Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

SAN FRANSISCO’DAN İNTIBÂLAR

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2434 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Efendim, önce bir gazeteci dostuma “San Francisco’dan sevgilerle” diye mesaj çekip de, “Moscow’dan da selâmlar o hâlde” diye kinâyeli cevap alınca şöyle bir duraksadım. Belli ki benim San Fransisko demememe kızmıştı. Bakın bu Türkçe Windows Word’ün imlâ kollayıcısı dahi Fransisko deyince tanımıyor!

Sanırım burada da kıstas şehirlerin veya başka şeylerin isimlerinin Türkçe’ye mâl olup olmamış olmasına bağlı (cümleme ben de bayılmadım ama öyle kalsın istedim).

Moskova, Londra Türkçeleşmiş, Paris de öyle... Ama New York’u kimse Niv York diye yazmaz; Paris de aslında “pari” diye okunur Fransızca’da. Gazeteci dostumun yanıldığı Moscow kelimesinin Rusça değil, İngilizce olması; muhtemelen yakınındaki bâzı köşe yazarlarının makalelerini âdeta Amerikanca yazma hastalıklarına karşı duyduğu tepki (Oray Eğin’le [OE] Serdar Turgut [SD: Standart Deviation] gibi)! Rusçası Москва diye yazılıyor. İsmin nereden geldiği ise epey karışık… Kadim Rusça’da ise “Moskova nehrinin yanındaki şehir” anlamında “гра́д Моско́в” diye yazılıyor.

Neyse, biz dönelim San Francisco’ya; altı üstü 300 seneyi bulmayan mâzileri sebebiyle, buralardaki şehirlerin tarihleri de çok iyi biliniyor. Merkezî nüfusu 800.000 kişi civarında ama 7.000.000 civarındaki muhitinin de ana merkezi. Daha fazla teferruat isteyenler http://tr.wikipedia.org/wiki/San_Francisco web mekânından tetkik edebilirler.

Biz hâlen burada neden mi bulunuyoruz? Senelerdir âzâsı olduğum Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 162. “senelik toplantısı” için.

Şimdi intıbâlar…

***

Etrafta her ırktan, milletten, etnik gruptan ve cinsiyetten insanlar kıpır kıpır dolanıyorlar. Erkek ve kadın homoseksüeller, biseksüeller, panseksüeller, herbirseksüeller kardeş kardeş karnaval hayatı yaşıyorlar.

Türkiye’de 250–300 TL’den satılan pek çok marka ayakkabı, tişört vesâire 10–30 USD civarında her yerde. Herkes birbirine “hi” diyor, siz de onlara “hello” diye mukabele ediyorsunuz, ne de olsa Avrupalı’yız; Birliği’ne bile 2967’de “ön görüşme” için randevu almışız.

Bütün barlar, cafeler (kahveler desek olmuyor, hâlbuki Avrupa târikiyle bizden gelme buraya bile) dolu, âdeta bedava yiyiyoz, içiyoz, geziyoz.

Zenginlik muazzam buutlarda; milyar USD’lik mâlikânelerde yaşayan ABG’nin en zengin insanları halkla iç içeler ve saadet saçıyorlar.

Mutluluktan biz de kopuyoruz.

Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım!

Dünyânın en muazzam AIDS hastânesi burada çünkü etraf hasta kaynıyor. Her türlü uyuşturucu, uyarıcı ve benzeri madde rahatça ve polisin gözü önünde alınıp satılıyor, bol bol tüketiliyor. Şehrin belli bölgelerinde duman altı olmadan yürüyemiyorsunuz ve ortalık evsiz barksız psikotik bağımlılarla dolu (homeless diyorlar malûm, bir de looser: kaybedenler var). Türk Caddesi diye bir yer var (OE ve SD olsa bunu mutlaka Turkish Street diye yazarlardı), Türklük’le alâkalı sâdece bir market mevcut; gece ise sefahat ve uyuşturucu satışı başlıyor. Aç, sefil ve sokakta yaşayıp ölen adamlar var her tarafta. Golden Gate Köprüsü’nden her gün kendini atan atana, Alkazar mahpushânesine ne hâcet!

Aslında müthiş pahalı bir şehir ve Samsonite’ın dahi iflâs ettiği kriz sebebiyle her tarafta olağanüstü tenzilât var. Batan geminin malı olarak, ölmüş eşek fiyatına sağdan soldan kalan son Samsonite’ları alabiliyorsunuz. Gerçek ucuzluk değil, zarurî tenzilât yâni.

Bütün personelinin “gay” olduğu ünlü müzik mağazası Virgin yok olmuş, meğer o da batmış. “What happened to Virgin” diyorum, “Max factor” cevabını alıyorum (OE ve SD koparlardı bu esprime)!

Kaliforniya Vâlisi, adalelileri enine gelişmiş Arnold Alois Schwarzenegger tâ buradan Türkiye ve Türklük düşmanlığı yapıyor.

Katolik kiliseleri hâlâ müşteri buluyorsa da, Uzakdoğu inançlarına ve Evanjelizm’e hızla kayıyorlar. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı şâhikalarda.

Ve tıpkı Teksas gibi, diğer bâzı eyaletler gibi, ABG’den kopmak istiyorlar.

Bakıyorum da, benim bir tezim vardır, onun alâmetlerini görüyorum: Müstebitleşen hiçbir ülke 70 seneden fazla yaşayamaz. Hiroşima’ya ve Nagazaki’yeattıkları bombalardan bu yana kaç sene geçti, bir hesaplayın. Bu adamların ayakta kalabilmek için bütün dünyâya saldırmaktan başka çıkış yolları yok!

***

İyi ki şu internet var ve vatanımda olup bitenleri takip edebiliyorum. Gülümüz’ün ve Devletlû’nun son hâllerini ibretle takip ediyorum, İstanbul’da alenen ayrılıkçı terör estirenleri de. Daha çok korkunç günlere gebeyiz!

***

Bakın, Asaf Savaş Akat Vatan’da veler yazmış:

Küresel piyasaları saran iyimserlik havası İngiltere Merkez Bankası’nı pek etkilemiş durmuyor. Geçen hafta yayınladığı enflasyon raporunda 2009 ve 2010 büyüme ve işsizlik tahminlerinde Şubat’a kıyasla aşağı yönlü revizyonlar yaptı.

TÜİK ve Merkez Bankası tarafından müşterek hesaplanan tüketici güven endeksinde toparlanma sürüyor. Nisanda endeks 80.75 ile son on iki ayın en yüksek değerine yükseldi. Tüketici güveninde Mart’a göre yüzde 8 artış görülüyor.

Zaman ne çabuk geçiyor. IMF’le son Standby anlaşması biteli bir yıl olmuş bile. Ama piyasaların papatya falı merakı hiç azalmışa benzemiyor. Hükûmet IMF’le anlaşacak, anlaşmayacak, anlaşacak... Hayretle izliyorum.

Ücretli istihdamında düşüş

İstihdam ve işsizlik analizini sürdürüyoruz. Pazar günü Şubat verilerine kuşbakışı göz attık. Ortaya çıkan işsizlik oranları için “felâket” dedik. Ayrıntılara inince durumun daha vahim göründüğünü söyledik.

Şimdi biraz onlara bakalım. TÜİK istihdamı izlerken dört kategori kullanıyor: Ücretli veya yevmiyeli, işveren, kendi hesabına, ücretsiz âile işçisi. Hepsinin toplamına istihdam diyor. Bir anlama bunları eşdeğer kabûl ediyor.

Tahmin edileceği gibi, içlerinde uzak ara en önemlisi “ücretli veya yevmiyeli” istihdamıdır. Şubat’ta toplam istihdamın yüzde 60’ını oluşturuyor. Günlük dilde iş aramak, iş bulmak, işten atılmak, işsiz kalmak vs. derken insanların kastettiği odur.

Şimdi sıkı durun. Şubat’ta ücretli istihdamı bir yıl öncesine göre 470 bin kişi azalıyor. Buna karşılık işveren, âile işçisi ve kendi hesabına çalışan sayısında 395 bin kişi artış oluyor. Böylece toplam istihdam sâdece 85 bin kişiye düşüyor. Ücretli (veya yevmiyeli) çalışanlara İngilizce bordro istihdamı denir. Gelişmiş ülkelerde akla önce ve sâdece bu tür istihdam gelir. İş bulamayanların kendi hesabına çalışması istihdam artışı gibi algılanmaz. Doğrusu da budur.

Gerçek işsizlik sayıları

Sayılara dönelim. Şubat 2008’de 12.4 milyon kişi ücretli veya yevmiyeli çalışıyormuş. Bu yıl 11.9 milyon kişiye düşmüş. Aynı anda “İş bulsam çalışırım” diyenler dâhil, işsizlerin sayısı 4.8 milyon kişiden 6.3 milyon kişiye yükselmiş. Yâni işsizler 1.5 milyon kişi artmış.

Dikkatinizi çekerim. Ücretli istihdamında kayıp 470 bin kişi, işsiz artışı ise 1.5 milyon kişidir. Aradaki 1 milyon kişi emek piyasasına son bir yılda girenleri gösteriyor. 15+ yaş grubundaki artıştan çok daha yüksek olduğunu tekrar vurgulayalım.

İşsizlere son yılda kendi hesabına çalışan artışı da eklenebilir. Söz konusu 395 bin kişinin iş bulamadıkları için kendi hesabına çalışmayı denedikleri açıktır. Bu durumda son bir yılda ücretli istihdam arayıp bulamayan sayısındaki gerçek artış 1.9 milyon kişidir.

Nihâyet işsiz/ücretli istihdamı oranına bakalım. Geçen yıl yüzde 38.5 iken, bu yıl yüzde 52.8’e tırmanmış. Ücretli çalışan her iki kişiye karşılık bir kişi işsiz demektir. Üstelik önümüzdeki aylarda daha da yükseleceği kesindir.

Can Ataklı da aynı gazeteden sesleniyor:

Krizin “teğet geçtiğini” ileri sürerek zamanında önlemlerini almayan, bu nedenle krizin daha şiddetli hissedilmesine neden olan iktidar, 500 bin kişiye iş verileceğini açıkladı.

Peki, kimler için bu iş? Kâğıt üzerinde “herkes” dense de asıl hedef niteliksiz, eğitimsiz ve mesleksiz kişiler.

İşi kabûl edenlere günde 25 lira yevmiye verilecek. Ama sigorta yapılmayacak.

İşte işin püf noktası da burada. İktidar 500 bin kişiye “güya” iş yaratmış görünecek. Peki, işi kabûl eden var mı? Pek yok.

Nedeni basit; niteliksiz, eğitimsiz ve mesleksiz kişiler “iş bulma” telâşı içinde değil. Çünkü bu kesim zaten gerek devletin sosyal fonlarından gerekse AKP’li belediyelerin kaynak dağıtımından fazlasıyla yararlanıyor.

Kadınlara çocuk parası veriliyor, işsizlik sigortasından erkekler nasipleniyor, akşam kapılarına erzak bırakılıyor, kömürlerini alıyorlar.

Bu kesimin asıl sorunu sosyal güvence. “İşsiz” denilen adam aslında hayatından o kadar da şikâyetçi değil. Eğer devletin 30 gün çalışması hâlinde vereceği 750 lirayı alırsa büyük ihtimâlle diğer yardımlar kesilecek.

Ama bu adamın sıkıntısı hastalanan karısını, çocuklarını, annesini, babasını hastâneye götürememek... Yeşil Kart var ama o adam da biliyor ki eğer SSK’lı olursa çok daha rahat edecek. Bu nedenle de işi kabûl etmiyor.

Bugün işsizlikte dünya rekoru kırıyoruz. Ve işsizlik nedeniyle asıl kırılan kesim orta düzeydekiler. Çünkü işlerini kaybedenler onlar. Yeniden bir iş olanağı bulamayan onlar. Niteliksiz ve eğitimsiz kişilere verilen işleri yapamayacak olanlar da onlar.

Çünkü bu insanların maaşlarından başka gelirleri yok. Belediyelerden yardım, hükûmetten fon alamıyorlar. Kaçak evlerde oturamıyorlar, ya kira ödüyorlar ya da uzun vâdeli ev sâhibi olmak için krediler alıyorlar. Belli bir yaşam standardını tutturmak, ona göre giyinmek, yemek, gezmek zorundalar.

İşsiz kaldıklarında yardımlarına âilelerinden başka koşacak kimseleri yok. Ekonomik kriz sürdükçe, büyüme hızı eksiye doğru gittikçe de yeniden iş bulma şansları neredeyse hiç yok.

İktidar ise bu gerçeği görmeyip, toplumun en niteliksiz, eğitimi en düşük ve mesleksiz kesimlerini hedef alıp “güya” iş bulduğu balonuyla halkı kandırmaya çalışıyor.

Ruşen Çakır da aynı gazetede bakın ne diyor:

Tam da “tarihî fırsat yakalandı” söyleminin etkisiyle PKK sorununda (ve dolayısıyla Kürt sorununda) nasıl bir sürpriz gelişme yaşanacak derken haber dünyanın öbür ucundan, Sri Lanka’dan geldi. 20 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 15’ini oluşturan Tamiller’in bağımsızlığı için 26 yıldır silâhlı mücadele yürüten Tamil Kaplanları, liderleri Velupillai Prabhakaran’ın da öldüğü büyük bir operasyonun ardından -en azından şimdilik- tarihe karıştı. Hem birçok üst düzey yöneticisinin son operasyonlarda ölmesi, hem de Prabhakaran’ın bütün rakiplerini ve çok sayıda Tamil aydınını öldürtmüş olması nedeniyle örgütün lidersiz kalacağı ve bir daha toparlanamayacağı yorumları yapılıyor.

Her türlü rekabete karşı acımasız olan Prabhakaran, bu ve birçok başka yönüyle Abdullah Öcalan’ı andırıyordu. Zaten Tamil Kaplanları’nın PKK’nın bir nev’î “mânevî ikizi” olduğunu söyleyebiliriz. Benzer hedeflere sâhip olan bu iki örgütten Kaplanlar 1983’te, PKK ise bir yıl sonra devlete karşı silâhlı eylemlere başladı. Her iki örgüt de ABD başta olmak üzere çok sayıda ülke tarafından “terörist” olarak tanımlandı. Özellikle Batı ülkeleri, kendi topraklarında yaşayan Tamil ve Kürt göçmen işçilerinin bu örgütlere özellikle mâlî yardım yapmasını engellemek için epey uğraştılar.

Bu benzerliklerden hareketle Tamil Kaplanları’nın âkıbetinin Türkiye için bir dizi ders içerdiğini söyleyebiliriz. Öyle ki biz burada PKK’nın tasfiyesinin mümkün olup olmadığını, mümkünse nasıl olduğunu tartışırken, birçok açıdan ondan çok daha ileri durumdaki bir örgüt askerî yöntemlerle etkisiz hale getirilebildi. İntihar eylemcileri için özel kemerleri ilk kez tasarlayan, çoğu kadın militanlar tarafından gerçekleştirilen yüzlerce intihar eylemine imza atmış, kendi deniz ve hava kuvvetlerine sâhip olan ve içinde hukuk fakültesinin, vergi dairelerinin ve hâttâ trafik polislerinin bulunduğu ayrı bir devlet inşa etmiş olan bir örgütten söz ediyoruz.

Topyekûn Savaş

Peki, Tamil Kaplanları neden yenildi? Bu konuda çeşitli analizler yapılıyor. Ama dönüm noktasının Mayıs 1991’de Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi’nin bir kadın intihar eylemcisi tarafından öldürülmesi olduğunda herkes hemfikir. O andan itibâren Tamil Kaplanları uluslararası arenada her türlü meşrûiyetini ve desteğini yitirmeye başladı ve “terörist” olarak damgalandı. Bir diğer neden de kendisini alabildiğine fetişleştiren Prabhakaran’ın örgüt içi demokrasi taleplerini acımasızca bastırması ve silâhları bırakıp yasal demokratik sisteme eklemlenme yolundaki çağrılara asla kulak asmaması olarak gösteriliyor. Ayrıca Prabhakaran’ın son dönemde Tamiller’in bağımsızlığından ziyâde, kendisini kurtarmayı temel aldığı ve bu nedenle kendi halkıyla bağlarının epey gevşediği ileri sürülüyor.

Tabii Sri Lanka yönetiminin Kaplanlar’ı tasfiye etmede çok kararlı olması ve yüzlerce sivil Tamil’in ölümü ve binlercesinin de göçüne neden olan operasyonları gözünü kırpmadan gerçekleştirmesinin de belirleyici olduğunu unutmayalım. Yâni “halkla teröristi ayrıştırma” hassasiyetinin terk edildiği noktadan itibâren Tamil Kaplanları’nın tasfiyesi söz konusu olabildi.

Bizde “kurtarılmış bölge” olmadığı için PKK’ya karşı Sri Lanka’daki gibi “topyekûn” bir harekâtın söz konusu olabilmesi imkânsız. Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı böyle bir harekâtsa, daha önce defalarca örneğini gördüğümüz gibi hem çok zor, hem de birçok açıdan çok mâliyetli. Kaldı ki, ne kadar uluslararası câmia tarafından terk edilmiş olursa olsun, PKK’nın Tamil Kaplanları gibi iyice izole edilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Bunun başlıca nedeni de Kürt sorununun, Tamil sorununa kıyasla çok daha fazla stratejik öneme sâhip bir bölgede yaşanıyor olması. Öte yandan Türkiye’de hiçbir hükûmet, PKK’ya karşı içerde veya dışarıda yürütülecek topyekûn bir harekâttaki muhtemel sivil kayıpları Sri Lanka yöneticileri gibi göz ardı edemez.

Öcalan ve PKK yöneticilerinin, devletin içinde bulunduğu bu zor durumu sömürmekten bir an önce vazgeçmesi ve Tamil Kaplanları’ndan ders çıkararak bir an önce silâhlarını bırakıp yasal siyasî sisteme eklemlenmenin önünü açmaları hem kendileri, hem tüm Türkiye için fazlasıyla hayırlı olacaktır.

***

Bakın görüyor musunuz?

Kürt sorunu nasıl hâlledilir yazımı faşistçe bulanlara selâm olsun.

İş hayatîyet kazanıp da bıçak kemiğe dayanırsa, varoluş davasına dönüşürse, bu milleti neyle ve nasıl zapt edeceksiniz?

Türk olmanın âdeta bir kabahât, bunu söylemenin de fiilen suç hâline geldiği Türkiye’de daha kaç kişiyi Ergenekon filân diye içeri atıp işkence edebilir, öldürmeye devam edebilirsiniz?

Türkân Saylan’ı öldürmekle büyük hata yaptınız. O kadın pek çok şeyim sembolüydü ve üstelik “halkların kardeşliği” işlerine de sıcak bakıyordu.

On binleri sokağa döktünüz.

Bıçağı kemiğe dayadınız fena hâlde.

Bir an evvel Millî Mutabakat Hükûmeti’ni kurun ve yurt çapında Olağanüstü Hâl ilân edin, gereğini yapın.

Satırlarıma Onuncu Yıl Marşı ile son veriyorum, yâd ellerden Gençlik ve Spor Bayramımızı kutlamak için:

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan; On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan,Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan.

Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi;Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

Bir hızda kötülüğü, geriliği boğarız,Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.

Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız; Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.

Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını, Dindirdik memleketin yıllar süren yasını; Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını... Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını!

Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

Örnektir milletlere açtığımız yeniiz; İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz:

Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz. Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.

Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

Söz: Faruk Nafiz ÇAMLIBEL Behçet Kemal ÇAĞLAR  Müzik: Cemal Reşit REY

Mehmet Kerem Doksat – San Francisco – 19 Mayıs 2009 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017