Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Kişisel gelişim yolunda ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz)

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2322 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Buraya kadim dostum Dr. Alper Kaya'nın hârikulâde bir yazısını koyuyorum, kendisinin müsaadesiyle tabii ki.

***

Doğuştan veya sonradan engelli olmak veyahut süregen bir hastalıkla yaşamak... Yaşamımızda, içine doğduğumuz veya içinde bulunduğumuz bu ortamı, kişisel gelişim için bizlere verilmiş, bir çeşit araç olarak kabûl edebiliriz.

ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz) hastası olduğumu ilk öğrendiğimde, doktorumun ciddi ve umutsuz bakışlarını hatırlıyorum. "Bunu söylemekten nefret ediyorum ama... diyen bakışı, bir hasta olarak "bu da ne acaba? diyen yüz ifâdem. Bir hekim olarak da birkaç dakika içinde belleğimden "ALS ile ilgili tüm verileri tarayan boş bir yüz ifâdesi ve nöroloji bilgilerim içinde ışık hızıyla saniyeler süren bir yolculuk...
Evet, bundan 19 yıl önceki bakış açım ile gördüğüm tek şey "umutsuzluk ve "çâresizlik idi. ALS gibi bir hastalıkla nasıl yaşayacağım hakkında en küçük bir bilgim yoktu. Kitapları karıştırdıkça umutsuzluğum ve çâresizliğim artıyordu.

Görebileceğim bir geleceğim âdeta yok olmuştu. Kitaplarda yazılanları okudukça, yaşayacağım zorluklar gözlerimin önüne geliyor, asla onlarla baş edemeyeceğimi düşünüyordum. Kendi geleceğim, eşimin geleceği, doğacak kızımın geleceği, annem, babam, kariyerim... "Tanrım! Bu bir kâbus olmalı! dediğiniz anlardan biriydi kısaca...

Tüm bunlarla, kendime saygımı yitirmeden ve tâbir yerindeyse çuvallamadan baş edebilecek miydim?
19 yıl sonra bugünkü bakış açımla geçmişe bir göz attığımda gördüğüm o ki, hastalığım, benden götürdüklerinin yanında bana çok şey kattı. Bunu söylemek biraz abartılı gelebilir ancak en azından beni iyi yönde geliştirdiğini söyleyebilirim.

Modern psikoloji ve psikiyatrinin öncülerinden C. G. Jung şöyle diyor:Bir hastalık, yanlış odaklanmış egoyu tam anlamıyla ele geçirmeden terk edip gitmeyecektir. Kişi hastadır fakat hastalık aslında bu kişiyi iyileştirmeye yönelik olarak doğanın bir müdahalesidir. Buradaki asıl tezat, hastalığın kendisinden ziyâde iyileşme sürecimizden bir şeyler öğrenecek olmamızdır.

Burada, Jung'un affına sığınarak, küçük bir değişiklik yaptığımı itiraf etmeliyim: Jung'un "neurosis terimi yerine daha genel bir terim olan "hastalık kelimesini kullandım.

Bu yaptığımın çok da doğru olmadığını bilsem de profesyonel dostlarımın affına sığınıyorum.

Peki, benim egom nasıldı? Yâhut kendi ego tanımım ne denli objektif olabilirdi? Henüz egom ile hesaplaşmam sona ermediği için bu soru cevapsız kalacak sanırım. Bu arada kendim ile ilgili öğreneceğim çok şey var. Çünkü yolculuğum devam ediyor. Dedikleri gibi, "insan insanı yolculukta tanır.

Hayatımızda bâzı şeyler bize göre istediğimiz yönde gitmiyorsa, en basitinden önünde bir engel olduğunu düşünürüz. Bu durumda ya yolumuzu değiştiririz ya da bir tavır ortaya koyarız. Her iki durumda da ruhsal gelişimimiz bir sonraki engele dek yeni yöntemler bulma yeteneğini zenginleştirir.

Dışarıdan bakıldığında durumum pek iç açıcı değilmiş gibi görünüyor. Kendi başıma temel gereksinimlerimi karşılayamıyorum. Beslenme, tuvalet, temizlik, yatmak, kalkmak, solunum cihazımın çalıştırılması, aspirasyon vs. Tam anlamıyla başkasına bağımlıyım. Ancak, bu görünüm sizi aldatmasın. İçimde yaşamın tüm renklerini, seslerini, kısaca yaşamın kendisini hissediyorum ve onunla doluyum. Öte yandan toplum içinde kendime göre bâzı görevlerim var. İnsanların sâhip oldukları sağlıklı bedenleri için minnettar olmaları gerektiğini ve hiçbir şeyin garantisi olmadığını hatırlamaları için bir fırsat olarak karşılarında duruyorum. Bu süreç yâni, öğrenme-öğretme süreci karşılıklı birbirini besleyen, çoğaltan bir özelliğe sâhiptir.

Atasözleri bunu benden daha öz anlatıyor: "Ne ekersen onu biçersin. Yâhut şöyle söyleyebilirim: "İnsanlara gülümseyerek bakarsak gülümseyen yüzler görürüz.

Evet; yaşam âdil değil. Çocuklar kanser oluyor, henüz yaşama merhaba diyemeden elveda diyorlar. Kazalar, doğal felâketler, savaşlar, açlık vs. Ne, yaşadığımız acılar yaptıklarımızın cezalandırılmasının bir sonucu, ne de iyi koşullarda, sağlıklı bir yaşam sürmek, bizlere ödül olarak verilmiş bir ayrıcalık. Hepsi, yaşam okulunda öğrenilmesi gereken derslerle dolu birer sınıf. Ruhsal gelişimimiz buna bağlı. Eğer yaşam, Tanrı'nın (bizim beklediğimiz ve anladığımız anlamda) ceza ve ödül sistemi üzerine kurulu olsaydı, bizim için en ağır acılardan, dertlerden, hastalıklardan kurtulmak onun emri ile çok kolay olacaktı ve çevremizde her gün birilerinin durduk yerde bir hastalıktan kurtulmuş olduğunu, ayağı bacağı kopmuş bir savaş gâzisinin bir anda tekerlekli sandalyesinden kalkıp koştuğunu vs. görecektik. Oysa sistem ne yazık ki (veya iyi ki demek lâzım belki de) böyle çalışmıyor.

O hâlde, geriye başka bir gerekçe kalıyor yaşamın anlamına veya anlamsızlığına dâir.

Sistemin toplam mükemmelliği için, maddî, görünür, somut nedenlerden öte bâzı evrensel yaşam prensipleri olmalı. Gezegenimizde bildiğimiz pozitif bilimin sınırlarını genişletmekten başka, ruhsal gelişimimizi de elimizden geldiğince tamamlamalıyız. Bu amaçla yaşamdaki acılardan sevinçlerden bir ders çıkarmalı ve milyarlarca yıllık zaman boyutunun, matematiksel anlamda neredeyse ihmâl edilebilecek bir zaman kesiti olan 60/70 dünya yılında, bir insan ömrüne sığabilecek oranda kişisel bilgilenme görevimizi yerine getirmeliyiz.

Yanlış odaklanmış egoyu olması gereken yere getirmenin bir yolu da bu eğitimden geçmektir.

Günümüz dünyasında hızlı yaşayan insanların bireysel ruhsal gelişiminde gözden kaçırabilecekleri çok küçük ayrıntıları, bizim gibi zamanın kozmik akışına kendisini bırakmış gözlemciler belki yakalayabiliriz. Bu gözlem, insan soyunun mükemmelliğe ulaşmasında ola ki bir katkı sağlar.

Oturduğu yerden çevremi seyrederken ince ayrıntıları görme şansı olan bir grup insandan biri olarak, bir kum tânesinin hikâyesinden başlayabilirim. Belki de bir gün evrenin sırrını kum tânesinin içinde görebileceğim.

Kim bilir?

13:12 15.06.2008

 

ALPER KAYA

 

Seferihisar - İzmir

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 17 Aralık 2017