Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

VAHİM GELİŞMELER ve ARMAGEDDON

Posted by on in Politik
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 5022 kez okundu
  • 3 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Baskın Oran, tescilli bir Atatürk düşmanı ve Ermeni diasporasının yerli uzantısı. Acaba kökeni Ermeni mi, sırf böyle davrandığı için merak ediyorum. Türkiye’de çok tartışılan ve Türkiye’yi “azınlıklar mozaiği” gibi göstermeye yeltenen meşhur “Azınlık Raporu’nu” hazırlayan ekibin içinde de bulunuyordu bu çok kendini beğenmiş tavırlı zât.


Tarhan Erdem, Baskın Oran, Fehmi Koru, Avni Özgürel, Fuat Keyman ve Hasan Karakaya'nın katıldığı Ege hey’eti ise ne olduğu belirsiz “süreç” için İzmir Urla'da halkla sohbet ederken, yanlarına gelen bâzı vatandaşların sorularını da cevapladılar, hey’etin başkanı da “Çözüm süreci başarıya ulaştığında Nevruz’da Diyarbakır meydanları kıpkırmızı Türk bayrakları ile dolacaktır. Bayrakla sorunu olan Kürt yok” dedi. Eh, bâzı vatandaşlar da bu âkil (yiyici demek ama Başbakan ısrar edince öyle kaldılar, trajikomik bir durum) insanlara bu “sürece” yönelik eleştirilerde bulundu. Slogan atmak isteyen bir vatandaş ise korumalar tarafından uzaklaştırıldı. Baskın Oran, bu kişilerin tek derdinin olayı provoke edip gitmek olduğunu vurgulayarak, “bu eski Maoist, yeni İşçi Partisi söylemini duymaktan bıktık. Bu söylemi duydukça solcu olmaktan utanıyorum” dedi ve hızını alamayıp “devlet 12 Eylül’den önce de Kürtler üzerine terör uygulamıştır. Cumhuriyet yanlış kuruldu. Cumhuriyet 1924 Anayasası’ndan itibâren ulus devlet ilân etti. Kürt’leri biz böyle isyan ettirdik. Şimdi biz Cumhuriyet’i demokratik olarak yeniden kuruyoruz. Başımıza belâ olan ulus devletten kurtuluyoruz” diye kükredi. Adam da söylenerek uzaklaşırken alaycı bir şekilde “selâmetle” dedi. Hey’et Üyesi Fuat Keyman ise “son üç aydır şehit verilmemesi önemli değil mi” şeklinde bir dehâ kırıntısı sergiledi. 

Öyle mi?

Bugün bir halk otobüsü Molotof kokteyliyle yakıldı; ölen olmadı ama mesaj netti: Bekliyoruz!

Bakmayın siz yandaş medyaya…

Böyle Âkıl Adamlar geri teper, Âkil-ül-beşerler tarafından gıda olarak kullanılırlar; bu istihzamı ciddiye alın, Kadir İnanır’ı anladım da… Meselâ bu milletin sevgisini ve saygısını kazanmış Hülya Koçyiğit hangi akla hizmetle onların arasında?

Dicle’den başlayıp buralara sıçrayan kavga ve gürültüler “sağcılarla solcuların” veya “Türk-Kürt talebelerin” çatışması diye bizlere yutturulmaya çalışılıyor.

Bunlar köktendinci Hizbullah ile PKK arasındaki Kürt’ün Kürt’le çatışması esasında!

Hizbullah’ı hemencecik unutturduklarını sanıyorlar! 2000’li yıllara, bu örgütün vahşetiyle tanışmıştık. Örgütün lideri Hüseyin Velioğlu’nun İstanbul’daki bir evde çatışmayla sonucunda öldürülmesi, Edip Gümüş ve Cemal Tutar’ın aynı çatışmada sağ olarak yakalanması, polisin örgütün yıllarca ele geçirilemeyen şifrelerine ulaşmasını sağlamıştı. Bu şifreler, örgütün lider kadrosunun yakalanmasına, bu isimlerin verdikleri ifâdeler doğrultusunda da domuz bağı yapılarak gömülmüş cesetlerin beton altından çıkartılmasına kadar uzanan operasyon sürecini başlatmıştı. Önce Üsküdar’daki bir evden “domuz bağı” yapılarak gömülmüş 10 ceset çıkarılmıştı. Çıkarılan cesetlerden birinin kafatasında beton çivisi bulunmuş, bâzı cesetlerin de kol ve bacaklarının kırıldığı ve kesildiği, maktûllerin işkenceye mâruz kaldıkları anlaşılmıştı.

Bu domuz bağı denen rezilliğin ne kadar mide bulandırıcı ve korkunç ir şey olduğunu anlamak için internetten bakmanız kâfidir.

Bir zamanların güler yüzlü İslâmcı yazarı Konca Kuriş ve Malki cinayeti davası sanığı Mehmet Sümbül’ün hunharca sorgulanıp öldürüldüğü de bu operasyonlarda bulunan kasetlerle anlaşılmıştı. Emniyetin sorgusunda, Kuriş’in Konya’da öldürüldüğü evin adresini verdiği iddia edilen Gümüş’ün beyanları, Mersin’deki evinin önünden kaçırıldıktan sonra bulunamayan Kuriş’in cesedinin bulunmasını sağlamıştı. Adana’da, Beylerbeyi, Kirazlıtepe’de, Ankara’da artarda domuz bağı yapılmış, bir bölümü teşhis bile edilemeyen cesetler bulunmuştu. Örgütün arşivleri de aralarında eski DEP milletvekili Mehmet Sincan’ın da bulunduğu Güneydoğu’daki fâili meçhûl cinayetlerin Hizbullah’ın eylemleri olduğunu ortaya konmuştu. Şeytan’ın bile aklına gelmeyecek bu işkenceli infaz yöntemini “Allahu Ekber” diyerek ve Kürt-İslâm Sentezi için yapıyorlardı.

Tamamen feodal yapıdaki bu bölge muhayyel Kürdistan’ın (Kuzey yâni bizim Güneydoğumuz, Güney yâni Irak, Suriye ve İran’dan kapılacak bölgeler vs.) kurulması ile tamamen köktendinci ve cehâleti, bi’atı, körü körüne itaati getirir.

Dinle milletin sentezi, hele feodaliteden kurtulamamış ülkelerde imkânsızdır ve derhâl din faktörü ağır basar.

ABD ve İsrail, tam istedikleri “Sünnî Çemberi” yakalamış olurlar.

Peki, sonra ne mi olur?

Armageddon’a giden yol açılır…

***

Armageddon Nedir, Hatırlatalım...

Eskatoloji (Yunanca έσχατος yâni “son” kelimesinden gelir) teolojinin (ilâhiyat) ve felsefenin bir bölümüdür. İnsanlığın nihâî kaderi veya dünyâ tarihinin sonuçlandıran olaylar, kısacası dünyanın sonu ile ilgilenir.

Birçok din, sekt veya kültte dünyânın sonu gelecekte olacak bir olay olarak kutsal metin, mit veya folklorda belirtilir. Daha geniş bir açıdan, eskatoloji Mesih, Mesih Çağı, âhiret ve rûh gibi konuları da kapsayabilir. Farklı inanışların eskatolojik inançları ve düşünceleri farklı olsa da belli benzerlikler var olabilir.

Yâni, Uzakdoğu mistisizmleri hâriç, dünyâdaki en yaygın üç İbrahimî dinde de “kendilerinden olanlarla ötekilerin büyük bir hârble hesaplaşıp, Cennet’ten nasiplenecekleri" vaâdi verilir…

Ufak(!) bir sürpriz ise aşağıda; kısa bir aradan sonra…

Daha önce de bahsettiğim bir şeyi, Armagedon Hârbi’ni bir hatırlayalım (çoğu Vikipedi’den, doğru ve güvenilir bilgilerdir, araştırdım):

Armageddon (Arapça أرمجدون, Lâtince: Armagedōn, Eski Yunanca: Ἁρμαγεδών Harmagedōn, İbranice: הרמגידו‎ har məgiddô) Musevîlik dininde Dünyâ’nın sonu geldiğinde yapılacağı kehânet edilen büyük savaşın yapılacağı yerdir. Melhame-i Kübra, kelime mânâsı olarak “çok büyük ve kanlı hârb” demektir.

İbranîce’de har-megido: Megido Dağı’dır. Burası, Yahudi'lerin ve Evanjelik'lerin kıyâmet savaşının kopacağına inandıkları yerdir. Akdeniz’den 15 mil içeride, Tel Aviv’den 55 mil kuzeydedir.

Kitabı Mukaddes’te (16/16): “ve o, onları hep birlikte İbranice’de Armagedon denilen bir yerde topladı” denilmektedir Revelation’da. Bu hârbi nükleer savaş şeklinde yorumlayanlar vardır, Ezekiel 38 ve 39. bölümleri temel alarak “çok şiddetli yağmurlar ve dolu, yangınlar ve kükürdün kaynaması, dağların düşmesi ve yüksek kayaların çöktüğü depremler”…

İslâm eskatolojisinde ise âhir zamanda gerçekleşeceğine inanılan Al Deccal ile İsa arasındaki savaşa verilen isimdir. Hristiyan inanışında bu savaşa Armagedon adı verilmektedir (Christ ile Anti-Christ mücadelesi).

İslâm’da Al Deccâl denilen büyük fitneden bahsedilirken, Muhammed’den önceki bütün peygamberlerin ümmetlerine bundan bahsettiğini bildirmiştir. Al Deccâl dünyâya şerri hâkim kılmak için savaşacak ve “Rablık” iddiasında bulunacaktır. İslâm kaynakları 70.000 Yahudi’nin Al Deccâl’a tâbi olacağını yazar. İsa ikinci defâ avdet edecek ve Al Deccal’le savaşarak onu yenecektir. Bu savaşın gerçekleşeceği yer ise atların diz kapaklarına kadar kana gömüleceği haber verilen Amik Ovası’dır. Amik Ovası Toroslar’ın eteklerinde yer almaktadır.

ABD Başkanı Ronald Reagan, 1980 ve 1983′deki konuşmalarında Armagedon’u telâffuz etmiş, “Armagedon’u yaşayacak nesil biz olabiliriz” demiştir.

İşin çok mânidar tarafı, İsrail ve ABD tarafından korunup kollanan ve 4. İbrahimî din olarak kabûl edilen Bahaîliğin de konuyla ilgilenmesidir

Bizzat Bahaullah yorum yapmış, hadi bu şaşırtıcı değil de…

En ilginç olanı 1. Dünya Hârbi’nin sonlarına doğru, General Allenby’nin Megiddo Hârbi’nde (1918) Dünyâ Güçleri’nin dünyânın pek çok tarafından Megiddo’ya asker sevk ederek, Türk’lerin, Bahaî’lerin o zamanki rûhânî liderini oduna bağlayıp (crucifixion: zamanla bu çarmıha germeye doğru gelişmiştir; merak edenler http://en.wikipedia.org/wiki/Crucify ve http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Megiddo_(1918) adreslerini okuyabilir) öldürmelerine mâni oldukları şeklindeki beyandır (bkz. Maude (1997) The Servant, the General, and Armageddon. George Ronald. ISBN 0853984247)!

Hâlbuki Türklük tarihinde hiçbir zaman böyle bir cezaî müeyyide tatbik edilmemiştir ama Bahaîler buna inanıyorlar!

Megiddo Muharebesi, Britanya İmparatorluğu’nun Osmanlı Devleti ile yaptığı 1. Dünyâ Hârbi muharebeler dizisinin en can alıcı ve sonuç vericisi olarak tarihteki yerini almıştır. Britanya İmparatorluğu’nun kesin zaferi ile sonuçlanan muharebe sonucunda, Osmanlı Devleti bütün Ürdün’ü ve Suriye’yi kaybetmiştir. Muharebenin bu şekilde sonuçlanması, Mondros Ateşkes Anlaşması’nın önünü açmış ve Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Hârbi’nden çekilmesini hızlandırmıştır. Bu mağlûbiyet, bir yandan dolaylı olarak Musul ve Kerkük’ün kaybına sebep olmuş, öte yandan da Mustafa Kemâl Paşa’nın İskenderun ve Antakya üzerindeki ısrarlı tutumunun kaynağı olarak daha sonra bu bölgelerin Hatay olarak anavatana kavuşmasını sağlamıştır.

Fethullah Gülen’in Bahaî olduğuna ciddi iddiaları hatırlayınız.

Kendinizi bir bulmacanın parçalarını yerine koyarmış gibi hissedebiliyor musunuz?

Biraz daha açalım…

Önce bir “Yahudi Takvimi” veya “Musevî Takvimi” diye yazın, meselâ teferruatlı bilgiye cemaâtin web mekânından ulaşabilirsiniz: http://www.musevicemaati.com/index.php?contentId=98&mid=47: Yahudi Takvimi (İbranî Takvim) esas itibâriyle Ay yörüngesine göre düzenlenmiş bir takvim olup önceleri 12 ay ve 353-355 gün sürekli olarak birimlendirilen bu takvim daha sonraları bu birimlendirmenin gerek dinsel, gerek tarımsal gerekse astrolojik dönemlerin her yıl aynı mevsime getirilmesi amacıyla Güneş yörüngesine göre düzenlenen Gregoryen takvimiyle uzlaştırılarak oluşturulan ve 19 yıllık İbranî Takvimi döneminde 7 kez 13 ay ve 383-385 günlük yıllarla birimlendirilen bileşimsel (Compositif) bir takvimdir. Buna göre Tişri ayının ilk günü başlayan İbranî Takvim yılı, Elul ayının 29. günü son bulur. Musevîlik’te Bayram ve Mâtem günlerinin tarihleri Musevî Takvimi’ne göre hesaplandığından, bayramlar hep aynı tarihe gelmezler ama her zaman aynı mevsime denk düşerler.

Muhtelif kaynaklarda Talmud, Midrash ve kadim Kabbalistik çalışmalara ve Zohar’a göre, Mesih yaratılış zamanından sonraki 6000’ci senede gelmiş olmalıdır. Ortodoks (katı, aşırı tutucu) Yahudi inancına göre ise 2010 senesi yaratılıştan 5770’inci seneye denk düşmektedir. Demek ki bu tarih aslında 30 sene sonra, yâni 2040’tır… Farklı Yahudi müfessirlere göre bu vakit üzerinde tartışmalar hâlen de sürmektedir. Yâni bir kısmına göre Mesih çoktan gelmiş ve Armagedon Hârbi başlamıştır, kısmına göre de daha birkaç sene vardır ama hazırlanmak da şarttır…

Katoliklik’te bu vakti “ne Cennet’teki Melekler’in, ne Oğul’un fakat sâdece Baba’nın bildiği” anlatılır. Tabii, Baba ve Oğul’un her ikisi de İsa (Jesus, Christ) olduğuna göre, bu izah bir antinomi, en azından çifte-açmaz teşkil eder… Protestanlık’ta da -pek çok tartışmaya rağmen- vakit belirtilmemiştir.

Sünnî İslâmiyet’te pek çok alâmetten bahsedilmiş ama gene bir vakit belirtilmemiştir. Şiî Müslümanlık’ta da beş pek muğlâk alâmetten bahsedilmiş ama gene bir vakit belirtilmemiştir. Bu “alâmetlerin” pek çoğu dünyâda pek çok dönemde yaşanmış olan hâdiselerdir.

Evanjelizm ile Köktenci Musevîler arasındaki yegâne fark, İsa Mesih geldiğinde ve Nihâî Hârb kazanıldığında, kimin Cennet’e gideceğidir.

Eh, İsa da bidâyette Yahudi olduğu için, aralarında anlaşacaklardır!

Toparlayalım…

Dünyâ üzerindeki nüfus bakımından en az olan ama nüfûz ve güç açısından en kuvvetli dinî grup, şüphesiz ki Yahudi’lerdir.

İsrail, Kudüs’ü de barındıran rûhânî, dinî bölgeyken, Torah’ta (Tevrat: Töre) gâyet açıkça sınırları çizilen Vaât Edilmiş Topraklar söz konusudur ve oralar da Kürtçülüğün oynandığı bâkir petrol ve Bor bölgeleridir. Ortodoks (köktenci, koyu) Yahudiler oraları istemektedirler ve entellektüel, insancıl Yahudiler’in ikazlarını hiç mi hiç dikkate almamaktadırlar.

Barzanî Kürt Yahudisi’dir.

İster 2010’da Mesih gelmiş ve Armagedon Hârbi çoktan başlamış olsun, ister önümüzdeki senelerde sonra gelecek olsun, ön hazırlıklar yapılmış ve yapılmaktadır…

Tarihlerine bakıldığında, her üç dinin mensuplarının köktencilerinin hepsinin gözleri karadır; ölmek ve öldürmekten zerre kadar korkmazlar (msl. Yahudilik’te Saddukîler, Ferisîler, Zelotlar ve Essenîler… Bunlardan bâzıları tekrar dünyâya geleceklerine inanarak toplu hâlde intihar dahi etmişlerdir)!

Avrupa ve Anadolu tarihine bakıldığında, aynı İsa (Jesus, Hristos) adına birbirlerini ve “ötekileri” merhametsizce katletmişlerdir 2000 senedir.

Maâlesef İslâm da sulh ve kardeşlik dini olmaktan çıkmış, canlı bombalarla ve saymaya hiç gerek olmayan nice eylemlerle teröre âlet edilmiştir.

Makalenin başından beri açıkça anlattığım somut tarihî gerçeklere istinâden, kendi aralarında anlaşmazlıklar yaşasalar da, Evanjelikler, Yahudiler ve kısmen diğer Hristiyanlar hâricinde, başta Müslümanlar olmak üzere, bütün “ötekilere” taassupla düşmandırlar!

Köktenci (ortodoks) Yahudiler’in de, Katolikler’in de, Protestanlar’ın da, diğer Hristiyan mezheplerinin de ortaklaşa en çok nefret ettikleri millet ise Türk'lerdir.

Çünkü “İslâm belâsını” dünyanın başına saran bizlerizdir onlara göre…

Ne demişti “bizden biri” olan, 1933–1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ve Türkiye’de ekonomi biliminin gelişmesine büyük katkıları bulunan büyük bilim adamı Alman Yahudisi Prof. Dr. Fritz Neumark?

Bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar.

Talebelerden biri Prof. Neumark’a sorar:

-Avrupa bizi neden sevmez?

Prof. Neumark şu cevabı verir:

Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türk’leri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir… Asırlardır Kilise’nin Türk ve İslâm düşmanlığı Hristiyanlar’ın hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:

1- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza lâiklik söyle dursun, Hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Simdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanlar’ı, Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6- Sizi silâh ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar.

7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini fedâ etmeseydiler, İslâmiyet bugün belki sâdece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki, Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslâmiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.

8- Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

9- Ben Türkiye’ye geldiğimde iki üniversiteniz vardı, simdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi şimdi ise çok daha fazla.)

10- Sizler, gerçek hüviyyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihî düşmanısınız ve dâima düşman olarak kalacaksınız.

***

2. Dünya Hârbi’nden sonra kâğıt üzerinde cetvelle kukla devletler kurdurdu DDD (Derin Dünyâ Devleti) ve ABD.

Başlarına da kişilik sorunu olan, psikopat veya psikotik yönü bâriz kuklaları oturttular: Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek, Kaddafi vs.

Hepsi de megaloman, kişilik sorunu olan, trajikomik adamlardı…

Hele Kaddafi için ne yazsam azdır!

Nitekim DDD + ABD düğmeye başlar başlamaz bütün İslâm ülkeleri patır patır dökülmeye başladılar. Gene de zor, oyunu bozabilir!

Sâdece iki ülke farklıydı ve kolay lokma değildi: İran ve Türkiye.

İran’da Humeyni çuvallamasından sonra restleşme başladı ve kendi nükleer gücünü geliştiren bu güçlü ülke, iç savaş kışkırtmalarına da düşmedi ve resti çekti! Süveyş Kanalı yönetiminden edinilen bilgiye göre, Kızıldeniz’den gelen İran’ın savaş gemileri, 1979’daki İslâmî devrimden beri ilk kez Süveyş Kanalı’nı geçerek Akdeniz’e açıldı. Kharg ve Alvand isimli İngiliz yapımı gemilerin, kanaldan geçişi daha önce 48 saat ertelenmişti. İsrail, İran donanma gemilerinin Süveyş’ten geçişinin provokasyon olduğunu ısrarla hatırlatıyor…

İsrail yöneticileri bir çılgınlık yaparak İran’ı vuracak. Öyle gözüküyor!

Türkiye ise, hepsi de onlardan direktif alan sözüm ona parti liderlerinin ve bir ABD Projesi olan AKP ile Yeni Rakı’sına kadar peşkeş çekmediği millî değeri kalmayıp, istatistik oyunlarla işsizlik azaldı denirken, Başbakanımız (sanıyorum kendi söylediklerine kendi de inanıyor), bal gibi dinî bir totaliter rejimi “özgürlük” diye diye oturtmakla meşgûl! Tıpkı Turgut Özal’ın “orta direk” deyip onları ortadan kaldırdığı gibi…

CNN hemen gaz verdi: ABD Başkenti Washington’daki Amerikan Üniversitesi araştırma görevlisi Frankie Martin imzalı, “Türkiye, Arap Dünyâsına Demokrasi Modeli Olabilir” başlıklı yazıda, Mısır’da Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin, diktatörlüğün yerine ne tür bir yönetimin geleceği sorusunu doğurduğu belirtilerek, yönetimdeki ordunun demokrasiye doğru ilerlediğine dâir umut verici işaretler bulunsa da, belirsizliklerin çok fazla olduğu ifade edildi. ABD Başkanı Barack Obama’nın, Mübarek’in iktidardan inmesinin ardından yaptığı konuşmada, evrensel haklarını talep etmelerinden dolayı Mısır halkına övgüler sıraladığı ve demokrasiye geçişte ülkesinin yardımını önerdiği hatırlatılan yazıda, Obama’nın konuşmasının ABD’nin kuruluş ideâllerine bağlı olduğu, ancak ABD’nin, Mısır’ın baskıcı otoriter sistemini geçmişte desteklemesinin bu ideallerle çeliştiği ve ABD’nin mesajını bulandırdığı yorumu yapıldı. “Birçok Arap’ın, giderek artan biçimde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi AK Parti’nin iktidarda olduğu, çoğulcu ideâlleri besleyen modern, demokratik ve Müslüman bir ülke olarak Kuzey’deki komşuları Türkiye’ye baktığı” kaydedilen yazıda, “ABD’nin, Türkiye’nin bölgede giderek artan değerini zorluk olarak görmek yerine, fırsat olarak görmesi gerektiği” belirtildi.

Yâhu, Silivri’dekilere ne oldu?

Hani sözüm ona sizin Büyükelçiniz “basın özgürlüğü” filân deyip, Başbakan’dan “acemi” diye fırça yememiş miydi?

Milletçe paranoyak yapıldık ama Batı bizi övüyor; pek memnunlar çünkü…

Bu köktendincilerin alayı öldürmeye, ölmeye ve dünyâmızı berbat etmeye, “çok büyük ve kanlı hârb” için sokaklara dökülmeye başladılar.

Medya, katastrofik savaş filmleri ve dizilerle hepimizi geriyorsunuz; gâyet plânlı olarak…

Kahroluyorum, çırpınıyorum…

Dünyâyı kana bulayan “derin ağabeyler”, aklıselîmi yerinde olan gerçek aydınlara bir kulak verin.

Bu sefer nükleer ve ötesi silâhlar var.

Ortadoğu’da yarattığınız destabilizasyon dalgasının Türkiye’yi de sarması an mes’elesi!

Buraya da “demokrasi getirmeye” hazırlandığınızı gören aydınlık kafalar var.

Diyelim ki amacınıza ulaştınız, cesetler gübre oldu…

Geldiniz yerleştiniz, istilâ ettiniz her yeri…

   Peki, daha sonrası ne olacak?

      Rahat edeceğinizi mi zannediyorsunuz?

         Edemezsiniz, hiç şüpheniz olmasın!

            Bunu görmek için mâziye yetmiş ilâ yüzer senelik kesitlerine bir bakın; göreceksiniz!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Nisan 2013 Pazartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Baysungurozan Pazartesi, 15 Nisan 2013

    Şimdi daha berrak görebiliyorum

    Hocam yazınızı okuyunca ortalığa son dökülen bu akıl adamlar,akılsız adamlar,cin fikirliler tantanasının neden yumurtlandığını şimdi daha iyi anladım...Gidişat çok kötü,ABD ve israil kahyası eliyle sert dinci örgütleri karmaşa aracı olarak meydana salmalık gibi attı çok istedikleri Sünni hattını oluşturup coğrafyayı etnik ve mezhepsel itiş kakışa atarak ardından İrana çullanacaklar,Suriye perişan edildi,Türkiye karışınca İrana da çökülür,ve sonuçta illa ki vurulacaktır,onlar da bu dolapları çok iyi biliyordur,bu bütün bölgenin yangın yerine dönmesi demektir,vuruldukları andan itibaren kimbilir neler olacak,Irak,Lübnan ve Suriyeden çok daha büyük lokma oldukları kesin bir şey ağa babalar da bunu bilir ama saldıracaklar olayların gidişi bunu gösteriyor, takiben ne mi olur,sizinde söylediğiniz gibi buyrun Armagedon'a güzel günlere hoş geldik...Eyvah ki adamlar iyice azıttı,sıkışıyorlar sıkıştıkça da doğal olarak daha saldırgan oluyorlar harıl harıl uğraştılarını olaylar teyid ediyor,dananın kuyruğu İrandan kopacak,bu bir felaket olacaktır...Dilerim işler bu seyirde gitmez Türkiyedeki radar ve füze tertibatları mu memleketin başını çok ağrıtacak,Güneydoğu''da kaynayan durumu hiç söylemiyorum bile,memleketin yakın tarihini okuduğum zaman,görüyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti ve bu hatta bütün coğrafya ve üstünde yaşayan insanlar yakın tarihlerinde bu derece topun ağzına gelmedi,bu büyük babaların çok sıkıştıklarını göstermektedir,onların sıkışması demek büyük bir deprem,bir infilak demektir,savaşın patlaması ihtimali 2.büyük savaştan sonraki dönemler içinde en yüksek seviyededir ve öncelikle normal gidişin dışında bir zorlama var bunu farketmemek mümkün değil,babalar çok sıkıştı bu belli oluyor...Dilerim gelişmeler bu yönde gitmesin ama olaylar da finali belli ediyor...Acı tatlı göreceğiz Dünya hali bu,Tarih savaşlar ve anlaşmalar Tarihidir insan insanın kurdudur ve doğanın kanunu bildiğini okur...Hep beraber göreceğiz,yazılarınız ile bilinçlenmeye katkıda bulunuyorsunuz,şu çöp dolu internette bu yaptığınız aslında çok önemlidir bütün bunlar için ve bu mekanı okuyan insanlara düşüncelerini paylaşma imkanı da sunduğunuz için çok teşekkür ediyorum,yazılarınızı her zaman için bekliyoruz,saygı ve sevgilerimle hocam iyi akşamlar.

  • Misafir
    bülent cantürk Pazartesi, 15 Nisan 2013

    mesih

    Zohar’a göre, Mesih yaratılış zamanından sonraki 6000’ci senede gelmiş olmalıdır. Yahudi inancına göre ise 2010 senesi yaratılıştan 5770’inci seneye denk düşmektedir. Hocam o zaman mesihin gelmesi 2230 senesini buluyor.

    Saygılarımla...

    MKD: Teşekkürler, bilmukabele saygılarımla...

  • Misafir
    Evren İşbilen Perşembe, 18 Nisan 2013

    Armageddon

    Değerli Mekâncılar ve Kerem Hoca’m,

    Dünyâda son 12-13 yılda yaşanan “gelişme”ler ( tuhaf olaylar demek daha doğru olur, çünkü gelişme içinde ilerleme ve iyimserlik tınısı barındırıyor) dünyânın bir bütün olarak bir tür tarihî türbülansa girdiğini hissettiriyor. Bu işin belki de milâdı Eylül 2001’deki tuhaf terör saldırılarıydı, ki aslında değişik araçlarla sürdürülen bir dünyâ egemenliği mücadelesinin fedâ’lı bir açılış hamlesiydi.

    Ondan sonraki “gelişmeler”, ABD’nin Ortadoğu’da bölgesel savaşları, geniş Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi, İran’la Batı’nın Soğuk Savaşı, petrol/gıda fiyatlarının tarihî rekor denilebilecek seviyelere tırmanması, bir ölçüde bunun, bir ölçüde aşırı “savunma” harcamalarının sebep olduğu zincirleme ekonomik krizler, dünyâ tüketim “ekonomi”sinin (A. Alatlı’nın turbo kapitalizm dediği) sağduyudan yoksun mantıksızlığının iflâs bayrağı çekmek sûretiyle aşikâr olması, finas-kapital odaklarının kendi aralarındaki mücadeleler, üzerine eklenen 1929 ekonomik buhranı sonrası dünyâyı hatırlatan işsizlik ve buna bağlı olarak neo-faşizmin yükselişi, tıpkı 1914’e giderkenki (1914-2014'e dikkat) gibi dünyâ devletlerinin iki rakip (hâttâ hasım ) bloğa ayrılması, o zamanki Alman İmparatorluğu benzeri, şimdi Çin’in hızlı yükselişi, doğal kaynaklar ve pazarlar için yapılan amansız mücadele, petrol çağının sonunun geldiğinin anlaşılması ama yeni tür enerjilere de bir türlü geçemeyiş, silâhlanma cininin şişeden çıkması, ekonomiyle göbek bağı olan çevre krizinin kendini iyice hissettirmesi bir bütün olarak yumak yumak bir sorunlar bütününün iyice dolaştığını gösteriyor.

    Teknolojiyi kullanan, teknik çözümler, ilk başta çâre gibi görünse de, uzun vâdede zararlı oluyor... Kendi içinde çelişkili bir Teknik -iyimserlik çağının da foyasının çıktığı da artık iyice belli oluyor.

    Ben, hep sanılanın aksine, ABD veya herhangi bir gücün ne bu sorunsalı plânladığını, ne de ortaya çıkan yumağı çözebilecek akıl, bilim, imkân, kaynak ve sağduyuya sâhip olduğuna inanıyorum. Bir kedinin pençe atarak yumağı çözebileceğini sanması gibi bir durum var ortada. Üstelik bu kedi, bir taraftan yumakla oynarken, bir yandan diğer kedilerle pençeleşiyor…

    Aslında kabûl etmeliyiz ki, diğer kediler de bu en güçlü kediye nefes alması için fırsat ve imkân tanımıyorlar. Hele, gözü kara İran kedisi… Önümüzdeki yıllarda bu iki kedi daha ciddi şekilde dalaşacak gibi görünüyor; peki ya diğer ağır sıklet kediler kenarda oturup bekleyecek mi?

    Tabii ki fanatik dindarların/taraftarların beklediğinin aksine, sonunda ne Mesih gelecek ne de Mehdi…Bu beklentiler ve bâzı sapkın kültler/ inançlar durumu daha da saçmalaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayacak. Maalesef, anlaşılan, orta vâdede, meselâ 21. YY ortalarında dünyâ belki de artık insanın insan gibi yaşayabileceği bir yer olmaktan da çıkabilir.

    İlginçtir, geçen yüzyılda, bilim kurgu edebiyatının sık sık işlediği bir tema da dünyânın tahliye edilmesi temasıdır. Bu yıllarda, bir taraftan Dünyâ'da işler kötüye giderken, bir yandan uzayda tarihî denebilecek keşiflerin duyurulması ilginç…Acaba, ara sıra bu tür çıkışlar yapan seçkin bilim câmiasının dediği gibi, dünyâdan umut kesildi de insan türünün sürmesi için başka mekânlar mı aranıyor diye düşünüyorum… Son yıllarda, bir fenomen hâline gelen Titanik filmini (R.M.S Titanic’in batış yılı 1912, yâni bilinen eski Dünyâ’nın uzatma yılları) bir de bu açıdan izlemek gerek…

    1991’de Soğuk Savaş bitirildiğinde yaşanan iyimserlik havasını anımsıyorum; sanki yeryüzünde cennet kurulacak gibi bir hava pompalanmıştı, oysa neredeyse çeyrek yüzyılda geldiğimiz yer belki ’80 li yılların gerilimlerinden bile tehlikeli bir dünyâ…

    Küreselleşmede her şey biribiriyle bağıntılı ama krizi yönetecek bir süper güç/akıl yok, lüks kamaralarda eğlence/dejenerasyon vur patlasın çal oynasın, ortalarda hafif bir endişe, acaba ne olacağız kaygısı, alt katlarsa geminin su aldığını kendi hayat tecrübeleriyle görüyorlar...

    Benim gördüğüm manzara-i umumiye budur...

    Umarım yanılırım...

    Bütün mekâncılara selâmlarımla,

    Evren İşbilen.

    MKD: Teşekkürler Sevgili Evren, bakalım neler olacak...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 23 Ağustos 2017