Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ÜMÜK NASIL SIKILIR, TÂCİZDEN NASIL YIRTILIR? MUSTAFA KİMDİR?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3808 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Devletlû bermutat gürledi: "Ümüğümüzü sıkmaya kalkarlarsa, biz de yolumuza kendimiz gideriz", beş gün geçti, ek "stand by" ve "10 milyar USD'lik borç" için görüşmeye hazırlanıyorlar.

Devletlû gene gürledi: "Kürt, Türk, Lâz, Gürcü, hepimiz kardeşiz; terörden beslenenlere yüz vermeyin", beş gün geçti, bölücü Kürtler her tarafı tahrip edip, araçları yakıp, dükkânları târumar ederken tepesi atıp da pompalı tüfekle ateş eden bir "vatandaş" suâl edildiğinde, "sabır, ama nereye kadar" dedi. Hemen de akabinde Bölücü Kürtçü Parti kendisini bölücülükle suçladı! Ben bunların, hele Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın "ya sev ya da terk et" lâflarını etmesinin gaflet olduğuna inanmıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı!

İktidarda ama muktedir değil. Havası, cakası sokaktaki vatandaşa söküyor. Adamlar alenen Bölücübaşı'na destek mitingi, oturma eylemi, her türlü bölücü ve ayrımcı işi yapıyor, beyanat veriyorlar. Savcılık soruşturma açıyor; yâhu neyi soruşturacaksınız? Her şey aleni, özellikle aleniyete dökülüyor. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin emniyet güçleri hiçbir şey yapamıyor, çünkü yaptırılmıyor. Bir sene zarfında doğal gaza %80 zam geliyor, kaderci millete televizyonlarda tasarruf tedbirleri öğretiliyor. Mâliye Vekili'ne "vatandaş ne yapacak" dendiğinde, "ben de vatandaşım" deyip gidiyor. Unakıtan Yumurtaları ha, hamdolsun, şükürler olsun.

Gaz sıkarak sinek kaçırılır ama bataklık kurutulmaz!

İzmirli Çağla, Şanlıurfa'ya gidip Harran Üniversitesi'nde tıbbiyeye kendini adıyor.

Hüseyin, Çağla'ya kafayı takıyor; kızı iki sene boyunca sözle, elle, gönderdiği dört bin mesajla sürekli tâciz ediyor. Adliyeye, polise müracaat ediyorlar; hiçbir şey çıkmıyor. Sonunda Hüseyin gidip, "aşkına cevap vermediği" için, güzeller güzeli Çağla'yı 47 yerinden bıçaklayarak katlediyor, arkadaşı Sedâ'yı da yaralıyor; töresi böyle çünkü; bu hakkı kendinde görüyor! Onun töresinde taşlayıp döverek kadın öldürmek de var! "Canavarca hisle, tasarlayarak ve eziyet çektirerek adam öldürmek" suçu ile ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle hakkında dava açılıyor.

Mahkeme ise tasarlayarak değil, kasten öldürdüğüne kanaat getiriyor (yâni tasarım yok ama kasıt var, yerseniz) ve önce müebbet hapse mahkûm ediyor. Sonra da sanığın istikbâlini düşünen ehl-i vicdan mahkeme hey'eti bu kararın olumsuz etkilerini düşünüp, geçmişi lehine takdirle, cezayı 25 seneye tenzil ediyor. O da yetmiyor, Seda'yı yaralamasını önemsiz âddederek, 10 aycık daha ekliyor. Müebbet hapis cezası alan birisinin geleceği nedir? Sormayın, mahkeme öyle diyor!

Son durum ne mi?

Mevcut infaz yasası mucibi, Hüseyin 17 sene 6 ay sonra hapisten çıkacak. Hiç üzülmesin bu insanlığa, vatana ve millete hayrı bol mahlûk. Nasıl olsa bir Rahşanoid daha çıkar, af ilân eder, Hüso da beş on seneyi bulmadan sokaklara çıkar. Tabii ki bu arada ıslah filân olmayıp, mahpustaki yârenleriyle antisosyal kafa yapısı iyice pekişmiş, kanında androjenler şişmiş olacağı için, yeni tenzilâtlı suçlar işlemeye hazır bir canlı bomba olacak!

***

Adam, gomonist ve Sabetaycı olduğu için Ahmet Emin Yalman isimli bir gazeteciyi 6 kere kurşun sıkarak infaz ediyor, bak şu işe ki takdir-i ilâhî henüz tecelli etmemiş, o gazeteci ölmüyor. Hapse giren bu mahlûk, daha sonra devletin en üst seviyelerinde işe alınıyor, mütekaitken de Vakit diye bir gazetede gazeteci oluyor. Torunu yaşında kızla, (kendisi 72 yaşındayken karısı 22) evleniyor. Karşı çıkan âilesini "Peygamber Efendimiz de Hz. Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı diye ikna ediyor. Öylesine androjen ki, evdeki yardımcı kadına ve onun 14 yaşındaki kızına da sarkıyor, kız "edep yerlerimi öpüyor diye şikâyet edince skandal patlıyor. Hapse giriyor ama ne hikmetse içeride rahat ediyor; genellikle böyle şeyleri yapanları içeride "hâllederler ama "cezaevinde çok rahattım, hacda gibiydim diyor. Belli ki Allah koruyor kendisini.

Bu arada kız ve kadın ifâdelerini geri çekiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir sür'atle Adlî Tıp Kurumu'na getirilen vak'a tetkik edildikten sonra aynı ivmeyle hazırlanan rapor sonucunda mağdurenin beden ve ruh sağlığının bozulmadığı kanaâtine varılıyor! Adlî Tıp Kurumu'ndaki muhakemesizlik hey'etine bakıyoruz: Biri yetişkin psikiyatrı, diğerlerinin psikiyatriyle alâkası yok! Üstelik daha önce Bursa'daki Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı'ndan verilmiş ciddi anksiyete ve sınır zekâ raporu var!

Yâhu, mağdure isterse memnune olsun ve "Hüso amca, gene yap, gene yap, ay n'olur" dese de bu hem hukuken hem de insanlık adına suçtur!

Bu arada da, kızın kemik yaşının tâyinini talep ediyor mahkeme hey'eti. Tezgâh belli: Kız 15 yaşından yukarı çıkacak, şikâyet de ortadan kalktığı için, Hüseyin Üzmez yeni sevaplar işlemek üzere aramıza dönecek. mi?

Uluslararası Çocuk hakları Sözleşmesine göre de, yasalarımıza göre de, 18 yaş altı çocuktur. Fakat TCK 105. maddeye göre cebir, şiddet ve hile olmaksızın, 15 yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine altı aydan iki yıla kadar hapisle cezalandırılır. Yâni 15 yaşını bitiren bir kimse veya anne babası şikâyetçi olmazsa, onunla cinsel ilişkide bulunan kimse hakkında dava bile açılamıyor. Ancak bunun bir istisnası var. TCK 103. maddesinin a fıkrasına göre bir kimse 15 yaşını tamamlamış olsa bile, fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını idrak etme yeteneği gelişmemişse, sanık cezalandırılıyor. Bu olaydaki kızın Bursa'da yapılan test sonucuna göre zekâsının sınırda (77) olduğu belirtiliyor. Bu durumda bu kızın olayın anlam ve sonuçlarını 15 yaşını bitirmemiş olan ancak zekâsı normâl olan bir kız çocuğu kadar idrak edip edemediğine bakmak gerekir. Çünkü yasa 15 yaşını tamamlamamış normal zekâ seviyesindeki çocukların olayın anlam ve sonuçlarını kavramadığını kabûl ediyor.

Zâten tahliyesini müteakip, kanal kanal dolaşıp televizyonda boy gösteriyor. "Sokakta, caddede rahat yürüyemem. Lise talebesi geliyor, orta yaşlı kadınlar geliyor, beni şapır şupur öpüyor. Çıkar cüzdanını 18 yaşında mısın, değil misin diyemem ki diyor! "Çok kadınla hovardalık edip başlarını örtmelerini sağlayarak din-i İslâm'a döndürdüm, yoksa fâhişe olacaklardı diyor (Koreli Moon gibi, dokundurunca günahlarından kurtarıyor cins-i lâtifi)! Diyor da diyor. Yeni Şafak gazetesi dahi "yeter" diyor. Ama Nakit /pardon/ Vakit onu koruyor!

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise ne tepki veriyor: "Bu kişinin söyledikleri mütedeyyin insanlarımızın moralini bozuyor, televizyonlara çıkarmayın"! Yâni, bu sapkın için değil endişesi, İslâm adına ettiği lâflardan mütevellit sıkıntıda. Bakan, daha fazla zırvalamaması için sansür telkin ediyor, iyi mi?

Gerisi için localhost/kerem/2008/05/01/kucuk-kizlariyla-sevisen-yasli-adamlar/ yazıma bakmanızı istirham ediyorum.

Adlî Tıp Kurumu mu dediniz? Demokratik ülkelerde böyle bir kurum yoktur. Türkiye'de ise, devletin âlî menfaatlerini korumak (yâni vak'aları icabında örtbas, icabında perişan etmek) için vücut bulmuştur. Bu sebepledir ki, kaç kere teklif edilmesine rağmen, orada hiç görev almadım.

Bir yanlış anlaşılmaya mâni olmak için ilâve edeyim: Orada çalışan arkadaşlarımızın hepsi de ahlâklı ve dürüst kişilerdir. Sorun kişilerde değil, sistemde ve onun işleme tarzındadır. Hey'etteki doktorların isimlerini neşredip, bunları asla unutmayın diye infazda bulunan medyatik, popülist yaklaşıma katılmıyorum. Bu hedef saptırmaktan başka bir şey değildir.

O Kurum'dan daha nice garip raporlar çıkmıştır.

Belki bir gün sistem ve Kurum'un tamamı sorgulanır.

***

Mustafa

Şu bizim küçük çocuk, velet, sümüklü çocuk.

Koskoca bir milletin Ata, Atatürk, Gâzi, Gâzi Mustafa Kemâl Paşa gibi namlarla yâd ettiği efsanevî şahsın hayatını filme çekeceksen, kullanılmaması gereken tek şey onun hocası tarafından sonradan takılan ismidir. Entellik dantellik, romantiklik işin yutturmacası. Pek muhterem bir üstâdıma "bu Can Dündar ve benzeri enteller bir şey yaptılar mı, altında mutlaka bir bityeniği ararım, hele bir filmi seyredelim demiştim.

Hele Kürtçülüğün bu kadar tırmandığı, kendisi "üst kimlik, alt kimlik diye ilk bölücülük çağrışımlarını yaptırdıktan sonra, tam da şimdi neye ne diyeceğini şaşırmış olan Devletlû'nun ektiklerinin biçildiği dönemde, bu film nereden çıktı?

Hürriyet'ten Yılmaz Özdil, benim yazacaklarımı zâten klavyeye almış; bakın ne diyor:

Mustafa'ya gittim...

Sarhoş.

Kafayı bulunca ağlayan...

Hoyrat.

Soğuk.

Kâlbsiz.

Çevresine eziyet eden...

İtiraz edeni asan...

Arkadaşlarını satan...

Goygoycuların dolduruşuna gelen...

Milletten bîhaber.

Hâttâ milleti küçümseyen...

Alay eden.

Hesabını kitabını bilmeyen...

Batı hayranı.

Sefa düşkünü.

O balo senin...

Bu balo benim, gezen.

Zampara.

Cephede bile karı kız düşünen...

Savaşmadığı için sıkılan...

Ordu varken, çete kurmaya kalkan...

Devrimleri intikam için yapan...

Dinsiz.

Kendi heykellerini diktiren...

Megaloman.

Bencil.

Günde 3 paket sigara içen.

Usul usul intihar eden...

Psikolojik bunalımda...

Yalnız.

Çâresiz.

Basiretsiz.

Zavallı bir adam.

*

Mustafa'daki Mustafa bu.

*
Anafartalar 1 saniye.

İşgal 2 saniye.

Tası tarağı toplayıp kaçmak için, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan bile tırsan... Sığır sürüsüyle düşman ordusunu ayırt etmekten âciz biri... Başkomutanlık Meydan Muharebesi desen... Taktiğini falan başkasından araklamış zâten.

*

Hak edilmiş bence Oscar...

En azından Nobel...

***

İzmir'den bir dostum şöyle bir mesaj yolladı: Aslında, doğru dürüst birkaç kişinin karşısına Can Bey oturtulup bir program yapılsa belki de çok şey çok daha net açığa çıkacaktır, ama onun da yapılacağını pek sanmıyorum. İstanbul'daki iki farklı TV kanalındaki arkadaşlarımla görüştüm, ne derece doğru ise... Can Bey'e ulaşılamıyormuş. Can Bey 1 Kasım Cumartesi gecesi Alsancak'ta bir barda Yeni Türkü grubunun konserinde imiş, benim o gece 23.00 sıralarında haberim oldu, keşke gitseydim dedim ama evdeki durum müsait olmadığı için gitmemiştim. Kendisine ilgi gösterilmiyor ve sessiz tepki konuluyor, ilerleyen saatlerde herhalde biraz alkolün de etkisi olacak ki, daha bir görüntü vermeye başlıyor, birkaç genç de soruyorlar: "yaptığınız işin doğruluğuna inanıyor musunuz? Tebessüm ediyor, biraz bekliyor ve "bakın gençler siz Temel'i bilir misiniz diyor. Ne alâka diye kimseden ses yok... Başlamış anlatmaya; "Temel İsviçre'den dönerken bir bavul kol saati ile İstanbul gümrüğünde yakalanmış. Temel, ne bunlar böyle diye sorulduğunda, tavuk yemi demiş. Yâhu nasıl yem bunlar... Hepsi saat bunların... YOK demiş Temel, onlar ithâl tavuk yemi, ben onları tavukların önüne atacağım, ister yerler ister yemezler. Bu açıklamanın üzerine kendilerinin tavuk olmadığını iddia eden dört beş delikanlının tepkisi sonrasında Can Bey iki koruma ile yan yana oturmak zorunda kalmış.

Gâzi çok da küfürbazdı, tuvalette def-i hâcet eylerken epey gaz çıkarırdı, sabahları pek aksi olurdu, salla gitsin.

Film TRT'nin en kötü belgesellerinden bile kötü. Bir kere, muhteva yok... Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatmıyor...

Filmden bâzı dikkat çeken noktaları anlatmaya çalışayım. Mustafa karga kovalıyor. Manastırdaki okulunda Mustafa'yı canlandıran şahıs bal gibi efemine! Atatürk'ün ilk dönemlerinin referansı Madam Corinn'e yazdığı mektuplar teşkil ediyor... O kadar ki, cepheden bile o kadına yazdığı mektuptan bahsediliyor, sözde özel duygularını açığa vuruyorlar... Karanlıkta uyuyamazdı, çok korkaktı. Annesinin ikinci evliliğinden rahatsızdı o yüzden ondan kaçtı... Atatürk'ün arkasında uzun boylu adamların olduğu fotoğraf gösterildikten sonra, bir Fransız gazetesinde ne kadar kısa olduğu vurgulanıyor...

Sıkı durun: Atatürk, Kürtler'e özerklik vermeyi taahhüt etmiş ve Kürtler'le aykırı düşmenin ne kadar tehlikeli olduğunu belirtmiş...

En yakınlarını ipe gönderecek kadar acımasız bir diktatör... İlk meclisi kurarken dua ve hutbelerle açtığı hâlde, son bölümde dinsiz oluyor (ara yerlerde de beyinlere nakşediliyor). Pera'da İstanbul'da cafcaflı bir hayatın hasretiyle yanıp tutuşurken, parasızlığı sebebiyle ile hâline ağlıyor, zâten Atatürk sürekli ağlayan bir zavallı (birçok olayın anlatımında hep vurgulanıyor). Bir Fransız yazarın ağzından anlatıldığına göre, duygusal sorunları olan bir adam. Son günlerini çevresinde hiç seveni kalmadığı hâlde geçiriyor... Yine son (3/5 sene) dönemlerini işsiz güçsüz, can sıkıntısından balolar, davetler ve içki masalarında harcıyor... Zevki sefâyı çok fazla seven adam, ama yine de memleket kurtarıyor... Son sahnelerde âdeta ocak başında çalgıcıya kadeh kaldıran müptezel alkolik bir adam mizanseni var... Atatürk'ün vurdumduymazlığı nedeni ile Anadolu da halk aç sefil kalıyor, yolsuzluk hırsızlık alıp yürüyor... Halk  Atatürk'e sevgi yerine şikâyetlerde bulunuyor... Atatürk bir gazeteye sahte isimle İsmet İnönü hükûmetine yönelik Hatay konusu için eleştiri yazıyor (bakın bu doğru olabilir; çünkü İnönü'nün ödlekliğine kızarak bu işi bizzat kendisi hâlletmiştir)...

***

Bir psikiyatr ve bu milletin nabzını tutan mütefekkir olarak ekleyeceklerim var.

Bu filmin tek amacı milleti Gâzi'ye antipati duyar kılmaktır. Allah'tan ki, o kadar seviyesizce ve acemice çevrilmiş ki, tutmayacaktır. Gene de, daha beter yenilerinin takip edeceğinin alâmetidir.

Batılı ve İstiklâl Harbi tarihini nispeten iyi bilenler zâten rahatsızlık duyuyorlar, tıpkı bizzat Mânevî Kızı gibi.

Senelerdir Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olarak beyinleri yıkanan, cehâlet katsayısı bilerek yüksek tutulmuş Anadolu halkı da filmin aşırı entelliğinden ve anlaşılmazlığından dolayı, bu rezilliğe teveccüh etmeyecektir. Goran Bregović filân da kurtarmıyor.

Güler Sabancı'yı tanırım, hâttâ bir seferinde karşı karşıya yiyip içtik bile özel bir yemekte. Hangi akla hizmetle bu garabete para yatırdılar, merak ediyorum. Gerçi, üniversitelerinde verilen dersler ve mesajlar bulmacayı biraz çözmekte.

Ama vatan hâinleri, ayrılıkçılar, bölücüler bol mâlzeme yapacaktır, başladılar da zâten.

Hani, hiç sanmam da, konuşurken pek hoş mimikler sergileyen (bilhassa yalan söylerken) Orhan Pamuk'u, ağlamaklı suratlı ve sesli Can Dündar'ı ve nötr duygulanımlı Ahmet Altan'ı karşıma alıp, büyük medyadaki bir canlı yayında, şöyle tatlı tatlı bir sohbet etmek isterdim.

Orhan'ı bâzen Hünkâr Restoran'da görüyorum ama yanına gitsem eminim ki susar veya kaçar.

Zâten konuşabilsek dahi, buna millet şâhit olmayacaktır; cebimde ses kayıt cihazıyla yaklaşsam.

Yakışmaz!

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 04 Kasım 2008 Salı

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017