Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Silivri’deki 2. Ergenekon Davası’nın Duruşması’nda eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’nun Savunması…

Posted by on in Bilimsel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2902 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

PROF. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun Kabahati...

2009 Nisan''ında Ergenekon soruşturması kapsamında sabahın köründe evine yapılan baskın sonucunda gözaltına alındı. Günlerce süren sorgulamadan sonra “TC hükûmetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” ve “yasadışı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmak isteği ile mahkemeye gönderildi.

Mahkeme bu suçları yerinde bularak bu saygın bilim adamını tutuklayıp cezaevine gönderdi. Silivri''ye kapatılan Prof. Dr. Hilmioğlu iki ay sonra yüz felci geçirdi ve hastâneye sevk edildi. Hastânede yapılan tetkiklerde siroz olduğu, karaciğer kanseri riski altında bulunduğu ve ölüm riski ile karşı karşıya olduğu belirlendi. Bu bulgular Cerrahpaşa Tıp Fakültesi''nin raporlarında yer aldı. Bunun üzerine avukatı bir dilekçe ile müvekkilinin sağlık koşullarının değerlendirilerek tahliyesini istedi. Bu istek 24 Aralık''ta 14''üncü Ağır Ceza Mahkemesi''nce değerlendirildi ve tahliye talebi reddedildi. Üç kişilik mahkemede başkan tahliye isteğine kabûl, iki üye ise ret oyu verdi ve Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu''nun özgürlüğü engellendi. Mahkeme heyeti başkanı Erkan Canak ret oyu veren üyeleri şöyle uyardı: “Ülke şartlarında bilim adamı yetiştirmek kolay değil. Saygın bir bilim adamı olan sanığın siroz olduğu ve karaciğer kanseri riski taşıdığı raporlardan anlaşılmaktadır. Sanık için tutukluluk durumu hayati tehlike demektir. Kaçması ve delil karartması söz konusu değildir”. Ama mahkemenin iki üyesi bu uyarıları tınmayarak ret kararında ısrar ettiler. Bu kadar haklı, insanî gerekçelere karşın bilim adamının serbest kalmasına neden karşı çıkılıyor? Bunu anlatmam lâzım. Fatih Hilmioğlu 2000 yılında rektör seçildiğinde Malatya İnönü Üniversitesi tarikatların etkisi altında olan bir kurumdu. Üniversiteye çöreklenen tarikatlar önceki rektör Ömer Şarlak''ın çabalarına rağmen temizlenememişti. İşte Hilmioğlu bunu gerçekleştirdi. Tehditler aldı, bin bir komplo düzenlendi, olmadı iftiralar atıldı.

Rektör can güvenliğinin sağlanması için 7-8 koruma ile dolaşmak zorunda kaldı. Ama bütün zorluklara karşın yılmadı ve tarikatların egemenliğini kırdı. Üniversite, kısa zamanda çağdaş eğitime kavuşan, bilimsel özerkliğin işlediği örnek bir eğitim kurumu hâline geldi. Tarikatlar bunu hazmedemediler ve Hilmioğlu''na akla hayâle gelmez tertipler düzenlediler. Ama o bunlara kulak asmadı ve üniversitenin çağdaş eğitim olanaklarını hızla artırdı. Bilimin yanında san’atkârâne etkinliklere de ağırlık verdi. Konservatuvar kurdu. Üniversitenin öğrencilerinin çaldığı bir senfoni orkestrası oluşturdu. Sanırım üniversitenin 2007 akademik yılının açılış törenine gazeteciarkadaşlarla katılmıştık. Tören üniversite senfoni orkestrasının konseri ile başladı. Pırıl pırıl gençler çalıyorlardı. Hiç unutmam, rektör kulağıma eğilip şöyle demişti: "Tufan Bey, bir zamanlar bu sahnede klâsik müzik yerine ilâhiler söyleniyordu. Oradan buralara geldik".

İşte Fatih Hilmioğlu''nun gerçek suçu...

Saygın bilim adamı bunun için bugün zindandadır.

11 Ocak 2010 Tufan TÜRENÇ

***

Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Cumhuriyet Savcıları,

Sizlere ve salondakilere saygılar sunarak konuşmama başlıyorum.

Sayın Başkan,

Savunmam ile ilgili konuşmama başlamadan önce izninizle son yaşanan Kâşif Kozinoğlu’nun ölüm olayına ilişkin olarak mesleğimin gerektirdiği sorumluluk nedeniyle bâzı açıklamalarda bulunmak istiyorum.

Sayın Başkan,

Bundan önce yine mesleğimle ilgili olarak yapmış olduğum bir konuşmada son olarak tahliye olan ve kendisini ilk kez burada tanıdığım Mehmet Koral’ın bana göstermiş olduğu ve 20’ye ulaşan tansiyon değerlerini sayın hey’etinize göstermiş ve bu yükseklikteki tansiyon değerlerinin tıbbî açıdan iki sonucu olacağını, bunlardan birinin kâlb enfarktüsü, diğerinin ise beyin kanaması olduğunu ve her iki durumun da âni ölümle sonuçlanabileceğini ifâde etmiştim. Bu nedenle bu tür hastaların ilgili uzman doktorların olduğu bir merkezde birkaç haftalık tedavi ile tansiyonlarının kontrol altına alınması gerektiğini arz etmiştim.

Bu konuda sizleri bilimsel olarak inandıramadım. Ancak ismini bile ilk kez bu dava nedeniyle duyduğum Kâşif Kozinoğlu’nun, 20’ye ulaşan yüksek tansiyon sonucu enfarktüs geçirerek yaşamını kaybetmesi, bu konuda daha önce söylediklerimin tümüyle bilimsel bir gerçeğe dayandığını açıkça göstermektedir.

Benzer şekilde “ölümcül kâlb ritim bozukluğu” olmasına rağmen ve cezaevinde ağır stres koşullarında olan bir başka hasta, Mehmet Haberal’dır. Mehmet Haberal’ın da bu koşullarda ‘yüksek ölüm riski’ taşıdığını söylemiştim. Ayrıca dünyânın en önemli tıp merkezlerinden biri olan Harvard Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölümü’ nün bu konudaki bilimsel yayınını da göstermiştim. Harvard Üniversitesi’nin bu konudaki bilimsel yayınının da sayın hey’etinizce dikkate alınmadığını üzüntüyle görmekteyim. Bu bilimsel değerlendirme ve bilimsel yazıların doğruluğunun heyetinizce dikkate alınması için Mehmet Haberal’ın da âkıbetinin Kâşif Kozinoğlu gibi olması mı gerekir?

Yine burada şâhit olduğum bir başka hasta Yusuf Erikel’dir. İlk kez burada tanıdığım ve sizlerin meslekdaşı da olan bu kişi, bir yıl boyunca şikâyetleri nedeniyle gittiği Silivri Devlet Hastânesi’nde grip vs. tanılarıyla geçiştirilmiş ve geniz tümörü 6-7 cm çapa, yâni bir portakal büyüklüğüne eriştikten ve sayın mahkemenizin huzurunda kan kustuktan sonra ancak tahliye olabilmiştir. Kanserde erken teşhisin tedavide ne denli hayat kurtarıcı olduğunu artık on yaşındaki çocuklar bile bilmektedir. Erken teşhis ve tedavi ile geniz kanserlerinde son derece iyi sonuçlar alınabilirken, Yusuf Erikel’in hastalığında teşhisin gecikmesi nedeniyle hastalık ilerleyerek vücudun diğer kısımlarına yayılmış ve bu nedenle Yusuf Erikel, bu şansını kaybetmiştir. Artık yaşam günleri sayılıdır.

Normâl bir hukuk düzeninde bu durumun sorumluları tesbit edilir ve gereği yapılır. Ancak ben bugüne kadar bu konuda tek bir girişimin dahi yapıldığını duymadım. Ülkemizde yaşandığı iddia edilen ileri demokrasi bu mudur?

Şâhit olduğum diğer bir kişi ise, ilk tutuklandığım da aynı koğuşu paylaştığımız Erol Manisalı‘dır. Tutuklanmadan üç dört sene önce, üç kez beyin felci, üç kez de kâlb enfarktüsü geçiren hasta, ancak meme kanseri teşhisi konduktan sonra tahliye olabilmiştir.

Şâhit olduğum diğer bir hasta ise ismini dahi ilk kez bu dava nedeniyle duyduğum ve kendisini ilk kez, aynı gün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastânesi’nden Silivri Devlet Hastânesi’ne sevk edildiğimiz gün gördüğüm Levent Ersöz’dür. Tahliye olsa bile yılın on bir (11) ayını hastânede geçirecek ağırlıkta hastalıkları, bu yargılama sürecinde âkıbetinin ne olacağını bilmek için sanırım hekim olmaya gerek yoktur.

Sayın Başkan,

Bu dava sürecinde yaşanan hastalıklar ve ölümler, sanıklarda aslında bir yargılama sürecinde değil bir Rus ruleti sürecinde bulundukları izlenimi yaratmıştır. Sanıklar kendilerine ve diğer sanıklara sessizce ve derin bir endişe ile gözleriyle sormaktadır. Şimdi sıra kimdedir?

- Ölümcül ritim bozukluğu olan Mehmet HABERAL’da mı?

- Artık yatalak hâle gelmiş Levent ERSÖZ’de mi?

- Kâlb damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle Hasan Atilla UĞUR’da mı?

- Yoksa cezaevi koşullarında her biri 1000 ton stres yükü altında olan bir başka sanık da mı?

- Kim bilir belki de sıra bendedir.

Bütün bunları,

- Bekleyerek göreceğiz,

- Yaşayarak göreceğiz,

- Ya da ölerek göreceğiz,

Sonra da bütün bunlara adalet, diyeceğiz öyle mi?

Adalet insanları öldürür mü Hâkim Beyler?

Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Cumhuriyet Savcıları,

Lûtfen biraz düşününüz, bu dava sırasında

- Onurlarına yediremeyerek intihar edenleri,

- Onurlarına yediremeyerek hastalanıp ölenleri,

- Ruh sağlığını kaybedenleri,

- Beyin kanaması, kâlb enfarktüsü geçirenleri,

- Kanser olanları,

- Ölümü bekleyenleri ve ölenleri düşününüz.

Ve yine yaratılan bu korku ikliminde meslekdaşlarımın hekimlik mesleğini korkmadan ve özgür bir şekilde yapamadıklarını düşününüz.

Hekimlerin bu duruma gelmesinde hangi koşulların neden olduğunu düşününüz.

Burada bulunan sanıklar arasında sanıyorum altı (6) hastâne ile en çok sayıda hastânede bulunan kişilerden biriyim. Yattığım bütün hastânelerde, meslekdaşlarımın yüzlerinde, gözlerinde, tutum ve davranışlarında ve hâttâ ses tonlarındaki korkuyu ve tedirginliği gördüm.

Hangi hekim bu koşullar altında mesleğini lâyığı ile yapabilir ki. Belki de çok az bir kısmı...

Bir tıp akademisyeni olarak söylemek isterim ki...

Bu davalar çerçevesinde yargılanan sanıklarla ilgili hekimlerin kanaâtleri, hastânelerin hey’et raporları ve de özellikle Adlî Tıp Kurumu raporlarının bu korku iklimi altında bilimsel geçerliliği artık kalmamıştır. Artık bilimsel bir değer taşımayan bu kanaât ve raporların hukukî bir değer taşıdığını iddia etmek, hukukun bilimsel bir temele dayanmadığını iddia etmekle eş anlamlıdır.

Sayın Başkan,

Bilindiği üzere bir insan için en kutsal hak, “YAŞAM HAKKI”dır, “YAŞAMA HAKKI’dır. Ve bir insan için en yüce değer de “ÖZGÜRLÜK’tür”.

-Özgür ve demokratik bir hukuk devletinde insanların en kutsal hakkı olan “YAŞAMA HAKKI”nın meslekî karşılığı “hekimlik”tir. Bakınız bu konuyla ilgili olarak Amerika’da görev yapan dünyâ çapındaki Türk doktoru Prof. Dr. Mehmet Öz şöyle diyor:

“En iyi hekim, hasta olan hekimdir. Çünkü en iyi empatiyi onlar yapar.”

- Öte yandan yine özgür ve demokratik bir hukuk devletinde insanlar için en yüce değer olan “ÖZGÜRLÜK”ün meslekî karşılığı ise “hâkimlik”tir. Bakınız, bu konuyla ilgili olarak hukukçu akademisyen Prof. Dr. Adnan Güriz, ‘Hukuk Felsefesi’ kitabında şöyle diyor: “Empati, yâni karar verenin kendisini karar verilen yerine koyması, hukukun etkinliği ve tarafsızlığı bakımından önem taşımaktadır”.

Sayın Başkan,

Hiçbir somut delile dayanmadan ve tümüyle akıl ve mantıktan uzak, hayâlî suçlamalar nedeniyle otuz ayı aşkın bir süredir tutuklu olmam nedeniyle, ben yukarıdakilerden birisiyim. Birisi de sizlerin meslekdaşı olan iki profesörün söylediklerinden daha da öte şunu açıkça ifâde etmek isterim.

EMPATİ YAPAMAYANLAR, HEKİMLİK DE HÂKİMLİK DE YAPAMAZLAR, YAPMAMALIDIRLAR!

Eminim ki her iki profesör de, bu yargılama sürecinde yaşananlara şâhit olsalardı, benden farklı düşünmezlerdi.

Sayın Başkan,

Bu yargılama esnâsında sâdece sanıkların değil, sanık yakınlarının da beden ve ruh sağlıklarını nasıl kaybettiklerini gördüğümde veya bunları duyduğumda sanıkların beyin kanaması, kâlb enfarktüsü geçirmesine, kanser olmasına ve nihâyet ölümlerine şâhit olduğumda

- İsyan ediyorum ve

- Sâdece hekimliğimden değil, insanlığımdan da utanıyorum.

Ancak benim tıbbî bilimsel açıklamalarımın, sayın hey’etinizce bir sivrinsek vızıltısı kadar bile dikkate alınmadığını görsem de, ben meslekî açıdan sorumluluğumun gereğini yapmaya devam edeceğim.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu – Silivri Bîmarhânesi –  22.11.2011

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017