Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

La Paix HASTANESİNDEKİ GARİP ADAM (NEOLOJİZM)

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1988 kez okundu
  • 6 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Paix Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez.

Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi).

Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Harbin ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

***

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır. 1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin teşebbürleri ile hastanede ilk psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.


Dr. Medaim Yanık da bizim eski asistanlarımızdandır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Bu büyük hoca yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık ederdi.

***

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak, Mazhar Osman Uzman'ın vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür.

 

1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi devralır ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenir. İhsan Şükrü Aksel'i sadece fotoğraflarından tanıyabildim. Tam bir aristokratmış belli ki.

***

Cânan, o zamanlar Sait Joseph’te son sınıftaydı ve ben de doçenttim. Sadece bir Byeaz Ranualt arabam vardı; ona da "şirin" lâkabını takmıştı kızım. Hiç bozulmazdı.

Çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi (o zamanlar eh hanımıydı, sonradan başarılı bir psikolog oldu) ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Hemen her gün de birkaç televizyon kanalından çağrılır, koşturur dururdum. Hayatım boyunca olduğu gibi! Lamia Hanım isminde bir başhekimi vardı o zamanlar ve kendisi de ilginç bir vakaydı. Kafasına göre istediğini sokmaz, arzu ettiğini kabul ederdi. Bütün politikacıları bilir ama leğende kendini yıkatırdı. Nevi şahsına münhasır, garip bir hekimdi.

***

Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. 

Opr. Dr. Cengiz Aslan da çok kaliteli ve iyi bir insandır. İstese Özal'ın Doktoru diye kendini tanıtır, profesör de olurdu. Asla tenezzül etmedi. Rahmetli babam da çok severdi, ben de çok sever ve sayarım. Psikiyatriye de çok aşinadır ve iyi bilir.

***

O zamanlar International Hospital'de bir credential commity vardı ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışmaya başlasam yoksa Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye mütereddittim.

Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi, ismi önemli değil. Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Piz Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez. Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

***

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi). Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Savaşın ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır.1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin girişimleri ile hastanede psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Mazhar Osman (Uzman) yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık eder. O dönemde Freud'dan ve ekolünden hiç bahsedilmez. Tam anlamıyla nöropsikiyatri icra edilir.

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak Mazhar Osman vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür. 1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi sürdürmüş ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenmiştir. Hâlâ de en iyi vakıf hastanelerinden biridir ve ne zaman gitsem, hemen saygıyla karşılar ve "buyurun hocam" derler.

***

Cânan Sait Joseph’te son sınıftaydı ve o zamanlar çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Orada da epey hasta görüp, Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. O zamanlar bir credential commity vardı orada ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışsam yoksa, Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye tereddütteydim. Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü ise International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi. Liyakatle ilgili hiçbir eksikliğim olmamasına rağmen, ismi önemli değil, Adana'da gelme bir Genel Cerrahi Profesörü, babamla olan derdini bana yansıttığı için, bu izin çıkmazdı. Üstelik Nefroloji Profesörü Prof. Dr. Ali Gürçay da orada görevliydi ve arada yanına uğrar, halini hatırını sorar, sohbet ederdim.

Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Bu hengame arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm.

Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba bu adam deli mi diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta.

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi en hafif olarak şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir sahipsiz ziyaretçisi durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş; fark etmem hiç zor olmamıştı tabii. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşan hastasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi diğer meslekdaşlarım.

İlk defa ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vaka görmüştüm: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bile benzemeyen bir garip acayip lisandı.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kriterler yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. O hâlâ hasta yatırıyor; bir ara Anabilim Dalı Başkanlığı da yaptı… Şimdiki kim bilemiyorum çünkü epeydir hiç gitmedim. Ben de yatırıyorum tabii.

Cerrahpaşa, muayenehane ve muhtelif televizyon kanalları arasında dolanıp duruyordum. HBB, ATV, Kanal D... hep çağrılırdım. Hiçbir zaman da para talep etmemiştim o zamana kadar.

***

Bu hengâme arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm. Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

***

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba "bu adam deli mi" diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

***

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri (Sir denir onlara, yukarıda da bahsettiğim gibi) yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta  

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir kulu durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşma vakasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi meslekdaşlarım.

Hayatımın ilk ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vakası olmuştu: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bir benzemeyen bir garip acayip lisandı konuştuğu.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kıstaslar yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la kadın bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. Bipolar'dı; ben Lityum'u uygun görmemiştim, Müfit hoca ise ısrar etmişti.  

O hâlâ hasta yatırıyor mu bilmem ama ben yatırıyorum, Engin Eker Hoca da…

Hemşireler de, personel de daima cana yakın ve ilgilidirler. 

Sanırım artık hayatta kalan tek nöropsikiyatr da Dr. Haydar Dümen ama o işi tamamen cinsel terapilere döktü ve pek çok kitabı var; sadece kullandığı yöntemler sıra dışıdır.


Vajinismus (Penis Duhul Fobisi) tedavisinde haşlak su buharının üzerine oturtup, bir şeyler sürerek tedavi yapıyor.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 21 Mart 2016 Pazartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Hüsrev Hatemi Cuma, 25 Mart 2016

    Resim Sultan Abdülmecid'in değil

    Kerem Bey yazınızı zevkle okudum.

    Ama resim buraya bağışta bulunan Sultan'ın değil.

    Son Halife Abdülmecid'e ait.

    Yani yeğeninin.Abdülaziz'in oğluydu son halife.

    Selam ve teşekkürler

    MKD: Tashih etmeye çalışacağım hocam

  • Misafir
    Hüsrev Hatemi Cuma, 25 Mart 2016

    Benim de 1962 den böyle bir anım var

    1962 de İstanbul Tıp Fak. Son sınıf öğrencisi olarak böyle bir anım var. Çapa Psikiyatri kliniğinde staj yer grupu içindeydim. Yatan hastalar arasında 35 yaşlarında ordudan emekli edilmiş bir yüzbaşı vardı. Onun da tanısı paranoid Şizoıfrendi. On kişilik grubumuza yaklaştı. Hepimize dikkatli baktı. Sonra"Hiçbiriniz asil aileden değilsiniz. Hekimler hep asil ailelerden seçilmeli. Certification populaire c'est dégénératon toute la socioiogie"dedi. Bu bozuk Fransızcanın çevirisi: Halktan kişilere diploma vermek, toplumu yozlaştırır. Gençtik bozulduk, sonra hastadır deyip müteselli olduk. 1962 mezunu Hüsrev Hatemi

    MKD: Hürmetle Hocam...

  • Misafir
    Hüsrev Hatemi Perşembe, 31 Mart 2016

    Teşekkürler

    Nazik ilginize teşekkürler Kerem Bey.

  • Misafir
    a Cumartesi, 26 Mart 2016

    selam

    üstadım yazınızı bir okuyun lütfen

  • Misafir
    a b Cumartesi, 02 Nisan 2016

    selam

    Üstadım mesajlarımı okuduktan sonra silin lütfen:)) yazınızda birçok kes yapıştır dan kaynaklanan tekrarlar var.

    Cânan, o zamanlar Sait Joseph’te son sınıftaydı ve ben de doçenttim. Sadece bir Byeaz Ranualt arabam vardı; ona da "şirin" lâkabını takmıştı kızım. Hiç bozulmazdı.

    Çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi (o zamanlar eh hanımıydı, sonradan başarılı bir psikolog oldu)

    Cânan Sait Joseph’te son sınıftaydı ve o zamanlar çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi.

  • Misafir
    Bekir Aydın Levent Salı, 05 Nisan 2016

    Selam

    Sevgili Kerem Rahmetli Recep Doksat sağ olsaydı hemen bir düzeltme yapardı. Onun yerine ben yapmadan edemedim. "Şimdilerde onlara sir derler" cümlen için yazıyorum. Fransa'da rahibelere "seur" (okunuşu sör) diye hitap edilir. Kız kardeş demektir. Biz de bayan yardımcı sağlık personeline hemşire diyoruz. Hemşire seur den gelmiş. Hatırladığım kadarıyla La paix'de çalışan seur ler Katolik Saint Jean rahibeleridir.

    Ben de 1970 yılında bir yıl orada çalıştım. Rahmetli Dr. Hamit Alacalıoğlu ve Dr Lamia Uluer ile birlikte.

    La paix'yi hatırlattığın için teşekkürler.

    MKD: Şükranla Sevgili Ağabeyim.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017