Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ŞU BİR TÜRLÜ ANLAŞILAMAYAN LAİKLİK HAKKINDA...

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1874 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI VE LÂİKLİK

Türkiye’de iki Atatürk vardır:

Biri, bizim Atatürk'ümüzdür, öteki onların Atatürk'üdür.

Bizim Atatürk'ümüz, söylemeye gerek yok, ışığından hepimizin yararlandığı, gönlümüzdeki ve beynimizdeki Atatürk’tür. Özetle… Medeniyet rotamızın kutup yıldızı Atatürk’tür.

Onların Atatürk'ü ise, onun değil yaptıklarını, görüşlerini dinlemek, öğrenmek anlamak istemeyen, Atatürk adının geçtiği her yerde kulaklarını kapayan ve Atatürk’ün adını bile duymak istemeyen bir kesimin gözündeki Atatürk’tür.

Atatürk, bu kesimi oluşturan bireylerin beyinlerine girememiş,  onların bu talihsizliklerinin doğal sonucu olarak, kafalarında da yer edinememiştir.

Görüşümüzü, kısa yoldan ve en çıplak kelimelerle açıklayalım:

Türkiye’de sevilen ve yolundan gidilen bir Atatürk vardır; bu Atatürk’ün yanı sıra, bir de, belirli bir kesim tarafından da olsa, kendisinden nefret edilen ve düşman gibi görülen bir Atatürk daha vardır.

***

Neden olabilir, nasıl olabilir bu? En yüzeysel tanımıyla Atatürk, vatanımızı işgalci düşmanlar elinde parçalanmaktan kurtarmış bir komutandır.  Bu ulusun ulusal onuruna ve bireylerinin kişisel namusuna toz dahi kondurtmamış bir kahramandır.

Böyle bir adamdan nefret edilir mi, edilebilir mi? Böyle bir adama düşman gözüyle bakılır mı, bakılabilir mi?

Mustafa Kemal’i reddeden kesimin kimliklerini de, adreslerini de biliyoruz. Kimsenin kuşkusu yok: Onlar, ister siyasal, ister parasal açılardan olsun, kişisel çıkarları için halkı aldatmaktan çekinmeyen,

***

Halkın samimi dinî inancını kişisel çıkarları uğruna, ellerinde istekleri gibi evirip çevirip kullanan,  üstelik bu dolandırıcılığı halkı aldatmak pahasına yapan bireylerin oluşturdukları bir kesimdir.

Kim bilir, onlar belki de çok iyi tanıdıkları için karşıdırlar Atatürk’e

Türk halkı Arapça’yı bilmediğini için dinini, Allah’ın kitabından kendi dilinde okuyamayıp, anlayamamıştır. Bu nedenle dinsel bilgi açısından köyünde, kasabasında, kimsesiz, yalnız, çaresiz kalmıştır. Arapça bildiğini ileri süren, çevresini, kendisinin bir ulema, bir din bilgini, din adamı olduğuna inandırabilen, din adamı görünümlü, fakat özünde kendileri birer din cahili olan kişiler, Türk halkının bu bilgi noksanlığından ve susuzluğundan kendi kişisel çıkarları için yararlanmışlardır.

Dilimize bir deyim olarak da yerleşen “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” sözünü, kuldan utanmadan, halktan sıkılmadan, Allah’tan korkmadan dinsel konuda harekete geçirmişlerdir. Kendi uydurdukları hurafeleri, yalanları “Kur’ân’da yer alıyor, bir Allah kelâmıdır” diyerek câhil halka din olarak, sözüm ona öğretmekten çekinmemişlerdir.

Bu konudaki yüzlerce belgeden iki tanesini sunmak isterim size.

Önce, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabından iki sayfalık bir bölüm okuyacağım:

“Suyu Arayan Adam”

Şevket Süreyya Aydemir

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerden de tanımak imkânı buldum. Meselâ bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen hiç kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kati olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual ve cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere:

“Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?” dedim. Hep birden:

“Elhamdü-l-illâh Müslümanız” diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar birbirine karıştı. Kimisi «İmam-ı âzam dinindeniz» dedi.

Kimisi «Hazreti Ali dinindeniz» dedi. Kimisi de hiçbir din tâyin edemedi. Arada:

“İslâmız” diyenler de çıktı ama “Peygamberimiz kimdir?” deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı.  Hâttâ bir tanesi, “Peygamberimiz Enver paşadır” dedi.

İçlerinden peygamberimizin adını duymuş olan birkaç tanesine de:

“Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?” deyince iş tekrar çatallaştı.

Herkes ağzına kolay gelen cevabı veriyordu.

Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca hemen o tarafa kaydığı görülüyordu.

“Peygamberimiz sağdır” diyenlere, “O halde peygamber hangi şehirde oturur?” diye sordum.

Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yâhut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tâyin edemeyenler daha çoktu.

“Peygamber ölmüştür” diyetlere de,  “Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?” dediğim zaman bu sefer onlar şaşırdılar.

Yüz sene evvel, beş yüz sene evvel, bin sene evvel diye gelişi güzel cevap verenler oluyordu. Fakat çoğu, hiçbir vakit tâyin edemiyorlardı. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ahkâmını ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı.

Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu.

Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz sûrelerini yanlışsız okuyamadılar ve daha garibi niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.

Sonra,  “Köyünde câmi olanlar ayağa kalksın” dedim.

Vakıa köylerinde cami olan birkaç kişi kalktı. Fakat onlar da, bayramlarda, cumalarda ve âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan ise, bir tek kişi çıkmadı. Bazı câmili köylerde, câmi odasında küçük çocuklara imam tarafından kuran ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi ama içlerinde usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu. İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar ve müteassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece câhildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual ve cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler, yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

“Biz hangi milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı:

“Biz Türk değil miyiz?” deyince de hemen:

“Estağfurullah?” diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusu idi ve Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu «Biz Türk değil miyiz?» diye sorunca «estağfurullah» diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri de Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu’da vaktiyle, binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Vakıa bu öldürülenler, hakiki, saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleri idiler. Fakat ne var ki korku hâlâ yaşıyordu...

Dininde ve milliyetinde mutabık bulunmayan bu bölük, sonradan dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı.

Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yâhut da bütün bilgiler, müphem, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum.

Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve müteassıp zannetmiştim. Fakat onlar câhildiler...

 Şimdi de, dönemin Diyanet İşleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’nın, 19 Ağustos 1962 tarihli Yeni Sabah gazetesinin birinci sayfasında manşet olarak yayımlanan bir demecini, hayır bir feryadını, okuyacağım:

Türkiye’de 60 bin din adamından 55 bininin hiç tahsili yok.”

***

Mustafa Kemal Atatürk, üzerine toz kondurtmadığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, onun muhafaza ve müdafaasını Türk gençliğine birinci vazifesi olarak emanet ve emrederken gösterdiği özenin ve ileri görüşlülüğün aynını, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken de kendi göstermiş ve... Cumhuriyeti laiklik ilkesi üzerinde kurmayı, bu kez kendinin birinci vazifesi olarak kabul etmiş,  kendinin birinci vazifesi olarak yerine getirmiştir.

Bu birinci vazifesini yerine getirirken onun gösterdiği özeninin doğal sonucu olarak Laiklik, kendine özgü sağlamlık ve dokunulamazlık özelliğiyle yalnızca Cumhuriyetimizin değil, Devlet'imizin yapısında da “ilelebed yaşayacaktır” güveninin güvencesini oluşturmuştur.

Atatürk’ün bu konudaki görüşünü en yalın bir biçimde ifade ettiği bir karşılıklı konuşmayı aksettirmek istiyorum.

Bu karşılıklı konuşma, Atatürk ile kendisini ziyarete gelen dönemin İran Şahı Rıza arasında geçmiştir:

Rıza Şah: Biraderim! Yarın memlekete dönüyorum. Ziyaretim çok yararlı oldu. Burada gördüğüm yeniliklerin çoğunu orada uygulayacağım.

Atatürk: Çok memnun oldum. Kardeşiz. Komşuyuz. Birbirimize benzersek iyi olur. Yalnız din adamlarına, yani sizin ahundlarınıza (Şii imamlarınıza) nasıl davranacaksınız?

Rıza Şah: Onlara dokunmayacağım. Bu konuda bir şey yapmayacağım. Onlar beni destekliyor. İyi geçiniyoruz.

Atatürk: Unutmayın ki toplumda köklü değişiklikler yapmak isteyen her lider, yobazlarla meydan muharebesi vermeye ve bunu kazanmaya mecburdur. Öyle yapılmazsa, on, yirmi, belki elli yıl sonra din namına hareket ettiğini iddia eden biri çıkar, her şeyi alt üst eder.

600 yıllık hayatının büyük bir döneminde teokratik bir düzenle yönetilen ve bir dönemden sonra başındaki padişahın da bu nedenle, halife olarak tanındığı Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından, lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurabilmek için Mustafa Kemal, ilk adımda, hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce, 17 Ocak 1923’de İzmit’te bir basın toplantısı düzenledi.

İstanbul gazetelerinin ileri gelen 12 yazarını davet etti ve onlara, “Hilâfetin istikbali konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Hepsinin cevabı malûmdu:

“İstanbul, bir İslâm kültür merkezi olsun.”

Mustafa Kemal önce sakin bir ses tonuyla tüm konuşmacılara yanıldıklarını söyledi, sonra kendine özgü kararlılığıyla şöyle haykırdı: “Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Gerçekte bu cümle, bir toplantıda, kürsüdeki bir konuşmacının açıkladığı kişisel bir görüşün ifadesinin çok ötelerinde bir anlam yüklüydü.

Bu cümle, bir savaş alanında, cephenin en ön safında, bir eliyle atının dizginlerini kavrayan, öteki elindeki kılıcıyla savaş alanını işaret ederek yeni bir savaş başlattığını bildiren komutanın, arkasındaki aydınlar ordusuna verdiği ilk hücum emriydi:

“Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşı, 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te, Komutan Mustafa Kemal Paşa’nın, ordularına verdiği bu hücum emriyle başlamıştır.

Birinci Kurtuluş Savaşında Türk Vatanını işgalci düşmanın egemenliğinden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Paşa, o gün başlattığı İkinci Kurtuluş Savaşında ise bu kez Türk milletini, yıllardır din câhili halkın beyinlerini işgal eden hurafeci, çıkarcı, sahte ve sahtekâr dincilerin egemenliğinden kurtarmıştır.

İkinci Kurtuluş Savaşımız, birinci Kurtuluş Savaşı’mızı tamamlayan “Tüm Kurtuluşumuzun öteki yarısıdır ve en az, Birinci Kurtuluş Savaşımızın yüceliğinde bir değere sâhiptir”.

Birinci Kurtuluş Savaşımız sonunda, üzerinde yepyeni bir devlet kurduğumuz tertemiz bir vatan toprağına sahip olduk; İkinci Kurtuluş Savaşımız sonunda ise, bu tertemiz vatanda oluşturduğumuz devletin, tertemiz beyinli milletini oluşturduk.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramı, ifadesi ve anlamı, bu iki kurtuluş savaşımız sonunda kazandığımız iki ayrı zaferimizin oluşturduğu bir bütünlüktür.

Bir elmanın iki yarısı işleviyle bütünleşerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan bu iki zaferimizden birincisinin “kod adı” Lozan’dır, ikincisinin “kod adı” Lâikliktir.

Nedendir bilinmez veya çok iyi bilinir, bu ülke öğrencilerine “laiklik” kavramının anlamı, “Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulması” yüzeysel ifadesiyle öğretilmiştir.

Oysa “din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulmaları” konusu, bir buz dağı görkemiyle örnekleyeceğimiz lâikliğin, su üstünde görünen 1/9 oranındaki bölümünden daha derin değildir.

9/9’luk bütünlüğüyle laikliğin eksiksiz anlamı, kökleri tarihin yüzyıllarca derinliğine uzanan “İnanç” ile “Düşünce” arasındaki savaşta, “insanlığın kazandığı zaferdir”.

1000’li yılların başında İmam Gazzali’nin “Felsefenin Tutarsızlığı” adlı kitabının yayımlanmasıyla ilan edilen bir “meydan okuma”, iki yüz yıl kadar sonra İbn-i Rüşt’ün “Felsefenin Tutarsızlığının Tutarsızlığı” kitabının yayımıyla bir savaşa dönüşmüştür.

İmam Gazzali “insanı”, tâbi olan, itiraz etmeyen, özetle düşüncesini eyleme dönüştürmeyen bir varlık olarak nitelemiştir. Dönemin yönetici kişileri tarafından benimsenen bu görüş sonunda insanların düşünmeleri suç olarak kabul edilmiş, insan giderek, düşüncesiyle hareket eden insan kimliğinden uzaklaştırılarak, kendine söyleneni yapmakla yükümlü bir robota dönüştürülmüştür.

Bu dönemde “insan”, kimliğinin nedeni olan beynini kullanmak yerine, kendini “insan kimliğinden” uzaklaştıran “beynini kullandırmak” durumunda kalmıştır.

İbn-i Rüşt’ün bu görüşe karşı çıkması üzerine Gazzali’nin başlattığı “meydan okuma”, giderek “inanç ve düşünce” arasında bir savaşa dönüşmüş, daha sonra Avrupa’ya sıçrayarak “Şark Cephesinden” sonra “Batı Cephesi’ni” de karanlığı altına almıştır. İnsanlar ve insanlık, işte bu dönemde bir insanlık suçu işlediklerinin farkında olmadıkları bir aymazlıkla, büyük bir karanlığın içine sürüklenmiştir. Tarihte “Orta çağ Karanlığı” damgasıyla anılan bu çağda insanların katıksız inançları,  saygın sanılan kişiler tarafından, kendi kişisel güçlerini egemen kılmak amacıyla kullanılmıştır. Tanrısal güce sahip olduklarını ileri süren ve toplumun siyasal yönetimini de ellerine geçiren bu karanlık çağ önderleri, insanın "düşünme" gücünü karanlığa iterek, onu insan yapan insansal özelliğinden yoksun bırakmışlardır.

Bu dönemde beyin, yalnızca söylenenleri dinleyen ve yapması istenenleri uygulayan bir bellek deposuna dönüştürülmüş, beynin insanı insan yapan düşünce üretici özelliği işlevsiz duruma getirilmiş, insanca düşünme yeteneğinin kullanılması gereksiz, hâttâ suç sayılmıştır.

NOTLAR:

Orta Çağ karanlığından örnekler ve Rönesans’a giden yoldaki “kıvılcımlar”

         •        Martin Luther (1450)

         •        Gutenberg

         •        Galile, Kopernik 1630)

         •        Portekiz Kraliçesi Isabella (1450)

         •        Ve… Rönesans…

         •        Amerika’ya göçlerle sıçrayan Rönesans kıvılcımları

         •        Amerika’nın Bağımsızlık Beyannamesi (1776)

         •        Bu görüşlerin Avrupa’ya sıçraması

         •        Fransız İhtilâli İnsanlık ve Yurttaşlık Beyannamesi (1789)

         •        Avrupa’nın bu siyasal iklimi zaman ve mekân sınırlarını aştı

         •        Yaklaşıl 150 yıl sonra, Anadolu’daki randevusuna yetişti.

         •        Anadolu’da bu fikirleri, Mustafa Kemal bekliyordu.

Mustafa Kemal önce, vatanı “temizledi.”

Biz onun bu hareketine “Kurtuluş Savaşı” diyoruz.

Aslında o hareket, “Birinci Kurtuluş Savaşı” idi.

17 Ocak 1923’de Mustafa Kemal, İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı başlattı.

Bu savaş aslında, Avrupa’nın çeşitli cephelerinde, çeşitli dönemlerinde verilen düşünce ve inanç arasındaki meydan savaşlarının şimdi de Türkiye cephesinde başlatılan yeni bir savaşıydı.

Medenî ve çağdaş bir Batı devleti ancak, düşünebilen insanlardan oluşan aydınlık insanlardan oluşan bir milletle kurulabilirdi.

İzmit’teki basın toplantısında yalnızca ikinci kurtuluş savaşımızı başlatmakla yetinmedi, asıl görevleri halkı bilgilendirmek, uyandırmak ve uyarmak olan gazetecileri kendi uyardı, onlara hilafetin ne olduğunu ve ne olmadığını anlattı:

Bir bölüm okuyayım o toplantının zabıtlarından:

“Müstemlekeci devletlerin hiç vazgeçemedikleri usûl, Müslüman memleketlerini taassup zincirinde bağlı tutmak, böylece göz açmalarını, hak ve hürriyet aramalarını önlemektir. Bize de, yarın paylaşacakları bir sömürge gözüyle baktıkları için, yıllardan beri bizi, üç yüz milyon Müslümanın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece ulusumuzu taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır. Hâlbuki bu üç yüz milyonluk dayanışma iddiasının hiçbir esasa dayanmadığı, dünya savaşında emperyalist devletlerin Müslüman uyruklarını, düşman sıfatıyla her cephede karşımızda görmemizle ve Almanların tesiriyle ilan ettiğimiz mukaddes cihadın hiçbir netice vermemesiyle belli olmuştur.

Biz halifeliği kaldırdığımız zaman sömürgeci ve emperyalist devletler, 'Bizi tehdit eden bir tehlike ortadan kalktı. Müslüman birliği sistemi sarsıntıya uğradı' diye sevinmeyeceklerdir.

Tam tersi, 'Bize, Müslüman memleketlerini uyuşuk bir durumda tutmak imkânı veren bir vasıta, elimizden kaçtı' diye dövüneceklerdir, bize karşı hatta hücuma geçeceklerdir."

Mustafa Kemal, bu örnekte de yanılmadı.

3 Mart 1924 tarihinde hilafet kaldırıldığında Batı basını, bir koro düzeniyle şu şarkıyı söylemeye başlamıştı:

“Bu ne gaflettir! Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırıyorlar”...

Gerçekte Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırmıyorlardı. Gerçekte Türkler, yüzyıllardır üzerlerinde tutulan baskıdan ve içine itildikleri uyuşukluktan, çevik ve onurlu bir sıçrayışla silkiniyorlar, uygar dünyanın, uygar bireyleri olarak, yüzlerini o uygar dünyaya döndürüyorlar, gözlerini o uygar dünyaya açıyorlardı.

Aynı anda da, çıkarcı din adamlarının karanlıklara gömdüğü Avrupa’yı, tarihte yer alan adıyla, orta çağ karanlığından kurtarıp, aydınlığa kazandıran Jacques de Molay’lerin, Galileo’ların, Martin Luther’lerin, Kopernik’lerin, hâttâ gerçeği görmesine karşın, kiliseden korkusu nedeniyle bunu açıklayamayan Portekiz Kraliçesi’nin dışa vuramadığı intikamını da bir kez daha alıyordu.

Türkler, düşünce ve inanç arasındaki savaşın burada, Türkiye cephesinde, Mustafa Kemal’in önderliğinde yürütülen bu son cephesinde…

O güne değin kendini bireysel olarak kul, topluluk olarak ümmet olarak kabullenmiş bir halk, bu savaş sonunda çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin aydınlık Türk milleti kimliği yansı sıra, “insanı insan yapan” beyinsel üretimine, düşünce yeteneğine kavuşan aydınlık Türkiye'nin aydınlık insanları, düşünen insanları olarak dünyada ve tarihteki yerlerine kavuşuyorlardı.

Lâiklik, ilköğretim okullarında öğretildiği yüzeysel anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması kavramının çok çok derinlerinde, insanın insan olma üstünlüğüne saygılı, işte böylesi evrensel bir işlev ve anlam da içermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Hilafeti kaldırıp, sınır dışı ettiği 3 Mart 1924 tarihinin aynı saatinin, ayni dakikasında ise bir de, kendini laiklik uygarlığına götürecek yolun kapısını da açmış oluyordu.

Siyasal nedenlerle birkaç yıl sonra ulaşılan o laiklik ki, kendisine ulaşılır ulaşılmaz işlevine başlıyor, birbirini izleyen devrimleri, bir mitoloji kahramanı örneği sırtına yükleyerek, dayanılacak sağlamlıktaki temel taşı ve güvenilir koruyuculuktaki çatı kimlikleriyle devletimizin yapısındaki vazgeçilemez yerini alıyordu.

Yüce Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dokuz ay öncesinden başlattığı ve Cumhuriyet’in hemen sonrası hedefine ulaştırdığı bu ikinci kurtuluş savaşımızın başarı ödülü, ulusumuzun özgeçmişinin göğsünde bir insanlık ve uygarlık atılımının zafer madalyası olarak parlayan laikliktir.

Birinci Kurtuluş Savaşımızın sonunda Türk vatanının işgalci düşmanın egemenliğinden temizlenmesi ne denli ulusal övünç ve gururumuz ise, ikinci kurtuluş savaşımızın sonunda Türk Milleti’nin beyninin, sahte dincilerin egemenliğinden kurtarılması ve insanı insan yapan özelliğine kavuşturulması da o denli övünç ve gururumuzdur.

Vatanımıza yeniden sahip çıkabilmemizle eş değerde olan düşünen bir ulusa ve düşünen bireylere yeniden sahip çıkabilmemizi sağlayan laiklik,  dünyanın bu coğrafyasındaki karanlığa da son vererek, dünyanın bu köşesini de aydınlığa kavuşturan insanî evrime katkısıyla da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısındaki vazgeçilemez, dokunulamaz, “olmazsa olmaz” varlığını her zaman koruyacaktır.

Millî ve insanî dileğimiz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hep bu yapıda olması, hep bu yapıda kalmasıdır...

Millî ve insanî kararımız ise, ulusal ve insanî yeminimizin, millî ve insanî şeref sözümüzün bir kez daha, bin kez daha tekrarıdır:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hep bu yapıda olacaktır, hep bu yapıda kalacaktır...”

Bu kararımız, bu yeminimiz ve bu şeref sözümüz, böyle biline, böyle anlaşıla, böyle uygulana, her zamanda ve her mekânda, Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e

Mete Akyol Ağabeyime şükranla...

Mehmet Kerem Doksat - Karanlık Günler - 12.10.2014 

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Evren İşbilen Cuma, 17 Ekim 2014

    Atatürk ve Geometri

    Atatürk’ün az bilinen bir yönü…

    Eserlerinin yılmaz bekçisiyiz edebiyatı arkasında…

    Atatürk’ün kendi yazıp ortaokullara ve liselere ders kitabı olarak yazdığı Geometri kitabını muhtemelen duymamışsınızdır.

    Eserlerinin yılmaz bekçisiyiz edebiyatı iyi güzel de, Atatürk’ün edebi eserlerinin de mi bekçiliği yapılıyor?

    Bir kişinin, soyut anlamda eserleri olabilir veya fikir ve sanat eserleri hükmünde eserleri olabilir.

    Şimdi, ben 1990’lı yıllarda hem orta okulda ve hem de lisede öğrenci iken matematik veya geometri dersinde hiçbir şekilde Atatürk’ün 1937’de yazıp Devlet Matbaası tarafından basılan kitabıyla eğitilmedim.

    Halbuki, ilkokuldan beridir, kulağımıza çalınan, Atatürk’ün bir çok matematik ve geometri terimini Türkçe’leştirdiği ve onlara uygun karşılıklar bulduğuydu. (Müselles-üçgen) bir misâli.

    Ama, İngilizce eğitim yapılan bir kolejde, ki Atatürkçülük bayrağını kimselere de kaptırmayacak denli iddialıydılar, biz matematik ve geometriyi İngilizce olarak “öğrendik.” Şimdi, hafızamı yoklayınca, derslerin birinde, ABD’li öğretmenin, Amerikan Başkanlarından birinin Pitagoras teoremine (Düzlem geometrisinde, bir dik üçgende dik kenarların (90 derecelik açı yapanlar) karelerinin her birinin karelerinin toplamının niceliğinin hipotenüsün karesinin niceliğine eşit olması kuralı.) bir ispat keşfettiği (icat değil tabi) ni ve bunun bir bilimsel dergide yayınlandığını söylediğinde bunu propaganda zannetmiştim. Oysa propaganda değil doğru olduğunu yıllar sonra yaptığım bir araştırmada öğrendim. James Garfield: 20. ABD Başkanı…
    The Twentieth President of the United States of America.
    Yani, kurnaz ve tembel kedi Sevimli Garfield değil…
    Popüler bir video.
    http://www.youtube.com/watch?v=EINpkcphsPQ
    Bu doğru da, bu seçilmiş bir doğru… Başka bir doğru daha var, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı Atatürk de, hem de lâkabını başöğretmen olarak kendi kendine vermiş, ama her gün bağlılık andı içilen, bayrak törenleri ve bayrak harekâtları icra edilen ve uygulanacak her türlü politika kendisine atıfla meşru yapılmaya çalışılan bir kişilik, sınıflarda resimleri asılı olan, kendi kurduğu Cumhuriyette kendi düzenlediği okullarda okutulmak üzere çok temel bir bilimde bir eser vermiş. Üstelik bu öyle bir bilim ki diğer bütün bilimlerin akıl hocası, yol göstericisi, metodu, bilimlerin kraliçesi…Yeryüzünü ölçmek ve gökyüzünü okumak için anahtar veriyor. Zaten, kelimenin Yunanca’dan gelen anlamı “Yer-Ölçüsü” “Yeri Ölçmek” demek. (Metre kelimesi, metry, takısı ölçümle ilgili konularda kullanılıyor. Ekono-metry, psiko-metry gibi.)
    Bu susuş tamamen müzikteki sessizliği belirten -es- geçmek gibi bir şey. Eğer, es geçiliyorsa, bir es geçen vardır, ya icracı, ya şef, ya da kompozitör. Çünkü, her fiilin bir faili vardır.
    Şimdi bu ne perhiz bu ne turşu salataları mantığı devreye giriyor.

    Bir yandan, masal tadında, matematikte çok başarılı olduğundan “Senin adın da Mustafa, benim adım da Mustafa, o halde senin adın M.Kemal olsun!” diye hikâyeler ezberlettiriliyor, öte yandan bu konuda bilimsel sayılamasa da pedagojik denebilecek ve bir takım yenilikler de içeren bir eser hasıraltı ediliyor. Eserlerinin yılmaz bekçileri eserlerini piramitleri koruyan Sfenks gibi muhafaza ve müdafaa ediyorlar.
    Halbuki, Atatürk’le ilgili üretilen bir çok efsanenin yanında, doğruluğu kontrol edilebilecek, bir çok kütüphane katalogunda bulunan, ve düşünce yapısına ilişkin ipuçları veren eseri okunmayı bekliyor. Taksim Atatürk Kütüphanesinde gidip baktım, fiziken var ve internet katalogunda da birçok farklı yerlerde gözüküyor. Şimdi, bu somut ve pozitif veriler eldeyken halkın masalvâri şeylere inanması da hayıflanılacak bir durum.
    Tam metin olarak da internete yüklenmiş pdf dosyası. Gidip de satın almaya da gerek yok.

    http://www.isteataturk.com/haber/5335/ataturkun-yazdigi-geometri-kitabi-1937

    Şimdi, şöyle bir akıl yürüteceğim: Atatürk 1937’de bu somut eseri, öteki soyut olduğundan pek anlaşılamıyor, üretmiş. 1938’de de öteki dünyaya gitmiş. Şimdi, yıl 2014’deyiz. Yani, 2014-1937 = 77 sene yayın tarihi üzerinden. 78 sene de vefatının üzerinden geçmiş.
    Türkiye’de istisnasız olarak, hangi siyasi görüş hangi siyasi parti, hangi siyasi ideoloji, hangi dominant uluslar arası güç veya devlet borusunu öttürürse öttürsün. Atatürk’ün eseri, potansiyel olarak en fazla sansürlenmiş eserdir. Atatürk de en fazla sansürlenmiş yazardır diye bir iddia herhalde pek de yanlış olmaz. Çünkü, o kitabın potansiyel olarak okuru olacak toplamda milyonlarca öğrenci (veya okur) böyle bir şeyin varlığından bile haberdar olmaksızın mezun olmuş, ölmüş gitmiş. Şimdi, potansiyel okuruna kavuşamamış bir yazar olarak da algılayabiliriz Atatürk’ü.

    Öte yandan, Türkiye’de yazıp çizenler hep sansürden bahsedip dururlar ki büyük ölçüde doğru. Ama, Atatürk bile sansürleniyorsa bu ülkede herhalde ortaya yazar olma iddiasıyla çıkıp “Sansürlendim…” demek de abesle iştigal etmek olmuyor mu?

    İşin bir de dini yönü var: Burası da artık en önemlisi sayılabilir. Çünkü, Müslümanların görevlerinden biri de mümkün mertebe insanları cennetlik etmeye çalışmaktır. Şimdi, bir kişinin geride bıraktığı eserler de “sadaka-i câri” hükmünde olup öldükten sonra mevtaya yattığı yerden sevap kazandırır ve varsa günahlarına kefaret olur. Bu durumda, ölen kişinin amel defteri kapanmaz, eserden faydalanıldıkça o kişinin de ecri artar, cennetteki makamı yükselir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali) Şimdi, biz eğer Müslümansak (%99 oranında Müslüman olduğumuz söyleniyor) ve Atatürk’ün cennetteki makamını daha da yükseltmek görevimizse, bu defteri sürekli açık tutmaya çalışmak her açıdan doğru bir tutum olacaktır.

    Ayrıca, Atatürk geometrik tanımlarında, Yükseklik kavramından bahsederken Minare’yi örnek gösteriyor, (bayrak direğini değil bu da ilginç bir durum.) Yani, Atatürk’ün eserinin tanıtımını yapmak aynı zamanda dinimizin sembollerinin de tanıtılmasıdır. Derinlik kavramından bahsederken de kuyu örneğini veriyor ki bu da son derece pedagojiktir. Türkiye'de yaşayıp da, her ne kadar şehir çocuğu olsa bile, kuyuyu bilmeyen herhalde yok gibidir.

    Kısacası, bilimsel, pedagojik, felsefi, dini her açıdan bu konu bana böyle gözüküyor.

    Başta Kerem Hoca olmak üzere, bu mekândaki yazıları okuyan ve yorumlarıyla zenginleştirenlere yeniden merhaba.

    Selamlarımla,

    Evren İşbilen.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017