Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in aldatma

Posted by on in Genel

Evliliği zedeleyen temel problemler nelerdir?

O kadar çok şey sayabilirim ki… Sadakatsizlikten tutun da, taraflarda birinin sigara kullanırken, diğerinin ağzına bile almaması gibi pek çok şey sayılabilir. Aşkın bir ömür boyu sürebileceğini ama şehvetin elbet zamanla azalacağını unutmamak gerekir!

Sadakatsizlik illaki heteroseksüel olmak zorunda değildir. Meslek hayatımda homoseksüel pek çok aldatma veya bir gecelik ilişkiye de rastladım. Böyle bir hastamın oğlu da homoseksüel olmuştu. Adam iyice gemi azıya almış ve sürekli olarak eve gay (Adana’da hâlâ “top” gibi lâkaplarla anılır) alıyordu. Bir gece dört beş yerinden bıçakladılar ve oracıkta vefat etti. Karısı da bir süre Avustralya’ya kaçtı; daha sonra anavatanına döndü ve ilaçlarını alması ve psikoterapisi 2 seneden fazla sürdü. Oğluyla da görüştüm. Kendiyle barışık, kız gibi ama ne yaptığını bilen 16 yaşında, yeşil gözlü bir oğlandı. Daha sonra hayatına homoseksüel olarak devam etti. Mutlaka prezervatif kullanmasını tembihledim. Hâlen çok iyi durumda…

Evlilikte sağlıklı iletişim kurabilmenin yolları nelerdir?

Her şeyden önce dostluk, empati (eşduyum) ve saygı çok önemlidir. Saygının kaybı, ilişkiyi de zedeler ve bir süre sonra bezginliğe, tahammülsüzlüğe yol açar. İnsanlar birbirlerini eskitip tüketmeden (burneout) yaş almayı bilmelidir. Bu “Tükenmişlik Sendromu” da denen bu tablo depresyondan farklıdır. İlk defa Herbert Fraudenberg tarafından, 1974’te tanımlanmıştır. Nadiren antihistaminikler /msl. Hidroksizin: Atarax) veya benzodiyazepinler (kısa etkililer ama fazla uzatmadan: alprazolam [Xanax] veya benzerleri) verilir.

***

Daha ziyade Kısa Süreli Krize Müdahale tekniği uygulanır. Bitkinlik, güdülenme kaybı, sıkıntı, hatalı Ego Savunma Mekanizmaları kullanma tipiktir. Zamanla hafıza sorunlarına ve depresyona, psikosomatik hastalıklara kadar pek çok şeye yol açabilir. Kişi kendini alkole, diğer maddelere veya paradoksal olarak aşırı çalışmaya verip, bir işkolik hâline gelebilir.

Evlilik yorgunluğu nedir?

Metal yorgunluğu gibi bir şey bu... Her şey gibi evlilik de emek, fedakârlık ve dostluk paylaşımı gerektirir. Hele evde bir hasta veya bakıma muhtaç kişi varsa- ki ben bunu çok yaşadım, Neslim de hemen hemen aynı şeyi deneyimlemekte, işbirliği ve dostluk şart. Emek verilen, sevgi suyuyla nemlenen, gülle taçlanan ve arada da şehvetle taltif edilen evlilikler yürür.

Asperger Sendromlu kocası olan genç ve güzel bir hanım hastamın vardı. Adam o kadar duygusuz, ilgisiz ve lakayttı ki, sonunda kadıncağız adamı boşadı; çocuklarına da, babasına da kendisi bakmakta. Tabii ki ilaç ve psikoterapi ile yardım alıyor. Boşandığı kocası da yaşam koçlarına, oralara buralara gidiyor! Asperger Sendromlu erkeklerin karıları genellikle depresif veya, en azından, umutsuz ve bedbin olurlar; hele duygusal kişilikleri varsa…

***

Evlilik yorgunluğu ne tür sorunlara yol açar?

Bir hastamdan örnek vereyim: Sürekli olarak hayat kadınlarıyla karısını aldatan bir adam vardı. Bir gün gene otele bir fahişe atmış, ücretini ödemiş, işi yoluna koymuştu; sevişiyordu anlayacağınız. Karısı birden oteli basıp dördüncü kata çıkıp, 412 numaralı otelin kapısını çalmış, adam da gaflete düşüp açmıştı. “Vah namussuz, şerefsiz” diye bağırmakta olan karısına bir an için bakan adam derhal “defol şirret karı, kimsin sen? Sapık mısın? Hırsız mısın, tanımıyorum seni” diye bağırmıştı. Kadın şaşkına dönmüş. Ön kapıdan yürüyerek kocasının ofisine seğirtmişti. Adam orta yaşlı bir mimardı. Sekreterler ve bütün diğer personel tembihli oluğu için, karısı içeri daldığında şunu görmüştü: Bacaklarını masasının üzerine atmış, purosunu yakmış, kahvesini içen Kocası… Elbisesinin rengi de tutmuyordu tabii ki. “Bir daha beni iş yerimde aklın sıra basıp da, el âleme rezil etme, boşarım ha” deyince, kadın daha hiç ağzını açmamıştı. Sonradan devamlı olarak bu işleri yaparken HIV kaptı adam ve uzun süre tedavi gördü. AIDS olmamayı başarmıştı ama artık cinsel gücünü de kaybetmişti. Uzun süre ikisine de antidepresan verdim. Adama, ayrıca, hipnozla Bağışıklık Sistemini güçlendirmek ve bir türlü terk edemediği sigarasından kurtarmak için yardımcı oldum. Şimdi epey ihtiyarladılar ve kötü şeyleri unutuyor, güzel günleri yâd ediyorlar.

***

Evlilik yorgunluğunu önlemek için neler yapmak gerekir?

Monogamik (tek kadınla yapılan) evliliklerde arada bir gül almak, iltifat etmek, yemeğe çıkmak, dozunda ve maddi imkânları aşırı zorlamadan sosyal faaliyetlere katılmak en doğrusu; kadınlar doğum günlerinin, evlilik seneidevriyelerinin hatırlanmasına pek önem verirler… Tibet gibi poliandrik memleketlerde ise iş daha karışık. Erkeklerin çoğu râhip olduğu için, kadınlar birkaç erkeğe karılık yapıyorlar.

Evlilik yorgunluğundan kurtulmak için neler yapmak gerekir?

Tatillere çıkmak (bizim son Viyana seyahatimiz fıkra gibiydi ama olsun, Mozart’ın müzesini seyredip, güzel de bir konser temaşa ettik),

Evliliğinde duygusal uzaklaşma hisseden kişi ne yapmalı?

İlk hamleyi karşıdan beklememeli ve bir kısır döngüye yol açmamak için, önce kendisi aramalı. Her türlü çift için geçerli bu.

Evlilikte fikir çatışmaları ne zaman başlar?

Feodal yapılarda daha ilk gün ama genellikle kadın gıkını çıkaramaz. Modern zamanların hayatında ise “kim kime dum duma” bir tabloya sık rastlar olduk.

***

Evlilikte çatışmalarla başa çıkabilmek için hangi becerilere sahip olmak gerekir?

Zeki olmak, bunu akla dökebilmek ve küçücük ipuçlarını veya detayları değerlendirerek, tam bir işbirliğine girmek şart. Diğerkâmlık (altruism) ve fedakârlık kime düşüyorsa, hemen o rolü kapmalıdır.

Evlilikte fikir uyuşmazlığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülür?

Konuşarak, suhuletle (yumuşaklık, nezaket) ve zarafetle… Dayak, sövme, can acıtma çağdışı şeylerdir. Sadece öfkeyi, hattâ kini arttırır. Eğer bir türlü olmuyorsa, bizler ne güne duruyoruz ki? Açıp telefonu randevu alabilirler…

Evlilikte kavga etmeden tartışmanın yolları nelerdir?

Medeni (uygar) olmak; dinlemeyi bilmek, karşısındakinin sözünü sonuna kadar sabırla dinlemek ve övgüde zengin, eleştiride fakir davranabilmek…

Erken yaşta evlenmek ne gibi sorunlara yol açar?

Kırsal kesimde bardal, beşik kertmesi ve benzeri töreler yahut âdetlerle çökerken evleniyorlar. Bizler, kent-soylu yaşayan insanların elleri iş tutmadan, kariyerlerinde bir yerlere gelemeden ve sosyal zekâları yeterince gelişmeden evlenilmesine sıcak bakmıyoruz. Bu da erkeklerde 30-35, kadınlarda 25-30 yaş arası demek…

***

İdeal eş ne gibi özellikler taşır?

Bu çok izafi (göreceli) bir şey... Herkesin huyuna, kişilik özelliklerine göre değişir. Tanışmak şerefine nail olduğum ve tam anlamıyla bir filozof olan Cloninger, Zarardan Kaçınma, Sebatkârlık, Yenilik Arama ve Ödül Bağımlılığı şeklinde dört temel huy tarif etmiştir. Bunu da evrimsel psikoloji yoluyla, hem hayvanlarda, hem insanlardaki gözlemleriyle tespit etmiştir.

İşbirlikçilik, Kendini Yönetme ve Kendini Aşma şeklinde de üç ana Karakter tanımlamıştır.


İşte, eşlerin hangi temel huyları ve/veya karakterleri taşıdıkları; keza hangi kişilik gruplarından oldukları da çok önemlidir. Cıvıl cıvıl kendini aşma meraklısı birisiyle, hımbıl, tembel, evinden çıkmaktan hazzetmeyen birisi tabii ki anlaşamaz!

Evlilik eşlerin karakterinde değişime yol açar mı?

Hayır, ama kişilik gelişimi ömür boyu süren, dinamik ve faal bir süreçtir Onu etkiler. Böyle 30-40 sene evli kalanların davranışları ve tipleri bile birbirlerine benzemeye başlar…

Evlilikte eşler arası ilgisizlik nasıl önlenebilir?

Gene aynı şeyler: Empati, sevecenlik, hüsnüniyet ve samimiyetle. Parayla sevgi satın alınamaz.

Evlilikte eşlerin birbirlerine güvenmemesi ne gibi sorunlara yol açar?

Temel Güvenlik İhtiyacı sarsılır ve her iki taraf da diğerine sürekli şizo-paranoid (içine kapanmış, kötülük bekler) bir tavırla yaklaşmaya başlar.

Evlilikte güvensizlik problemi nasıl çözülür?

Eş, dost, akraba desteği iyidir de, insanlar lâf taşımayı ve dedikodu etmeyi pek severler. Eğer işler sarpa sarıyorsa, mutlaka profesyonel yardım alınmalıdır.

***

Evlilikte eşleri aldatmaya yönelten etkenler nelerdir?

Yalnızlık, kişilik sorunları, tatminsizlik… Keza Bipolar (Manik Depresif) hastalar, Mani yani Taşkınlık dönemlerinde bunu çok yaparlar ama cezai ehliyetleri yoktur. Erotomani gibi hastalılarda da bunu görüyoruz.

Aldatıldığından şüphelenen eş ne yapmalı?

Eğer mümkünse önce sessiz kalıp bir araştırmalı, sonra da eşiyle sakince konuşmalı. Bunlar kesmiyorsa, iş detektif tutmaya kadar gidebilir. Bilhassa cep telefonlarındaki whats up mesajları, silinmemiş e-mailler veya ceketin cebinde unutulmuş bir telefon numarası önemli ipuçlarıdır.

Aldatılan eş ihanetin etkilerinden nasıl kurtulur?

Kişiye, ilişkinin tarzına, mazisine ve beklentilere; keza sosyo-ekonomik ve kültürel duruma göre bu çok değişiyor. Ama hemen daima bir kırgınlık, ilerlerse de depresyon ortaya çıkıyor.

Evlilik ihanete rağmen sürdürülebilir mi?

O kadar çok örneğini biliyorum ki… Bilhassa sanat camiası (ama yozlaşmış olanlar) arasında bu çok yaygındır. Seneler önce bana iki çift gelmişti; tipik “entel-dantel” denen (çok şey bilirmiş gibi davranıp da, aslında pek kültürlü olmayan, parlak cilalı kişileri kastediyorum) iki karıkocaydı. Meğer senelerdir her iki taraf da diğerinin eşiyle yatıyor ama bunu bilmezmişçesine davranıyorlardı. Bol içki ve esrar tüketimi de cabasıydı. Birkaç sene terapiye gelip kayboldular.

Eşlerin aile yapılarının farklı olması evlilikte ne tür sorunlara yol açar?

Mütedeyyin ve muhafazakâr ailelerde “kol kırılır, yen içinde kalır” düsturuyla, genellikle iş örtbas edilir. Doğulu vatandaşlar ve Karadenizlilerde ise silahlar konuşabilir.

Eşinin ailesiyle anlaşamayan kişi bu sorunun evliliği etkilemesini nasıl önler?

O kadar zor ki… Herkes dengi dengine diye bir deyiş vardır. Alelacele sınıf atlayıp şımaran, bunu eşine eziyet etmek için vesile olarak kullanan o kadar çok danışan gördüm ki; etik açıdan isim veremem tabii… Ünlü “sosyete” güllerinden alıp, pek çok tanınmış insandan tutun da, köy yerine kadar her yerde ve yörede oluyor bunlar.

Çocuk sahibi olmak evliliği nasıl etkiler?

Eğer ebeveyn çocuğun bakımını, yetiştirilip büyütülmesini ve öğrenim hayatını paylaşabileceklerse, ne âlâ. Kimse bakamayacağı kadar çok veya niteliksiz çocuk yapmamalıdır.

***

Evliliğin bitmesi gerektiği nasıl anlaşılır?

Tartışmalara sert başlamak: Tartışmaya eşlerden birinin çok sert başlaması, meselâ saldırganca bir şekilde, yüksek sesle veya karşı tarafı aşağılayan bir cümle ile başlaması tartışmaların giderek alevlenmesini ve büyük kavgalara dönüşmesine yol açar.

Bu durumun sıklıkla olması ise çifti boşanmaya götürüyor.

Eleştiri ve Aşağılama: Çiftlerin birbirleriyle iletişim halindeyken kullandıkları “eleştiri ve aşağılama” ilişkinin %90 oranında boşanma ile sonuçlanacağını gösteriyor. Meselâ, eşin yaptığı davranışı değil de kişiliği eleştirmek: “Benimle bunu paylaşmanı isterim” yerine “sen çok bencilsin” demek, eşle konuşurken daha üst bir seviyedeymiş gibi onu aşağılayıcı şekilde konuşmak.

Yalnızken veya başkalarının yanında dalga geçmek, isim takmak, gözlerini devirmek gibi. Bu davranışları yaptığınızda ona giden mesaj, ona hiç değer vermediğiniz yönünde oluyor.

Pek çok kişi eşinden herhangi bir eleştiri aldığında hemen savunmaya geçer. Bu davranış esasen eşini suçlamanın bir diğer yöntemidir. Savunmaya geçerek eşinize “bu benim değil senin problemin” demiş oluyorsunuz. Meselâ, “bu benim suçum değil, senin şu davranışından kaynaklanıyor” gibi. Eşten gelen eleştirilerden hiçbir zaman sorumluluk almayıp sürekli savunmaya geçildiğinde ilişkinin sonlanma ihtimali artıyor. Bunlara biz çifte açmaz (double-bind) diyoruz. Yâni iyi bir şey söylermiş gibi yapıp, aksini ifade etmek…

Duvar Örme: Eşlerden birinin tartışma sırasında “Hı hı”, “Evet”, “Hayır” gibi aktif bir dinleme hâlinden sessizliğe bürünmesi ve göz kontağını keserek iletişimden tamamen kopması kısaca bir duvara dönüşmesi. Tartışmalarda duvar ören eşler genellikle o sırada bedenlerinde hissettikleri yoğun stresi azaltmak için bunu yapıyorlar. Duvar ören bir eşin karşısındaki eş ise bu durumu bir tepki olarak algılıyor ve tartışmayı daha fazla alevlendiriyor.

Dolma-Taşma: Tartışma sırasında bedende oluşan fizyolojik değişimler; meselâ kalp atışının hızlanması, adrenalinin ve kan basıncının artması eşlerin tartışmayı sürdüremeyecek bir noktaya gelmesini sağlıyor. Beynin bilgi işlemleme becerisi (information processing) azalıyor. Yâni eşler, tabiri caizse, dolup taşıyorlar. Eşlerden biri böyle hissettiğinde kendini korumak için genelde eşiyle iletişimi kesip duvar örüyor. Bu durumun sıkça yaşanması da evliliği sonlandıran sebeplerden biri…

Başarısız telafi girişimleri: Bir tartışma sırasında veya sonrasında bunu telafi edebilecek herhangi bir özür veya af dilemenin olmaması boşanmanın diğer belirtilerinden biri. Evliliğinden mutlu olduğunu ifade eden çiftlerin ilişkileri incelendiğinde tartışma esnasındaki en önemli farklarından biri eşlerine “özür dilerim”, “seni kırmak istemedim” gibi cümleler kurmaları.

Kötü Hâtıralar: Boşanmaya götüren sebeplerden biri de çiftin geçmişle ilgili olumsuz şeyleri hatırlamaları ve sürekli gündeme getirmeleri. Bu durum yaygın olarak tartışmalarda ortaya çıkıyor ve “sen şöyle yapmıştın, böyle etmiştin” gibi cümlelerle başlıyor. Geçmişle ilgili bu olumsuzluklar ilişkinin bugününü ve geleceğini de olumsuz etkileyerek boşanmaya götürebiliyor.

Sonraya saklama veya biriktirme: Çiftler birbirleriyle ilgili bir olumsuzluk yaşadıklarında bunu sonraya saklamaya veya birkaç olay üst üste geldiğinde eşleri ile paylaşmaya çalışabiliyor. Böyle olduğunda bekleyen konular başta küçük olsalar bile sonradan büyük meselelere ve kavgalara dönüşebiliyor. Bu durumun sık olması ise boşanmaya neden olabiliyor.

Duygusal Kopukluk: Duygusal kopukluk eşlerin eskisi gibi birbirleriyle hiçbir şeyi paylaşmamaları, beraber vakit geçirmemeleri, kısacası “biz” olmaktan çıkarak sâdece birer birey olarak hareket etmeleri anlamına geliyor. Aldatmanın da bir numaralı belirtisi olan duygusal kopukluk, kaçınılmaz olarak boşanmanın en önemli göstergelerinden biri

Etkiyi kabul etmemek: Eşlerin birbirlerinden gelen etkilere açık olmaları ve birbirlerini dikkate almaları yerine diğerinin söylediği, düşündüğü şeyi reddetmeleri ya da önemsememeleri. Bu konudaki önemli bir araştırma bize erkeklerin kadınlara göre etkiyi çok daha az kabul ettiğini ve kabul etmemeyi sürdürdüğünde boşanma oranının %80 olduğunu gösteriyor.


***

Epeydir Beykent Üniversitesinde hocalık yapıyoruz. Eski asistanlarım, dostlarımız veya bizi kırmayan pek çok meslekdaşımız jürilere geliyorlar ve beş kuruş para almıyorlar.

Bu karşılık, aynı iyi niyeti bütün öğrencilerde maalesef göremiyoruz. “Psikoloji ne demek” dediğimde Panik Atağı geçiren, “depresyonun belirtileri nedir evladım” diye sorduğumuzda “ay işte, iç sıkıntısı filan” diyen öğrencilere, aslında çok önemli ve itibarlı bir unvanı veriyoruz: Klinik Psikologluk.

Meselâ, sırf sınav var diye, kaç senelik bir hastamın randevusunu erteledim bugün.

Bundan sonra Schneider Belirtilerini bilmeyen, en temel kavramlardan bihaber olanları geçirmeme kararı aldım.

Bu arada, bütün iç savaş gelişmelerini takip ediyorum ve içim daralıyor, uykularım kaçıyor ama hâlâ ümidim var. Atatürk ilke ve İnkılaplarından taviz vermeyen bir Hükumet ve sonrasında da hayırlısıyla güzel günler gelsin diliyorum.


Mozart'ın Ölüm İlâhisi; Borderline (Sınırda Kişilik Bozukluğu olan) bir Genç Kız bunu dinlerken kendinden geçip transa giriyordu.

Bakalım yarın ne olacak?

Herkese saygım ve sevgimle…

Mehmet Kerem Doksat 30 Eylül 2015 - Çarşamba

Etiketler: aldatma evlilik seks terapi
2080 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bu başlık kimselere garip gelmesin ama gördüm, yaşadım…

Meslek hayatımda aldatma ve aldatılma konusunda o kadar çok örnek gördüm ki!

Tabii ki isim ve kimlik vermeyerek, bâzı örnekler paylaşmak istiyorum.

 

1. Bir kadın düşünün, mesleğinde çok yükselmiş ve hemen herkes kendisini tanıyor. Hayatının aşkını yaşadığını düşünmüş senelerce ve pek de mutlu yaşamış.


Çok tanınmış, sevilmiş, şan şöhret sahibi olmuş. Sonra da biraz dinlenmeye karar vermiş ve evinde istirahate çekilmiş ama her an yeni bir çıkış yapabilir.

Her şey iyi hoş giderken bir öğreniyor ki, kocası kalkıp sekreteriyle ilişkiye girmiş, yatıp kalkmaya başlamış.

Tabii ki hemen boşanmış; tek kızını kendi başına yetiştirmekte ve kendini Kur’ân okumaya vermiş ama öyle tesettürlü filan değil. Sımsıkı sarılıyor size görüştüğünüzde ve hayatından memnun.

Yeni projelere açık…

 

2. Senelerdir karı-koca yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, entellektüel ve tipik “Beyaz Türk” iki çift. Her yere beraber gidiyorlar. Gustoları âlâ, bohem takılıyor, keyif için yaşıyorlar.

Gelir düzeyleri çok iyi ama genellikle yırtık Jean giyiyor, bir resepsiyona veya partiye giderken de en şık smokinlerini, süper minilerini giyiyor, takıp takıştırıyorlar. Her şeyleri marka; çakma bir şey kullanmıyorlar.

En sevdikleri hobilerin başında klasik müzik ve caz dinlemek, bu arada da sıcak şarap ve esrar içmek…

Zamanla bu dostluk öylesine girift bir hâl alıyor ve sınırlar da o kadar karışıyor ki, bu aileler arası muhabbette önceleri çaktırmadan her iki taraf da, diğerinin eşinden hoşlanmaya başlıyor ve birkaç ay zarfında da –sözüm ona gizli olarak– kendilerini yek diğerinin karısıyla ve kocasıyla yatarken buluyorlar.

Bundan sonrası adeta bir vodvil çünkü aynı sitedeki komşu dairelerde ikamet ediyorlar ve kimim eli, kimin cebinde karışır hâl alıyor. Bir gün birisinin evinde bir çift, öbür gün diğerininkinde diğer çift kendilerini şehvetin kucağına atıyorlar.

Her şey öylesine heyecanlı ve doğal ki, işlerin karmakarışık bir hâl alacağını hiç düşünemiyorlar.

Bir gece gene bir “in mekândan” dönerken kafalar hem şarabın hem de esrarın etkisiyle bulutlanıyor ve dördü aynı yatağa atıyorlar kendilerini.

Yeyip içtikleri sebebiyle bilinç bulanıklığı da oluyor (black-out) sabah uyandıklarında ağızları kupkuru, dilleri paslı ve hepsi aynı çarşafa uzanmışlar sere serpe.

Kocalardan biri uzun kıvırcık saçlarını karıştırıyor, “abi, biz n’aptık yaaaa” diyor içinden. Kalkıp öbürlerine kahve yapıyor ve kahvaltı masasını da hazırlamayı ihmal etmiyor.


Neyse, kaşına kaşına ve aptallaşmış vaziyette kalkanlar hemencecik bir şeyler giyiyorlar üzerilerine ve sıkı birer soğuk duş alıyorlar. Dişler yıkanıyor, oturup başlıyorlar muhabbete.

Mevzu belli tabii ki, oturup tartışmaya başlıyorlar hâl-i pürmelallerine ne olacağını…

En iyisi böyle devam etmemek, bir duyan olursa n’aparız abi yaaa” oluyorlar. Henüz çocukları da yok, maazallah zürriyeti de karışabilir olacakların. En iyisi bir terapistten yardım almak diye düşünüyorlar ve müracaat ediyorlar. Terapist tıp kökenli olduğu için öncelikle full-check up ve gerekli psikolojik testleri yaptırıyor. İki erkeğin de karaciğerleri epey bozulmuş, kadınlar ise hem alkolün hem de sigaranın etkisiyle göçmüşler. Otuzlu yaşlardalar ama kırklı gibi durmaktalar. Hepsinde de ciddi depresyon, kaygı ve benzeri bulgular mevcut. Esrarı ve şarabı aşırı kullananda ise tipik Panik Atakları zuhur etmiş.

Derhal ilaçlar ve psikoterapiye başlanıyor. Terapistin ilk tavsiyesi evlerini ayırmaları ve bir süre için görüşmeyi kesmeleri oluyor. Buraya kadar her şey iyiyken, esas sorunlar başlıyor çünkü alıştıkları hayat tarzını özlemeye başlıyorlar. Telefonlaşmalar, what’s uplar, e-mailler ve diğer şeyler boy gösteriyor. Terapistin söylediklerini uygularmış gibi yapıp, çaktırmadan eski hayatlarına rücu ediyorlar. Terapisti de kandırıp, gizliyorlar ama boyunlardaki ısırık çürüklerine, bacaklardaki morluklara, gözlerin etrafındaki halkalara baktıkça, hiçbir şeyin değişmediğini anlıyor hekim.

Toplanıyorlar muayenehanede ve terapist de “siz ne düşünüyorsunuz” diye soruyor. Bu arada, bir tanesinde de papilloma virüsü (HPV) çıkıyor! Diğerlerinde yok… Demek ki başka yerlerde de saadet aramış. Eh, bulaşır da bu meret.

Kem küm, gak guk” derken, “biz kendi aramızda bir anlaşalım, şunu bir tedavi ettirelim, sizi sonra arayalım” diyorlar verra kadem basıyorlar. Bir daha haber alınamıyor. Belli ki eski tas, eski hamam devam ediyorlar muhabbete…

 

3. Pornocu bir adam vardı. Aslında işi gücü yerinde ama hobisi porno filmlerinde oynamaktı! Temelde sosyopat (şiddetli antisosyal) olduğu için, bunu çok kolay akla uygun hale getiriyor (rasyonalizasyon) ve hem para kazanıyor hem de ailesine tatlı hayat yaşatıyordu. Her şeyi de ona bülbül gibi anlatıyor. Karısı bir süre sonra ağır depresyona girince, soluğu ruh hekiminde alıyorlar.

 

Terapistin ilk tavsiyesi adama cinsel gücü azaltıcı bir Duygudurum Dengeleyicisi ve düşük doz Nöroleptik, karısına ise Antidepresan vermek oluyor. Psikoterapiye başlıyorlar. Bir yandan da, adama en kısa zamanda porno işini bırakmasını tavsiye ediyor. Çünkü piyasada tutulan bir aktör ve tezgâh altından satılan DVD’leri, VCD’leri piyasada dolaşmaya başlamış.

Evde de delikanlılık (ergenlik) çağında iki pırlanta gibi çocuk var. Anne ikide bir sinir krizleri geçirip kendini büyücülere, medyumlara atıyor. Terapist kesmiyor hani. Korkuyor çünkü “ya bunları bizim çocuklar görürse” diye… Hele bir yaşam koçu "hayatınızı yaşayın, siz de oynayın filmlerde" deyince dehşete düşüp kaçıyor!

Hiç psikopat lâf dinler mi?

Alışmış kudurmuştan beterdir” derler. İlaçlarını tez elden kesiyor ve piyasaya tekrar dalıyor, hem de bilenmiş olarak.

Korkulan oluyor ve çocuklar (biri 17 yaşında erkek, diğeri 18 yaşında kız) bunları ele geçiriyorlar.

Zaten evin her tarafında pornografik materyal ve donlar, yapay organlar dolu (sözüm ona gizlenmiş).

Her ikisinde de Antisosyal-Sınırda Kişilik Bozukluğu özellikleri yoğun olarak gelişmiş.

Kız hemencecik bileklerini kesiyor, oğlan ise gay barlara müdavim oluyor.

Babanın umurunda değil ama anne çok ağır bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu vakası halini alıyor.

İlaçlar tamam da, terapinin sürdürülebilmesi için, ruh hekimi adamı çağırıyor.

Adam tam bir acting out ile öfkeleniyor ve “siz beni engelleyemezsiniz, leke çalarım” diye tehdit ediyor.

Hiçbir antisosyalle aşık atılmaz” düsturunu hatırlayan terapist geri adım atıyor ama “bari çoluk çocuğunuz tedaviye devam etsinler, bir dahaki sefere kızınızı kaybedebiliriz” diyor (buradaki empati dolu yaklaşıma dikkat ediniz: "Kaybedebilirsiniz" değil, "kaybedebiliriz" denmiş ki, bence çok doğru. Hekim köprü uzatıyor aslında).

Adam gülüp geçiyor ve “onlar kendi yollarını bulurlar ama istedikleri kadar gelebilirler tabii” diyor. Sonra da bombayı patlatıyor: “Benden zırnık koparamazlar, paraları olduğu sürece gelebilirler, sorun yok”.

Gene de iki sene kadar bulup buluşturup terapiste devam ediyor, ilâçlarını kullanıyorlar. Kız da, oğlan da babalarını her anlamda inkâr ediyor ve bir daha asla görüşmüyorlar. Annelerini de kendi hânelerine alıp, orada yaşamaya devam ediyorlar… Zamanla oğlan gay bar işletmecisi oluyor, kız ise iyi bir evlilik yapıp kendini kurtarıyor.

 

3. Pornocu bir başkası. Bu ise orta yaşlı, altında son model lüks arabası olan, saygın bir iş adamı… Önceki karısı kendisinden “bu adam gay mi ne” diye ayrılmış, terapiste de azıcık asılmış bu arada. Tabii ki hekim bu tongaya düşmemiş ama bu femme fatale (meş’um kadın) onu da ürkütmüş. 


Terapist, itibarını kaybetmek istenmiyor ve kadının usulünce uzaklaşmasını sağlıyor. Adamın derdi başka… Evinde 8000’den fazla porno kaseti var ve en büyük keyfi bunları seyredip mastürbasyon yapmak. Yani bir Onanizm Vakası (patolojik mastürbatörlük) aslında!

Terapiye devam ederken yanında birkaç yeni gelin adayıyla gelip tanıştırıyor. Garsoniyerinde ki porno videolarını onlara da mı göstermesinin uygun olacağını sorunca terapist dayanamayıp gülümsüyor ve “aman ha, sonra o da terk eder” diyor.

Cevap ürkütücü geliyor: “Bari siz gelin de beraber seyredelim birkaçını, hem paylaşırız da”…

Buradaki aşikâr homoseksüel temayı fark eden terapist nazikçe refüze ediyor ve “etik olmaz” diyor. Çok terbiyeli ve efendi olan adam bunu saygıyla karşılıyor. Dinamik psikoterapiye başlanıyor ama Rorschach ve MMPI testlerinde de aşikâr homoseksüel özellikler ve muhtemelen küçük yaştaki bir cinsel taciz öyküsüne dikkat çekiliyor.

Bunlar üzerinde çalışılırken, adam bir sene sonunda ortadan kayboluyor!

 

4. Gayrimüslim bir karı koca, kadının histerik fenalaşmaları için geliyorlar. Adamın büyük bir AVM’de çok iş yapan bir dükkânı mevcut ve evin gelir kaynağı da o. Kadın birkaç ay sonra itiraf ediyor ki, en yakın aile dostlarından birisinin kocasıyla uzun zamandır ilişkisi varmış. Yatıp kalkıyorlarmış hani. aşk değil, de, tutkuymuş!

Terapist zaten kokuyu almış ve bunun sürdürülmesinin güçlüğünden bahsediyor, kesmesini tavsiye ediyor. Kadın “tamam” diyor ama hiç oralı değil ve zurnanın zırt dediği an geliyor: Adam, karşı dükkândaki tezgâhtar kızla bir gecelik bir macera yaşıyor!

Vay ki vay!

Terör başlıyor, kadın adama saldırıyor, çimdikliyor, ısırıyor, vuruyor.

Terapist "tamam, artık bir bir berabersiniz, neden bu kadar öfke" deyince, "benim en doğal hakkım çünkü kocam bana sevgi veremiyor ama ben ona, cinsellik de dâhil, her şeyin en güzelini verebiliyorum. Ben yapabilirim ama o asla" cevabını alıyor. Tam Histriyonik ve Narsisist bir tablo yâni. Terapist bu işlerde mütekabiliyet güdülmesinin doğru olmayacağını ve artık buna bir son vermesini tavsiye ediyor.

Kadın oralı olmuyor ve hem aldatmaya devam ediyor, hem de her gün olay çıkartıyor. Bir süre sonra sol memesinden Meme Kanseri kuşkusuyla biyopsi yapılınca çok korkuyor ve derhâl kocasını yüceltip, ona sarılıyor (ilkel değersizleştirmeden aşırı yüceltmeye geçiş: splitting) ama sonuç Basit Fibrokist olarak gelince de artık geri dönemiyor (memede bir çökkünlük kalıyor). Yani sâdık ve iyi kadın rolünü bırakamıyor. Bunda, "artık memenin güzelliği gitti" diyerek kendisini terk eden tutkulu sevgilisinin de rolü oluyor tabii.

 

5. Gece kulüplerinde ve türkü barlarda şarkı söyleyen 30 yaşlarında, balık etli, biraz erkeksi, güzelce bir kadın. İlkokul mezunu ama kendisini çok yetiştirmiş. Menajeri de kadın ve aşk yaşamaktalar. Her ne kadar menajeri tam bir lezbiyense de, kendisi biseksüel ve gelen tekliflerden sonra dayanamayarak, bir erkekle beraber oluyor.

Lezbiyen aşkları çok sâdıkane olur ve sevgilisi / menajeri buna hiç tahammül edemiyor, kavgalar başlıyor. Gittikleri erkek terapistten de kıskanıyor bir süre sonra. Paranoidleşiyor ve terapistinde sevgilisine sarkacağını düşünmeye başlıyor. Bu arada yapılan psikolojik testlerde ve değerlendirmede, menajerinde tipik Sınırda Kişilik Bozukluğu tablosu olduğu netlik kazanıyor. Bir süre sonra ilaç içerek ve tehdit mektubu bırakarak, göstermelik bir intihar girişiminde bulunuyor. Terapist kendisini ayrı bir seansta alıyor ve eğer bir memnuniyetsizliği söz konusuysa, başka bir arkadaşını tavsiye edebileceğini söylüyor. Hattâ bunun bir kadın terapist olabileceğini vurguluyor. Menajer off-sight'ta kalıyor âdeta! "Yok, sizden memnunuz" diye mırın kırın ediyor ama bir şeyin de farkına varıyor ki, bu gidişin sonunda, şarkıcı sevgilisi heteroseksüel ilişkileri tercih edecek. Bir süre sonra onu da alıp ortadan kayboluyor. Daha sonra şarkıcı bir kere uğruyor; ayrıldıklarını ve gazinoda tanıştığı zengin ve evli bir adama âşık olup, onunla yaşamaya başladığının, artık mutlu olduğunun "müjdesini" veriyor.

 

6. Orta yaşlarda yakışıklı, hafif efemine bir erkek. İş adamı. Güzel bir karısı ve yakışıklı, 12 yaşında bir de oğlu var. Gecikmeli olarak da olsa, senelerdir bastırdığı homoseksüel dürtüleri nihayet patlıyor ve durumu karısına da açıyor. Eğilimleri galebe çalıyor ve bir erkek sevgili ediniyor. Kadın tahammül ediyor, oğlandan gizlemeye gayret ediyor. Bir ruh hekimine gidiyorlar. Hekim adamın geri dönüşü olmayan yolda olduğunu fark ediyor ve homoseksüalitenin tedavisi olmadığını, belki de boşanmalarının daha hayırlı olabileceğini söyleyerek, daha ziyâde kadının depresyonu ve ilişkideki saygının yıpranmaması için çaba gösteriyor. Gay aşklarında çok sık eş değiştirme, "one night standler" pek tipiktir. Adam bir süre sonra Beyoğlu barlarının müdavimi hâline geliyor ve hemen her gece eve başkasını getirir oluyor. Bu arada ayrı dairelere de taşınıyorlar zaten. Bir sabah acı haber geliyor: Evine aldığı bir psikopat hem parasını çalmış, hem de karnından bıçaklayıp öldürmüş.

Kadın perişan oluyor ve vatandaşlık müracaatı da yaparak Avustralya'ya göçüyor ama sık sık Türkiye'ye de geliyor, bütün eşi dostu, akrabaları burada çünkü. Onların büyük desteğini ve sevgisini buluyor. Bir süre sonra, iki gözü iki çeşme terapistten randevu alıp oğlanı getiriyor. Oğlan da gay olmuş ve sevgilisiyle oynaşırlarken odasında yakalamış' Terapist bu işin hem evrimsel, hem genetik hem de yetiştirilme -özdeşim, model alma yönleri olduğunu söyleyerek kadına moral vermeye çalışıyor. 14 yaşına gelmiş ve epey de serpilmiş delikanlıda ise hiç egodistonik bir tablo olmadığı dikkatini çekiyor. H+alinden memnun ama "babam gibi olmayacağım, sevgilimle dürüst bir yaşam sürdüreceğim" diyor. Kanada-Türkiye arasında gidip gelen ve bir baba otoritesi de kalmayan delikanlının en azından o seviyeyi koruması ümidini paylaşıyorlar. Halâ da zaman zaman hekime uğrayıp, minimal temas terapisi şeklinde durum bildirmekte ve moral almaktalar. Kadın bir daha hiç evlenmiyor ama bir süre sonra Avustralyalı dul bir adamla yaşamaya başlayınca, oğlan da ona "baba" gözüyle bakmaya başlayıp, Hıristiyanlığa da geçiyor.

 

7. Üst sosyoekonomik sınıftan, 45-46 yaşlarında ama pek güzel ve alımlı bir kadın. Kocası tanınmış bir iş adamı ve birtakım sosyal kulüplerin de üyesi. Evlerinde sık sık partiler veriyorlar, benzerlerine de icabet ediyorlar. Zevkli ve hareketli bir sosyal hayatları var.  Şık bir villada oturuyorlar ve maddî durumları da çok âlâ. Bir gece kadın epey içiyor tam bir acting out içerisinde, en yakın ahbaplarının kocasının üzerine atlıyor; hem de çırılçıplak soyunmuş vaziyette! Adam baştan çıkmamak için epey gayret sarf ediyor ve acilen terapistlik de yapan bir ruh hekimine müracaat ediyorlar. Mağdure durumundaki arkadaşının karısı ısrarla önden girip durumu yarım saat anlatıyor. Terapistin uyarılarını Obsesif yapısı sebebiyle dikkate almıyor ve her bir şeyi anlatayım diye çabalarken, randevunun yarısını aşıyorlar. Terapistin nazikçe hatırlatması üzerine, esas kahramanımız içeri giriyor. Gayet hoş, minisini giymiş, belirgin Histriyonik ve Narsisist özellikleri olan, sarışın mavi gözlü cazibeli bir kadın. "Neden beni bu kadar beklettiniz, bari arkadaşımla devam etseydiniz" diye ta en baştan negatif karşı aktarımı sergiliyor. Terapistin "hiç mühim değil hanımefendi, sizin konunuz üzerinde de çalışmamız için yeterince vaktimiz var" demesi pek işe yaramıyor. Tabii ki olay bir skandal ve küçük çapta medyaya da yansıması söz konusu olmuş. Allah'tan kocası pek nüfuslu bir adam da, araya adamlar sokarak işi örtbas ediyor. Kadın sadece iki kere geliyor ama niyeti değişmek değil, kocasını ise hiç değiştirmeye niyeti yok. "Oldu bir kere, adam olsaydı da beni tatmin etseydi; her şey para ve muhit değildir Doktor Bey" diyor. "Tabii ki, haklısınız, gene de sosyal konumunuz ve iki çocuğunuz açısından bu işi biraz deşelim, Çiftler veya Aile Terapisi konsepti içerisinde ilerleyelim ki siz de saadetinizi bozmayın" gibi yaklaşımlara kadın hiç yaklaşmıyor. İşin ilginci, kocası hiç gelmiyor ve evinde viskisine sarılmış, muhitinde pek de sevilen bir adam olduğu + zenginliğinden dolayı pek çok da "yalakası" olduğu için, kendi başının çaresine bakıyor. Sonradan kayboluyorlar.

 

8. Ağır ceza davalarına bakan tanınmış bir Avukat, çok da geniş bir muhiti var. Kendisi Gayrimüslim, karısı Müslüman ama gayet modern fakat muhafazakâr da bir hayatları var. Adam cemiyet toplantıları, davalar, iş gezileri içerisinde boğulurken, gönlünü sarışın ve hoş bir başka hanımefendiye kaptırıyor ve beraber yaşamaya başlıyorlar; aralarında da 20 yaş fark var ama Beyefendi çakı gibi!


Sembolik olarak bu kişiyi koydum, belki tanısınız...

Kadın da haza bir hanımefendi ve ister istemez düştüğü "kapatma" hâlinden çok sıkılıyor. Hâlbuki adam evini çoktan terk emiş ve her yere de "eşim" diye kendisiyle gitmekte. Yasalar o dönem elvermediği için bir türlü boşanamıyorlar; eh, adamın karısı da "ne koparsam kârdır" öfkesi içerisinde, boşanmaya muhalefet ediyor. Sarışın güzel hanımefendide aniden kendini kaybedip otobüs veya tren garlarında kendine gelme şeklinde Dissosiyatif Füg tablosu baş gösteriyor, Bir yandan da belirgin Depresyonu olduğu dikkati çekiyor. Ruh hekimi hem antidepresan, hem de hipnoterapi ile kadını toparlıyor ve seanslar üç sene sürüyor. Ne zaman ki adam boşanıp, derhâl nikâhı bastırıyor, ortalık yatışıyor -mu dersiniz? Asla. Bu sefer dekadında Travma Sonrası Stres Bozukluğu Tablosu baş gösteriyor. Eski eş "kinini yerde bırakmayanlardan" ve ikide bir arayıp taciz ediyor. Neyse, 1 sene de bunun tedavisi sürüyor. Bu arada Avukat Bey de nüfuzunu kullanıp, yarı tehdit yarı "sus parası" ile eski eşi devreden çıkarınca nihayet toparlanıyorlar. Aynı muhitlerde oldukları hekimleriyle de artık resepsiyonlarda veya davetlerde dostane şekilde görüşür hâle geliyorlar...

 

9. Genç bir öğretim üyesi. Aynı zamanda Bipolar Bozukluğu var ve ne zaman Maniye girse âşık oluyor, ne vakit Depresyona girse de alkole sığınıyor. Birkaç kere intiharın eşiğinden dönüyor. Allah'tan çok içgörülü de, uzak diyarlarda yaşamasına rağmen hem ilâçlarını hiç aksatmıyor, hem de terapilerine düzenli geliyor. Fakülteden de çok asılan çıkıyor çünkü genç ve yakışıklı bir adam ama o asla öğrencilerine bakmıyor. Daha ziyade komşularının bekâr bir kızı var, ona sarıyor. Arada kaçamağı da oluyor ama hiç yakalanmıyor. Hâlen tedavisine devam etmekte ve durumu stabil. 


11. Hayatımda duyduğum en trajikomik aldatma hikâyesi merhum bir hocamdan... Adam tescilli çapkın. Fahişeydi, iş görüşmesine gelen kadınlardı, iş yerindeki tanıştığı kadınlardı, barda takıldığı haspalar... Hiç fark etmeden anlaşmalı olduğu delüks otele atıyor, işini bitirince de çaktırmadan işine gücüne dönüyor. Karısı işkillenmiyor mu, tabii ki çok da... İspat edemiyor. Hafiye tutuyor, peşine adam takıyor, telefon kayıtlarını inceliyor ama mümkünatı yok, asla yakalayamıyor.

Neyse, kahramanımız gene bir hatunu otele kapatıyor. Gelsin şampanyalar, meyve tabakları, havyar ve dalıyor âleme. Saat öğlen civarı ve tam da işlerin yoğun olduğu zaman ama büroyu ayarlamış. Standart 1 saatlik kaçamaklarından birisini yapıp dönecek. Çok da sevilen, gırgır, şeytan tüyü olan, yakışıklı olmayan ama ağzından bal akan orta yaşlı iş adamı.

Neyse, tam işi şâhikasındayken, nihayet pundunu bulup da kocasını basmaya gelen karısı, otelin ön kapısından girdiği gibi, adamın kaldığı odayı da bellboy'dan rüşvetle öğrenip dayanıyor kapıya! "Güm güm güm"! Adam şaşkın bir şekilde kapıyı açıyor (mal mülk ortada, içeride de kadın var, çırılçıplak. Tam cürmümeşhut hani). "Senin canına okuyacağım pezevenk, aşşağılık heriiiif" nidaları başlarken kocası inanılmaz bir manevra yapıyor. Resepsiyonu arıyor ve "burada tanımadığım bir deli var, odamı bası, sizi de dava edeceğim" diye bağırıp, karısında da "sen kimsin be meczup sapık, git başkasına çat. Tanımıyorum seni" diye basıyor fırçayı. Kadıncağız aptallaşıyor ve personel tarafından da derhâl uzaklaştırılıyor. Adam, odasına gelen müdüre kalayı basıyor ve bir yandan da Süpermen edasıyla giyiniyor. Şimşek gibi bir süratle arka kapıdan çıkıp,bürosuna gidip, ayaklarını da masaya koyuyor. Kıyafeti de değişik tabii ve sakin saki önündeki evrakı tetkik etmeye başlıyor. 3 dakika sonra karısı arzı-endam ediyor ve hışımla dalıyor. Adam gayet  sakince "hayrola hanım, gene seni Şeytan mı dürttü de bu saatte geldin. İşimiz gücümüz var" diyor.

Karısı öylece kalıyor, "kem küm" edecekken hemen sekreterler ve personel çay kahve ikramında bulunup, sabahtan beri nasıl arı gibi çalıştıklarını anlatıyorlar. Kadın öylece oturup, yarım saat sonra da evine dönüyor ve bir daha da asla hiçbir şey sorgulamıyor.

 

Merhum Süha Özgerni, tabii ki bu kişi değil ama sanırım cuk oturuyor.

10 . Bunlar öylesine aklıma gelenler. Aslında sanat, cemiyet ve şov âlemlerinden öyle kişiler tanıdım ki, aldatmak onlar için bir hobi âdeta. Peki hiç aldatmayan yok mu? Tabii ki var. Bunlar genellikle eski Cumhuriyet ve/veya Osmanlı terbiyesi almış, evlilikleri artık "tahammül" hâline dönüşmüş insanlar. Düşünün bir kişiyle 40 sene, 50 sene aynı yastığa baş koyuyorsunuz. Mümkün mü yıpranmamak?

 

11. Kim en azından başka birisine bakıp da iç geçirmez, göz banyosu yahut zinası yapmaz ki?

Hepimiz insanız. Ama samimi kanaatim o ki, nasıl ki (istisnalar daima hâriç) herkesin bir fiyatı vardı, sanırım herkesin de süngüsünün düşeceği zamanlar olabilir.

Böyle evliliklerin çoğu bir süre sonra birer hayat arkadaşlığı ve tahammül, hoşgörü birlikteliğine dönüyor.

Kalın sağlıcakla...

 

Sadakat dolu günlere...

Belki de en güzeli bu çünkü başka türlü olsa hayat çekilmez...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 23.03.2015

1854 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Time dergisinde bu başlıkla neşredilen makaleyi dehşet ve ibretle okudum.

Son senelerdeki üzerinde epey düşündüğüm gözlemlerim ve olgunlaşan fikirlerim bir araya gelince, canım da epey sıkıldı.

ABD’de Klâsik Batı Müziği orta sınıf tarafından tamamen unutulduğu için ya Rock, ya Heavy Metal, ya da (en sofistike kısım tarafından) Blues and Jazz dinleniyor; Country Music ise oraların Arabeski ve diğer kısımlar pek rağbet etmiyor.

Son gidişimde koskoca New York’ta başka bir şey bulamamıştım ve şaşırmıştım başlarda (malûm, Virgin de çoktan iflâs etti).

Sonradan düşününce bu şaşkınlığım geçti çünkü ABG, halkını câhil bırakarak varlığını sürdürebilir!

Oradaki düz lise mezunları ancak imzalarını atabilirler ve doğru dürüst okuma yazma dahi bilmezler; buna mukabil, nüfusun belki de en fazla %10’unu teşkil eden ultra-elit takımı muazzam bir eğitim ve öğretim sürecinden geçerek çok iyi yetiştirilir. “Turkey” deyince “hindi” anlamamayı onlar bilir. Halkı da iki partiyle oyalarlar; aslında kimin seçileceğine en tepedeki eski SSCB’deki (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Politbüro benzeri esas seçicilerin yanına dahi ulaşamazsınız.

Eh, bu durumda, refahı yerinde, câhil ama para harcama ihtiyacı içerisindeki gençlere ne pompalanacaktır: Narsisizm, mübalâğalı bir ben-merkezcilik ve androidleşme (zeki canlı varlıklar tarafından yapılmış insanımsı makineler)!

Çılgıncasına satınalma....

Bunlarda olgun ve kişiliği yeterince gelişmiş, dengeli insanlarda bulunması icap eden diğerkâmlık (altruism: özgecilik), fedakârlık, tahammül (tolerans) gibi insanca güzellikler yoktur ama beşerî zaafları iyice pompalanarak aşırı şişkin balonlar hâline getirilmişlerdir.

Peki, oradaki sistemin pek de işine gelen bu fabrika imalâtı insanımsılar bizim ülkemiz için bir önek teşkil edebilir mi?

Tabii ki hayır!

Çünkü bu ülkemin insanlarının maddî imkânları kıt, sınıflar arası fark korkunç boyutlarda ve feodalite dört bir yanı sarmış. Bu memleketin insanı iyiyi, doğruyu, güzeli ve zevkli olmayı bilmiyor. Altı Kavak, üstü Şişhâne tarzında yaşıyor; gustosu yok.

Ne Garb’ı biliyoruz, ne de Şarklı kalabilmiş müstağripler ekseriyette. Bu kavramı Cemil Meriç şöyle târif eder: Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nev’i itibârdadır: Taklit, intihâl (apartma, aşırma), tercüme.  Ama zirvelerin hiçbirini tanımıyorduk. Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fâtihleriyle temâsımız yasaktı. Haşet Kitabevi’nden ibâretti Avrupa’mız, girdapları olmayan bir kıt’a, tezatsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupası.Coğrafyamızda tek kıt’a vardı, kafatasımızda tek yarım küre.Türkçe konuşan bir Fransız’dık.

***

Bize bu tür narsisizm pompalanırsa, tıpkı ABG’de olduğu gibi, nüfusun en fazla %10’unu teşkil eden ama oradakilerin tam aksine, kendi harsına (kültürüne) tamamen yabancılaşmış ve kültürü nâkıs olan sonradan görmelerimizin şirâzesinde iyice çıkar (bozulmak, çığırından çıkmak, düzenini yitirmek).

Ben en en en enim...

İngiltere ve Kıt’a Avrupası’ndaki Batı’nın eliti çok kültürlü ve genellikle de aydındır (münevverdir).

3294 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Yalanı bilimsel olarak ve adlî psikiyatri terimleriyle tanımlarsak şöyle denebilir: "Fârik ve mümeyyiz olan, şuûr ve harekât serbestîsi yerinde olan bir kimsenin, bilerek hilâf-ı hakikat beyanda bulunması"!

Daha basit bir dille yazarsak ise, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen, bunu yapabilecek derecede bilinci yerinde ve aklı başında olan bir kimsenin, bilerek ve isteyerek doğru olmayan şeyler söylemesine, yalan söyleme denir.

2695 kez okundu
0