Zerrab da "bu fudbôl maçına gelir mi" diye düşündü. "Ayakkabı kutularından bana ne", aklından geçirdi.

Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya başladı ve başlangıç kısmını çek sevdi: "İkra (oku)" diye başlıyordu. İkra ile ikrah farkı o kadar inceydi ki, şuurunda kendisini bir yere koyamadı.

Diğer bütün kutsal kitapları kıraat etmeye başladı; Yohanna İncili de benzeri kelâmla başlıyordu. Ne güzeldi okumak da... Acaba bunların kaçı samimi Müslümandı? Hangi meali okumuşlardı?

Tezahürat pek ilginçti ve herkes "ibne hakem, satılmış hakem" diye bağırıyordu.

Hele birtakım taraftarların "sahaya ineriz, ananızı sikeriz" diye bağırmalarını bağırmalarını da anlayamadı.

Hiçbir şey bilmiyordu.

"Bu kadar kalabalık gerçekten tribünleri boşaltıp zavallı hakemin anasını dümdüz etse, acaba kadıncağızın hâli ne olur" diye içinden geçirdi.

Hiçbir şey anlayamamaya devam etti.

Bağdat Caddesi'ne attı kendini. Burası çok ferahtı, püfür püfür esen rüzgâr yüzünü tatlı tatlı yaladı, yuttu.

"Bir zamanlar buradan Bağdat'a gidiliyormuş sanırım" diye geçirdi içinde.

Herkes kendi lisanında sövüyordu.

Bir kısmı İngilizce, bâzısı Kürtçe...

Hepsi aynı şeyi söylüyordu.

Hele Güneydoğu'dan gelenlerin sloganları Allah kitap ve ve benzeri değerleri de sinkaf ediyordu.

"Bu ne iş" diye sordu...

Lig TV'de nasıl olsa izlerdi sonuçları ve Şansal Büyükağa maçın yorumlardı. Abhaza kökenli bu adam da pek zarif ve şıktı hep...

"Pierodan göster bakiiim" derdi herhâlde de, bu piero acaba Lâtin Amerika vatandaşı mıydı?

Nedense Hakan Şükür de artık pek katılmıyordu.

Yanındaki kadrolu alman hakeme baktı.

"Bu adam senelerdir Türkiye'de, neden Türkçe konuşmaz" diye düşündü...

Almanların hemen hiçbiri Türkiye'de Almanca konuşmaya devam ederdi. Belki kendilerini azıcık üstün görüyorlardı.

Ne de olsa Hitler filân onlardan çıkmıştı.

Gene hiçbir şey anlayamadı...

Tekrar kendini Anadolu'nun has ve eşit bir çocuğu olarak gördü ve derin bir nefes aldı.

Gökyüzü berraktı ve hava da çok ama çok sıcaktı.

 "Mutlaka seçimlerde rey kullanmalıyım" diye geçirdi aklından.

Ramazan ayının mübarek olduğunun zaten müdrikti de, "neden bu kadar çok kan akar, acemi kasaplar oluk oluk kan akıtır" diye sordu... 

Acaba biraz çakmak gazı veya bonzai mi koklasam diye düşündü.

Bir baktı ki, Dr. Ayça Kaya en güzel rejimi tanımlıyordu.

Demek ki bol salata, hıyar, domates yemek gerekiyordu.

Koyu dindar olmadığı için, en yakın baklava börek mağazasına dalı ve iki kilo satın aldı.

Başladı naylondan çıkan bu hormonlu zerzevatı gözlemeye...

Sonunda dayanamadı ve yemeye başladı.

"WHO günde 50 gramı uygun gördüğüne göre, öylesi en faydalı bu olmalı" diye düşündü ve tıkınırcasına götürmeye başladı mamayı...

Günde bir kuzu, bir koç, bir de süt danası yerse, en iyi doyumu öyle bulacaktı.

Gene hiçbir şey anlamadı.

Bu kadar çok et yerse, midesinin çatlayabileceğini düşündü...

Bu kadar mı ahmaktı ki, bu basit şeyi dahi anlayamamıştı!

Sonra da etrafına baktı tekrar ve tekrar tekrar düşündü.

"En iyisi Millî Takım" dedi kafasından.

Nasıl olsa işler yolundaydı ve Fatih Terim de yakında Federasyon Başkanı olacaktı.


Usulca  kalktı yerinden ve Galatasaray Arena Stadyumuna yönlendi...

Bir de baktı ki, herkes Millî Marşı söylüyordu.


"Oh be" dedi, "kendimi bu tribünlerde" buldum...

Gene de hiçbir şey bilemiyordu Garip oğlan.

Gecenin karanlığında kayboldu ve...

Hiçbir şey bilememeye de devam etti.

Mehmet Kerem Doksat - Zor Zamanlar - Cumartesi - 26.07.204

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Cemile Cumartesi, 16 Ağustos 2014

    Misafir okuyucu

    On yıl önce yazılmış güncelliği hiç değişmeyen "Hiç bir şey bilmeyen adam" öyküsü bir Türkiye analizi ve Ayşe hanımım şiirsel dizeleri şahane, emeğinize sağlık değerli hocam saygılar sunuyorum.

    MKD: Teşekkürler Cemile Hanım...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017