Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in ahmet altan

Posted by on in Politik

Geçenlerde görev şehidimiz merhum Barış Manço ile Cem Karaca’nın kardeş olduğu iddiası şok bir gelişme olarak gündeme oturmuştu ya!

Esas benim büyük bir bombam var, iyi haber alan kaynaklardan öğrendiğime göre, büyük âlimimiz ve mütefekkirimiz Prof. Mehmet Altan ile Karl Marx’ın kardeş oldukları ortaya çıktı!

Her ne kadar Karl Heinrich Marx (okunuşu: Karl Haynrih Marks) (5 Mayıs 1818 Trier – 14 Mart 1883 Londra) arasında, yâni 19. Asır’da yaşamışsa da, bu kardeşlik tezini asla çürütmemektedir.

Önce hazretin âile hayatını hayatını hülâsa edelim:

Karl Marx, bir Prusya baronunun eğitimli ve güzel kızı ile evlenir. Marx ve Westphalen âilelerinin istememesi yüzünden bu beraberlik önceleri saklı kalır, daha sonra gene de evlenirler. Âile, 1850’li yıllarını sefâlet içerisinde Londra’nın Soho semtinde bulunan üç odalı bir evde geçirir (burası hâlen de Londra’nın sefahat merkezidir).

Marx ve Jenny’nin bu yıllarda dört tâne çocuğu olur, daha sonra Jenny üç çocuk daha doğurur, fakat yedi çocuktan sâdece üç tânesi hayatta kalarak ergenliğe erişebilir (bu 3 çocuktan 2’si ise olgunluk yaşlarında intihar etmiştir).

Manchester’da âile işini yürütmekte olan Engels, bu yıllarda Marx’ın en büyük maddî destekçisi olur. Bu Mevlânâ ile Şems’i aratmayacak sâdık dostluk ve fedakârlık her türlü takdirin ötesindedir…

Sözüm ona New York Daily Tribune’de muhabir olarak çalışan Marx, buradan da bir miktar ücret alır ve hayatı boyunca kazandığı tek para da budur; emeği takdis eden bu Yeniçağ peygamberi, hayatı boyunca beş kuruş kazanmamıştır!

3299 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Ahmet Altan isimli Hayırlı Evlât, Büyük Selânik isimli bir şâheserle Can Dündar’ı da, Vamık Volkan’ı da sollamış; önce yazıyı paylaşalım (tashîfâtı tashîhât benden)…

***

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemâl, Selânik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi Cumhuriyet’i kurduğunda. Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

Etiketler: ahmet altan
3850 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Muhterem pederlerinden mülhem, bayrağı tâ arşa kadar taşıyan The Altan Brothers ekibinden Ahmet olanı şunları yazmış geçenlerde (perişan hâldeki imlâsını düzelttim):

***

Korkuyla parçalanmak. Ahmet Altan

Türkiye bitmez tükenmez korku krizleri geçiriyor.

Biz, o kadar uzun zamandır bu krizlerle yaşıyoruz ki artık bunları "normâl" sanmaya başladık,nasıl tuhaf bir hâlet-i rûhiye içinde yaşadığımızı anlayabilmek için başka ülkelere gitmemiz,oradaki insanların doğal davranışlarını görmemiz ve insanlardan yayılan o özgürlük havasını solumamız gerekiyor.

Bu ülke neden böyle bir hastalığa tutuldu?

Neden bütün dünyânın ona düşman olduğuna ve onu "bölmek" istediğine inanıyor?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri hiç bölünmediğine göre, bu hastalığın başlangıçnoktasını Osmanlı'da aramamız gerektiğini anlıyoruz.

Osmanlı'nın işgal ettiği toprakların tümü "asıl sâhipleri" tarafından geri alındı.

Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden kopardı.

İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sâhiplerine geridönmesiydi.

Silâhla aldığımız yerleri silâhla koruyamadık.

Zâten bu mümkün değildi.

Tarih boyunca bunu kimse yapamadı.

Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silâhla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iâde ettiler.

İngiltere ve İspanya dışında kimsenin pek sorunu kalmadı.

İspanya'nın "Bask bölgesi", İngiltere'nin de "İrlanda" ile yâni "isimleri yabancı olan bölgeleriyle" dertleri vardı, bunları önce silâhla çözmeye çalıştılar, olmayınca barışçı bir yol buldular.

Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?

Bu korkunun kaynağı ne?

Bizim, "Kuzey Irak" veya "Güneydoğu" gibi coğrafî terimlerle andığımız bölgenin gerçekadının Osmanlı'da "Kürdistan" olması belki.

Değil Güneydoğu'ya, bize âit olmayan Kuzey Irak'a bile "Kürdistan" denmesine tahammül edemiyoruz.

Bir başka ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin topraklarından "Kürdistan" diye söz etsetepki gösteriyoruz.

Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan.

Çünkü orada Kürtler yaşıyor.

Sanırım, toplum ve devlet, "bilinçaltında" oranın "başkalarına âit olduğuna inandığı" için obölgenin de ayrılacağından endişe ediyor (MKD: Romantik çocuk bilinçdışı denmesi gerektiğini bilmiyor).

Bu endişe o boyutta ki, bütün hayatını Türkiye'nin yasaklarla yaşayan bir ülke olmasına adamış bir darbeci bile "eyalet" düzeninden söz etse onu "bölücülükle" suçlayabiliyoruz.

Eyalet düzenine geçersek Kürtler ayrılacak bize göre (MKD: Yok canım, biz hezeyan ediyoruz). Devletler, binlerce yıllık alışkanlıklarıyla toprak kaybetmek istemezler, bunu biliyoruz. Ama hiçbir devletin kendisine âit olmayan toprağı silâhla elinde tutamadığını da biliyoruz.

Bunu bilmemize rağmen sürekli olarak silâhla, baskıyla, yasakla Kürtler'i Türkiye'nin parçasıolarak tutmaya çalışıyoruz.

Neredeyse bütün varlığımızı, bütün enerjimizi, dünyâyla ilişkilerimizi "Kürtler Türkiye'den ayrılacak endişesi üzerine inşa ediyoruz.

Bu endişe, Türkiye'ye para, zaman, enerji kaybettiriyor.

Kürtler de Türkler de özgürlüklerinden oluyor (MKD: "Maşallah oğlum Ahmet, sen bu yolda devam et diyeceğim de, biliyorum ki memleket kendini toparlarsa bu adam gene"dönecektir).

Sürekli bir gerginlik yaşıyoruz.

Mutsuzluk hayatın her yanına nüfuz ediyor.

Bu "ayrılma korkusu" Türkiye'yle dünyayla arasına giriyor, içerde âdil (MKD: âdilce veya âdilâne olacak) bir hayatı bu korkuyüzünden yaratamıyoruz, bu korku yüzünden hukuku zedeliyoruz, bu korku yüzünden devlet kendi yasalarını çiğniyor.

Bu korku bizi mahvediyor.

Bana sorarsanız, "ayrılmanın" yaratacağı herhangi bir kayıp varsa, ondan çok daha fazlasını"ayrılma korkusu nedeniyle kaybediyoruz.

Bu konuyu da bir türlü açıkça, akıl ve mantık ölçüleri içinde konuşamıyoruz.

Bir toplum, bu çağda böylesine büyük bir korkuyla yaşayamaz.

Bu korkunun bedelini de dünyânın en zengin toplumu bile ödeyemez.

Gerçeğe gözlerimizi yummak yerine artık sorunumuzu açıkça konuşmak daha iyi olacak sanıyorum. Türkiye, Kürtler'in bu devletin ve toplumun parçası olarak kalmasını istiyorsa, bu ülkede Kürtler'le Türkler'in aynı haklara sâhip olmasını sağlaması, Kürtler'in kendini ikinci sınıf vatandaşgibi görmesini engellemesi gerekiyor (MKD: Devletlû'nun ifâdesiyle, "yesinler seni". Bu memlekette Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakan olan Kürtler'in isimlerini bal gibi biliyor da, salağa yatıyor).

Baskıyı, yasağı ortadan kaldırmalıyız.

Türkiye bütün vatandaşlarına aynı hakları verirse, bu ülkedeki Türkler bilinçaltlarında "bizülkenin asıl sâhibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir" inancını bilincine çıkarıp buinancın tuhaflığını anlarsa bu sorun çözülür (MKD: Gene "bilinçaltı" saçmalığı).

Korku, korkulan şeyin gerçekleşmesinden daha büyük bedel ödetiyor Türkiye'ye.

En ucuzundan "hâinlik" suçlamalarıyla, bunu görmeyi, bunu tartışmayı engellemek toplumun lehine olmuyor.

Herkesin susmasını istiyoruz.

Susmak gerçeği değiştirmeye yetmiyor.

İnsanlar ölüyor, yasaklarla bütün ülke hapishâneye dönüyor.

Korku, karanlık bir kâbus gibi üzerimize çöküyor.

Bölünme korkusuyla, bölünmenin yaratacağını sandığımız zarardan daha büyük bir zarar yaratıyoruz.

Artık yeter bence.

Her şeyi açıkça konuşalım.

Korkularımız yüzünden işler öyle sarpa sardı ki Evren bile "acaba federasyon mu yapsak" demek zorunda kalıp "hâinlikle" damgalandı. 

Korku, korkulandan daha çok zarar verdi bize.

Şimdi korkudan kurtulmanın zamanı.

Bunun, en azından benim bilebildiğim, tek yolu da konuşmak.

Ülkenin geleceğini konuşmanın "ihanet" sayılmayacağını anlamak.

Susmak bizi karanlığa itiyor.

Bölünmeyelim derken gerçeklerin atında ezilerek paramparça olacağız.

Sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar, devlet içinde üste itaatsizlikler, hukuksuzluklarlao korkunç parçalanma da zaten kendini göstermeye başladı.

Bunu istememe hakkına sâhibiz.

Ve istememeliyiz.

***

Değer Erbora da ona şöyle cevap vermiş:

Sayın Ahmet Altan,

"Korkuyla parçalanmak" adı altında bir makale yazmışsınız. Okudum, üzüldüm. Kendim için değil, ülkem için de değil, sizin için üzüldüm (MKD: Bu adam için üzülme be dostum). Bu yaşa, bu şöhrete ulaşıp da dünyânın diline destan olmuş Kurtuluş Savaşımız'ın nedenlerini hâlâ kavrayamamış olmanız, sizin için gerçekten üzücü bir durum.

Diğer ülkelerdeki özgürlük havasını solumamız gerektiğini tavsiye ediyorsunuz. Oralara gidip özgürlük havası soluduğumda alacağım koku, kesinlikle sizinkinden farklı olacaktır. O havayı soluduğumda sizin aksinize ben, bu ülkelerde diğer ülkelerce sınırlanmamış veya yasaklanmamış sanayi ve tarım üretimi sâyesinde var olan ekonomik özgürlüğün kokusunu duyarım. Mâliyesi IMF'ye teslim edilmemiş, boğazına kadar borca batmamış, üretmeden tüketmeye zorlanmayan, borç ödemek bahanesi ile kamu kuruluşlarını üç kuruşa satmayan, göz göre göre bankalarını yabancılara kaptırmayan ülkelerin mâlî özgürlüğünün mis gibi kokusunu içime çekerim.

Tahkim yasaları ile kirlenmemiş hukuk özgürlüğü, kim bilir ne güzel kokar. Askerî alanda özgürlük, silâh ve donanım konusunda başka ülkelere, hâttâ tek bir ülkeye bağlı olmamanın kokusu da çok güzeldir eminim. Oysa sizin özlem duymakta olduğunuz ve güzel olduğunu sandığınız o koku, bu ülkelerde kimine tanınan kimine tanınmayan, o çifte standartlı ifâde özgürlüğünün pis kokusudur. Sayın Altan, bu ülkede ifâde özgürlüğü, hakaret sınırları dışında kalmak koşuluyla sonuna kadar mevcuttur. Alaylı bir şekilde gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Hiç gülümsemeyin çünkü bu gerçeği siz bile çarpıtamazsınız. Bakın, siz bu ülkede istediğiniz gibi yazıyor, konuşuyorsunuz, dokunan yok (MKD: Taraf gazetesi denen paçavrada herkese, her kuruma sürekli hakaret ediliyor).

Düşüncelerinize katılmayan bizler tarafından eleştiriliyorsunuz ama siz yine de özgürce konuşabiliyorsunuz. Oysa o özgür dediğiniz, pek bir özendiğiniz bâzı ülkelerde "Ermeni Soykırımı bir yalandır, Türkler soykırım yapmamıştır" diyeni içeri tıkıyorlar. Siz bu gerçeğin bal gibi de farkındasınız ama nedense dile getirmiyorsunuz. Onun yerine ülkemizin korku hastalığına tutulduğunu söylemeyi yeğliyorsunuz. Bu hastalığın tıptaki adı paranoyadır ve bu hastalığa yakalananlara da paranoyak derler. Bunun bir de tersi var ama. Bu kadar rahatlık ve ilgisizlikten kaynaklanan hastalığa da yine aynı tıpta şizofreni diyorlar. Bilgilerinize sunarım.

Şu, ne kadar tâlihsizce bir cümledir: "Osmanlının işgâl ettiği toprakların tümü 'asıl sâhipleri' tarafından geri alındı. Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden koparmış. İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sâhiplerine geri dönmesiymiş.

Bu satırları yazan, ilkokul mezunu, hayatında tarih okumamış biri olsa anlayacağım ama bu satırlar sizin eğitim seviyenizdeki bir insana hiç yakışmıyor.

Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden kendi başına mı koparmışlar? Bir kere "Yunanlı" diye bir şey yoktur. Yunan halkı, Yunanistan'da yaşar. Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, ya "Yunan" diyebilirsiniz yâhut Yunanistanlı. Yunanlı diye bir şey yoktur. Dil bilgisi "sıfır". Tarih ise "eksi" (MKD: nâkıs).

Yunanlar'ın, tarihte Türkler'le yapıp da, kazanmış oldukları tek savaş yoktur; her seferinde bozguna uğramışlardır. Ama her ne hikmetse, savaşı kazandığı hâlde, masada toprağı kaybeden hep Osmanlı olmuştur. Yunan'ın arkasında İngiliz gücü olmasa mümkün müdür bu, sorarım? Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı kendi başlarına mı koparmışlardır? Yoksa ikide bir ayaklanıp, doğal olarak da Osmanlı'dan müdahale gördüğünde, "Yetişiiiin! Müslümanlar, din kardeşlerinizi kesiyorlar!" diye yaygara koparıp, Rusya'nın desteğini mi sağlamışlardır? Peki, Rusya, bu desteği babasının hayrına mı vermiştir? Araplar Arabistan'ı kendi çabaları ile mi yoksa İngiliz altınları ile mi Osmanlı'dan koparmışlardır? İngiliz, Fransız, Mezopotamya topraklarında ne arıyordu? Tabii ki, bugün ABD aynı topraklarda ne arıyorsa, onu!

Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silâhla aldıkları toprakları sonunda sâhiplerine iâde ettiler ama bir farkla. Onlar o toprakları alırlarken, kimi oraların halkını yok etti, kimi de sonuna kadar sömürdü. O topraklardan çıktığında geride açlık, hastalık, sefâlet ve ölüm bırakarak çıktı. Osmanlı ise silâhla aldığı topraklarda kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmadı; sâdece vergi aldı, o yüzdendir ki Osmanlı topraklarında milliyetçilik kavgaları bu kadar güçlü olabildi. Osmanlı yönetiminde Bulgar, Bulgar olarak; Sırp, Sırp olarak; Arap, Arap olarak kalabildi. Peki ya bir Raundalı'ya, Cezayirli'ye ne oldu?

"Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki"?

İngiltere ve İspanya neden korkuyorsa, ondan! Üstelik onları bölmeye, içlerindeki halkları kışkırtmaya çalışan da yok.

Osmanlı'da bölgenin adının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan sömürgeci toplumlara karşı ulu önder Atatürk'ün önderliğinde Türk'ü ile, Kürt'ü ile, Çerkez'i, Lâz'ı, Arnavut'u ile omuz omuza bir kurtuluş savaşı vermiş olmamızdır. Türkiye Cumhuriyeti'ni birlikte kurmamızdır. Aramızdaki farklılıklar değil, benzerliklerdir. Ama bugün olduğu gibi o gün de vatanını seven kadar, düşmanla işbirliği yapıp, ülkesine ihanet eden vardı. Bugün de benzerliklerimiz yok edilip, farklılıklarımız öne çıkarılmak isteniyor.

"Değil Güneydoğu'ya, bize âit olmayan Kuzey Irak'a bile 'Kürdistan' denmesine tahammül edemiyoruz". Demek öyle, Sayın Altan. Peki, lûtfen söyler misiniz Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı gün, Musul ve Kerkük kimin elindeydi? Antlaşma kurallarına aykırı olarak, ateşkes sonrası hangi ülke tarafından pervâsızca işgâl edildi? Lozan Antlaşması'nda çözüme bağlanamayan bu sorun, Birleşmiş Milletler Cemiyetine intikal ettirildiğinde, hangi ülke tarafından, kimlerle işbirliği yapılarak aleyhimize çözümlendi? Efendim? İngiltere mi? Şeyh Sait mi? Sâhi mi? (MKD: ABG askerleri ilk iş olarak nüfus müdürlüğünü basıp Türkmenler'in kayıtlarını yok ettiler, Kerkük Türkmen şehriyken alenen Kürtleştirildi. Ahmet bunları bilmez mi? Bilir ama işine gelmez).

Biz, döndürülen onca dolaptan sonra bu bölgeyi Irak'a bıraktık. Artık ortada bir Irak olmadığına göre... Gördüğünüz gibi, sandığınızın aksine bölgede söz sahibi olmamız için her türlü nedenimiz var. Yıllardır sayısız can alan terör organı burada besleniyor, korunuyor ve palazlanıyor. Hâlâ can almaya devam ediyor. Üstelik adına "Kürdistan" değil, "Güney Kürdistan" deniyor. Sayın Altan, bu ülkenin adı Güney Kürdistan ise, bunun Kuzeyi neresi? "Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan. Çünkü orada Kürtler yaşıyor". Orada Türkler de yaşıyor, Sayın Altan. Üstelik bölgedeki Kürt nüfusu arttırabilmek için oluk oluk para dökülecek kadar çok Türk yaşıyor. Cümlenizin devamında, sözüm ona alay ederek yaptığınız "bölücülük suçlaması edebiyatı da içler acısı. Bizim elimizde içinde bulunduğumuz tehlikenin belgesi olarak, koca bir tarih var; sizin elinizde ne var Sayın Altan?

Ayrılıkçılık bir korku değil, yeni uydurulmuş haritalarla belgelenmiş bir gerçektir. Bu toplumun da sorunu iddia ettiğiniz gibi bölünme korkusu değil, plânlı, programlı, yüksek ödenekli bölme çalışmalarıdır. Bu ülkede Kürtler'in Türkler'le aynı haklara sâhip olmadığını iddia etmek için insanın gözünü, kulağını kaybetmiş olması gerekir. Bir Kürt bugün bir Türk'ün sâhip olduğu her hakka sâhiptir. Meclise bakın, Kürt milletvekillerinin sayısını bir hesaplayın isterseniz. Danışmanları da saymayı unutmayın bu arada (MKD: Ayrılıkçı Kürtçü Parti bir yana, Arap Kürt Partisi yeter). Ancak parmak hesabı ile sayamazsınız, size hesap makinesi gerekir. Bu ülkede bir Kürt milletvekili mi olamıyor, başbakan mı olamıyor, başbakan danışmanı mı, yoksa cumhurbaşkanı mı olamıyor? Giremediği şehirler mi var? Belli mahallelerde toplanıp, aşağılanıyor mu? Okullara, belli yerlere girme, belli iş kollarında çalışma yasağı mı var (MKD: Tersi vâki. Kürtler'in egemenliğindeki hiçbir yerde bir Türk dükkân açamıyor)? Bu toplumun, bu devletin ona sağlamadığı ne var? Bu mu ikinci sınıf vatandaş? Ha, "yüksek makamlara gelen, zengin olan Kürtler hep aşiret reisleri, ağalar, diğerleri yokluk içerisinde" derseniz anlarım. Ama onun da hesabını topluma ya da devlete değil aşiret reislerine sormanız gerekir. Gerek ulu önderimiz Atatürk, gerek İnönü, gerekse Ecevit, zamanında çok uğraştı bu sorun ile ama çözülemedi. Çözülmesi, bâzı şarlatanların işine gelmedi çünkü. Atatürk'ün ölümünden sonra, onun çizgisinden sapılmamış olunsaydı belki çok şey farklı olabilirdi ama olmadı. Câhil bırakılan halk ağası için doğup, ağası için yaşayıp, ağası için çalışıp, ağası için ölmeye devam etti. Asıl bu sorunu konuşmaya ne dersiniz?

Şimdi Kürt halkının biraz geçmişine biraz da özelliklerine bakalım dilerseniz.

Tarihte hiçbir zaman kendi başına bir devlet olmamış, hep başka ülkelerin egemenliği altında yaşamış (MKD: ve Batı'nın desteğiyle hep arkadan vurmuş).

Dil özgürlüğünden bahsediliyor. Diline bakıyorsunuz biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe; oluyor sana Kürtçe (MKD: Birbirini anlamayan yedi lisancık var, birini öne çıkardılar).

Bir alfabesi yok; yazılamıyor. Bunu da mı Türkler engelliyor Sayın Altan?

Kendilerine âit bir kültürleri yok. En büyük bayramları bile, Türkler'in artık kutlamayı bırakmış oldukları bayram.

Bunlar bir ulus olabilmenin gerekleri ama gelin görün ki, hiç biri tam değil, hiç biri sâdece onlara âit değil. Neyse, bu bizim değil, yoktan bir ulus yaratmaya çalışanların sorunu. Ama olmayan şeyin, özgürlüğünü tanımamakla suçlanmak kabul edilir şey değil. "Biz ülkenin asıl sâhibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir gibi bir inanç da tamamen sizin ve o yoktan ulus yaratmaya çalışanların uydurmasıdır".

Asıl sorun, bâzı ülkelerin yöneticileri ile kendine aydın diyenlerde Sayın Altan. Biliyor musunuz ki, bugün birbirine diş bileyen iki ülkenin halkı, İran ve İsrailliler, Antalya otellerinde aynı çatı altında, hiç sorunsuz bir arada tatil yapıp, huzur içinde, kavgasız, dövüşsüz yaşayabiliyorlar? Bu ne demektir? Bu, gerçekte halkların birbiri ile bir derdi yok demektir. Bâzı ülke yöneticileri ile sözde aydınlar ortalığı karıştırmasalar, bu dünya üzerinde insanlar kardeşçe, huzur içinde yaşayıp gidecekler demektir. Asıl tuhaf olan, bu mümkünken, buna izin verilmemesidir.

Kimsenin susmasını istemiyoruz. Herkes konuşsun ama yalan konuşmasın, gerçekleri saptırarak konuşmasın. Halkın eğitimsizliğinden yararlanmaya çalışarak konuşmasın. Evren "acaba federasyon mu yapsak" demek zorunda mı kaldı yoksa zorunda mı bırakıldı?

Malûm "bizim oğlan" emekli oldu ama bâzı görevlerin emekliliği yoktur.

Korku insanı dinç tutar, düşmanla işbirliği yapanlara karşı uyanık kılar. Bizim kurtulmamız gereken "korku değil "işbirlikçiliktir. O işbirlikçiler ki; ülkelerini içeriden çürütüp, çökertirler.

O sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar; sakın çökertilen tarım ve sanayimiz, her geçen gün artan işsizliğimiz, bir türlü engel olamadığımız yolsuzluklarımız, gazete ve televizyon programları ile yok edilen ahlâk anlayışımızdan olmasın?

Bunu istememe hakkına sâhibiz.

Ve istememeliyiz.

Değer Erbora
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.   

***

Eklenecek fazla bir şey yok.

İstiklâl Marşımız "Korkma" diye başlar.

The Altan Brothers'tan Ahmet olanı da, bu yazıya göre, biraz milliyetçi de olmuş zımnen.

Komiklikten öte yâhu.

Sevgili The Altan Brothers, bu memleket ve dünyâ sizden çok şey bekliyor. Hele böyle sosyal psikolojik tahlillerinize muhtacız, azıcık gülmek için tabii.

Tıpkı eski Ülkücü, yeni köklü sol gelenekten geometrik arkadaşım Hâlit Kakınç gibi; o da bugünkü yazısında lâikliğin tehdit altında olduğunu düşünenlere paranoya teşhisi koymuş, Atatürk milliyetçiliğinin de gerekli olmadığını yazmış. Ah Hâlit ah, ben senin için ne teşhis koyduğumu biliyorum da, pek çok sebepten dolayı açıkça yazamam!

Bu arada, Serdar Akinan da Akşam'a geri döndü ama kafası hâlâ çok karışık ve polise taş attığı için tutuklanan çocuğun ileride PKK'lı olacağını yazmış! Birisi bu beyefendiye EKT mi yaptı ve yan etkilerini mi yaşıyor, yoksa nereye giderse oralı olup bütün ideologyası mı değişiyor!

Son Gâzi Mustafa Şekip Birgöl hakkında ayrıca yazacağım; önce filmini seyredeyim. Mustafa rezaletinden sonra belki içim açılarak ağlarım. Şimdilik Allah'tan rahmet ve O'na dönüş diliyorum kendisine; cennet kesmez onu.

Ne demek mi? Yûnus'u hatırlayalım:

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç hûri
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek seni

Haydi, bugünlük bu kadar.
     Herkese sevgiler.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 14 Kasım 2008 Cuma

2738 kez okundu
0