Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Türk Milleti (Ulusu), Sakın Bu Tezgâha Gelme!

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2820 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İslâm terminolojisinde, millet “din kardeşliğini” tanımlayan bir terimdir.

Hâttâ İslâm “milliyet” olgusunu açıklayan tek kümedir. İslâm dinine inanmayan topluluklar “millet” şemsiyesine dâhil değildir. Dolayısıyla, gayrimüslimlerin İslâm -veya İslâmcıların- katında “milliyeti” de yoktur. İslâm’ın inananlarından oluşan bu millete “Ümmet-i Muhammed” denir. Bu görüşü savunan kişiye de “ümmetçi” denir. Yani “dünyadaki bütün Müslümanlar, bir millettir” demek “ümmetçiliktir”. Diyelim ki “millet” diyor bu görüşü savunan bir kişi... Sorulsun ona “hangi millet, adı ne o milletin?” diye... Cevabı şu olacaktır: “İslâm Milleti”...

Erbakan hep ne derdi? “Millî görüş”!

Hangi milletin görüşü yâni? Hangi millet bu millet kuzum? “İslâm Milleti”nin görüşü... İslâm Milleti... Yâni “millî görüş” demek, aslında “İslâmî görüş” demektir.

Türkçe’ye Arapça’dan girmiş olan bu “millet” kelimesi, sonraları evrim geçirerek, çağdaş bir sosyolojik tanıma kavuşmuş.

Ne kadar sonraları?

Fransız İnkılâbı ve Tanzimat’tan sonra...

Bu kelime, artık yavaş yavaş “aynı dine” mensup olanlar için değil de, kesin bir şart olmamakla birlikte, çoğunlukla “aynı dili konuşup, aynı coğrafyada yaşayan ve aynı kültürel değerleri paylaşan” insanlar için kullanılmaya başlanmış. Yani, insanlar, artık yavaş yavaş “Türk Milleti, Fransız Milleti, Arap Milleti, Rus Milleti” filân demeye başlamışlar

Örneğin, bu anlayışa göre, Yunan başka millet, Rus başka millettir. İkisi de Hristiyandır ve ikisi de Ortodoks’tur. Ama aynı milletten değildirler.

Veya Fransız başka millet, İtalyan başka millettir. İkisi de Hıristiyan’dır ve ikisi de Katolik’tir. Ama aynı milletten değillerdir.

Yâhut Türk başka millet, Arap başka millettir. İkisi de Müslüman’dır. Belki ikisi de aynı mezheptendir. Ama aynı milletten değillerdir. İşte bu, ayrı ayrı milletler var ya; onlara, Batı dillerinde “nation (nasyon)” denir (İngilizce nation [ok: neyşn], İtalyanca nazione [ok: natzione], Almanca nation [ok: natsioon], Rusça нация (ok: natsiya] vb.). İngiliz Neyşn: İngiliz Milleti, Törkiş Neyşn: Türk Milleti, Speniş Neyşn: İspanyol Milleti gibi...

Türkçe, eskiden -1830’larda- yabancı bir dil olan Arapça’nın çok fazla etkisindeydi. Bu yüzden “nasyon” kavramı, Türkçe’ye, kolay yoldan “millet” olarak girdi. Hâlbuki nasyon, milletin tam olarak karşılığı değildi. Ancak, o zamanki Türkçe’de “millet” olarak bir karşılık buldu. Aslında bu kelimenin, tasarlanmış ama doğru Türkçesi, millet değil “ulus”tur. “Nasyonel” demek “ulusal” demektir. Eğer nasyon karşılığı olarak “millet” kelimesi kullanılıyorsa da, esasen “millî” demektir.

“Nasyonalizm” demek “ulusçuluk (milliyetçilik)” demektir  (aman ha, bir de “ulusalcılık” diye uyduruk bir laf var... Öyle bir şey yoktur. Ulusalcı demek “millîci” demektir...  Saçma sapan, kara câhilce bir lâftır o. Unutun o lafı; yok öyle bir şey). “Nasyonalist” demek, “ulusçu (milliyetçi)” demektir. “Nasyonalizm” de, hem toplumsal bir refleks, hem de, nasyonel, yânî ulusal (millî) çıkarları gözeten, siyasî ideolojinin adıdır. Bâzen bir değer yargısı, bâzen de bir tanım olarak kullanılır.

Batı dünyasında, çağdaş anlamda “millet (nasyon)” kavramının, Fransız İnkılâbı sonrası dönemde iyice yerleştiği görülür. Aynı dine, hâttâ aynı mezhebe mensup toplumlar, kendilerini bir arada tutan bağın, siyasî ve idarî değil, daha çok “sosyokültürel ve dilsel (lengüistik)” bir bağ olduklarını görmüşler ve kendilerini yeniden yapılandırmışlardır. Böyle böyle, modern milletler ortaya çıkmışlardır.

Bu görüş, yâni milliyetçilik akımı, Doğu dünyasına çok geç ulaşmıştır. 19. Yüzyıl’da, Doğulu ülkelerde, şeklî anlamda eğitilmiş, yâni okula gitmiş kişi sayısı çok azdı ve toplumlar, Batılılardan çok daha fakirdi. Okuma yazma bilen de azdı. Bu nedenle, toplumu oluşturan bireylerin de birbirleriyle iletişimi çok azdı. İktidarların, toplum üzerindeki etkisi, Batılı ülkelerde olduğundan çok daha fazlaydı. Böyle bir ortamda Doğulu toplumlar kendileri için, eğriyi doğruyu ayırt edecek, ölçüp tartabilecek olanaklara erişemediler. İktidarlar da, onları daha kolay yönetmek için, bu durumu, kendi lehlerine kullandılar.

Doğu’daki bu durumu gören Avrupa’daki milletler (uluslar), orayı sömürebilmek ve yönetebilmek için çok uğraştılar. Onlar fırsat buldukça, birbirlerini de sömürdüler. Ama Doğulu halklar, modern anlamda milletleşsinler (yâni “nasyon” hâline gelsinler) istemediler. Örneğin Arap, kendini Fars’tan (İranlı) ayırt edemesin, Türk, kendini Arap’tan ayırt edemesin, karmakarışık bir hâlde, sis bulutu içinde, hâttâ karanlık bir tünelin içinde itişip dursunlar istediler.

Ve onlar hâlâ, bu anlayışla, Doğu’yu kontrol edebilmek için, Müslüman olanların milliyetlerini (nasyonalitelerini) adamdan saymazlar, onları küçümserler. Arap’ı da, Türk’ü de, Endonezyalı’yı da, Farısî’yi de “Müslüman işte” diyerek geçiştirirler. Hepsini, sanki aynı milletmiş gibi, aynı torbanın içine atarlar.

Ben, Birinci Dünya Savaşı öncesinde yapılmış bir harita görmüştüm. Harita, Fransızca hazırlanmıştı ve “Milletler Haritası” adını taşıyordu. Ancak işin garibi, haritada, millet sözcüğü, İslâmî terminolojide kullanılan, benimsenen şekilde yazılmıştı. Haritanın ismi “Les Millets (ok: le millet)” idi. Bu, Fransızca “milletler” demektir. Yâni “Les Nations (ok: le nasyon [milletler, uluslar, nasyonlar]) gibi çağdaş bir “millet” terimi anlamında değil...

Belki de bu, İstanbul’da, Fransızca eğitim yapan, bir misyoner lisesi için hazırlanmıştı; bilemiyorum. Orada, İslâm ülkelerinin hepsi, aynı renge boyanmış ve hepsinin üzerine birden, koskocaman “Le Millet Musulman” yazılmıştı. Bu, Türkçe şu demektir: Müslüman Milleti. Yani, bunun çoğulu olan “Müslüman Milletler (Les Millets Musulmanes [ok: le millet müzülman])” demiyor. Bunu, bilinçli olarak yapıyorlar. Bütün Müslümanlar, kendilerini, aynı milletten zannetsinler, gerçek milliyetlerinin bilincine varmasınlar diye yapıyorlar. Muhtemelen, okulda da, Türk öğrenciye, bu saçmalığı böyle öğretiyorlardı. Osmanlı Devleti’nde, Türkler, milliyetçilik etmesinler, rahat dursunlar da, kendileri de, buraları kültürel ve askeri olarak daha çabuk ele geçirebilsinler diye... Ama aynı haritada, bütün Avrupa milletleri, hem de “millet” ismiyle, farklı farklı yazılmıştı. Aldatmacaya bakın... Yani şöyle: Le Millet Anglais (İngiliz Milleti [ok: lö millet angle], Le Millet Grecque (Yunan Milleti [ok: lö millet grek] -kaldı ki, Rumların[1] büyük bir bölümü o devirde Osmanlı tebaasıydı-), Le Millet Italienne (İtalyan Milleti [ok: lö millet italyen], Le Millet Rus (Rus Milleti [ok: lö millet rüs]) vb.... Yani, örneğin Fransız da, İtalyan da, İspanyol da, Portekizli de, hepsi hem Hıristiyan, hem de Katolik (hem de etnolenguistik [dilsel-kültürel] olarak çok yakın akrabalar) ama hepsi de, farklı farklı milletler olarak gösterilmiş. Diğer taraftan, çifte standarda bakın ki, Anadolu’daki Türkler, Farslar’dan büyük çoğunlukla, ayrı mezhebe mensuptur. Bunun yanında, dilleri de birbirlerinden apayrı, çok uzak dillerdir, bin yılı aşkın süredir siyasî bir bağları da yoktur... Ama aynı millettenmişler efendim... Yâni, bu Fransızca harita öyle söylüyor. Türkler’le Araplar da, bundan farklı değildir zaten, zorlamanın âlemi de yok!

Batılılar, özellikle de, Türk’ü, Türklüğüyle değil de, Müslümanlığıyla görmek, tanımlamak, düşünmek isterler. İki nedenle bunu isterler: Birincisi, Müslümanlık ortak paydası üzerinden, diğer Müslüman milletleri (Arapları, Farsları vb.) sömürebilmek için isterler. İkincisi, Türkler, başka milletten olduklarını anlayarak bilinçlenmişler ve Avrupalıları yenmişlerdir. Bu nedenle, tarihteki acı anılarını, hatırlamak istemezler. Türkler tam tarihten silinip, Anadolu’dan atılacakken ve hiç hesapta yokken, bir Doğulu komutan ortaya çıkıp, onları kendi silâhıyla vurmuştur.

Dahası, bu doğulunun, kendilerinde olmayan, bambaşka mağfiretleri ortaya çıkmıştır. Kendilerinden çok daha ileri görüşlü ve cesur olan bu kişinin, yalnızca çok yetenekli bir komutan olmadığını, Türklere milliyet zevkini tattırıp, onları aydınlatan, dâhi bir inkılâpçı olduğunu görmüşler, umutları büsbütün tükenmiştir.

Bu yüzden, Atatürk’e çok saygı duyar ve onu bir türlü Türklere lâyık görmezler, göremezler. Bir türlü, Türklüğü Atatürk’e yakıştırmazlar. Yine de, dünyada, çağdaş bir millet olarak, bize duyulan az biraz bir saygı varsa, onun sayesindedir.

Kısacası, emperyalistler; kendilerinin, diğer milletlerden “ayrı” bir millet olduğunu gören, bilen ve bu keskin tanımı sürekli ortaya koyan, onurlu ve çağdaş bir Türk Milleti'ni, karşılarında, bir rakip olarak görmek istemezler. Milli kimliğimizden ve gururumuzdan son derece rahatsız ve tedirgin olurlar. Dediğim gibi, onlar Türk’ü aşağılamak için; onu, diğer Müslüman toplumlarla, özdeşleştirme ihtiyacı duyarlar. Bize ancak, Müslüman kimliğimizle, o da acınaklı ve mesafeli bir sempati kırıntısı duyarlar. O da, kendilerine bir tehdit olarak görmedikleri içindir. Bize “Türk” kimliğimizle ise “nefret ve saygı” duyarlar. Bunu hiçbir zaman unutmayalım! Tıpkı, kendilerine denk gördükleri başka toplumlara duydukları gibi... Dolayısıyla, gerçek milliyetinin ne olduğunu bilmeyen ya da, Müslüman olmayı, bir millete (nasyona, ulusa) mensup olmak zanneden, bu ikisini birbirine karıştıran, geri zekâlı bir “Türk toplumu” düşmanların, her zaman en sevdiği, görmek istediği “Türk toplumudur”.

Açıkçası, farklı milliyetlere sahip Müslümanlar, hiçbir “millet” anlayışı ve şemsiyesi altına “beraberce” girmezler. Hepsi bambaşka milletlerdir.

Etnik kimlik konusunu da, cahilce ya da kötü niyetle siyaset malzemesi yapanlar varsa diye söyleyelim: Etnik kimliklere milliyet izafe edilince, bu kimlikler, şereflenip pattadan ak “milliyet” mertebesine yükselmezler.

Milliyet, laboratuvarlarda, siyasî partilerde, belediye binalarında üretilmez.

Öyle on – on beş yılda filân da, ittire kaktıra, fonlarla filân destekleyerek bir millet oluşmaz.

Millet (nasyon, ulus) denilen sosyal yapı, derin bir sosyokültürel ve tarihsel altyapı; bir yönetimsel ve coğrafi birliktelik gerektirir. Kürtlük, Lâzlık, Zazalık, Tutsilik, Hutuluk, Beluşluk vb., Türklük, Almanlık, İtalyanlık, İngilizlik vb. gibi bir şey değildir. Durmaksızın, cahil cahil ve kötü niyetle yazıp çiziyorlar ve topluma zarar veriyorlar. Etnisite başka şey milliyet başka şeydir. Etnik kimlik, milli kimlik değildir. Laz Milleti, Kürt Milleti, Zaza Milleti, Paştum Milleti diye bir şey, bâzıları, inatla söylüyor, varlığını savunuyor, uğruna cinayetler işliyor diye var olacak değil. Toplumun milliyetini tanımlayan şey, vatandaşlık bağı da değildir.

Yâni milliyet, devletle vatandaş arasında, hukuki bir sözleşmeye de indirgenemez. Bugün, dünyada, aynı milliyeti paylaştığımız, ama farklı pasaportlar taşıdığımız milyonlarca Türk yaşıyor. Nerede yaşıyor?

Bulgaristan’da, Rusya’da, Kazakistan’da, İran’da, Çin’de, Azerbaycan’da, Türkmenistan’da, Almanya’da ve daha birçok yerde…

Denilebilir ki, Boşnaklar, Araplar, Çeçenler, Gürcüler millettir. Türk de değillerdir. Evet... Doğrudur elbet! Ancak, Bosna asıllı olup, Arap kökenli hanımından doğan çocuğuna, Türk ana vatanının Orta Asya olduğunu anlatan, kendisinin de, annesinin de, milliyetinin Türk olduğunu gururla söyleyen bir baba, bu milletin öz be öz evlâdıdır. Türkçeyi unutmuş, yıllar yılı Bulgaristan’da zulüm görmüş ama gururla, evine Ay Yıldızlı Bayrağımızı asan bir Pomak da, bu milletin evlâdıdır, mensubudur.

Çin’de Beşbalık’ta işkence gören, Ukrayna’da, Kırım’da, evi barkı elinden alındığı zaman, ömründe adını bile duymadığı Eskişehir’e yerleştirilen Tatar Türkü de, anadili Türkçe olup, Ortodoks dinine mensup bir Ermeni de “milliyet olarak” Türk’türler.

“Türk Milleti, Türk Milliyeti” deyince, bunların hepsi birden anlaşılır. Anadili Rumca olan biri, onca olan bitenden sonra, hala Türk pasaportuyla, boynunda ay yıldızla buradaysa (hâttâ yaşamaya ABD’ye bile gittiğinde hâlâ “Türk’üm” diyorsa) o bizim milletimizin baş tâcıdır, Türk Milleti’nin nâdide bir evlâdıdır.

Neymiş Türklük’le bu, bitmeyen milliyet kavganız, kaprisiniz sizin? Neymiş bu ulusallıkla kaç asırlık savaşınız, hesaplaşmanız? Meydanlara çıkıp “millet, millet” diye bağırırsanız; size “hangi millet?” diye sorarlar. Ben de soruyorum işte

Lâfı eveleyip gevelemeyin, dosdoğru söyleyin!

Hangi millet?

Türk Milleti’ndenim dersen, Türklüğü översen başkası alınırmış, bozulurmuş. Yok efendim, başka milletler de varmış... “Etnisite” başka şeydir, “milliyet” başka şeydir arkadaş!

Yarın öbür gün felâket olacak bu işin sonunda, görmüyor musunuz?

Bu yol çıkmaz sokak!

Bu yol, eğer câhilce değilse, hâince bir yol; anlayın artık.

Ortak paydamız Türklüktür.

Mehmet Aziz Göksel – Şimdiki Zamanlar AMA HER ZAMAN – 10.11.2013


[1]“Yunanlı” veya “Yunan” bir millet adı olarak kabûl edilmelidir. Ancak, Osmanlı tebaasında bulunan Yunanlar için, “Rum”; konuştukları dil içinse “Rumca” sözcüğü tercih edilirdi. Bugün de, Türkçe’de, bu dile, yanlış olarak “Yunanca” dendiği olmaktadır. “Yunanca” diye isimlendirilen bir dil yoktur. Bu dilin Türkçesi “Rumca’dır”. Bu dilin Rumcası ise “Elenika’dır”. Batı dünyası Yunanlara “Grek”, ülkelerine de “Greece, Grecia, Grece” vb. der. Yunanlar, kendilerine “Helen [baştaki ‘h’ okunmaz]; ülkelerine de Hellas [baştaki ‘h’ okunmaz] derler. Fenikeliler, bu dili ve diyalektlerini konuşan insanları, antik bir Anadolu halkı olan İyonyalılardan esinlenerek isimlendirdiler. Araplar da onlardan bu ismi aldılar ve bu coğrafyaya “İonanistan”, bu insanlara da “İonani” dediler. Türkler de, bu ismi muhtemelen Araplardan almış ve kendi dillerinin fonetik kuralına uydurmuşlardır. Rum kelimesi ise, “Romeos’tan” türedi. Rumca, Romeos “Romalı” demektir. Roma İmparatorluğu, Eski Yunan’ı işgâl edip, bir süre sonra da, başkentini Bizantion yapınca, Roma tebaasında bulunup, Yunan diyalektleri konuşan topluluklar, kendilerini Roma’nın devamı, vereseleri saya geldiler. Zaten, Doğu Roma İmparatorluğu’nda yaşayan insanların çoğunluğu, bu dili konuşan kişilerdi. Nitekim bir süre sonra, resmî dil olarak da, bu dil benimsendi. Bu nedenle, daha sonraları “Bizans” olarak anılacak bu ülkede, kendilerini “Romeos” olarak nitelediler. Hâttâ işlerinde geldiği zaman Helen, işlerine geldiği zaman Romeos olarak nitelediler. Doğudan gelen Türkler, onlarla karşılaştıklarında, bu dile “Rumca” dediler. Hâttâ, Fatih İstanbul’u aldığında; kendisini “Sultan-ı Rum (Roma İmparatoru [sezar, kayısar, kayzer]) ilân etmiştir.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017