Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in anılar

Posted by on in Genel

Bu sabah evden çıkarken telefonum çaldı, bir baktım kadim dostum, gitarist ve keman virtüözü Burhan Hüseyin.

Beni ta 40 sene önceye taşıdı adeta.

Kendisiyle Adana’da 6.5 Duraktaki evde otururken tanışmıştık ve tipik bir Yunan göçmeniydi. Apartmanda o zamanlar Çukurova Tıp Fakültesi’nin lojmanında ikamet etmek etmekteydik.

Evimizdeki tek Arçelik marka klima bağırırcasına çalışır, biz de evde oturup harıl harıl çalışırdık. Komşularımız arasında o dönemin Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü başkanı- ki Hacettepe kökenliydi, karısı (Çocuk Nörolojisi Doçentiydi) ve Merhum Beyin ve Omurilik Cerrahisi Hocası otururlardı. Ortopedistin karısı da Pediatrik Nöroloji Doçenti olan, pek muhteris, sarışın bir hatundu. Sık sık tartışırlardı ve iki erkek çocukları da apartmanın baş belasıydı diyebilirim.  Balkondan aşağı sivri maddeler atarak eğlenirlerdi. Bir keresinde annem evlerine baskın yapınca, korkudan çocuklarını gizlemişlerdi.

***

Aşkın Karadayıda Anabilim Dalı Başkanıydı. İri yarı ve duygusal iniş çıkışları bol olduğundan, “Şaşkın Kabadayı” diye lakap takmıştık. Her gün Balcalı’daki kampüse gider gelirdik.

Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı İlter Bilgin’di. Pederle hiç geçinemezlerdi. Nedense hep çatışırlardı. Sonradan International Hospital’e geçti ve orada vefat etti. Yakın dostu Nefroloji Profesörü Ali Gürçay ise hayatta.

Prof. Dr. Mehmet Ünal henüz Adana’ya gelmemişti. Henüz Hacettepe’deydi; sonradan babamın selefi olacak ve bütün dosyalar teker teker indirilip, Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün “kutsal” kitabına göre tekrar değerlendirilecekti ve ben de interni olacaktım. Pek keyifli günlerdi; hoca da birkaç kere evlendi. Prof. Dr. Bekir Aydın Levent Hocam ve ağabeyim de bir ara muayenehane açıp kapattı. Ciddi bir aort ameliyatı geçirdi; yakınlarda da annesi vefat etti. Çok severim. Babamın onda, onun da bende çok emeği vardır.

***

Oftalmoloji Anabilim Dalı Prof. Dr. Gülhan Slem’di ve pek zarif, nazik bir adamdı. Halen de görüşüyoruz gittiğimde. Bağırsak kanseri geçirip, incecik kalabilen nadir hocalardandır. Şimdilerde mütekait ama çok faal bir hayat yaşamakta…

GÜLHAN SLEM ile ilgili görsel sonucu

***

Dr. Mustafa Övül ve Nihat Alpay Ağabey henüz asistandı. Bir de Süleyman Ağabey vardı ki, sonradan alkol sorunundan dolayı intihar etmişti.

Annem de, babam da sağdı. Balkonumuzda oturur dünya ve Türkiye meselelerini tartışırdık.  Karşımızda bir Kurtarılmış Bölge dururdu. Oraya değişik sol gruplar saldırır, nümayiş gerçekleştirirlerdi. Ben hiçbir zaman bulaşmadım ama çok teklif geldi.

Çocuklarımızın Amcası dediğimiz Cüneyt Bey” de Radyoloji bölümünün başındaydı. Mütevazı ve ürkek mizaçlı bir adamdı ve çok güzel, sarışın, pek hoş bir karısı vardı. Sonradan boşanmışlar, İstanbul’da karşılaştık.

Yakup Sarıca daha uzakta yaşardı ve pek de mütevazı bir adam değildi; Aksel’le pek anlaşırlar ve Başağrısı Günleri’nde birbirlerine asetat ve PPP malzemesi verirlerdi (Kapadokya, Pamukkale, Bodrum, Ölü Deniz... Pek çok yere giderdik )…

***

Henüz Aksel’le tanışmamıştık ama bu giriş iyi oldu sanırım. Henüz 12 Eylül felaketi başımıza gelmemişti ve Haluk Karamağralı, Beyhan Hanım, yeni boşanmış olan Esin Afşar evimizin müdavimleri arasındaydı.


Melek adında pek güzel bir sekreteri vardı; iki katlı muayenehanede iyi para kazanıyordu Peder. Ben de arada gidip yanına takılıyor, sonra Adana Tenis Dağcılığa gidip göle giriyordum. Orada Teoman Sarıaslan, merhum ağabeyi Taşkafa Cengiz ve Esma Tümsa gibi asistanlar da hep bir arada takılırdık. Ahmet Adar Ağabeyim de asistandı.

***

Tipitos lakaplı bir Çocuk Asistanı da, tıpkı Sadi gibi, bir dönem ev arkadaşım olmuştu. Sonra da orada uzman olarak kaldı.

Rektörümüz Prof. Dr. Can Özşahinoğlu’ydu ve pekiyi bir hekim, dost bir hocaydı. Talebeleriyle arkadaş gibiydi.

Kadim Dostum Profesör Canan Ersöz o zaman bekârdı ve AFS ile ABD’den yeni dönmüştü. Sonunda Oftalmolojiye gelin gitti ve Oftalmolog Prof. Dr. Reha Ersöz’le evlendi.

***

Metin Mürşitoğlu da henüz talebeydi. Lemi, Adil ve ben sık sık kantinde muhabbet ederdik. Şemi de pek efendi adamdır ama Lemi’nin annesi benim sigara merakımdan az çekmemiştir.

Dr. Faik Kuseyri de Çocuk Hastalıkları Ana Bilim Dalında ihtisas yapacaktı sonradan. Bahçesinde Remzi ile oturur gitar çalardık.

***

Bir gün kapımız çaldı elinde kemanı ve gitarıyla mütevazı bir adam girdi içeri: Burhan Hüseyin. Parapsikoloji ve ruhaniyete meraklı, içki sigara filan kullanmayan, sevimli bir zattı. Yunan göçmeni olduğunu söylemişti ve iyi derecede keman, az seviyede klasik gitar çalıyordu. Pek hevesliydi ve besteler yapardı. Zaman zaman bunları beraberce icra ederdik.

Notaları alır ve tamamen doğaçlama ile takılırdık; bazen de eser geçerdik. Benim Adana Musiki Derneği’ne de devam ettiğim senelerdi. Bir yandan da Uz. Dr. Ürolog Atilla Gürel’in muayenehanesinde, ücretsiz dersler veriyordum; maalesef  2105’te vefat etmiş! Çok içerdi ve fazla duygusal bir adamdı. Arkadaşlarıyla beraber, Nurperi’yle olan düğünümüzü (Harbiye Orduevi’ndeki) şereflendirmişti. Allah rahmet etlesin.

***

O dönemde de ik Klasik Gitar Resitalimi vermiş, akabinde The British Council vasıtasıyla gelen Büyük Gitar Hocası Julian Byzantine ile tanışıp, Sular Semti’ndeki bir kebapçıda rakı, şalgam ve kebap takılmıştık.

Üstat içtikçe açıldı ve kendisinin aslında Ermeni kökenli olup, Adana’dan göçenlerden olduğunu anlattı ve bana Müzik Akademisi’nde asistanlık teklif etti!

Julian Byzantine

Büyük bir virtüöz değildi ama çok sağlam tekniği vardı ve bana ayaküstü pek çok şey öğretti. Rahmetli Kurtuluş’la tanıştıramadım maalesef.

***

Bana telefonda söyledikleri aynen şöyle: “Keremciğim, babanı rahmetle anıyoruz. Burada bir bando mızıka grubu kurdum ve onlara gitar ve keman eşliğinde konser eğitimi veriyorum. Bizler Atatürk’ün neferleriyiz.  Adana’ya yolun düşerse mutlaka beklerim. Çalarken ilham gelip, öne arkaya sallanıyorum. Ne dersin, bu parapsikolojik bir vaka mı?”

“Ağabey, beyninizin bir oyunudur ama öyle olmadığı anlamına da gelmez. Ben epeydir boşlamıştım ama tekrar çalışmaya başlayacağım. İnşallah oraya ilk gelişimde bir şeyler tıngırdatırız”.

Fazla uzatmayayım; bir bardak çay içince dahi buram buram terleyen Burhan Ağabeyim, bayrağı taşıyormuş Adana’da.

Gözlerim doldu. O zamanları hatırladım.

Hayatta ıskaladıklarım geldi aklıma ve hüzünlendim.

Ve tabii ki İklil

Ne diyeyim. Elbet görüşürüz ve İdil gene bana sarılır.

Neyse, Burhan Hüseyin Ağabeyin bir resmini bulamadım ama ilk fırsatta temin edeceğim.

Pek hakikatli adamdır.

Şimdi istirahat zamanıdır.

Gene yazarım.


Byzantine bulamadım, bunu ben de pek güzel çalardım... Benimki Segovia'ya perestişti...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Eylül 2015 Cumartesi

2107 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Türkiye’de iş çığırından çıkış durumda ama ben bun değinmeyeceğim. Allah’tan bütün şehitlere rahmet ve kalanlarına baş sağlığı diliyorum.

Sayın Kılıçdaroğlu'nu kendi verdiği cep telefonundan aradım ama cevap veremedi, sanırım çok meşgul..

***


***

Cerrahpaşa’daki anılarıma devam edeceğim ve paylaşımlarımı sürdüreceğim.

Çukurova Tıp Fakültesini bitirdikten sonra nedense Cerrahpaşa çok gözümde büyümüştü ve orada da ilk gittiğim yer Nöroloji rotasyonuydu.

***

Gider gitmez karizmatik, beyaz saçlı, yakışıklı bir Nöroloji Hocası Bekliyordu: Nedim Zenbilci.

Oradayken birtakım ilginç şeyler cereyan etti. Klinikteki Bora Telaferli ve diğer asistanlar Sev-Genç havasındaydılar ve Organik psikiyatriye pek önem vermezlerdi. Caner Amik’ti sanırım; o da Adler’e benzerdi ve kendine göre icatları, keşifleri vardı.

***

Ben bu yeni ortama uyum sağlamakta zorluk çekiyordum. Nörolojidekiler solcu, Psikiyatridekiler sağcı olarak tanınıyordu ve Hayrünnisa Denktaş Hoca (hâlen hayattadır) Nedim Hoca vefat edince onun yerini almıştı ve benim de kabakulak olacağım tutmuştu. Ayhan Hoca'nın bir de solculuk dönemi olmuştur ama benimle beraber mezara gidecektir, yazamam.

***

Bunun üzerine birkaç hafta istirahat ettim, o dönem çok ilginç şeyler oldu.

***

Ayhan Hoca’nın nüfuzuyla Bakırköy’ün başhekimliğine getirilen bir kişi vardı: Salih Yaşar özden.  Hemen Herkese bağıran, uzun boylu ve zor bir adamdı. Doçentti o zamanlar. Herhalde sağcıdır.

Bir süre Reha Bayar’la benim süpervizörlüğümüzü yaptı ama nedense EKT konusunda anlaşamıyorduk. Kendisine bunu anlatınca, herhâlde Ayhan Hoca’ya nakletmiş. Bir süre kendi başımıza kaldık. Hiç unutmam, Babamın ricası üzerine yatırdığım 50 küsur yaşlarında bir kadın şizofrenisi vakası vardı ve günde 80 mg haloperidole cevap veriyordu. Doz azaltamıyorduk ve yanında ayrıca Akineton'a da (biberiden) gerek kalmıyordu.

***

Daha sonra süpervizörümüz olan Doç. Dr. Engin Eker "biz tecrübeye hürmet ederiz Kerem" dedi.

Salih Bey, Ayhan Hoca'nın nüfuzuyla ve gücüyle Bakırköy’e Başhekim olarak tayin edilmişti.

İyi de, orada da fazla dayanmadı ve birkaç hafta sonra bir gazeteden beni aradılar.

-Hocam. EKT’nin normal bir insana yapılmasının mahzuru var mıdır?

Ben de düşündüm ve “olmaz ama neden ki acaba” diye durdum ve “bir zararı yoktur ama neden veya kime yapılmış ki” diye sordum.

***

O dönemde EKT’yi kafamıza geldiği gibi, herkese uygulayabiliyorduk ama durduk yerde yapılmazdı ki…

Ufak tefek hafıza sorunları veya unutkanlıklar olabilir ama geçer” demiştim.

Meğer Salih Bey bir askere, ceza olarak EKT yaptırmış. Gazetelere sürmanşetten düştü.

***

Aslında EKT hâlâ çok etkili bir yöntemdir ama normal bir insanda bunun ne yeri, ne de gereği bulunabilirdi. Orada sonradan bir ceza aldı mı bilemiyorum ama daha sonra uzun süre Servis şefi olarak kaldı. Psikanalistlere göre ise EKT hâlâ bir ceza yöntemidir!

***

Daha sonra benim eski asistanlarımdan Aslı Bostancı onun asistanı oldu -ki nikâh şâhitliğini yapmıştım, Mood Disorders diye bir çeviri kitap yayımladığını anlatmıştı bana.

Okumamıştım çünkü Mood için ya duygudurum ya da Duygudurum kullanılmalıydı.

Asabi bir adamdı ve sanırım hâlâ da özel üniversitelerde çalışmakta.

En son gene bir Adlî Tıp Kitabı yayımlamış, onu alıp okuyacağım çünkü her kitap önemlidir.

***

İste o dönem iki dâhiyle tanıştım: Meral ve Güneş Kızıltan, Aksel de GATA’dan gelip ekibe eklenmişti.

Güneş pek az konuşan, mütevazı ama çok zeki bir adamdır. Meral’le de Nöroloji AD’da buluşup tanışmışlardı. Bir de kızları vardır. Muayenehane işleri ne oldu tam bilemiyorum ama o kadar titiz ve kılı kırk yararak hasta muayene ederler ki, hastalar bir saatten önce çıkamaz. O zamanlar Uzman olan Yasef Özsarfati de canavar gibi eserdi.

Rivayete göre, bilemem ve vakanüvis değilim, Fevzi Hoca ona azıcık çektirmişti kendisine. Yasef’le de geçenlerde, Berti Dostumun bir davetinde karşılaştık epey sene sonra; o da epey kilo almış. Çok iyi ve kaliteli bir nörologdur.

***

Aksel de sıkıntıdaydı, Psikolog olan Ayşe’den ayrılmıştı ve Eğiticilerin Eğitimi kursları döneminde kısa bir süre sonra ikinci izdivacını Zeynep Oşar’la yapacaktı.

***

Adnan Ziyalar da ilginç bir hocaydı, kliniğe girip çıkması bir olurdu. Merhum Ayhan Hoca ona nâhoş şakalar yapardı ama (karısıyla kızı da (Neylan) ileride Adlî Tıp Kurumunda öğrencim olacaktı) bunu hep hoş görürlerdi. Adnan Ziyalar da hâlâ hayatta. Onu pek tanıyamadım. Kliniğe girip çıkması bir olurdu ve 1 saat zarfında 5-10 hasta görürdü. Çantasını taşımak bir şerefti. Kendisi de Adlî Tıp Kurumundaki görevine öncelik verirdi.

***

Prof. Dr. Oğuz Polat’la beraber Adlî Tıp Kurumunda da bir süre çalıştık.

Oğuz çok pimpirikliydi ve içerideki ekranlardan her tarafı gözlemleyerek, kuş uçurtulmamacasına çalışıyordu. Arada uğradığımda bile hep gözleri ekranlardaydı.

Onun öncesinde Prof. Dr. Sevil Atasoy da Adlî Tıp Kurumunun Başkanlığını bir süre için yürütmüştü.

***

O dönem Murat, Reha, Murat Dokur ayrılmaz bir üçlüydük ama kader bizi farklı yönlere çekecekti.

Murat ABD’ye gidip eğiğim alıp dönecek ve kongreler düzenlemeye başlayacaktı; o da boşanacaktı.

Güneş bir gün beni kenara çekti ve “dostum, sen burada kalmak istiyor musun” diye sordu”. “Tabii dedim, neden”?

Herkesin gözlerine bak ve tepkilerine göre harekete et, o takdirde işler yoluna girer. Yoksa sıkıntı çekersin”.

Haklıydı… Nurcuların, her Cuma namaza gidenlerin hoca olduğu (Koptagel ve grubu hâriç), asistanların arasında ise uzmanlık kutlamalarında kafa çekeninden, dünyayı takmayanının da bulunduğu bir yerdeydim.

***

Meselâ Dr. Serdar Serdaroğlu tipik bir solcuduydu, sigara ve pipo filan içerdi. Levent Kayaalp –ki o da Ayça Gürdal ile evlenip Psikanalist olacaktı ile araları çok iyiydi. Ayça’nın da ilk kocası Levent Küey’di (o da İzmir’de idi ama şimdi epey yükseldi, İstanbul’da muayenehanesi var. Derler ki Ayça’nın ailesi de sağcıymış ve kliniğe girişi o sayede olmuş.

Mansur Beyazyürek de Ayhan Hoca’nın talebesi olup BRRSH’ne geçenlerdendir, o da muayenehanesinde çalışıyor.

***

Haklıydı çünkü klinikte Musa Tosun Ağabeyim dışında pek anlaşabildiğim kişi yoktu; Fevzi Samuk Hoca, Neşe Pekpak Kocabaşoğlu ve Mine Özmen de öyle anlaşabildiklerimden birisiydi. Mine de ikinci evliliğinde saadeti yakalayacak ve o da ABD’de eğitim alacaktı. Nöroloji’deki –o zamanlar doçent olan- Naci Karaağaç ise pek hızlı hasta görürdü.

Koptagel İlal ve Ömer Tunçer de iyiydiler ama odalarında halvet olur, saatlerce ana oğul gibi sohbet ederlerdi. Kritik oylamanın yapılacağı gün yaklaşıyordu ve Gökhan Oral da klinikteydi…

***

Gene o dönem Ankara’dan nokta tayiniyle ilginç bir Doçent geldi: İbrahim Balcıoğlu.

Kendisine Psikiyatri öğreten Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan’abeyaz” derdi ve şükranlarını korurdu. Ne gariptir ki Yıldırım Ağabey de daha sonra bir beyin damar hastalığı atlatacaktı…

Bulancaklıydı, köy kökenliydi, İhsan Doğramacı’nın özel dâhiliyeciliğini yapmıştı. İnsanları Beyaz, Zenci, Değerli, Değersiz, Önemli Önemsiz diye gruplara ayırırdı. Herkesin Nabzına göre şerbet verirdi.

Ayhan Hoca’nın koruması vardı ve gene Adlî Tıp Kurumunda, hem de Anabilim Dalında çalışırdı…

Hoca’nın favorisi Uzman Dr. Zekeriya Kökrek’ti ve hâlâ Ayhan Songar Akademisi olarak orayı muayenehane olarak kullanmakta.

Bu dönemde İsviçre’den dönen Tarık Yılmaz da bir üniversiteye girdi ve muayenehanesini açtı. Tarık kardeşim kadar çok sevdiğim bir adamdır; bir ABD seyahatinde karısıyla beraber gelip beni ağırlamışlardı. O zamanlar yeni boşanmışlık dönemlerimdi ve epey yalnızdım.

***

Mine, İsmet Karacan’ın yanında çalışmıştı. Çok büyük bir bilim adamıydı ve NPT tekniğinin mucidiydi. Kendisi de Manik Depresifti (Bipolar) ama tedavi kabul etmiyor, ilaç kullanmamakta ısrar ediyordu ama arada bir Uyku Yoksunluğu Terapisi yaptığını bize Mine anlatırdı. Mine Özmen de ikinci evliliğini yaptı ve Psikanalize de önem veriyor. Çok şekerdir. Oğlu bir gün bacağını tutup “kadınım benim” dediğinde 6 yaşında filandı. Gel de Freud’a hak verme…

***

Onun da, İsmet Hoca’nın da trajikomik bir hikâyesi vardır: İsmet Hoca, çok önemli bir şey olan gece erkeklik organının sertleşmesini ölçme yöntemini geliştiren adamdı. Rahle-i tedrisinden Hakan Kaynak, Erbil Gözükırmızı ve niceleri geçmişti.

ABD’den dönmüştü ve o dönem NP Hospital’den teklif almıştı ama kararsızdı ve lenslerini de takmıştı.

Yâni dünya çapındaki psikiyatrı genç ve güzel bir bankacı kandırmış ve intihar etmişti.

***

En son Mersin’deki bir kongrede gördüm kendisini, pek neşeliydi, muhtemelen de Manik Fazdaydı.

Dünya çapındaki bilim adamı kendini asmıştı ve geri dönmemecesine gitmişti.

***

Sonra bir gün Nedim Hoca’nın vefatının haberini aldım.

Ne Aksel’de, ne de Acar Baltaş ağabeyimde ondan bir görsel kalmış.

***

Daha sonra Alaattin Duran Anabilim Dalı Başkanı oldu ve imam kökenlidir. İyi bir insandır. Sabah gider, gece döner kliniğe.

Ben ayrıldığımda Prof. Dr. Müfit Uğur AB başkanıydı. Bir gün yanlışlıkla alkol içmiş ve epilepsi statusuna girmişti. Robert College’lidir ama çok koyu dindardır ve EKT’yi de çok sever.

Ayrıca anlatırım ileride…

Ayaklarında nalınla kliniği dolaştığı günü unutamıyorum.

***

Ağrı ve Psikiyatri deyince, karşıma iki dev çıktı: Dr. Serdar Erdine ve Aksel Siva.

Serdar Ağabey Çapa’nın algolojisinin mimarıdır ve iddialı, girişimci, Atatürkçü bir aydındır. Kızını da pek severim. Hilton’daki düğününe çağırmıştı.

***

Bu arada karşıma Işık Aydınlı çıkacaktı. Diyarbakır’dayken de, İstanbul’dayken de, emekli olduktan sonra da hep aradığımda onu karşımda buldum.

Çok mütevazı ama bir o kadar aydın bir insandır, hep gülümser. Kocası da, bilhassa onkolojik kanserlerin piri olan Kılıç Aydınlı’dır.

O da az ama öz konuşan bir bilim adamıdır.

***

Geçenlerde öğrendim ki Işık Hanım emekli olmuş.

En son rica ettiğimde annemin anestezisinde yardımcı olmuş ve gene davetim üzerine, şimdi profesör olan Numan Konuk’un Karaelmas Üniversitesindeki konferansına iştirak etmişti.

Numan, eski hocasına ödül verirken...

Algolojiyi anlatmış, ben de Rektörü dâhil, oradaki herkese toplu hipnoz uygulamıştım.

Sonra beni arabamla dönmüştük ve Kılıç Bey karısını en az beş kere aramıştı.

Ben buna aşk derim işte.


***

Meğer Işık Hanım, ablası da hematoloji profesörüdür (Yıldız), bir Karadenizli adam bulup rica etmiş ve bütün AD’nı inşa ettirmiş.

***

Geçen gün telefon ettim, emekliye ayrılmış!

Bu çok büyük bir kayıptır.

Bu kadar genç yaşta ve aydın insanlar emekli olmamalı.

İnşallah Güneş ve Meral’in de muayenehaneleri vardır.

***

Nedim Hoca’nın beraber çalıştığı dönemde, International Hospital’de tanıştığım, “Özal’ın Doktoru” olarak da ünlenen Cengiz Aslan’dan bahsetmek isterim.

***

Cengiz Ağabey istese profesör de olurdu ama tenezzül etmedi, olarak hayatına devam etmekte.

***

O da kendi oğlunun ameliyatını yapma travmasını yaşadı. En son Güneş Taner Bey’in evinde karşılaştık.

***

Birazdan Tahir ve Figen Sümer gelecek.

Haydi, iyi günler şimdilik...

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme - 22 Temmuz 2015 Çarşamba

3261 kez okundu
0