Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Milenyuma Girerken Dinlerin Durumu

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4948 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bu yazıyı kaleme alma fikri dimağımda iki vesileyle tohumlandı.

Bunlardan biri, eskiden beri kafa yorduğum dinî ve mistik öğretilerle müsbet ilim arasındaki uzlaşma veya anlaşmanın mümkün olup olamayacağı, olursa nasıl olacağı mevzûundaki argüman…

Diğeri ise, bir sohbette, Allah’tan, Mevlânâ’dan, uzaylılardan ve Atatürk’ten vahiyler almakta olduğunu söyleyen bir hanımın kurduğu “dinleri tamamlayıcı öğretiye” iman etmiş bir dostumuzun konuşmaları sonucunda ortaya çıkan tartışmaların ulaştığı düşündürücü boyut.

Peygamber Ciddi Konuşurken...

Peygamberin Gözlükleri...

Senelerdir pek çok plâtformda hurâfelerle, aldatmacalarla mücadele eden bir ilim adamı olarak, sonunda kendimce bir açılım yakaladım, sizlerle paylaşmak istediğim de bu fikir seyahatinin sonunda vardığım kanaâtlerdir.

Bir keresinde bir psikiyatr arkadaşım bana “sen bir ayağın metafizikte ve dinde, diğer ayağın felsefe ve bilimde bir yerde duruyorsun” demişti; “yahu, ben bayağı iyi bir yerde duruyormuşum” diye takıldığımda cevabı “kaygan bir zemin bu, tehlikeli” olmuştu.

Burada, sanıyorum, kastettiği tehlike iki türlüydü:

1. Bilimden uzaklaşıp bâtıllık batağına düşmek; 2. Asla böyle bir şey yapmasam da, felsefî düşünceden nasibi olmayanlar tarafından öyle olduğumun zannedilmesi veya kötü niyetli kişilerce, öyle olduğum dedikodusunun yapılması.

Aslında çok önemli bir tesbitti bu, tam anlamıyla Agnostik veya Ateist olanlarımız hâricinde, hangimiz bu kaygan zeminde durmuyoruz ki?

DİN NE, ESKİ ve YENİ DİNLERİN KARŞISINDA NE YAPACAĞIZ?

 


Klâsik teolojik ve semâvî-merkezli ifâdeyle, bir peygamber tarafından kurulan ve kitabı olan ilâhî kurumlara din denirse de, bu tanımın bilimsel tarafı yoktur. Sosyolojik açıdan ise din, genellikle metafizik bir öğreti hâlinde ortaya çıkan, kutsallık atfedilen bir liderinin bulunduğu, toplumları sürükleyici özelliğe sâhip her türlü ahlâk sistemine verilen isimdir.

Bu tanıma göre Taoizm, Konfüçyanizm, Budizm gibi niceleri de birer dindir ama ne Lao Tse’nin, ne Konfiçyus’un, ne de Buddha’nın peygamberlik iddiaları olmuştır. İşte, şu küre-i arzda din nâmıyla filizlenen ve on binlerce, yüz binlerce kişiyi peşinden sürükleyen yeni yeni pek çok moraliteyi ne yapacağız? Onların “bâtıl”, diğerlerinin “esas ve doğru” olduğunun turnusol kâğıdı var mı?

Her gün dünyânın bir yerlerinde birileri Mesihliği’ni, Mehdîliğini, peygamberliğini, hattâ Tanrılığı’nı ilân ediyor ve inanılmaz sayıda ve kalitede insan bunların müridi oluyorlar; ortalık Filânca Efendi Hazretleri, Falanca Şeyh Hazretleri kaynıyor. Bunların cemaâtleri o kadar güçlü ki, demokratik yolla iktidar olabilmek için anlı şanlı siyâsetçilerimiz icâzet almak zarureti ve mecburiyeti içerisinde kalıyorlar.

Başbakanımız’ın (Ecevit) sevdiği ama ordunun ve hukukçuların kızdığı böyle bir başka “Efendi Hazretleri” ABG’de ikamet ediyor. Öte yanda ise, cinleri sayesinde birçok politikacıyı “iyi eden” Medyum Memiş Efendi Hazretleri(!) gazetede köşe yazarlığı yapıp, Dolar milyoneri olabiliyor! O takdirde, Evrenesoğlu’nun, Hasan Mezarcı’nın ve daha nicelerinin günahı ne!

Rûhanî tekâmülün içinde Allahlığın da bir seviye olduğunu, artık, dinlerin misyonunun bitip kendisine vahyedilen tamamlayıcı öğretinin zamanının geldiğini söyleyen ve en son kitabı yazan Türk hanımefendinin ve benzerlerinin yaptıklarıyla, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in ve diğer pek çok din büyüğünün hayatları, yaşadıkları (tabii ki bilebildiğimiz kadarı ile) arasında hangi âşikâr ve kolayca kavranabilir fark var?

On küsur sene önce, rahmetli babam Nörosikiyatri Profesörü Dr. Recep Doksat’la beraber, bu hanımefendiyle 5 saatten fazla konuştuk; annemin ilkokul arkadaşı olduğunu söyleyerek, bizi “imana çağırmağa” gelmişti. Kesinlikle çok zeki, karizmatik, hoş ama çağdaş psikiyatri ölçütlerine göre, hallüsinasyonları ve hezeyanları olan bir paranoid şizofrendi karşımızda duran. Daha sonraları bir ara gözaltına alındı, sonra çıktı; şimdilerde de büyük bir holdingin toplântı salonunda dinini yaymakla meşgûl, müritleri her yerde mevcut. Pek çok okuyucunun bu yazdıklarımı okuyunca hayret duyduğundan, bir kısmının da bunun delilik olduğunu düşündüğünden eminim.

İyi de, buna ne kadar hakkımız var?

Eğer bu “Hanımefendi Hazretleri” bundan iki bin ilâ üç bin sene önce dünyâya gelseydi, onu bu gün nasıl hatırlıyor olabilirdik?

Ay geçmiyor ki yeni bir Mehdî veya Mesih ortaya çıkmasın! Dergâhlar, menziller gırla gidiyor. Amerikalı bir Mesih (!) tarafından kurulan Davidian Tarikati’nin inananlarının devlete kafa tutmaya kalkınca topyekûn bir şekilde kıstırıldıkları kale gibi çiftlikte yakılarak imha edildiklerini biliyoruz; resmi otorite bunu “kendi çıkardıkları yangında öldüler” diye duyurmuştu tabii!

Hâiley Kuyrukluyıldızı’nın arkasına gizlenmiş vaziyette kendilerini kurtarmaya geldiğine inandıkları uçan dâireyi beklerken, yataklarının altlarında valizleri, aynı marka spor ayakkabılarını giymiş, beraberce zehir içerek topluca intihar eden, aralarında üniversite hocalarının bulunduğu dinin mensuplarına ne buyrulur? Bu dinin peygamberi hemcinssel, eski bir şarlatan olan bir adamdı ve binlerce de müridi mevcuttu.

Eğer metroya zehirli gaz atıp topluma zarar vermeselerdi, Japonya’da on binlerce mensubu bulunan Gerçeğe Çağrı tarikatına kim bir şey diyordu? Papa’nın, Prens Charles’in ve daha nice önemli Batılı’nın Müslüman olduğunu iddia eden, Osmanlı ejderhası sesleri duyan ve Kıbrıs’ta yaşayan bir Nakşibendî şeyhinin yüz binlerce müridi var; Show TV’de Reha Muhtar ona gülerken, o da gâyet zekice kendisine gülenle alay ediyordu…

Meselâ, bundan 300 sene önce Mesihliği’ni ilân edip, sonra devlet korkusundan adını Aziz Mehmed Efendi olarak tevil eden Sabetay Sevi’nin hâlâ epey inananı bulunduğunu, bunun farklı bir din olduğunu ve müritleri arasında birçok önemli ve etkili kişinin mevcudiyetini inkâr edebilir miyiz?

Aynı şey Yahova Şâhitleri ve daha pek çoğu için de geçerli değil mi!

Daha da açık konuşacak cesareti gösterirsek, saçı sakalına karışmış, denizleri yaran, elinde âsâsıyla yürürken çıktığı dağda Allah’la sohbet ve hâttâ pazarlık edenMusa, Joseph isminde Yahudi bir marangozla evli ama bâkire olan Meryem’denbabasız dünyâya gelen ve ölüleri dirilten mahcup, “sağ yanağına vurana sol yanağını uzat” diyecek kadar nârin, ürkek yapılıİsa, hiç kahkaha attığı görülmeyen, zaman zaman çökkünlük ve sıkıntı hâlleri yaşayan, genellikle derin düşüncelere dalmış ve yere bakarak yürüyen, yıllarca bir dağa çıkıp mağarada tefekkür eden, kat be kat göğe uçup Allah’la halvet olanMuhammed gerçekten aklı başında insanlar idiyse, şimdikilere neden deli gözüyle bakıyoruz?

Tek fark, o zamanlar psikiyatrinin henüz kurulmamış olması mı (ki, Ateistler aynen bu argümanla bütün inananları alaya alırlar)?

Kabûl etmemiz gerekir ki, mevcut dinlerin köktencileri de diğerlerini asla adam yerine koymazlar; henoteist (kabile Tanrısı’na inanan) Yahudiler Hristiyan'ları ve Müslüman'ları, Hristiyanlar onları ve Müslüman'ları sevmez (ki, onlar da İsa’yı Tanrılaştırarak henoteistleşmişlerdir), Müslümanlar da, dinlerini tahrif ettikleri ve esas hak dininin İslâm olduğunu ifâde ederek, hepsine kızarlar! Katolikler Protestanlar’la gırtlaklaşır, Şiâ Sünniler’den nefret eder vs!

Sosyolojik bir realite olarak kabûl etmek zorundayız ki, Hristiyanlık başlığı altında incelenen Katoliklik, Protestanlık, Gregoryenlik ve Ortodoksluk bal gibi ayrı dinlerdir; tıpkı Şiîlikle Sünnîlik gibi!

Bırakın bunları, televizyonlarımızda görüyoruz: Aynı İslâm dininin aynı mezhebinin aynı kısmına mensup ilâhiyat profesörleri dahi en temel konularda uzlaşamıyor, kavgaya tutuşuyorlar!

DEMEK Kİ, BU İŞLERİN TOPLUMUN KÜLTÜREL DÜZEYİYLE DE PEK İLGİSİ YOK.

Hâttâ çağdışı kalmış mevcut ilâhiyat öğretilerinin tatmin etmediği ama bir şeylere inanmak ihtiyacı içerisinde olan, dinsiz ama Tanrı’ya inanan kişilerin sayısı da gittikçe artıyor (Areligious Theists).

Tıbbî ve moleküler genetikteki muazzam gelişmeler müthiş sorunsalları gündeme getirmekte. Tarihte ilk defa, insan diğer canlılarla ve kendisiyle istediği gibi oynayabilecek teknolojiyi yakaladı; babasız çocuk yaratmanın, insan kopyalamanın sırrına ulaştı. Gen mühendisliği ve klonlama gibi tekniklerle parayı ve gücü elinde tutanlar dünyâyı istedikleri gibi manipüle edebilecekler. Doğal ayıklanmanın yerini laboratuvarda ayıklama ve yaratma alacak. Mevcut bütün dinler ve öğretiler alt üst olacak. Haşir, hesap verme, ferdî mes’uliyet gibi pek çok temel inanç yeniden değerlendirilmek zorunda kalınacak.

Kaçınılmaz bir şekilde yeni yeni dinler, öğretiler ortaya çıkacak!

Şu günlerde veya yakın bir gelecekte, bir papaz, bir imam veya başka bir eski yâhut yeni dinin mensubu şöyle bir vaaz verebilir: “Bu kâinatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudatı ve içinde yeryüzünü create etmiş, güneşi bir power source, ayı bir system clock yapmış. O power source’dır ki kesintiye uğramaz ve o system clocktur ki şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve san’atının nihâyetsizliğini gösterir. Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünyâ üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüz binlerce yıldan fazladır, error verdirmeden, crash ettirmeden çalıştırıyor. Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu save etmiş ve yine o küçücük hücrende execute ettiriyor. Mâdemki DNA’nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz, demek ki senin programcılığın ancak o büyük zâtın programcılığına bir ayna hükmündedir. Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu network’ün içinde hâdsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, mâdemki senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor. Ve mâdem ki sen etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü media’yı hazırlamış kullandırıyor ve sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o hâlde öyle büyük bir network uzmanı zât vardır ki senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizâtını verir. Senin networkçülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir. Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünyâ hayatı programı bir limited trial version’dur, görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiç bir sûrette save edemiyorsun. Öyle ise, bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda about kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kâinatın en büyük donanımcısı, programcısı, networkçüsü ve system administrator’u olan zâtın her yere işlediği about kesimlerini gör, öğren, full versionunu kazanmak için çalış. Unutma ki hiç bir hareketin atlanmadan, çok dikkatli log’lar tutuluyor” .

Bunlar zırvalık mı, uydurma mı, yoksa ne?

Yoksa, başka bir şeyler mi var düşünülecek, üzerinde tefekkür ve tefelsüf edilecek?

Bu mevzûun hâlli gene müsbet ilimden geçiyor, çünkü akl-ı hikmet ve kudreti o temin ve tesis ediyor, ancak o zemindeki iman süslüyor zihinlerimizi

Haydi bir bilgi yolculuğuna çıkalım!

EPİSTEMOLOJİ

Epistemoloji, bilginin (knowledge) tabiatını ve sınırlarını araştıran felsefe dalıdır. Bilginin yapısını, menşeini ve kriterlerini inceler. Duyuların idraki, bilinen nesneyle bilen arasındaki ilişki, muhtemel bilgi tipleri ve her bir bilginin muhtemel kat’îyet derecesinin tespiti, hakikatin mâhiyeti, varılan sonuçların haklı görülmesinin tabiatını tetkik eder. Epistemoloji terimi episteme’den (bilgi) ve logos’tan (teori, bilim) gelir.

Epistemoloji için kısa bir târif yapılmak istenirse, “bilgi teorisidir” denilebilir.

Epistemoloji Kadim Grek’lerde, bilgiyi sorgulayan sofistlerce başlatıldı.

Bunlardan Protagorasbir epistemolojik sübjektivistti ve dıştan görülenlerin (görünümler: appearances) bilinebilecek yegâne gerçekler olduğunu ve her bir ferdin bütün şeylerin ölçüsü olduğunu söylüyordu.

Mâdemki bütün bilgi kişinin sübjektif yaşantısına istinat ediyordu ve o kişi de hüküm vermekte yalnızdı, bilgi her fert için izâfî olmaktan öteye geçemezdi.

Sokrat ve Platon, felsefelerinde bu epistemolojik izâfiyete karşı çıktılar. Sokrat öncelikle “târif etme” kavramını izah ederek, bunun, kişilerin izâfî kanaâtlerinden ziyâde, bir şeyin esansiyel karakteristiklerini ortaya koyduğunu söyledi. Bunun yanı sıra, sorgulanan şeyin pek çok farklı cihetlerinin tetkik edilmesi vasıtasıyla birtakım tarifler geliştirilmesi ve bunların arasındaki ortaklıkların araştırılması yöntemini ortaya koydu; sonraları bu yönteme endüksiyon (tümevarım) denmiştir.

Platon da, epistemolojik objektivizm yaklaşımında, bilgi objesinin bilen süjeden bağımsız olduğunu savunarak, sofistlere karşı çıktı. Bilginin çeşitli tanımlarını yaptı ve bilginin idrakten ibâret olması fikrini reddetti. Ona göre, belli bir idrakin meydana gelmesinde rol alan duyum (sensation) sübjektif kalmak mecburiyetindeydi çünkü idrak edenin varoluşuna ve doğasına istinat etmekteydi; hâlbuki, idrak edilen nesne için bu derecede bir bağımlılık söz konusu değildi.

Bilgi ve idrakin yakından bağlantılı olmaları düşüncesi sonraları iki farklı pozisyona yol açtı. Eğer idrakların öznel temsillerden (subjective representations) ibâret olduğu düşünülüyorsa veya kendisi fizik bir nesne olmayan içsel resimler gibi telâkki ediliyorsa, bu bir epistemolojik düalizm anlayışına yol açacaktı.

Bu durumda da, bu zihinsel entiteyle veya idrakle fizik nesne arasındaki münasebetin izahı sorun oluşturuyordu.

Ayrıca, bu çeşitten bir düalizm, her türlü fizik nesneye inanmanın haklılığını zora sokuyordu çünkü zihnin bilebileceği her şeyin sâdece temsillerden ibâret olması fikrini taşıyordu.

Eğer idrakler objektif şeyler ve sübjektif entitelerden ziyâde haricî nesnelerin kısımları olarak telâkki edilirse, o zaman doğrudan ve saf bir realizm ortaya çıkıyordu.

Bu sefer de, farklı gözlemcilerce fizik nesnelerin kalitelerinin çelişkili ve farklı şekilde idrak edilmesi vâkıasının altında yatan sebebin, bunun nesnelerin tabiatıyla ilgisinin izahı sorunu gündeme geliyordu.

Birisi bir yola baktığında, onun gittikçe daralarak ufukta birleştiğini görür, aynı yolun öbür ucundaki bir gözlemci ise aynı şeyi tam aksini müşahede eder ama tam zıt istikamette; pekalâ, gerçek hangisidir?

Platon, Devlet isimli eserinde, bilginin değişmezliği ve bizâtihi bir obje olarak gerçekliği olduğu varsayımından hareketle, Formlar Teorisi’ni geliştirdi. Mâdemki duyum yaşantısı dünyâsı sürekli olarak değişmektedir, bilginin nesnesi de, gerçek de olamazdı. Mâdemki bilgi vardır, bilginin nesnesini teşkil eden ve değişmeyen bir başka bilgi âlemi olmalıydı. Sokrates’in tanımlarıyla Formlar veya İdealar olarak isimlendirilen bu âlem sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir. Platon’a göre, bilgi gerçek inanca “bir açıklamayla haklı gösterilerek” kavuşuyordu. Haklı gösterilme veya izah ise İdea'lara müracaat edilerek temin ediliyordu.

İşte, bu “gerçek inançla haklı çıkarılabilen temel bilgi” tanımlaması tâ 1960’lara kadar rakip tanımadı.

Aristotle bu “haklı gösterilme yoluyla ulaşılan hakiki inanç” yapısını kabûl etti ama Formlar Teorisi'ni reddetti. Haklı gösterilme yoluyla ulaşmanın duyusal yaşantıyla gerçekleştiğini söyledi.

III. Asır’da Sextus Empricus sofistlerin kuşkuculuğunu gözden geçirerek, bilgi edinmek konusunda Platon’un duyularla idrak konusundaki eleştirisine hak verdiği gibi (duyuların skeptisizmi), Aristotle’nin saf sebebi reddedişini de kabûl etti (sebebin skeptisizmi).

Sonuç ilginçti: Bilgi mümkün değildi!

Görüldüğü gibi, çeşitli epistemolojik tartışmaların özünde iki temel sorunsal yatmaktadır: 1. Bilginin mâhiyeti, kabaca, ne olduğunun açıklanması; 2. Bilgiye nasıl ulaşılacağı

Konuya ikincisi suâl bağlamında yaklaşıldığında, mes’ele metodolojik bir münakaşa hâlini almaktadır. Yâni ortada bir bilgi vardır da, ona nasıl ulaşılacaktır; burada, a priori olarak bir bilginin varlığı (existence) ve mevcudiyeti (presence) kabûl edilmektedir!

XVI. ilâ XIX. Asırlar arasında daha ziyâde metodolojik tartışmalar yapılmıştır. Materyalizm ve İdealizm epistemolojik tartışmalara tutarlı açılımlar getiremiyordu. Matematik ve fizik bilimleri ilerleyip gittikçe artan bir şekilde önem kazandıkça, bunların metodolojileri arasında da rekabet ortaya çıktı.

Matematikte temel bilgi kaynağı saf sebeptir ve istinat ettiği dayanak saf akıl, metodolojik açıdan da rasyonalizmdir.

Fizik bilimlerde ise temel bilgi kaynağı duyusal yaşantılar, metodolojik açıdan da emprisizmdir.

Metodolojiler bilginin sınırlarını tâyin etmekte kullanılıyordu; sâdece kabûl edilen metodolojiyle elde edilebilen veya ondan menşe alan bilgi hakikiydi, bunun hâricindekiler sâdece kanaâtten, hezeyandan veya inançtan ibâretti.

Rene Descartes, Baruch Spinoza ve Leibniz gibi rasyonalistlere göre, kendiliğinden ispatlanmış ve belli olan gerçek aksiyomlara istinat eden bilginin kaynağı da, en son sınanması da dedüksiyonla (tümdengelimle) anlamlandırmadan ibâretti.

Bu yaklaşım bilginin kesinliğini izah ediyor ama hatalı inançların hesabını veremiyordu.

Meselâ, paranoyak bir hastanın tutarlı hezeyanlarını, hele bunun bir “folie impose” hâlinde pek çok kişi tarafından paylaşıldığını düşününüz; bunun örneklerinden yukarda bahsettik.

John Locke, George Berkeley, David Hume gibi amprisistler ise bilginin duyusal yaşantıdan elde edildiğini ve sınanmasının da bu yolla yapılabileceğini söylüyorlardı; yâni, bir şeyin ne olduğunu bilebilmek ve bunu sınayabilmek için beş duyumuzdan birinin veya birkaçının kullanıldığı deneyler yapılmalıydı.

Onlar da hataların hesabını verebiliyor fakat âlemle ilgili genel-geçer hükümlere varmakta kesinlik sağlayamıyorlardı. Hâttâ Hume’ın kendisi endüksiyon (tümevarım) yöntemini eleştiriyordu: “Mâdemki olayların illetleri hakkındaki bilgi idrake dayanmaktadır, idrak de her zaman yanılabilir, hatalı idrakler âdeta istisna değil kaidedir, belli bir illetin (cause) dâima ondan beklenen tesirleri hâsıl etmesi konusunda asla emin olamayız ve bu, en temel bilim kanunları için bile geçerlidir”!

XIX. Asır’da John Stuart Mill, illî (nedensel: causal) ve matematiksel kanunları mâzur gösterebilmek için endüktif (tümevarımsal) yöntemler formüle etmeye gayret etti.

Kant ise bu metodolojilerin açmazlarını aşabilmek için her birinin elemanlarını birleştiren bir yaklaşım getirmeye çalıştı: Bir kimse yaşantı dünyâsı (phenomenon) hakkında kesinlikten bahsedebilirdi çünkü onu kendisi inşa ediyordu ama dünyânın hakikatte ne olduğu hakkında bilgisi olamazdı (noumenon). Mâdemki bir kimsenin yaşantısı matematiksel ve nedensel (illî) kanunlarla inşa ediliyordu, bu kanunların evrensel uygulamasını yaşantının kanunlarına tatbik etmeye hiç de gerek yoktu.

Kant, Tanrı ve benzeri dinî, metafizik inançları da acımasızca eleştirdi.

Kant’tan sonra hem realizm hem de idealizm tekrar gündeme geldi.

Neorealistlerden Moore “şeylerin sâdece ve basitçe göründükleri gibi olduklarını” söyledi. Her şeyin sâdece zihinde var olduğunu düşünen idealistler için, hakikatin anlamı ciddî bir sorun hâline geldi ve hakikatle ilgili bir koherans (tutarlılık, iltisak) teorisi geliştirdiler. Buna göre, Hakikatin standardı daha büyük bir önerme (proposition: kaziye) sistemine istinat eden bir önermenin mantıkî tutarlılığı idi.

Wittgenstein gibi filozoflar bâtıl itikatların, boş inançların da kendi içlerinde tutarlı olabileceğini ifâde ederek bu bakış açısına karşı çıktılar. Wittgenstein hakikati izah etmek için bir tekabüliyet (correspondence) teorisini kabûl etti. Buna göre, hakikat, bir fikir veya önerme ile onun nesnesi arasındaki ilişkiden ibâretti.

Gene de, bu yaklaşımla, dinleri tamamlayıcı vahiyler alan hanımefendi hazretleri gibilerine ne diyeceğiz?

Burada da bir fikir veya önerme ile onun farazî nesnesi arasında ilişki söz konusudur.

Analitik ve linguistik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm gibi felsefe ekolleri de bilginin kaynağı, mâhiyeti konularında epistemolojik tartışmalar gündeme getirdiler.

Agnostiklik akımının zirvesi olan Popper ise hakikatin aslâ bilinemeyeceğini, sâdece faraziyelerde, varsayımlarda bulunulabileceğini ifâde ederek bütün realist, idealist veya materyalist akımlara karşı çıktı. Platon’un, Hume’ın, Wittgenstein’in, Marx’ın, Freud’un ve daha pek çok mütefekkirin, filozofun öğretilerine ağır tenkitler getirdi. Popper’ın ünlü teist bir sinir-bilimci olan Eccles’la zihin-beden ilişkisi konusundaki son derecede keyifli ve seviyeli tartışmaları unutulmazdır.

Konuya bilim felsefesi açısından bakıldığında, Ortaçağ boyunca Hristiyan dogmatizmi ve yobazlığı altında inleyen Batı Medeniyeti’ninRönesans ve Reform hareketleriyle zincirlerinden kurtulması sonucunda gelişen pozitivizm düşüncesi, ifrata kaçarak Materyalist bir mâhiyet kazanmıştır.

Ne kadar ironik bir vâkıadır ki, Rönesans ve Reformasyon hareketlerinin filizlenmesinde, hâttâ Protestanlık’ın kurulmasında Haçlı Savaşları boyunca, özellikle de Templiyeler (Order of the Knights Templar)gibi şövalyelik tarikatlarının vâsıtasıyla, Batı’nın Doğu ezoterizmiyle ve İslâm tasavvufuyla tanışmasının büyük rolü olmuştur.

O dönem dünyâsında Müslüman bilim adamları gerek fiziksel gerekse teorik bilimlerde büyük icat ve keşifler yapmaktaydılar ve impetusları da İslâm’dı!

Bunlar arasında sıfır kavramının bulunması, cebirin icadı, astronomik gözlemler, çeşitli matematik teoriler, Türk asıllılardan El Biruni’nin ilk robotları ve otomasyon teknolojisini icadı, İbn-i Hâldun’un ünlü Mukaddime’siyleComte’dan çok önce sosyolojinin temellerini atması, İbn-i Sinâ’nın (Batı kaynaklarında Hippocrates’e de, Galenius’a da el veren büyük tıp üstâdı Avicena diye geçer) başta tıp olmak üzere pek çok sahada gerçekleştirdiği muazzam buluşlar gibi niceleri sayılabilir.

BİLİMSEL BİLGİ İLE BİLİMSEL OLMAYAN BİLGİNİN FARKI SORUNU

Batı’da bilimlerin dinden ve felsefeden özerkleşmesi ve özelleşmesi oldukça yeni bir gelişmedir. Bir asırdan kısa bir süre öncesine kadar teorik fizikten “natürel felsefe” diye bahsediliyordu ve ahlâkî veya mânevî felsefe (moral philosophy) ve metafizik felsefeden farkı belirgin değildi. Bir yandan da, bu diyalektik osilasyonun mâkûl bir orta yolda âhenk bulması, yeni bir sentezin yakalanması kaçınılmazdı.

Gerçekten de öyle bir noktaya geldi ki bilim, maddeyi böldükçe (mikrokozmosa daldıkça) sâdece ve sâdece enerji kalıyor elinizde; aynı şey makrokozmos için zâten geçerli. Mikro ve makro âleme daldıkça klâsik ve diyalektik mantık geçerliliğini yitiriyor, puslu mantık (fuzzy logic) devreye giriyor; psikoloji ve psikiyatride ise bu -bence- zâten böyle...

Doğruluğu büyük ölçüde kabûl gören Big Bang’in niçin ve nasıl olduğu, entropi kanununun olması gerekenin tam aksine, negantropi yönünde işlemesi, ilk yaratılıştan sonra her plânda muazzam bir evrimin süregelmesi…

Bütün bunlar bir ulu yaratıcı, mimar ve yönetici fikrini kaçınılmaz şekilde akla getiriyor ama, öte yandan, sırf sonuç böyle olduğu için her şeyin kozmik olduğu yanılgısına veya yanılsamasına düştüğümüz fikrini de akla getiriyor.

Akılcılıktan çıkıp nakilcilik batağına düşmeden önceki devirlerde (X.-XI. Asırlar), İslâm’ın müsbet ilim için nasıl bir impetus oluşturduğundan biraz önce bahsetmiştik ama, artık, genel olarak İslâm Âlemi’nin hâline bakıldığında, işler hiç de iyi görünmüyor; Buddhaheykellerini bombalayanlar, yavaş yavaş boğarak adam öldürme teknikleri geliştirenler gırla gidiyor. Bilimlerin dinlerin yerini almakta yeterli olmadığı, hâttâ eski yobazca eğilimlerin yanı sıra, çok daha sûfî mistik ve dinî akımların gittikçe güçlenerek bütün dünyâda gelişmekte olduğuna işâret eden değişmeler var.

Bâzılarının iddia ettikleri gibi bilimler dinlerin yerini mi aldı, yoksa gene başka bâzılarının söylediği gibi, bilim yoluyla Tanrı’ya dönüş çağını mı yaşıyoruz?

Bâtıl itikatlar ve hurafelerle, doğru inançlar(!) ve bilimsel bulgular nasıl anlaşacaklar? Dinin gerçek anlamıyla yobazlığın hudut çizgisi nasıl çizilecek, Eric Hoffer’ın tâbiriyle “kesin inançlıların” elinden nasıl kurtulacağız? Safsatayla “doğru inancın” (yâni doğru bilginin) sınırlarını nasıl bileceğiz?

İdealist, Teist, Deist, Panteist veya Pananteist kozmogoniler, spiritist ve spiritüalist, mistik ve dinî pek çok inanç sistemi kendi içlerinde tutarlı referanslarla hareket ederler.

Dinler de, sosyal psikoloji bağlamında, birer ideolojidirler. Hepsinin kendine göre bir Ulu Yaratıcı fikri vardır ve melekler, cinler, diğer tabiatüstü-mânevî yaratıklarla dolu bir veri-tabanı olan inanç ve referans sistemleri vardır ve kendi içlerinde tutarlıdırlar. Kendi inanç sistemine göre, bir kişideki “rûhsal” bir sorun şeytandan, içine giren bir cinden veya Poltergeist’ten kaynaklanıyor olabilir ve bundan kurtulmak için de bir hocaya, mânevî şifacıya, exorcist’e, medyuma veya cinciye gidebilir. Nitekim, en câhilinden en sofistikesine kadar pek çok kişinin bu yollara tevessül ettiklerini biliyoruz.

İnsanın okurken sinirden patlasa mı, gülmekten çatlasa mı karar veremediği, hastaya musallat olmuş cini çıkarmak için cinin(!) nasıl dövüleceğini anlatan kitaplar gırla gidiyor ve bunu yazan hurâfecilere üniversite profesörü televizyon sunucuları iltifat edebiliyorlar!

Bilimsel olmak iddiasıyla bir şey yaparken, o tatbikatın istinat ettiği dayanağın güvenilir ve geçerli olması gerekir. Yâni, bu noktaya kadar bahsettiğimiz bütün epistemolojik tartışmalara ve Heraclitus’un “aynı derede iki kere yıkanamazsınız” ifâdesine rağmen, emprisizm ve pratiklik prensiplerinin müspet ilmin temel taşıdır. Yâni ya doğrudan müşahede (gözlem) yoluyla ya da bir varsayım üzerine bina edilmiş bir teorinin tecrübelerle (deneylerle) ispatı yoluyla elde edilen bilginin defâten ve farklı gözlemcilerce de teyidi söz konusu olduğu zaman, bu bilgi bilimseldir. Bu şekilde elde edilen bilgiye bilim ve felsefede objektif bilgi denir. İlham, sezgi, içe doğma, rûyada görme, vahiy gibi vasıtalarla elde edilen bilgiye ise sübjektif bilgi denir. Objektif bilgi dâima daha yeni ve geçerli, güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek özelliğini taşır. Sübjektif bilgi ise dogmatik, nass’a dayanan ve değişmez vasıftadır; ancak, üzerinde tefsirler yapılabilir –ki, bunlar da yeni birer sübjektif bilgi oluştururlar. Objektif bilgide bir kanaât (opinion) konusudur, dâima değişmeye ve ilerlemeye adaydır, sübjektif bilgi ise bir iman (belief) konusudur ve -çoğu zaman- tartışılması bile memnûdur.

Bir başka semantik sorun, Türkiye’de rûh kelimesinin yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Araplar psikoloji karşılığı olarak “ilm-i rûh” demiyorlar, “ilm-i nefs” terimini kullanıyorlar. Zihin yerine rûh denince, metafizik-dinî mânâda rûhla karışıyor ve ne kadar sözüm ona medyum, şifâcı, “reenkarnasyon terapisti” geçinen şarlatan varsa, “biz de rûhla uğraşıyoruz, siz de” deyip, kendilerini bizimle meslekdaş, hâttâ bizden üstün görme hakkını nefislerinde buluyorlar. Bâzısı iyice azıtıp, ucuz şöhret sağlamak için bizleri kendileriyle ortak ilân etme cür’etinde bile bulunuyorlar. Maâlesef, medyanın bir kısmı da, sırf reyting uğruna, bu şarlatanların televizyonlarda, gazetelerde reklâmlarının yapılmasına âlet oluyor.

Hâlbuki bizim psikoloji ve psikiyatride uğraştığımız şey zihin, yâni psişedir ve bu anlamda rûhun organı da beyindir. Metafizik-dinî anlamdaki rûhun ve cin, melek gibi mânevî varlıkların ne olduklarını bilemeyeceğimiz, onları deney ve gözlem yoluyla ispat veya inkâr edemeyeceğimiz için, bunlar müspet ilmin kullanabileceği bilgiler, doneler değildir.

Meselâ, rûhun ölümden sonra başka bir bedende yeniden dünyâya gelmesi demek olan reenkarnasyon mevzuu ne rûh, ne de öte âlem mefhumları objektif bilgi olmadıkları için, bilimsel bir tartışma konusu teşkil etmez; olsa olsa teolojik bir argümandır, yâni bir inanç konusudur. Hipnozla kişileri geçmiş hayatlarına götürüp, o zamanlarda yaşadıkları olayların bu günkü problemlerinin sebebi olduğu düşüncesiyle, bunları hastaların hâfızalarından silerek tedavi etmek nev’înden uygulamalar da, bilim-dışı, hâttâ tehlikelidir. Nazar değmesi de, ne demek olduğu belirsiz bir kavram olduğu için, bilim dışıdır.

UZLAŞMA NEREDE OLACAK?

Gerçek aydın (münevver; Batı’nın entellektüel kavramı ile münevver -aydın- aynı şey değildir), zâten kendi yolunu bilen, nereden nasıl feyiz alacağını hesaplayabilen, hem akıl hem de iman veya kanaât sahibi olan, hür tefekkürlü kişidir; aslâ mutaassıp, câhilce kesin inançlı değildir. Gerçek aydın, bu bağlamda, “self service” usûlüyle çalışan bir lokantada irfanı ve fikri hür olarak yaşayan ama vicdan sâhibi olan adamdır. Bu hars sofrasından herkes kendi zevkince, nasibince ve kaderince faydalanır, kendisine sunulan leziz ve çok çeşitli yemeklerden bir kısmını tabağına koyar. Yiyemeyeceği kadar çok alan ziyan eder, doymayan daha fazlasına tâlip olur.

Bu yazıya mesnet olan çok önemli argümana gene bilim bir cevap getiriyor. Evrimsel psikoloji ve psikiyatri açısından semptom ve belirtilerin muhtevâsı değil, işlevselliği önemlidir. Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir. Tâ Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryositlerden insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu hakkında günümüzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır.

“Neden” (nedensellik belirtir) ve “niçin” (sonuçsallık hâttâ teleoloji [ereksellik] belirtir) suâlleri pozitif bilimin epistemolojik ve metodolojik sınırlarını aştığı için metafizik, mistik ve dinsel öğretilerin konusu olagelmiştir. Bütün canlıların aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 (aslında 22′ye çıktı bu sayı son buluşlarla) amino asid sekanslarından oluştuğunun, aynı proteinlerin terliksi hayvanlardan insanlara kadar paylaşıldığının ispatlandığı günümüzde evrimin varlığından kimse şüphe etmemektedir; bütün mes’ele bunun mekanizmasının ne olduğudur.

Bilim adamına düşen görev, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun, fenomenlerin doğal mekanizmalarını emprisizm yöntemiyle incelemektir. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” suâlinin hâlen en geçerli cevabı da Neodarwiniyen teoridir, evrimin doğal ayıklanma-elenme ile gerçekleştiğini savunur ve dünyânın en tutucu kurumlarından biri olan Vatikan bile, “Yüce Tanrı’nın rehberliği ile” şerhiyle, Darwin’in fikirlerini kabûllenmiştir.

Konuyu biraz açalım.

Belli bir türün yapısı ne kadar basitse, bireylerinin davranışları da o derecede basit ve stereotipiktir: Bir amip cesetsiz bir ölümle bölünüp iki yeni amibe dönüştükten sonra, yeni bireyler kendi başlarına içgüdüsel olarak hayatlarını sürdürürler. Evrimsel skalada yükseldikçe davranışların kalıtımsal-stereotipik, fıtrî (innate) şartsız refleks mâhiyeti azalmakta ama tamamen ortadan kalkmamakta, öğrenilmiş davranışlar ve şartlı refleksler artmaktadır. Memelilerde, bilhassa üst primatlarda insanınkine çok benzeyen model alma tarzındaki öğrenme ön plâna çıkar. Herhangi bir memeli yavrusunun avlanmayı, korunmayı, eş seçip âile kurmayı vs. öğrenmesi için türüne göre aylar ilâ yıllar geçmesi gerekmekte, insana yaklaştıkça bu süre daha da uzamaktadır. İnsanda model almanın yerine büyük ölçüde identifikasyon (özdeşleşme-benimseme) geçer. Evrimde yükseldikçe, toplum tarafından kabûl gören (normâl) ve reddedilen (anormâl) davranışlar, yakın ilişkiler kurma ve dışlanma gibi, insanoğlunda “ahlâk”, “mâneviyat” veya “din” adlarında iyice kurumsallaşan kalıpların ortaya çıktığı gözlenir.

Kültürel evrimin biyolojik evrimin önüne geçtiği bildiğimiz tek canlı türü biziz, “kendisini ve etrafını farkında olduğunu farkında olan adam” olmak bize özgü bir ayrıcalıktır. Yaklaşık iki yüz bin senedir gezegenimizde yaşayan Homo sapiens sapiens’in neden son on ilâ yedi bin sene içerisinde muazzam bir kültürel sıçrama yaptığı ise hâlâ bir muammadır. İnsanlarda yüzlerce kalıtsal geçişli hastalığın belirgin davranış sapmalarıyla karakterize seyrettiği malûmdur. Öte yandan, hayatın çeşitli evrelerinde yaşananların bireyin biyo-psiko-sosyo-kültürel küre içerisindeki yerinde tâyin edici rolü olduğu da ispatlanmıştır.

Bu iki vâkıadan hareketle, davranışlarımızın ve onların sapmalarının, ezcümle psikiyatrik bozuklukların hem natürel, hem nurtürel hem de kültürel yönleri olduğu de facto iddia edilebilir.

Nitekim insan davranışlarını izah etmeye çalışan bütün teoriler bunlardan birine daha çok önem vermiştir.

Sonuç olarak, bizler ne kadar hür bireyleriz? İndirgeyici izahlar yeterli midir? Hareki veya zihinsel, her türlü davranışımızın ne kadarı kalıtımsal bir predeterminasyon içerisinde, ne kadarı nurtürel ve kültürel etkilenmeler sonucunda, ne kadarı da hür tercihimizle (iradeyle) ortaya çıkmaktadır? Aynı mantık silsilesiyle düşünürsek, normâl dışı ve adlî / kriminal davranışların gelişmesinin izahı nedir? Çocuklara cinsel ve fiziksel tâciz gibi davranışlar bütün dünyâda suç, günah ve topluma karşı davranışlar olarak kabûl edilir, hele ensest (fücur) “cinsel istismarın en ağır boyutu” olarak görülür ve hâlen çözümlenmemiş bir insanlık sorunu olarak önemini sürdürmektedir. Hangi bilimsel teori (dogmatik öğreti, yâni sübjektif bilgi değil) çocuklarımızla ve çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyi lânetlediğimizin sebebini izah edebilir? Kişinin çevresiyle âhengini bozacak sendromlar psikiyatrik bozukluk olarak düşünülmektedir. Bu karara varırken istinat edilen toplumsal, moral ve etik normların menşeleri nedir, bunlar bütün kültürler ve insan toplulukları için geçerli midir?

Sağduyunun da işâret ettiği gibi, akıl hastaları ve akıl hastalıkları, normâl ve anormâl davranışlar vardır; tedaviyle de bunların önemli bir kısmı şifa, salâh veya nispeten iyileşme bulmaktadır. O takdirde, insan davranışlarında ve rûh sağlığında normâlle anormâli, sıhhatliyle patolojik olanı ayırt etmek için mevcut paradigmaların yerini alacak veya yeni bir çerçeveyle onların gücünü arttıracak, pekiştirecek başka bir şeylere gerek var!

İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bâzı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır? Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir:

Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur.

Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyobiyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler (yâni muhteva) ikinci plânda kalır.

Mistik yaşantılarıyla din kuran karizmatik kişilerin öğretileri tarih arenasında toplumsal evrime mağlûp olmayıp ayakta kalabildikleri ve işlevselliklerini korudukları için birer realite olarak karşımızda durmaktadırlar. Velev ki, metodik ve mütemadî bir şekilde transandans yaşamanın (ibâdet etmek, san’atla iştigâl etmek, meditasyona dalmak veya tefelsüf etmek) beynin temporo-limbik bölgelerini, bilhassa da amigdala isimli çekirdeği sürekli uyararak oralarda sinirsel tutuşmaya (kindling), aşırı durumlarda nöbetlere (hızlı nöral boşalmalar; bunlar epilepside de görülür ama her nöbeti epilepsi olarak damgalayamayız; orgazm gibi yoğun ve zirvedeki rûh hâlleri yaşanırken de bu bölgelerde biyoelektrik deşarjlar ortaya çıkar; vahiy ve benzeri ekstatik-mistik yaşantılarda da benzer biyoelektrik deşarjların ortaya çıkması şaşılacak değil, ancak “olmasa garipsenecek” bir durum âddedilebilir), bâzı olağanüstü ama patolojik addedilemeyecek dissosiyatif yaşantılara, vecd hâllerine ve psödo-hallüsinasyonlara (dissosiyatif hallüsinasyonlara) sebep olduğu bilinmektedir.

Bunlar dissosiyatif yaşantılardır ama belli bir sonuçsallığa (finality) sâhiptirler; bu sebeple, ben, bunlara assosiyatif dissosiyasyonlar diyorum. Tıpkı büyük yaratıcı san’atçıların yaşadığı gibi. Büyük yaratıcı san’atçılarda, mistiklerde ve benzeri yaratıcı kişilerde duygudurum oynamalarının, depresif rûh hâllerinin, sıra dışı idrak ve düşüncelerin varlığını gösteren pek çok ilmî çalışma mevcuttur. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen bütün yaratıcı san’atçılarda, yarattıkları eserlerde dikkati çekmektedir.

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur:

“Başlangıçta kelâm (söz) vardı; Ve kelâm Tanrı ile beraberdi, Ve kelâm Tanrı idi” (John i.1, 2)

Demek ki yaratıcılık bir süreklilik (continuum) arz ediyor:

İlâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› mistik ve artistik yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› bilimsel yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› Günlük, sıradan yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor).

Büyük Patlama’nın hiç olmadığı ve hep olmakta olduğu, hiç bir yerde olmadığı ve her yerde olduğu düşünülürse, sürekli yaratılış ve yaratma var (bilim felsefesi ve her türlü mantık: klâsik, diyalektik, puslu) -› ilâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› ve bu çember böyle dönüyor

Biyolojik olarak hepimizin beyinlerinde psikiyatrik hastalıklara, saldırganlığa ve suç addettiğimiz davranışlara bizi sürükleyecek modüller, ağlar ta doğuşta mevcuttur. Yâni, şu veya bu yönde sapmaya eğilimli dolu tabancalar olarak dünyâya gelmekteyiz. Bâzen çok dolu olduğu için, bâzen de çevresel zorlayıcılar çok şiddetli olduğu için tabanca patlamaktadır. Bunları dizginleyen bütün üst-yapı kurumları da belli bir nurtürel ve kültürel evrim sonucunda gelişmiş, gökten zembille inmemişlerdir ve uzun bir toplumsal/kültürel evrimle şekillenmişlerdir.

Ensest ve pedofili mes’elesine dönersek

Eski Mısır’da sâdece Firavun âilesi için enseste “cevaz” verilmesi gibi “kanın safiyetini korumak” amaçlı istisnalar dışında, bu davranış bütün insan cemiyetleri tarafından ayıp, hukuk tarafından suç, dinler tarafından da günah telâkki edilmiştir. Muhtemelen, 7-10 bin sene öncesinden önceki pek uzun kültürel evrim boyunca, tam bir panseksüalite yaşanmaktaydı (belli bir toplumsal harem sistemini koruyan başat erkeğin kontrolü altında olmak üzere, çoğu memelide ve bütün primatlarda böyledir) ama yakın akrabaların çocuklarında sakatlıklar çok görüldüğü ve çocuklarla cinsel ilişki de türün devamını sağlayıcı işleve sahip olmadığı -hâttâ kösteklediği- için, böyle davrananlar doğal ayıklanmaya maruz kaldılar; zamanla bunu yapmamayı toplumsal davranış örüntüsü hâline getiren kabileler ise klanlaşarak totemizme geçtiler. Aynı toteme tapınan bu atalarımız kendi aralarından evlenemedikleri için, başka klanlardan kız almak için onlarla önceleri savaşma, zamanla da karşılıklı diğerkâmlık (özgeciklik) ve işbirliği kurmayı öğrenerek daha da evrimleştiler, hayatta kalma güçleri arttı.

Ama bu “sapıkça” eğilimler genomumuzun bir yerlerinde, disfonksiyonel fakât fırsatını bulunca ortaya çıkan birer davranış modu olarak kaldılar. Yeni yaşama alanını istilâ eden pek çok memeli ve primat türünün, önceki topluluktan kalanları ya kovdukları ya da öldürdükleri (özellikle de dölleyici olan erkek bireyleri, dişileri ise bâzen haremlerine katarlar) bir hakikattir; aynı olgu, hem de XX. Asır’da, insanoğlu tarafından Afrika’da, Avrupa’nın ortasında ve dünyânın gözünün önünde sergilenebilmektedir.

Yaşadıkları zamanlarda delilikle damgalanmaya çalışılan Musa, İsa, Muhammed, Buddha ve pek çok diğeri asırlara vurdukları damga ile kendilerini kabûl ettirmişlerdir; gerisi boş lâf!

Tıpkı inorganik ve biyolojik evrimde olduğu gibi, burada da tâyin edici faktör doğal ayıklanmadır; kültürel evrimde de sağlam ve sıhhâtli olanlar ayakta kalacak, bunu başaramayanlar tarih sahnesinde kaybolup gideceklerdir.

Üstelik, yeni teknolojik imkânlar limbik sistem ve amigdalanın daha da yoğun tembihine yol açabilecek, yaratıcılık, dolayısıyla da assosiyatif dissosiyasyonlar yaşanma şansı da artacaktır.

O taktirde, tek yol ihtiyatlı olmak, kültürel evrimin içerisinde yeni öğretilerin ve dinlerin ne olacağına, ne kadar kabûl göreceğine bakmak, ona göre tavır almak.

İhtiyat, ölçü, dikkat ve sabır…

Unutmayalım ki bilim akla yardım eder, yılların ve mücadelelerin yıpratıcı sınavlarından çıkabilme kudreti onu destekler, sevgi ve yaratıcılığın güzelliği onu süsler ve her keder mutlaka bir kurtuluşla sona erer.

Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı – 01 Eylül 2006

Kaynaklar

1.Adıvar AA., Tarih Boyunca İlim ve Din (Bilim ve Din), 5. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul, Haziran 1994

2.Andreasen NC., Powers PS., Creativity and psychosis: a comparison of cognitive style, Arch Gen Psychiatry 1974; 32:70-73.

3.Andreasen NC., Canter A., Genius and Insanity Revisited: Psychiatric Symptoms and Family History in Creative Writers. In: Life History Research Psychopathology, Wirt R, Winokur G, Roth M, eds. University of Minnesota Press, Minneapolis, 1975, s. 187-210.

4.Andreasen NC., Creativity and psychiatric illness, Psychiatric Annals 1978; 8:113-119.

5.Armstrong K., A History of God, Mandarin Paperbacks, Cox & Wyman Ltd, Reading, Berkshire, UK, 1997.

6.Ateş S., İnsan ve İnsanüstü, Rûh/Melek/Cin/İnsan, Çağdaş İslâm Düşüncesi, Dergâh Yayınları, İstanbul, Ekim 1979.

7.Avicenna,The Canon of Medicine, (English trans. & edt. by Shah M), Naveed Clinic, Karachi, 1966.

8.Baigent M, Leigh R., The Temple and the Lodge, Corgi Books, reprinted, Great Britain, 1993

9.Balcıoğlu İ (ed), Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Şiddet, Yüce Yayım, İstanbul, 2010.

10.Baron-Cohen S., The Maladapted Mind: Classic Readings in Evolutionary Psychopathology, Psychology Press, Hove, UK, 1997.

11.Bayer R., Para-psikoloji Yönünden Reenkarnasyon (Réincarnation) Etüdleri. Adana ve Çevresinde Evvelki Hayatlarını Hatırlayanlar. Spiritüalizm. Aktüalite ve Kritikleri, Özgü Yayınevi, İstanbul, 1965.

12.Bolay SH,Felsefî Doktrinler Sözlüğü 5. Baskı. Akçağ Yayınları, Genel Yayın No:14, Ankara, 1990.

13. Butler AB, Hodos W., Comparative Vertebrate Neuroanatomy – Evolution and Adaptation, Wiley-Liss, New York, 1996

14.Changeux J-P (Acar N, çev), Etiğin Doğal Kökenleri (Fondements Naturel de l’Éthique. Éditions Odile Jacob 1993), Mavi Ada Yayınevi, İstanbul, 2000.

15.Cloninger C, Adolfsson R, Svrakic D., Mapping genes for human personality, Nat Genet 1996; 12:3-4

16.Coşkun A., İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, 3. Baskı. Enes Kitabevi, İstanbul, 1993.

17.Cresson A., Filozofik Sistemler (Becanaro SJ, çeviren), İstanbul, 1962.

18.Çaycı S.,Rûhçuluğa Göre Kur’an Öğretisi, Rûh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1986.

19.Dawkins R., The Selfish Gene, Oxford University Press, Oxford, 1976.

20.Doksat MK., Dinî ve mistik yaşantıların psikolojisi, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Mart-Nisan 1997; 45:27-47.

21.Doksat MK., Sevgi ve bilgi hakkında kısa bir hikâye, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Yaz 1997; 46:120-124.

22. Eliade M., Images and Symbols, Studies in Religious Symbolism, Princeton University Press, Princeton, NJ, 1991.

23. Encyclopedia Britannica, CD-ROM 2.0, Britannica Encyclopedia, Inc, 1996.

24. Encyclopædia Britannica, Vol 12, William Benton (Pub), USA, 1970.

25. Gardner R Jr., Sociobiology and its Applications to Psychiatry. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry-VI, 6th Edition, HI Kaplân, BJ Sadock, eds. Williams & Wilkins, Baltimore, 1993.

26. Gardner R Jr.. Sociophysiology as the basic science of psychiatry, Theor Med 1997 Dec; 18(4):335-56.

27. Gençtan E, Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, 7. Baskı. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989.

28. Göker L., Türk-İslâm Astronomi Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2742, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi: 742, Araştırma İnceleme Dizisi: 71, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1995.

29. Güzel C.(derleyip çeviren), Sağduyu Filozofu: Popper, Bilim ve Sanat Yayınları, Bilim Felsefesi Tarihi: 3, 1. Basım, Ankara, 1996.

30. Hançerlioğlu O, Felsefe Sözlüğü, Varlık Yayınları, sayı: 1290, İstanbul, Haziran 1967.

31. Hançerlioğlu O, İnanç Sözlüğü, 1. Basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 23, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, Mayıs 1975.

32. Hançerlioğlu O, İslâm İnançları Sözlüğü, 1. basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 56, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1984.

33. Harris M. (Gümüş MF, çeviren), Yamyamlar ve Krallar – Kültürlerin Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 1994.

34. Hoffer E. (Günur E, çeviren), Kesin İnançlılar, 4. Baskı, Akran Yayınları 11, İstanbul, 1988.

35. Hume D. (Tunçay M, çeviren), Din Üstüne, İmge Kitabevi, Ankara, 1995.

36. İbni Hâldun. (Dursun T, çeviren), Mukaddime 1 & 2. Ciltler , Onur Yayınları, Ankara, Nisan 1977 (1. Cilt), Haziran 1989 (2. Cilt).

37. Joseph R., Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. Williams & Wilkins, USA, 1996.

38. İzmirli İH., Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Ma’âni-i Kur’an), Eren Yayınları, İstanbul, 1977.

39. Jung CG. (Gürol E, çev.), Psikoloji ve Din, Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2, 1965.

40. Keklik N, Felsefe, Mukayeseli Temel Bilgiler ve Kaynaklar, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1978.

41. Korkut S, Tüzün B., Ensest olgularının çocuğun konumu ve yasal hakları açısından değerlendirilmesi, Adlî Tıp Dergisi 2001; 15(1):30-36.

42. Lewin R (Özüaydın N, çeviren), Modern İnsanın Kökeni (The Origin of Modern Humans. WH Freeman and Company, New York, 1993), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

43. McGuire MT., Troisi A., Darwinian Psychiatry, Oxford University Press, New York, 1997.

44. Meriam-Webster Inc, Meriam-Webster’s Collegiate Dictionary – CD-ROM Deluxe Audio Edition, Version 1.5, 199645. Meriç C, “İdeoloji”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 1968’den ayrı basım. İstanbul, 1970.

46. Microsoft Bookshelf 1996-97 Edition, Microsoft Corporation, 199647. Microsoft Bookshelf 98, Reference Library, Microsoft Corporation, 1997.

48. Onbulak S., Analiz – Rûhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek Yayınevi, İstanbul, 1975.

49. Özlem D, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.

50. Öztürk YN., Kur’an’daki İslâm, 5 Basım. Yeni Boyut, İstanbul, 1993.

51. Öztürk YN., Kur’an’ın Temel Kavramları, 2. Baskı. Yeni Boyut: 9. İstanbul, 1993.

52. Plomin R., Nature and Nurture – An Introduction to Human Behavioral Genetics, Brooks/Cole Publishing Company, Belmont, California, 1990.

53. Polat O., Adlî Tıp, DER Yayınları, İstanbul, 2000.

54. Popper K., Eccles JC., The Self and Its Brain, Routledge, London, 1960.

55. Schildkraut JJ., Miró and the mystical in modern art: problems for research in metapsychiatry, Am J Social Psychiatry 1982; II(4):3-20.

56. Silk J. (Alev M, çeviren), Evrenin Kısa Tarihi (A Short History of the Universe. WH Freeman and Company, New York 1997), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

57. Slavney PR., The mind-body problem, epistemology, and psychiatric education, Academic Psychiatry Summer 1993; 17(2):59-66.

58. Spitzer M., The Mind Within the Net – Models of Learning, Thinking, and Acting, Massachusetts Institute of Technology, USA, 1999.

59. Storr A., The Dynamics of Creation, Atheneum, New York, 1985.

60. The Holy Bible, Old and New Testaments, The Gideons International, National Publishing Company, USA, 1987 Edition.

61. Weber A. (Eralp HV, çeviren), Felsefe Tarihi, 5. Basım, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1993.

62. Wilson EO., Sociobiology – The Abridged Edition, The Belknuap Press of Harvard University Press, England, 7th printing, 1998.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Özgür Salı, 15 Ocak 2013

    teşekkür

    Hocam, hârika bir yazı olmuş. Ellerinize, emeğinize sağlık. Geniş bir bilgi yığını damıtılmış yazıda; okurken çok yere kapı açıyor, defalarca okunulası olmuş... Ellerinizden hürmetle öperim.
    Saygı ve şükranlarımla...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 23 Ağustos 2017