Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

İSMİYLE KADERİ ZIT OLAN BİR ADAM: MODEST MUSORGSKİ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2490 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

21 Mart 1839’da, önceleri Leningrad diye anılan yerde, Modest Petroviç Musorgski diye bir adam dünyaya gelir.

Çok asil ve zengin bir ailenin evlâdıdır ve babası da vakur, kibirli bir feodaldir.

Henüz altı yaşında iken piyanoyla tanışır, dokuzunda kısa konserlerle şöhrete uzanır ve on ikisine bastığında da ilk polkasını besteler.


Mozart’la uzaktan yakından alâkası olmasa da, ilginç bir kader ortaklığı beklemektedir kendisini…

13 yaşında iken askerî okula kaydı yapılır ve hayatının bahtının kırılma noktası da bu olacaktır çünkü Rus ve Asker olmak = Alkolizm şeklindeki kısır döngüye düşecektir.

Dört senesi çok çetin ve yıldırıcı şartlar altında geçer. İklim kadar sert ve bıktırıcı disiplin de buna tüy diker. Soğuk, kar ve bezdirici tabiat şartları kendisini âdeta mahveder ve en kolay uzanabileceği şeye el atar: Votka.

Henüz birayla tanışmamıştır entellijensiya da, halk da, seçkinler de.

Bu arada, attığı bir adımla, daha da perçinler bahtı kara mâderini ve İmparatorluk Muhafızları’na iltihak eder.

Buradan mezun olduktan hemen sonra da profesyonel olarak müzik hayatına atılır ama ayakta zor durabilmekte, pek çok yere ancak küfeyle yâhut arkadaşlarının refakatinde gidebilmektedir.

En büyük yoldaşı Alexander Dargomzski’dir.

Glinka’dan sonraki en önemli besteci olarak görülen bu kişi onun identifikasyon nesnesi olur ve saçlarını briyantinlemeye, aristokratik ve kasıntılı tavırlarıyla, Fransızca “monşerlikleriyle” tam bir yabancılaşma ve asimilasyon içine girer. Fransızlaşır, köklerinden kopar.

İrticalen çaldığı eserlerin çoğunu bir daha hatırlamaz ama şöhretini de büyük ölçüde bunlarla yakalar. Henüz sanatkârane bir şeyle şöhrete uzanamamıştır.

Borodin ve Balakiev’le de bu zamanlarda yolları kesişir. Birkaç ay zarfında ordudan da istifa eder ve kendisini iyice alkole vurur.


Borodin'den...

Onu sokaklarda sürünürken, kıpkırmızı burnuyla sürünürken ve kusarken görenler, arada tekme atar, hâttâ yollarını değiştirirler.

Şiddetli bir Kimlik ve Kendilik Karmaşası içerisine girer. İtikadını kaybeder, bugünkü tâbirle, iki câmi arasında bînamaz hâle gelir.

1861’de serflik yâni kölelik de yasaklanınca, son tablosunu da kaybeder ve iyice sefalet içine düşer. Beş parasızdır, sömürmek bir yana, ancak sömürülebilir durumdadır!

1863’te St. Petesbur’a kös kös geri döner. Sıradan bir memuriyete râzı olur.

Bir zamanların “efendisi”, artık, bir proleter olmuştur!

Altı kişilik bir komünde zar zor kendine yer bulur. Bir yandan beste yapar, bir yandan da ırgatlık...

O aralarda, ünlü Komünist ideolog Çernişevski’nin eserleriyle hemhâl olur ve bol bol okur. Okudukça da Diyalektik Materyalizm ve Leninizm ile uzlaşır. Mülkiyeti reddeder.

Modest adam gider, Komünist bir alkolik gelir.

Uçların zıtların kişisi olur.

Beethoven’in form ve tema bütünlüğüne de isyan eder zâten aralarında binlerce kilometre mesafe vardır ve tek yol memetik (kültürel) kavuşma veya yozlaşma olmuştur.

1873 civarında alkol tüketimini denetim altına almayı başarır ve en bereketli seneleriyle tanışır. Daha sonra onun baştan sona bozuk armonisini düzeltecek gönüllü musahhihi Rimsky- Korsakov ile ev arkadaşı olur.

Ünlü Rus Beşleri’ne kabûl edilir ve ölümsüz eseri Bir Sergiden Tablolar’ı tamamlar; Viktor Hartmann’ın eserlerinden ilham almıştır.


Hemen akabinde de derin bir melânkoliye gömülür. Hiçbir eserini bitiremez, hepsi akim kalır ve içer de içer.

Sokaklarda dilenmeye başlar, epilepsi nöbetleriyle defalarca hastanelere yatırılır.

Uyarlamaları ve konçertoları da hep çizik veya eksiktir.

28 Mart 1881’de, ünlü Rus Ressam İlya Repin’e poz vererek özüne döndüğünde ise, artık çok geç olmuştur.


Birkaç gün sonra vefat eder.

Ahmaklık, salaklık, delilik gibi pek çok nahoş şeyle suçlanır.

Kim ne derse desin, Rus Beşleri ismi altında tarihe mâl olan bu kişilerin sonuncusu olma liyakatine kavuşan Mussorgski, tarihe damgasını vurmuştur.

PSİKİYATRİK ANALİZİ

Bugünkü kriterlere göre ya Bipolar Bozukluk, ya Sınırda Kişilik Bozukluğu, ya da Alkole Bağlı Nöropsikiyatrik bir tablo düşünülebilir.

En ilginç olanı da, Korsakoff Sendromu bunlar arasında sayılabilir…

***

Picasso’ya ortada bir masa, üzerinde bir sahne maketi, bir tarafta bir çekiç ve kırılmış bir kol bulunan ünlü Office (Ofis) tablosunun Psikanalitik yorumunu yaparlar: “Bu bir ödipal sıkıntının tezahürüdür. Sahne hayatı, hayat oyununda sıranın sizden oğlunuza geldiğini simgeliyor; Kral Oedipus gibi, o sizi öldürmeden, siz onu çekiçle öldürmek istiyorsunuz fakat yapamıyorsunuz, kolunuz kırık kalıyor”.


Ünlü sanatçı muzipçe gülümser ve cevap verir: “Sanat tabiattan önce gelir. Bunlar sizin fantezileriniz, ben sâdece yaratmak için yaratıyorum”.

TEMEL KAVRAMLAR

Sözlüklere ve ansiklopedilere bakıldığında, transcendence veya transcendency (transandans) kelimesinin “transandantal olma”, transcendental (transandantal) kelimesinin ise “üstün, fâik”, felsefî kullanımda “deneyüstü, tecrübeden üstün olan, fizikötesi, tabiatüstü, doğrudan tecrübeyi aşan ama rasyonel bilgiye karşı olmayan” şeklinde tanımlandığı görülmektedir.

Transcendent (transandan) kelimesi ise “üstün, faik, insan aklından üstün, sıradan yaşantının sınırlarının ötesine taşan veya onu zorlayan”, Immanuel Kant'ınfelsefesindeki kullanımıyla “mümkün olan bütün tecrübe ve bilgilerin ötesinde olan” gibi anlamlarla karşılanmaktadır.

Çağdaş psikoloji kavramının oluşmasında da büyük katkıları olduğunu bildiğimizKant, transandantal ve transandan kavramlarının farkını önemle vurgulayarak, felsefenin transandan değil transandantal olması gerektiğinisavunmuş, fakat eserlerinde bu iki kavramı zaman zaman kendisi karıştırmıştır.

Türkçe yeni yayınlarda, aşmak kökünden türetilerek,transandanskarşılığındaaşkınlık, transandan karşılığında aşkın kullanılmakta, transandantal karşılığında da aynı kelimenin istimali ise kavram karmaşasına yol açmaktadır. Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı kelimelerin Türkçe okunuşlarıyla tefekkür etmeyi tercih ettim.

Creation (yaratılış) kelimesi aynı sözlüklerde ve ansiklopedik kaynaklarda öncelikle dinî anlamda, sonra beşerî plânda izah edilmektedir.

Creativity (yaratıcılık) ise hem bu bağlamda, hem de artistik ve bilimsel anlamlarıyla anlatılmaktadır.

Gerek Tevrat'ta, gerekse Kur’ân’da Allah’ın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı söylenmekte, İncil’de de (Yohanna) “Tanrı Ruh’tur” ifadesi yer almaktadır.

Kur’ân’da, insanoğlunun ruhun ne demek olduğunu kavrayamayacağı açıkça ifade edilmekte, üç büyük dinde de Ruh ve Tanrı mefhumları (notions) son derecede iç içe anılmaktadır.

Hakikî ve tek yaratıcının Tanrı, İslâmî ifadeyle Allah olduğu, yaratma “becerisinin” sâdece onun için düşünülebileceğini öne süren bâzı kişiler, insanoğlu için bu terimlerin kullanılmaması gerektiğini vurgulamakta, bazısı bunun “günah” olacağını dahi iddia etmektedir.

Hâlbuki adını ne koyarsak koyalım, eğer bir ulu yönetici varsa ve zâten her şeyi o yaratıyorsa, gene onun bir mahlûku (yaratığı) ve üstelik de, en şereflisi (malûm, insandan “eşref-i mahlûkat” diye bahsedilir) olan insan için yaratmak fiilini kullanmanın hatalı olması fikri kendi içerisinde çelişiktir.

Yerine kullanılacak başka bir kelime olmadığına göre, insan için “yaratıcı” ve “yaratma” terimlerini kullanmanın ne dinî ne de mantıkî bir mahzurunun olmadığı kanaatindeyim.

Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı terimlerin karşılığı olan Türkçe kelimelerle tefekkür etmeyi tercih ettim.

Nancy Andreasen, yaratıcılık sürecini dört ana başlık altında inceler:
1) Gerçeklikten kopma ve farklı bir ruh hâline girme;
2) Kendisini bir ilham perisinin tesiri altındaymış gibi hissederek, yaratıcılık esnasında âdeta bir kendinden geçme, bir nev’î transa girme;
3) Çoğu sanatçının “yürürken bile kafam hep meşguldür” gibi cümlelerle ifade ettikleri bir zihin yapısına sâhip olmaları;
4) Gene çoğu sanatçının “sanki ben görünmez olup her şeye tepeden, dışarıdan bakabiliyorum” gibi cümlelerle ifade ettikleri yaşantılarının olması.

Yazarlar, ressamlar, şâirler, besteciler ve diğer san’atçılar, yaratma sürecine girerken, gerçeklikten uzaklaştıklarını hissettikleri bir ruh hâline girmektedirler.

Bu üstün konsantrasyon, kendinden geçme hâliyle mistiklerin vecd yaşantıları fenomenolojik açıdan büyük benzerlik göstermektedir. Psikiyatrik bir perspektifle konuya bakılacak olursa, bunlar tamamen dissosiyatif yaşantılardır. Patolojik dissosiyasyondan en önemli farkları da, “bu dissosiyasyonların assosiyasyonla sonuçlanmasıdır”.

Başka bir ifadeyle, yaratıcı dissosiyasyon bir finaliteye, hâttâ teleolojiye sâhiptir ve bir eserin ortaya çıkmasıyla nihâyet bulur. Yaratıcılık akılcı-mantıksal bir süreç değildir.

Her ne kadar bir eserin ortaya çıkarılmasında çeşitli kognitif süreçlerin rol oynadığı aşikârsa da, yaratılan ürünün özünde şuurlu bir plân yatmamaktadır.

İlham gelmesi basit ve somut bir kavramdan (concept) veya metafordan öte bir mefhumdur (notion).

Pek çok san’atçı eserlerini “onun nereden geldiğini bilmiyorum, bir anda buluverdim, sanki kendiliğinden ortaya çıktı” gibi ifadelerle tasvir eder. Tabii, bu da, tamamen şuurdışı düşüncelerin ve intrapsişik süreçlerin sonunda oluşmaktadır.

Âdeta bunlar Levhi Mahfûz’dan alınıp ortaya salınıverilmektedir.

Yaratıcı kişilerin zihinleri kolayca çeşitli fikirlerin ve düşüncelerin baskınına uğrar ve sansürleri de pek kuvvetli değildir.

Muhtemeldir ki yaratıcı insanların retiküler aktive edici sistem, talamus ve singülat girus gibi orta hat yapılarınca düzenlenen dikkatle ilgili (attentional) süreçleri kalitatif ve/veya kantitatif açılardan diğer insanlardan farklılıklar arz etmektedir.

Klâsik kognitif psikoloji terimleriyle ifade edecek olursak, “filtre edici mekanizmaları” defektif veya farklıdır. Şekillenmemiş ve fragmante durumdaki fikirlere fazla açıktırlar, daldan dala atlarmış izlenimi bırakırlar; duyusal ve duygusal yaşantıları diğer insanlardan daha şiddetli ve fırtınalıdır. Yaratıcı insanlar kolay ve sık olarak gerçeklik duygularında değişme ve farklılaşma, olup bitenlere tepeden bakma hissine kapılırlar. Bu yabancılaşma (alienation), uzaklaşma hâli onların sıra dışı çağrışımlar, gözlemler ve sentezler yapmalarına, dolayısıyla da yaratıcılıklarını kullanmalarına imkân tanır.

YARATICI İNSANLARIN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Yaratıcı insanların ortak kişilik özelliklerinin başında maceraperestlik, isyankârlık, bireyselcilik, oyunculuk, sâdelik ve inatçılık sayılabilir.

Toplumsal kurallarla, kendilerine bir şeyler empoze edilmesiyle araları pek hoş değildir ve gelenekleri zorlayıcı araştırmalara, davranışlara eğilimlidirler. Bütün bunlara karşılık, gerek kendi iç dünyalarında yaşadıklarına gerekse dış âlemden gelen uyaranlara karşı hassasiyetleri de fazladır.

Hem sınırları zorlama, hem de aşırı hassas olmak onları acı çekmeye, üzülmeye yatkın kılar. Kafalarına koydukları şey için son derecede inatçı davranabilirler. Maceraperest ve isyankâr yönleri oyuncu taraflarıyla birleşerek, kendilerine has bir eğlenme anlayışı, “dalga geçme” eğilimi ortaya çıkarır. İnatçılıkları tipik ve şiddetlidir; bu sebeple sık sık engellenir veya reddedilirler, gene de ısrarla konunun üstüne giderler; bâzen hayatlarının tek amacı san’atları hâline gelebilir -ki, bu tarafları onları sâde (yalın) kılar.

Kognitif açıdan, Ego sınırlarının çok net olmaması, entellektüel açıklık, büyük bir meraklılık ve konsantrasyon yeteneği, obsesiflik, mükemmeliyetçilik, ürünleri istedikleri gibi oluncaya kadar bıkıp usanmadan kılı kırk yarmak, yorulmak ve durmak bilmemek tipik özellikleri arasındadır. Bunlar da yaratıcı insanları duygudurumu oynamalarına yatkın kılar. Genel olarak dünyaya peşin hükümsüz yaklaşırlar. Sıradan insanlara ters gelen bu tavırları yabancılaşma ve yalnızlık duygularını körükler. İdrak ve enformasyon konularında kesin ve belirgin standartlarının olmaması kimlik sınırlarında flûlaşmaya, yâni ego sınırlarında silinmeye yatkınlık yaratır.

Aşırı meraklı, mütecessis tavırları yüzünden kolaylıkla tabuları, yasakları ve günahları sorgulayıp diğer insanların tepkilerini üzerlerine çekebilirler. Bütün bu özellikler, klinik-deskriptif psikiyatri bağlamında, DSM5’te B Kümesi Kişilik Yapıları arasında ele alınan Borderline (Sınırda) ve Narsisist Kişiliklerin teşhis kriterleri yanı sıra, Duygudurum Bozuklukları ile özellikle de Siklotimi ve Bipolar-2 Bozuklukla yakınlık göstermektedir.

Depresyon veya melânkoliyle artistik yaratıcılık arasındaki ilişki çok uzun zamandır dikkat çekmekte, özellikle Bipolarite üzerinde durulmaktadır. Yaratıcı deha ile “delilik” arasındaki sınırın inceliği, hâttâ flûluğu pek çok bilimsel veya edebî tartışmaya konu olmuştur. Eski Yunanistan'da delilik ve yaratıcılık arasında bağlantı kuruluyordu.

Rönesans’ın “nev-i şahsına münhasır” yaratıcı kişileri, Romantik Çağ’ın entrospektif (içe dönük düşünen tipJung) ve duygusal şâirleri, ressamları ve bestecileri, Modern Çağ’ın “deli dâhileri” ve melânkolik san’atçıları meşhurdur.

Bâzı yazarlar bu bağlantıyı izah etmek için Psikanalitik Teoriyi kullanmışlardır. Mistik, spiritüel ve artistik yaşantıların iç içeliği çok eskiden beri bilinmekte ve çağdaş çalışmalarda da üzerlerinde çok durulmaktadır.

Resim tarihinin belki de en ünlü melânkoli tablosu Albert Dürer'in 1514'de çizdiği Melencolia I’dir: Sembollerle ve allegorilerle dolu bu resimde kanatlı Melencolia hareketsiz bir şekilde ve keder içerisinde oturmakta, başı sıkılmış yumruğunun üzerinde, gözlerini sâbit bir yere dikmiş, saçları darmadağınık, kaftanı buruş buruş olmuş, öylece durmaktadır. Etrafı yaratıcılıkla ilgili sembollerle doludur ama Tanrı'yla arasındaki yarışmanın mukadder mağlûbiyetinin idrakinde olarak, insan yaratıcılığının trajik kaybından mustariptir. 

Panofsky buna “bir ressamın melânkolisi” adını vererek, deha ile keder ve ümitsizliğin paradoksal beraberliğini vurgulamıştır. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen dikkati çekmektedir.

 


Yakarış

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifade bulur: “Başlangıçta söz (kelâm) vardı, Ve söz Tanrı ile beraberdi, Ve söz Tanrı idi” (John i.1, 2).

KAYNAKLAR

Andreasen NC., Powers PS., Creativity and psychosis: a comparison of cognitive style, Arch Gen Psychiatry 1974; 32:70-73.

Andreasen NC., Canter A., Genius and Insanity Revisited: Psychiatric Symptoms and Family History in Creative Writers. In: Life History Research Psychopathology, Wirt R, Winokur G, Roth M, eds. University of Minnesota Press, Minneapolis, 1975, s. 187-210.

Andreasen NC., Creativity and psychiatric illness, Psychiatric Annals 1978; 8:113-119.

http://www.keremdoksat.com/index.php/entry/wolfgangus-theophilus-johannes-chrysostomus-mozart-in-psikiyatrik-analizi

Roncalli Amici R. [The history of the flea in art and literature].[Article in Italian] Parassitologia. 2004 Jun;46(1-2):15-8.

Bentivoglio M. Musical skills and neural functions. The legacy of the brains of musicians. Ann N Y Acad Sci. 2003 Nov;999:234-43.

Lerner V. The pathography of composers: modest Mussorgsky. J Med Biogr. 1998 Aug;6(3):175-81.

Day E, Bentham PW, Callaghan R, Kuruvilla T, George S. Thiamine for prevention and treatment of Wernicke-Korsakoff Syndrome in people who abuse alcohol. Cochrane Database Syst Rev. 2013 Jul 1;7:CD004033. doi: 10.1002/14651858.CD004033.pub3.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017