Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in aşk

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Başımıza gelen olumsuz olaylara bir tepki olarak ortaya çıkar. Ancak söz

konusu sıkıntının önemli bir kaynağı olayın kendisi ise başka bir kaynağı

da duruma ne şekilde baktığımız, olayları ne şekilde algıladığımız yani

olaylara olan bakış açımızdır ve sonunda ne şekilde idrak ettiğimizdir.

***

Hayata bazen olumlu bazen de olumsuz açıdan bakarız. Söz konusu bakış

açımız baktığımız yerde ne gördüğümüzü etkileyen önemli bir veridir. İçinde

bulunduğumuz şartların olumlu mu olumsuz mu olduğu tabii ki önemlidir.

***

Ancak çeşitli durumlarım olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu belirlerken

kullanabileceğimiz tek veri değildir. Çünkü olaylara, durumlara ve genel

olarak hayata ne açıdan baktığımız da orada ne gördüğümüzü belirleyen

verilerden başka bir tanesidir.

 

*** 

Bu verileri değerlendiren, çevremizdeki olayları, durumları yorumlayan, onları

anlamamızı sağlayan ve bakış açımızı oluşturan beynimiz, yani daha genel

olarak bilişşel sistemimizdir.

*** 

Bu bilişsel sistemimiz, şimdiye kadar tecrübe ettiklerimizin oluşturduğumuz

kalıp düşüncelerden ibarettir.

 ***

Bu sefer öncelikle bakış açımızın olayları ve durumları değerlendirmemizi

nasıl etkilediğini değerlendirip, bu bakış açımızın duygu, düşünce ve

davranışlarımızda hangi yollarla ortaya çıktığını göstermek istiyorum, son

olarak da gerçekçi düşünmenin yöntemleri üzerine tavsiyelerde bulunacağım.

***

Olayları ve durumları yorumlayan bilişsel sistemimiz yani beynimizin her an

en doğru ve en gerçekçi yorumu yapmıyor olabilir. Bazen beynimiz de hata

yapar.

 

***

Herhangi bir durumu veya olayı yorumlamamızı sağlayan bilişsel sistemimiz

zaman zaman duruma ilişkin ipuçlarını gerçekte olduğundan farklı

değerlendirip durumu gerçekte olduğundan farklı algılayabilir, sonra da idrak

edebilir.

***

Bilişsel sistemimiz mükemmel değildir. Zaman zaman yorumlama hataları

yapabilir. Bütün bunların üzerine bir de içinde bulunduğumuz

duygudurumunun verileri eklenince bazı durumlarda somut şartları yeterince

nesnel olarak değerlendirememek oldukça doğaldır.

***

Ancak olumlu duygular genel olarak bize çok zarar vermezler.

***

Bu tür duyguların çok fazla etkisinde olduğumuzda, gerçeği, olduğundan bir

parça farklı algılıyor ve idrak ediyor olsak da düşünsel ve fiziksel olarak

gücümüz, enerjimiz yerinde olduğu için durumu hâlâ net olarak

değerlendirebiliriz ve çözüm ihtimallerin üretebilecek halde oluruz.

 

Oysa olumsuz duygular bizi düşünsel ve fiziksel olarak da olumsuz etkiler.

***

Moralimiz bozuk olduğunda daha kolay yorulur, kendimizi daha güçsüz

hissederiz. Enerjimiz daha azdır. Durum her ne ise onu düzeltecek çözüm

önerilerini üretmek bile başlı başına bir güç gerektirir, fakat bazen o gücü

içimizde bulamayız. Resmin tamamı yerine olumsuz olan tarafına kilitlenmek,

durumu düzeltmek için düşünme ve çözüm üretme yetimizi kısıtlar zaman

zaman.

***

 

Kendimizi çökkün ve olumsuz hissettiğimiz anlarda aklımızdan da olumsuz

düşünceler geçer. Bunlar akla gelen, o duygu hali sona erdiğinde unutulan

küçük sloganvari küçük cümlelerdir.

***

Genellikle kendimizle ve dünyaya bakış açımızla ilgili tarzımızı yansıtırlar ve

en önemlisi her zaman gerçekçi olmazlar.

***

Mübalağalı, durumu gereğinden fazla kişiselleştiren, çok fazla genelleyici ve

çeşitli gerçeklik saptırmaları ihtiva eden cümleler olabilirler.

***

“Bugün yolda arkadaşım bana selam bile vermeden geçip gitti. Onu kıracak

bir şey yapmış olmalıyım.”

***

“Bu sınav çok kötü geçecek. Ödevlerim de iyi gitmiyor. Ben bu bölümde

okuyacak kadar akıllı biri değilim.”

***

“Bu korkunç bir hata! Bu işi doğru dürüst yapmayı asla öğrenemeyeceğim...”

 

Hatta bazen canımız çok sıkkın olduğunda kendi kendimize, arada bir de olsa

şöyle mırıldanıyor olabiliriz:

 

“Kimse beni sevmiyor.”

“Herkes beni yargılıyor.”

“Elime aldığım her şeyi berbat ediyorum.”

 

***

Veya “çok güçlü olacağım ve kimseden yardım istemeyeceğim”, “bu çarpık

düşüncelere sahip olduğum için aptal sayılırım”.

 

***

Bunlar bizi engelleyen, moralimizi daha da bozup olayları serinkanlılıkla

değerlendirme ve çözüm bulma yollarımızı tıkayan düşüncelerdir.

***

Sıkıntımız arttıkça bu tür olumsuz düşüncelerin sıklığı da artar ve bu tür

düşünceler arttıkça onlara daha fazla inanmaya başlayabiliriz.

***

Hayatımızda olan olaylar hakkında bu tür düşüncelere sahip olmamızın çok

çeşitli sebepleri olabilir.

***

Bazen tesadüfen olumsuz olaylar üst üste gelir ve bizde durumun kötü

gideceğine ilişkin bir izlenim bırakır.

 

***

Daha sonra bunlar sorgulanmaksızın kabul edilen düşünceler haline gelip bizi

engelleyici, çözüm yollarını tıkayıcı bir hal alabilir.

 

İşte bu bir kısır döngü (daire-i fâside) halinde gitgide artan bir olumsuz ruh

halini beraberinde getirebilir. 

***

Düşünce, duygu ve davranışlarımız bir bütün halindedir. Her biri bir diğerini

etkiler. Olumsuz bir duygudurumu içerisinde olduğumuzda aklımızdan geçen

olumsuz düşünceler moralimizin daha da bozulmasına neden olur.

*** 

Moralimizin bozulması ise çoğunlukla durumu düzeltmeye yarayacak yapıcı

davranışlar yerine canımızı sıkan ve durumu bizim için daha da zorlaştıracak

davranışlar içine girmemize sebep olabilir.

***

Ortaya koyduğumuz olumsuz davranışlar bazen olumsuz olayların başımıza

gelmesine de sebep olabilir.

***

Düşünce - Duygu - Davranış

Durum hakkında alternatif düşünceler üretmek aynı durumu daha gerçekçi

değerlendirmeye ve yapıcı davranışlar üretmeye yardımcı oluyor.

***

Bu var olan durumun daha somut ve nesnel bir değerlendirmesini yapmaktır.

Yani bir anlamda resmin tamamını görebilmek için çaba sarf etmektir.

***

Çünkü yoğun duygular içerisinde olduğumuzda nesnel değerlendirme

yapamadığımız zamanlar olabilir, var olan durumu olduğundan çok daha

abartılı olarak yorumluyor olabiliriz. 

***

Kendinizi doyumsuz hissettiğimiz anlarda aşağıdaki yöntemler işimize

yarayabilir:

 

DUYGUYU BELİRLEMEK

İçinde bulunduğumuz duygudurumunu belirlemeye çalışmak.

“Öfkeli veya üzüntülü müyüm?”

“Yoğun bir kaygı mı yaşıyorum?” Bunun için egzersizler yapmak çok önemli.

Her şeyden bağımsız sadece o ana inerek o duyguyu belirlemek, farkındalık

sağlamak, olumsuz düşüncelerden kurtulmak için en büyük adımlardan biridir.


***

DÜŞÜNCELERİ KAYDETMEK

 

Olumsuz düşünceleri mümkün olduğu kadar çabuk bir kenara yazmak

genellikle işe yarar. Çünkü zaman geçtiğinde unutulma ihtimalleri yüksektir.

“O anda aklımdan neler geçiyordu?”

 

Durumun tanımını yapmak olumsuz düşünceleri hatırlamakta çoğunlukla işe

yarar.

 

“O anda neredeydim?” “Ne yapıyordum?” “Yanımda kim(ler) vardı? Bu

insan(lar) benim için ne ifade ediyor?”

***

SORGULAMAK

 

Düşüncelerin gerçekçiliğini sorgulama aşamasıdır. “Bu düşündüklerim ne

kadar gerçekçi?” “Böyle düşünmek bana ne katıyor?” “Bana faydalı

düşünceler mi yoksa daha olumsuz hissetmeme mi yol açıyorlar?”

*** 

ALTERNATİF DÜŞÜNCE GELİŞTİRMEK

 

Daha gerçekçi, faydalı ve duruma uygun düşünceler bulmak.

 

“Daha keyifli olduğum bir anda ne düşünürdüm?”

 

“Güvendiğim bir arkadaşıma bu düşüncemi söylesem bana ne derdi?” “Aynı

şeyi sevdiğim bir arkadaşım bana anlatsa ona ne derdim?” “Ne tür düşünce

hataları yapıyorum?”

***

Düşünce Hataları

Aşırı genellemek

Ya hep ya hiç şeklinde düşünmek (kutuplaştırmak).

Olumsuzlukları büyütmek (olumsuz süzgeç)

Olumluyu geçersiz kılmak

Karşımızdakinin zihnini okumak

Hatalı falcılık yapmak

Duygusal mantık yürütmek

Me’li ma’lı şeklinde düşünmek

Etiketlemek

Kişiselleştirmek

Felâketleştirmek

Olumsuz duygularımızla başa çıkmayı öğrenmek başlangıçta kolay

olmayabilir.

 

***

Çektiğiniz güçlük cesaretinizi kırmasın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve

alternatif fikirler üretmek herhangi bir beceri gibidir. Zaman alır.

***

Düzenli bir şekilde alıştırma yaparak alışkanlık haline gelip zamanla

hızlanabilir.

***

OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİNİZE MEYDAN OKUMANIZA

YARDIMCI OLABİLECEK SORULAR

 

Durumu yeterince değerlendirmeden acele sonuçlara mı varıyorum?

Böyle düşünmek beni nasıl etkiliyor?

Bu düşüncenin avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Küçük bir olumsuzluğu genel bir doğruymuş gibi mi değerlendiriyorum?

Tek bir olumsuz olaydan hareketle durumun kötü olduğuna ilişkin çıkarımlar

mı yapmaya başlıyorum?

***

Ya hep ya da hiç şeklinde mi düşünüyorum?

Olumlu olan tarafları göz ardı mı ediyorum?

Cevabı olmayan sorular mı soruyorum?

Sadece benim bakış açımın mı doğru olduğunu varsayıyorum?

Durumu ve olayları kabul etmek ve başa çıkmaya çalışmak yerine sadece

söyleniyor muyum?

***

Elimde yeterli veri olmadan karşımdakinin ne düşündüğünü tahmin etmeye mi

çalışıyorum?

 

Olayların olumsuz gideceğine ilişkin peşin hükümlerim mi var?

Gerçeği duygularımdan yola çıkarak mı bulmaya çalışıyorum?

Kendi kendime koyduğum mükemmeliyetçi kuralları gerçek ve değişmez

olgular olarak mı varsayıyorum?

***

Durumumu değiştirmek için elimden bir şey gelmeyeceğine mi inanıyorum?

Benim hatam olmayan bir durumdan dolayı kendimi mi suçluyorum?

Her şeyi çok kişisel olarak mı değerlendiriyorum?

***

Mükemmel olmaya mı çalışıyorum?

Deneyip görmek yerine falcılık mı yapıyorum?

Durumu net olarak görüp değerlendirmeye çalışmak yerine sadece

isimlendirmeye mi çalışıyorum?

***

Bütün bunlardaki ortak amaç farkındalık sağlamak.

***

Yaşadığımız durumu sağlıklı değerlendirebilmemiz için, o an tablonun

tamamına bakarak değerlendirme yapmamız gerekiyor.

***

Bunun için de olabildiğince an’a odaklanmak ve gerçekçi olmayan

düşüncelerimizi sorgulamakta fayda var.

Bir de hepimizin asla unutmaması gereken bir gerçek var:

Eski dostlar düşman olmaz. 60 küsur yaşındayım ve artık hiç kuşkum yok.

Eski dost sizi mutlaka bulur, dostluklar paha biçilmez şeylerdir.

Daha iyi, iyinin düşmanıdır.

Böyle bir dostum bana şöyle demişti: “Dost zaten vardır, muhit ise edinilir”

Dostluklar gül gibidir beslenilmek isterler.

Hep dostlukla, bilimle ve evrimle kalın. 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya- 24 Ağustos 2017

152 kez okundu
0

Posted by on in Genel

AŞK BİR HASTALIK MIDIR?

Eğer Hitler döneninde yaşıyor olsaydınız ve adınız da Prof. Dr Eguen Minkowsky olsaydı, tabii ki evet.

Psikosomatik Psikiyatrinin kurucusu Prof. Dr. Eugen Minkowsky bir gece karısıyla berber sabaha kadar uyuyamaz. Şiddetli kâbuslar görür.

eugene minkowski ile ilgili görsel sonucu

 

Vakit sabaha karşıdır ve Führer’in adamları kendisine sarı kaplı bir zarf yollamışlardır. Perişan olur. Hepimizin bildiği gibi sarı kaplı zarflar hemen daima kötü bir haberin muhatabına iletilmesi için gönderilir.

***

 

Acaba sevgili karısıyla götürülüp sabun mu yapılacaklardır veya gaz odalarında Dr. Josef Mengele kendilerini ziyarete gelip üzerlerinde dünya tarihin şahit olduğu en korkunç deneyleri yapacak ve bundan aldığı sadistçe hazzı tatmin etmek için eldivenlerini takıp ağzına da bir puro alıp keyfine mi bakacaktır. Gaz odalarına mı götürülecek yoksa sabun mu yapılacaklardır!

Gitmeleri gereken yön sol taraf olanlar, böyle gitti işte ölüme. Hem de öyle bir ölüm ki, ya yanarak ya da kimyasal gaz dolu bir odada nefes dahi alamayarak. 

Ne yargılama oldu ne de mahkeme önüne çıkarıldılar. 

Bu kararın arkasında ise, sola geç ya da sağa geç cümlesi ile binlerce insanı öldürmeye gücü yeten kişi, yani Joseph Mengele vardı. 

Nam-ı diğer Ölüm Meleği.

Ölüm Meleği: Joseph Mengele

Mengele, aile ilişkileri bakımından oldukça zor günler geçirerek büyüyen bir çocuk. Babası, sert ve disiplinli bir adam olan Mengele, babasını soğuk, uzak ve sadece işiyle ilgilenen bir adam olarak tarif eder. 

Ne kadar sevgi ve şefkat görmemiş olsa da, yaşadığı köyde nazik ve güler yüzlü bir çocuk olarak tanınır ve özellikle dakikliği ve davranışlarıyla, herkesten bol bol övgü alırdı. Giyimine özen göstermeye de erken yaşta başlamıştı, özel dikilmiş takım elbisesinin yanında, taktığı beyaz eldivenler de onun simgesi haline gelmişti. Auschwitz’den canlı çıkmayı başaranların dediğine göre onu diğer doktorlardan, beyaz eldivenleri sayesinde ayırıyorlardı. 

Auschwitz toplama kampındaki esirler üzerinde dehşet verici deneyler yapmadan önce Dr. Josef Mengele, antropoloji üzerine çalışmalar yapan çok ünlü bir antropolog idi. Mengele’ nin Afrika’yı gezip insan kanı ve virüs numuneleri topladığı, hayatı boyunca tek hayalinin farklı ırkların kanları arasındaki farklılığı kanıtlayan faktörleri belirlemek olduğu bilinir. Tüm bu çalışmaların sonunda da ırka özel veba yaratan Mengele’nin bulgularının, tel raptiye projesinin parçası olarak ABD’ye geldiği ve CIA’nın Nazi istediği bilim adamlarını affederek, Mengele’nin araştırmasını paylaşmak şartıyla onlara yeni kimlikler verdiği de ilginç bir detaydır.

Ölüm Kampı: Auschwitz

“Auschwitz diye bir yer var ve oraya giden insanlar ya hemen ya da bir süre sonra öldürülüyorlar. Ama mutlaka öldürülüyorlar…’’ 

İşte bu cümle birçok Yahudi’nin kulağına defalarca çalınmıştı. 

dört gündür aç, susuz, banyo yapmadan hatta temiz hava bile göremeyen, yük trenleriyle tıklım tıklım taşınan onlarca insan, Auschwitz’in ortasındaki istasyona ulaşmıştı. Harp boyunca Nazilerin Yahudi ırkını kurutma kampanyasından hayatta kalmayı başarmış son Yahudi topluluk olan Macaristan Yahudileri yeni kurbanlardı. Burası, yani Auschwitz, Polonya´nın Güneydoğusunda bulunan Yahudi sorununun en verimli çözüldüğü noktaydı. SS askerleri mahkûmları rampadan aşağı doğru sürüyordu, onları yönetense oradaki delilik, eziyet ve ölümün içinde tamamen aykırı duran bir SS subayıydı.

 ***

Yakışıklı bir yüzü ve nazik bir gülümsemesi vardı, kusursuz dikilmiş üniforması, özenle temizlenmiş ve ütülenmişti. Elinde bir kırbaç vardı ama onunla insanlara vuracak yere, sadece yön gösteriyordu, sağa veya sola doğru… 

Mahkûmlar farkında bile olmadan bu yapılı askerin zararsız hareketi ile seçiliyordu… Hâlâ çalışabilecek olanlar ile hâlsiz düşmüş olup, hemen gaz odası veya fırınlara gönderilecekler ayrılıyordu. Sağa gidenler şimdilik yaşamaya devam edecekti, sola gidenler ise yargılama veya mahkeme olmadan, sadece bir şöyle bir bakışla ölüme mahkûm edilmişti.

Bu kararı veren, oradaki bütün mahkûmların kaderine karar veren bu kişi Dr. Josef Mengele idi yani Ölüm Meleği.

***

Auschwitz toplama kampında, insanlar üzerinde yaptığı deneylerle “ölüm meleği” olarak tarihe geçmiş bu adamın, yaklaşık iki milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu sanılmakta. Sadece Yahudiler üzerinde değil, eşcinseller, çingeneler, geri zekâlılar ve zihinsel engelli insanların üzerinde de deneyler yapan âri Alman  ırkından olmayan Almanları Nazilerin zihniyetindeki forma sokmak için de çalışmışlığı vardır. 

Bunların dışında Mengele, çocukların üstünde basınç testi, hadım etme (uyuşturmadan testislerini kesme), karşı direnç, ilaç testi gibi deneyler yapmıştır. Laboratuvar götürmek için şekerle, çikolatayla kandırdığı çocukları deney sonrası bildiğin parçalayarak öldüren, Auschwitz’de bir koğuşta başlayan bit salgınını da gaz ile çözüp hâlledip, bitlenen 750 kadını bitleriyle birlikte öldüren bir Nazi doktoruydu.

Renkli gözlü çocukların gözlerine bir takım kimyasallar enjekte ederek deneyler yapan, doğum yapmış kadının memelerini bantlayarak, bebeğin beslenmeden kaç gün yaşayabileceğini görmek isteyecek kadar da cani ruhlu bir doktordu.

                                                  ***

Mengele’nin vahşi deneylerine maruz kalan çocuklardan biri olan İzak Ganon’un, yıllar sonra ağzından çıkan şu sözler, kan donduran nitelikte “Mengele içeri girdi. Narkoz yapmadan karnımı yardı ve tek böbreğimi keserek eline aldı. Böbrek onun elinde başı kesilmiş bir tavuk gibi kıvranıyordu. Ben ise acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum”. 

***

İzak’ın denek olarak kullanılmaya zorlandığı tek olay bu değildi. En sonunda gaz odasına gönderildi ve kapasitesi 200 olan gaz odasının önünde, elinde 201 yazan kâğıt sayesinde o kampta ölmekten kurtuldu. Fakat kız kardeşleri ve annesi kendisi kadar bahtlı değillerdi… 

***

Auschwitz´den canlı çıkan bir diğer mahkûmun anlattığına göre, bir olayda gene böyle bir çukur açılmış ve çevreleri ateşe verilmişti. 10 tane kamyonla çocuklar getirilmiş, bunları doğruca alevlerin gittikçe daralttığı çukurların içlerine attırmıştı, dışarı tırmanmaya çalışanları bir subay sopayla tekrar içeri itiyordu. Hoess (Auschwitz´ın kumandanı) ve Mengele ise gayet memnun bir tavırla seyrediyorlardı…

***

Suçsuz binlerce mağdur ve mağdurelerine uyguladığı psikolojik ve bedensel işkencelerin sayısı ve büyüklüğü her ortaya çıkan yeni olayla gittikçe artıyor. Psikoanalist Dr.Tobias Brocher düşüncelerine göre, acı vermekten değil, ölüm ve hayat arasında karar veren yetkili kişi olmaktan, bu güce sahip olmaktan zevk alıyordu. Bu aslı astarı olmayan yorumlar sebebiyle Psikanaliz de bir dindir.

***

 

Tıpkı komünizmin her türlüsü gibi... Çünkü deney öncesi şartları mutlak doğru olarak kabul edip, deney sonrası sonuçları ona göre yorumlarlar (a priolerini a fortiori olarak kabul edip, a posteriori yorumları buna göre yapmak)

Mesela Marksizm’de (karısı çocukları veremden ölürken) yazdığı das Capital’de hep aslında şuurdışı veya yarı bilerek Museviliğin bir ideolojiye istihalesi (dönüşümü) vardır. Engels ise orta hâlli bir burjuvaymış. Hani acaba bir "Platonik aşk" mı vardı?

                                                 ***

Dr. Josef Mengele 17 Ocak 1945’te Rus ordusunun Almanya’ya girmesiyle Auschwitz’den kaçtı, Arjantin’e yerleşti ve neredeyse unutuldu. 

17 Ocak 1985´te Auschwitz’den canlı kurtulan birkaç kişinin orayı ziyaretleri ve hatıraları sayesinde tekrar gündeme geldi. Bir anda bütün Dünya televizyonlarında ona dair haberler ve görüntüler gösterilir oldu ve herkes yaşanan vahşeti öğrendi. Arama çalışmaları yeniden başlatıldı. 31 Mayıs 1985´te Mangele’nin eski bir arkadaşı ve Avrupa’daki bağlantı noktası olan, Hans Sedlmeyer’in evine yapılan baskın sırasında yazdığı birkaç mektup ele geçirildi. Brezilya´da olduğu öğrenilmişti, yetkililere haber verildi ve bir hafta içinde yanında kaldığı aile ve mezarı bulundu. 1979´da boğularak ölmüştü. İskeletinin adlı tıpta incelenmesi sonucunda gerçekten o olduğu ortaya çıktı. 

Dr. Mengele’nin mazlum ve mazlumeleri uzun süre onun öldüğünü inkâr edip, savaşta ve sonrasında eziyetini çektikleri bu kişiden intikam alma zamanının gelmesini bekliyorlar ama Mengele uzun zaman üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı şeye yenilmişti – Ölümün kendisine.

***

Bu felaketten de beter tarihi olaydan, tam aksi bir konuya geçmek istiyorum. Aşkın çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok yanlış anlaşılanının başında şehvet yani azgınlık gelir. Bazıları buna ihtiras yahut tutku da der.  Mevlânâ ile Şems’in aşkı hâlâ tam çözülemediği için fazla üzerinde durmayacağım ama sansüre uğramamış bir Mesnev-i Şerif okursanız, kararı siz vereceksiziniz. Çok şaşırabilirsiniz çünkü İnsan’ın maymundan evrimleştiğini de, çeşitli tasavvufi incelikleri de yazar.

Şehvet, feromonlar denen evrimsel olarak gelişmiş ve bütün canlılarda ama özellikle memelilerin koltuk altları, cinsel bölgeleri civarında bulunan ve eustrus (azgınlık) dönemlerinde bütün canlıları azdıran kokulardır.

***

Amerikan hastanesini çok iyi tanırım. Onca hastamın arasından sıyrılıp Amerikan Hastanesi’ne gidip Şato gibi malikânesinde ikamet eden birisini de orada tedavi etmiştim ve bütün ailesini büyük birkaç beladan kurtarmıştım.  İstanbul küçük, nasıl olsa karşılaşırız.

***

Bu sefer de kadim dostum ve İstanbul’un tartışmasız en güzel gece kulübünü işleten Mehmet Tuna ve Şehnaz Tuna’yı ziyaret ettim.

Güvenlik tedbirlerini a o kadar arttırmışlar ki, hasta başına götürmek için götürdüğüm çiçeği rehin(!) alıp beni de epey rica ettikten sonra hasta yanına aldılar.

Eh, ben asansörle odaya çıktım, çiçek aşağıda; acaba içinde bomba mı arıyorlardı acaba?

Oturup on dakika kadar konuştuk. Hasta ziyareti kısa olur ve Mehmet’i çok iyi gördüm. Vefakâr karısı Şehnaz –ki bir dönem benimle psikolog olarak çalışmıştı yanındaydılar.

***

Magazinden takip ediyordum da, kulaklarımla işitince çok memnun oldum. Meğer İzmirli Sezen Aksu koskoca yalısını onlara tashih etmiş ve “gelirim, beraber program yaparız, para filan da istemem” demiş.

***

Minik Serçe lâkaplı bu hanımın bu evrimsel açıdan altruistik (özgeci), kişisel açıdan fedakârlık numunesini hele bu dönemde kimseler kolay kolay yapmaz. Birkaç selfie de çektik ama Mehmet işini seven ve otoriter bir iş adamıdır. Hoşlarına gitmeyeceğini düşünerek bunları paylaşmayacağım.

***

Helâl olsun Sezen Hanım’a. Bizim gittiğimiz yerler zaten bellidir, gece kulübü olarak Türkiye’nin İstanbul şehrinde bir tek oraya giderdik; gene ilk uğrayacağımız mekân bu şato gibi Şamdan olacak.

***

Bir yanda Karun gibi zengin hükümranların, öbür yanda kömür parası ve vefat etmiş insanları yerine oy kullanacak insanları yaşadığı bir ülke olduk. Biz Türkiye’yi kongre veya turizm için yapacağımız ziyaretler dışında terk etmeme kararı aldık.

***

Burası Türkiye’dir ve mozaik değil, aşure olarak kalacaktır. Buna hâlâ inanıyorum.


Herkese ümit, millî duygularla dolu yürek ve kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum. Ne mutlu böyle dostlarımız var.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Şubat 2017 Çarşamba

768 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bu başlık kimselere garip gelmesin ama gördüm, yaşadım…

Meslek hayatımda aldatma ve aldatılma konusunda o kadar çok örnek gördüm ki!

Tabii ki isim ve kimlik vermeyerek, bâzı örnekler paylaşmak istiyorum.

 

1. Bir kadın düşünün, mesleğinde çok yükselmiş ve hemen herkes kendisini tanıyor. Hayatının aşkını yaşadığını düşünmüş senelerce ve pek de mutlu yaşamış.


Çok tanınmış, sevilmiş, şan şöhret sahibi olmuş. Sonra da biraz dinlenmeye karar vermiş ve evinde istirahate çekilmiş ama her an yeni bir çıkış yapabilir.

Her şey iyi hoş giderken bir öğreniyor ki, kocası kalkıp sekreteriyle ilişkiye girmiş, yatıp kalkmaya başlamış.

Tabii ki hemen boşanmış; tek kızını kendi başına yetiştirmekte ve kendini Kur’ân okumaya vermiş ama öyle tesettürlü filan değil. Sımsıkı sarılıyor size görüştüğünüzde ve hayatından memnun.

Yeni projelere açık…

 

2. Senelerdir karı-koca yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, entellektüel ve tipik “Beyaz Türk” iki çift. Her yere beraber gidiyorlar. Gustoları âlâ, bohem takılıyor, keyif için yaşıyorlar.

Gelir düzeyleri çok iyi ama genellikle yırtık Jean giyiyor, bir resepsiyona veya partiye giderken de en şık smokinlerini, süper minilerini giyiyor, takıp takıştırıyorlar. Her şeyleri marka; çakma bir şey kullanmıyorlar.

En sevdikleri hobilerin başında klasik müzik ve caz dinlemek, bu arada da sıcak şarap ve esrar içmek…

Zamanla bu dostluk öylesine girift bir hâl alıyor ve sınırlar da o kadar karışıyor ki, bu aileler arası muhabbette önceleri çaktırmadan her iki taraf da, diğerinin eşinden hoşlanmaya başlıyor ve birkaç ay zarfında da –sözüm ona gizli olarak– kendilerini yek diğerinin karısıyla ve kocasıyla yatarken buluyorlar.

Bundan sonrası adeta bir vodvil çünkü aynı sitedeki komşu dairelerde ikamet ediyorlar ve kimim eli, kimin cebinde karışır hâl alıyor. Bir gün birisinin evinde bir çift, öbür gün diğerininkinde diğer çift kendilerini şehvetin kucağına atıyorlar.

Her şey öylesine heyecanlı ve doğal ki, işlerin karmakarışık bir hâl alacağını hiç düşünemiyorlar.

Bir gece gene bir “in mekândan” dönerken kafalar hem şarabın hem de esrarın etkisiyle bulutlanıyor ve dördü aynı yatağa atıyorlar kendilerini.

Yeyip içtikleri sebebiyle bilinç bulanıklığı da oluyor (black-out) sabah uyandıklarında ağızları kupkuru, dilleri paslı ve hepsi aynı çarşafa uzanmışlar sere serpe.

Kocalardan biri uzun kıvırcık saçlarını karıştırıyor, “abi, biz n’aptık yaaaa” diyor içinden. Kalkıp öbürlerine kahve yapıyor ve kahvaltı masasını da hazırlamayı ihmal etmiyor.


Neyse, kaşına kaşına ve aptallaşmış vaziyette kalkanlar hemencecik bir şeyler giyiyorlar üzerilerine ve sıkı birer soğuk duş alıyorlar. Dişler yıkanıyor, oturup başlıyorlar muhabbete.

Mevzu belli tabii ki, oturup tartışmaya başlıyorlar hâl-i pürmelallerine ne olacağını…

En iyisi böyle devam etmemek, bir duyan olursa n’aparız abi yaaa” oluyorlar. Henüz çocukları da yok, maazallah zürriyeti de karışabilir olacakların. En iyisi bir terapistten yardım almak diye düşünüyorlar ve müracaat ediyorlar. Terapist tıp kökenli olduğu için öncelikle full-check up ve gerekli psikolojik testleri yaptırıyor. İki erkeğin de karaciğerleri epey bozulmuş, kadınlar ise hem alkolün hem de sigaranın etkisiyle göçmüşler. Otuzlu yaşlardalar ama kırklı gibi durmaktalar. Hepsinde de ciddi depresyon, kaygı ve benzeri bulgular mevcut. Esrarı ve şarabı aşırı kullananda ise tipik Panik Atakları zuhur etmiş.

Derhal ilaçlar ve psikoterapiye başlanıyor. Terapistin ilk tavsiyesi evlerini ayırmaları ve bir süre için görüşmeyi kesmeleri oluyor. Buraya kadar her şey iyiyken, esas sorunlar başlıyor çünkü alıştıkları hayat tarzını özlemeye başlıyorlar. Telefonlaşmalar, what’s uplar, e-mailler ve diğer şeyler boy gösteriyor. Terapistin söylediklerini uygularmış gibi yapıp, çaktırmadan eski hayatlarına rücu ediyorlar. Terapisti de kandırıp, gizliyorlar ama boyunlardaki ısırık çürüklerine, bacaklardaki morluklara, gözlerin etrafındaki halkalara baktıkça, hiçbir şeyin değişmediğini anlıyor hekim.

Toplanıyorlar muayenehanede ve terapist de “siz ne düşünüyorsunuz” diye soruyor. Bu arada, bir tanesinde de papilloma virüsü (HPV) çıkıyor! Diğerlerinde yok… Demek ki başka yerlerde de saadet aramış. Eh, bulaşır da bu meret.

Kem küm, gak guk” derken, “biz kendi aramızda bir anlaşalım, şunu bir tedavi ettirelim, sizi sonra arayalım” diyorlar verra kadem basıyorlar. Bir daha haber alınamıyor. Belli ki eski tas, eski hamam devam ediyorlar muhabbete…

 

3. Pornocu bir adam vardı. Aslında işi gücü yerinde ama hobisi porno filmlerinde oynamaktı! Temelde sosyopat (şiddetli antisosyal) olduğu için, bunu çok kolay akla uygun hale getiriyor (rasyonalizasyon) ve hem para kazanıyor hem de ailesine tatlı hayat yaşatıyordu. Her şeyi de ona bülbül gibi anlatıyor. Karısı bir süre sonra ağır depresyona girince, soluğu ruh hekiminde alıyorlar.

 

Terapistin ilk tavsiyesi adama cinsel gücü azaltıcı bir Duygudurum Dengeleyicisi ve düşük doz Nöroleptik, karısına ise Antidepresan vermek oluyor. Psikoterapiye başlıyorlar. Bir yandan da, adama en kısa zamanda porno işini bırakmasını tavsiye ediyor. Çünkü piyasada tutulan bir aktör ve tezgâh altından satılan DVD’leri, VCD’leri piyasada dolaşmaya başlamış.

Evde de delikanlılık (ergenlik) çağında iki pırlanta gibi çocuk var. Anne ikide bir sinir krizleri geçirip kendini büyücülere, medyumlara atıyor. Terapist kesmiyor hani. Korkuyor çünkü “ya bunları bizim çocuklar görürse” diye… Hele bir yaşam koçu "hayatınızı yaşayın, siz de oynayın filmlerde" deyince dehşete düşüp kaçıyor!

Hiç psikopat lâf dinler mi?

Alışmış kudurmuştan beterdir” derler. İlaçlarını tez elden kesiyor ve piyasaya tekrar dalıyor, hem de bilenmiş olarak.

Korkulan oluyor ve çocuklar (biri 17 yaşında erkek, diğeri 18 yaşında kız) bunları ele geçiriyorlar.

Zaten evin her tarafında pornografik materyal ve donlar, yapay organlar dolu (sözüm ona gizlenmiş).

Her ikisinde de Antisosyal-Sınırda Kişilik Bozukluğu özellikleri yoğun olarak gelişmiş.

Kız hemencecik bileklerini kesiyor, oğlan ise gay barlara müdavim oluyor.

Babanın umurunda değil ama anne çok ağır bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu vakası halini alıyor.

İlaçlar tamam da, terapinin sürdürülebilmesi için, ruh hekimi adamı çağırıyor.

Adam tam bir acting out ile öfkeleniyor ve “siz beni engelleyemezsiniz, leke çalarım” diye tehdit ediyor.

Hiçbir antisosyalle aşık atılmaz” düsturunu hatırlayan terapist geri adım atıyor ama “bari çoluk çocuğunuz tedaviye devam etsinler, bir dahaki sefere kızınızı kaybedebiliriz” diyor (buradaki empati dolu yaklaşıma dikkat ediniz: "Kaybedebilirsiniz" değil, "kaybedebiliriz" denmiş ki, bence çok doğru. Hekim köprü uzatıyor aslında).

Adam gülüp geçiyor ve “onlar kendi yollarını bulurlar ama istedikleri kadar gelebilirler tabii” diyor. Sonra da bombayı patlatıyor: “Benden zırnık koparamazlar, paraları olduğu sürece gelebilirler, sorun yok”.

Gene de iki sene kadar bulup buluşturup terapiste devam ediyor, ilâçlarını kullanıyorlar. Kız da, oğlan da babalarını her anlamda inkâr ediyor ve bir daha asla görüşmüyorlar. Annelerini de kendi hânelerine alıp, orada yaşamaya devam ediyorlar… Zamanla oğlan gay bar işletmecisi oluyor, kız ise iyi bir evlilik yapıp kendini kurtarıyor.

 

3. Pornocu bir başkası. Bu ise orta yaşlı, altında son model lüks arabası olan, saygın bir iş adamı… Önceki karısı kendisinden “bu adam gay mi ne” diye ayrılmış, terapiste de azıcık asılmış bu arada. Tabii ki hekim bu tongaya düşmemiş ama bu femme fatale (meş’um kadın) onu da ürkütmüş. 


Terapist, itibarını kaybetmek istenmiyor ve kadının usulünce uzaklaşmasını sağlıyor. Adamın derdi başka… Evinde 8000’den fazla porno kaseti var ve en büyük keyfi bunları seyredip mastürbasyon yapmak. Yani bir Onanizm Vakası (patolojik mastürbatörlük) aslında!

Terapiye devam ederken yanında birkaç yeni gelin adayıyla gelip tanıştırıyor. Garsoniyerinde ki porno videolarını onlara da mı göstermesinin uygun olacağını sorunca terapist dayanamayıp gülümsüyor ve “aman ha, sonra o da terk eder” diyor.

Cevap ürkütücü geliyor: “Bari siz gelin de beraber seyredelim birkaçını, hem paylaşırız da”…

Buradaki aşikâr homoseksüel temayı fark eden terapist nazikçe refüze ediyor ve “etik olmaz” diyor. Çok terbiyeli ve efendi olan adam bunu saygıyla karşılıyor. Dinamik psikoterapiye başlanıyor ama Rorschach ve MMPI testlerinde de aşikâr homoseksüel özellikler ve muhtemelen küçük yaştaki bir cinsel taciz öyküsüne dikkat çekiliyor.

Bunlar üzerinde çalışılırken, adam bir sene sonunda ortadan kayboluyor!

 

4. Gayrimüslim bir karı koca, kadının histerik fenalaşmaları için geliyorlar. Adamın büyük bir AVM’de çok iş yapan bir dükkânı mevcut ve evin gelir kaynağı da o. Kadın birkaç ay sonra itiraf ediyor ki, en yakın aile dostlarından birisinin kocasıyla uzun zamandır ilişkisi varmış. Yatıp kalkıyorlarmış hani. aşk değil, de, tutkuymuş!

Terapist zaten kokuyu almış ve bunun sürdürülmesinin güçlüğünden bahsediyor, kesmesini tavsiye ediyor. Kadın “tamam” diyor ama hiç oralı değil ve zurnanın zırt dediği an geliyor: Adam, karşı dükkândaki tezgâhtar kızla bir gecelik bir macera yaşıyor!

Vay ki vay!

Terör başlıyor, kadın adama saldırıyor, çimdikliyor, ısırıyor, vuruyor.

Terapist "tamam, artık bir bir berabersiniz, neden bu kadar öfke" deyince, "benim en doğal hakkım çünkü kocam bana sevgi veremiyor ama ben ona, cinsellik de dâhil, her şeyin en güzelini verebiliyorum. Ben yapabilirim ama o asla" cevabını alıyor. Tam Histriyonik ve Narsisist bir tablo yâni. Terapist bu işlerde mütekabiliyet güdülmesinin doğru olmayacağını ve artık buna bir son vermesini tavsiye ediyor.

Kadın oralı olmuyor ve hem aldatmaya devam ediyor, hem de her gün olay çıkartıyor. Bir süre sonra sol memesinden Meme Kanseri kuşkusuyla biyopsi yapılınca çok korkuyor ve derhâl kocasını yüceltip, ona sarılıyor (ilkel değersizleştirmeden aşırı yüceltmeye geçiş: splitting) ama sonuç Basit Fibrokist olarak gelince de artık geri dönemiyor (memede bir çökkünlük kalıyor). Yani sâdık ve iyi kadın rolünü bırakamıyor. Bunda, "artık memenin güzelliği gitti" diyerek kendisini terk eden tutkulu sevgilisinin de rolü oluyor tabii.

 

5. Gece kulüplerinde ve türkü barlarda şarkı söyleyen 30 yaşlarında, balık etli, biraz erkeksi, güzelce bir kadın. İlkokul mezunu ama kendisini çok yetiştirmiş. Menajeri de kadın ve aşk yaşamaktalar. Her ne kadar menajeri tam bir lezbiyense de, kendisi biseksüel ve gelen tekliflerden sonra dayanamayarak, bir erkekle beraber oluyor.

Lezbiyen aşkları çok sâdıkane olur ve sevgilisi / menajeri buna hiç tahammül edemiyor, kavgalar başlıyor. Gittikleri erkek terapistten de kıskanıyor bir süre sonra. Paranoidleşiyor ve terapistinde sevgilisine sarkacağını düşünmeye başlıyor. Bu arada yapılan psikolojik testlerde ve değerlendirmede, menajerinde tipik Sınırda Kişilik Bozukluğu tablosu olduğu netlik kazanıyor. Bir süre sonra ilaç içerek ve tehdit mektubu bırakarak, göstermelik bir intihar girişiminde bulunuyor. Terapist kendisini ayrı bir seansta alıyor ve eğer bir memnuniyetsizliği söz konusuysa, başka bir arkadaşını tavsiye edebileceğini söylüyor. Hattâ bunun bir kadın terapist olabileceğini vurguluyor. Menajer off-sight'ta kalıyor âdeta! "Yok, sizden memnunuz" diye mırın kırın ediyor ama bir şeyin de farkına varıyor ki, bu gidişin sonunda, şarkıcı sevgilisi heteroseksüel ilişkileri tercih edecek. Bir süre sonra onu da alıp ortadan kayboluyor. Daha sonra şarkıcı bir kere uğruyor; ayrıldıklarını ve gazinoda tanıştığı zengin ve evli bir adama âşık olup, onunla yaşamaya başladığının, artık mutlu olduğunun "müjdesini" veriyor.

 

6. Orta yaşlarda yakışıklı, hafif efemine bir erkek. İş adamı. Güzel bir karısı ve yakışıklı, 12 yaşında bir de oğlu var. Gecikmeli olarak da olsa, senelerdir bastırdığı homoseksüel dürtüleri nihayet patlıyor ve durumu karısına da açıyor. Eğilimleri galebe çalıyor ve bir erkek sevgili ediniyor. Kadın tahammül ediyor, oğlandan gizlemeye gayret ediyor. Bir ruh hekimine gidiyorlar. Hekim adamın geri dönüşü olmayan yolda olduğunu fark ediyor ve homoseksüalitenin tedavisi olmadığını, belki de boşanmalarının daha hayırlı olabileceğini söyleyerek, daha ziyâde kadının depresyonu ve ilişkideki saygının yıpranmaması için çaba gösteriyor. Gay aşklarında çok sık eş değiştirme, "one night standler" pek tipiktir. Adam bir süre sonra Beyoğlu barlarının müdavimi hâline geliyor ve hemen her gece eve başkasını getirir oluyor. Bu arada ayrı dairelere de taşınıyorlar zaten. Bir sabah acı haber geliyor: Evine aldığı bir psikopat hem parasını çalmış, hem de karnından bıçaklayıp öldürmüş.

Kadın perişan oluyor ve vatandaşlık müracaatı da yaparak Avustralya'ya göçüyor ama sık sık Türkiye'ye de geliyor, bütün eşi dostu, akrabaları burada çünkü. Onların büyük desteğini ve sevgisini buluyor. Bir süre sonra, iki gözü iki çeşme terapistten randevu alıp oğlanı getiriyor. Oğlan da gay olmuş ve sevgilisiyle oynaşırlarken odasında yakalamış' Terapist bu işin hem evrimsel, hem genetik hem de yetiştirilme -özdeşim, model alma yönleri olduğunu söyleyerek kadına moral vermeye çalışıyor. 14 yaşına gelmiş ve epey de serpilmiş delikanlıda ise hiç egodistonik bir tablo olmadığı dikkatini çekiyor. H+alinden memnun ama "babam gibi olmayacağım, sevgilimle dürüst bir yaşam sürdüreceğim" diyor. Kanada-Türkiye arasında gidip gelen ve bir baba otoritesi de kalmayan delikanlının en azından o seviyeyi koruması ümidini paylaşıyorlar. Halâ da zaman zaman hekime uğrayıp, minimal temas terapisi şeklinde durum bildirmekte ve moral almaktalar. Kadın bir daha hiç evlenmiyor ama bir süre sonra Avustralyalı dul bir adamla yaşamaya başlayınca, oğlan da ona "baba" gözüyle bakmaya başlayıp, Hıristiyanlığa da geçiyor.

 

7. Üst sosyoekonomik sınıftan, 45-46 yaşlarında ama pek güzel ve alımlı bir kadın. Kocası tanınmış bir iş adamı ve birtakım sosyal kulüplerin de üyesi. Evlerinde sık sık partiler veriyorlar, benzerlerine de icabet ediyorlar. Zevkli ve hareketli bir sosyal hayatları var.  Şık bir villada oturuyorlar ve maddî durumları da çok âlâ. Bir gece kadın epey içiyor tam bir acting out içerisinde, en yakın ahbaplarının kocasının üzerine atlıyor; hem de çırılçıplak soyunmuş vaziyette! Adam baştan çıkmamak için epey gayret sarf ediyor ve acilen terapistlik de yapan bir ruh hekimine müracaat ediyorlar. Mağdure durumundaki arkadaşının karısı ısrarla önden girip durumu yarım saat anlatıyor. Terapistin uyarılarını Obsesif yapısı sebebiyle dikkate almıyor ve her bir şeyi anlatayım diye çabalarken, randevunun yarısını aşıyorlar. Terapistin nazikçe hatırlatması üzerine, esas kahramanımız içeri giriyor. Gayet hoş, minisini giymiş, belirgin Histriyonik ve Narsisist özellikleri olan, sarışın mavi gözlü cazibeli bir kadın. "Neden beni bu kadar beklettiniz, bari arkadaşımla devam etseydiniz" diye ta en baştan negatif karşı aktarımı sergiliyor. Terapistin "hiç mühim değil hanımefendi, sizin konunuz üzerinde de çalışmamız için yeterince vaktimiz var" demesi pek işe yaramıyor. Tabii ki olay bir skandal ve küçük çapta medyaya da yansıması söz konusu olmuş. Allah'tan kocası pek nüfuslu bir adam da, araya adamlar sokarak işi örtbas ediyor. Kadın sadece iki kere geliyor ama niyeti değişmek değil, kocasını ise hiç değiştirmeye niyeti yok. "Oldu bir kere, adam olsaydı da beni tatmin etseydi; her şey para ve muhit değildir Doktor Bey" diyor. "Tabii ki, haklısınız, gene de sosyal konumunuz ve iki çocuğunuz açısından bu işi biraz deşelim, Çiftler veya Aile Terapisi konsepti içerisinde ilerleyelim ki siz de saadetinizi bozmayın" gibi yaklaşımlara kadın hiç yaklaşmıyor. İşin ilginci, kocası hiç gelmiyor ve evinde viskisine sarılmış, muhitinde pek de sevilen bir adam olduğu + zenginliğinden dolayı pek çok da "yalakası" olduğu için, kendi başının çaresine bakıyor. Sonradan kayboluyorlar.

 

8. Ağır ceza davalarına bakan tanınmış bir Avukat, çok da geniş bir muhiti var. Kendisi Gayrimüslim, karısı Müslüman ama gayet modern fakat muhafazakâr da bir hayatları var. Adam cemiyet toplantıları, davalar, iş gezileri içerisinde boğulurken, gönlünü sarışın ve hoş bir başka hanımefendiye kaptırıyor ve beraber yaşamaya başlıyorlar; aralarında da 20 yaş fark var ama Beyefendi çakı gibi!


Sembolik olarak bu kişiyi koydum, belki tanısınız...

Kadın da haza bir hanımefendi ve ister istemez düştüğü "kapatma" hâlinden çok sıkılıyor. Hâlbuki adam evini çoktan terk emiş ve her yere de "eşim" diye kendisiyle gitmekte. Yasalar o dönem elvermediği için bir türlü boşanamıyorlar; eh, adamın karısı da "ne koparsam kârdır" öfkesi içerisinde, boşanmaya muhalefet ediyor. Sarışın güzel hanımefendide aniden kendini kaybedip otobüs veya tren garlarında kendine gelme şeklinde Dissosiyatif Füg tablosu baş gösteriyor, Bir yandan da belirgin Depresyonu olduğu dikkati çekiyor. Ruh hekimi hem antidepresan, hem de hipnoterapi ile kadını toparlıyor ve seanslar üç sene sürüyor. Ne zaman ki adam boşanıp, derhâl nikâhı bastırıyor, ortalık yatışıyor -mu dersiniz? Asla. Bu sefer dekadında Travma Sonrası Stres Bozukluğu Tablosu baş gösteriyor. Eski eş "kinini yerde bırakmayanlardan" ve ikide bir arayıp taciz ediyor. Neyse, 1 sene de bunun tedavisi sürüyor. Bu arada Avukat Bey de nüfuzunu kullanıp, yarı tehdit yarı "sus parası" ile eski eşi devreden çıkarınca nihayet toparlanıyorlar. Aynı muhitlerde oldukları hekimleriyle de artık resepsiyonlarda veya davetlerde dostane şekilde görüşür hâle geliyorlar...

 

9. Genç bir öğretim üyesi. Aynı zamanda Bipolar Bozukluğu var ve ne zaman Maniye girse âşık oluyor, ne vakit Depresyona girse de alkole sığınıyor. Birkaç kere intiharın eşiğinden dönüyor. Allah'tan çok içgörülü de, uzak diyarlarda yaşamasına rağmen hem ilâçlarını hiç aksatmıyor, hem de terapilerine düzenli geliyor. Fakülteden de çok asılan çıkıyor çünkü genç ve yakışıklı bir adam ama o asla öğrencilerine bakmıyor. Daha ziyade komşularının bekâr bir kızı var, ona sarıyor. Arada kaçamağı da oluyor ama hiç yakalanmıyor. Hâlen tedavisine devam etmekte ve durumu stabil. 


11. Hayatımda duyduğum en trajikomik aldatma hikâyesi merhum bir hocamdan... Adam tescilli çapkın. Fahişeydi, iş görüşmesine gelen kadınlardı, iş yerindeki tanıştığı kadınlardı, barda takıldığı haspalar... Hiç fark etmeden anlaşmalı olduğu delüks otele atıyor, işini bitirince de çaktırmadan işine gücüne dönüyor. Karısı işkillenmiyor mu, tabii ki çok da... İspat edemiyor. Hafiye tutuyor, peşine adam takıyor, telefon kayıtlarını inceliyor ama mümkünatı yok, asla yakalayamıyor.

Neyse, kahramanımız gene bir hatunu otele kapatıyor. Gelsin şampanyalar, meyve tabakları, havyar ve dalıyor âleme. Saat öğlen civarı ve tam da işlerin yoğun olduğu zaman ama büroyu ayarlamış. Standart 1 saatlik kaçamaklarından birisini yapıp dönecek. Çok da sevilen, gırgır, şeytan tüyü olan, yakışıklı olmayan ama ağzından bal akan orta yaşlı iş adamı.

Neyse, tam işi şâhikasındayken, nihayet pundunu bulup da kocasını basmaya gelen karısı, otelin ön kapısından girdiği gibi, adamın kaldığı odayı da bellboy'dan rüşvetle öğrenip dayanıyor kapıya! "Güm güm güm"! Adam şaşkın bir şekilde kapıyı açıyor (mal mülk ortada, içeride de kadın var, çırılçıplak. Tam cürmümeşhut hani). "Senin canına okuyacağım pezevenk, aşşağılık heriiiif" nidaları başlarken kocası inanılmaz bir manevra yapıyor. Resepsiyonu arıyor ve "burada tanımadığım bir deli var, odamı bası, sizi de dava edeceğim" diye bağırıp, karısında da "sen kimsin be meczup sapık, git başkasına çat. Tanımıyorum seni" diye basıyor fırçayı. Kadıncağız aptallaşıyor ve personel tarafından da derhâl uzaklaştırılıyor. Adam, odasına gelen müdüre kalayı basıyor ve bir yandan da Süpermen edasıyla giyiniyor. Şimşek gibi bir süratle arka kapıdan çıkıp,bürosuna gidip, ayaklarını da masaya koyuyor. Kıyafeti de değişik tabii ve sakin saki önündeki evrakı tetkik etmeye başlıyor. 3 dakika sonra karısı arzı-endam ediyor ve hışımla dalıyor. Adam gayet  sakince "hayrola hanım, gene seni Şeytan mı dürttü de bu saatte geldin. İşimiz gücümüz var" diyor.

Karısı öylece kalıyor, "kem küm" edecekken hemen sekreterler ve personel çay kahve ikramında bulunup, sabahtan beri nasıl arı gibi çalıştıklarını anlatıyorlar. Kadın öylece oturup, yarım saat sonra da evine dönüyor ve bir daha da asla hiçbir şey sorgulamıyor.

 

Merhum Süha Özgerni, tabii ki bu kişi değil ama sanırım cuk oturuyor.

10 . Bunlar öylesine aklıma gelenler. Aslında sanat, cemiyet ve şov âlemlerinden öyle kişiler tanıdım ki, aldatmak onlar için bir hobi âdeta. Peki hiç aldatmayan yok mu? Tabii ki var. Bunlar genellikle eski Cumhuriyet ve/veya Osmanlı terbiyesi almış, evlilikleri artık "tahammül" hâline dönüşmüş insanlar. Düşünün bir kişiyle 40 sene, 50 sene aynı yastığa baş koyuyorsunuz. Mümkün mü yıpranmamak?

 

11. Kim en azından başka birisine bakıp da iç geçirmez, göz banyosu yahut zinası yapmaz ki?

Hepimiz insanız. Ama samimi kanaatim o ki, nasıl ki (istisnalar daima hâriç) herkesin bir fiyatı vardı, sanırım herkesin de süngüsünün düşeceği zamanlar olabilir.

Böyle evliliklerin çoğu bir süre sonra birer hayat arkadaşlığı ve tahammül, hoşgörü birlikteliğine dönüyor.

Kalın sağlıcakla...

 

Sadakat dolu günlere...

Belki de en güzeli bu çünkü başka türlü olsa hayat çekilmez...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 23.03.2015

1955 kez okundu
0

Bir kasırganın veya Tayfun’un en sâkin ve emniyetli yeri ortasıdır; orada dur ve Karma’yı bekle.


Bir otelin resepsiyonu en ortadaki ve güvenilir yerdir, orada sabret. Nasıl olsa seni odana götürecek bir mürşidin olur, gelip seni bulur.

Bir atomun en güçlü yeri çekirdeğidir ve tam ortadadır, bütün hükümler orada verilir ve Karmik plân tatbik edilir. Bozonlar, elektronlar vs. hepsi hâddini bilir. Hiç bulaşma.

Bir çorbanın en sâf hâli aslında sudur, en ortadaki içecektir; içine ne koyarsan ondan sudûr eder, yeter ki sıcaklığı iyi ayarlayabilesin…

Muhatabın çokbilmişse hiç ses etme, çünkü kabak gibi ortadadır; sen bir fazla malûmat sâhibisin; beynini kulaklarının altına çek ve gülümseyerek seyret.

Hakikat'in sesini işitirsen derhâl inan çünkü His Masters’ Voice asla aldatmaz, kuluna hile yapmaz, Avrupa’nın ortasındadır. Aksine iddialara sakın kanma!

En sâdıkâne kayıt Deutce Grmophone’dadır, onu tercih et ki, felsefenin anayurdu bütün varoluş sferini kaplasın; ortada Geist vardır.

CD’lerden uzaklaş, mümkünse taş plâk bul ve dinle. Onlar birdir, Vahdet’tir, Öz’dür ve ortada zor bulunurlar.

Nerede mübalâğa varsa sen daha fazla mütevâzı ol. Silindir gibi ezersin ve işin ortasına dalarsın.

Gevezeleri dikkatle dinle ve arada “ıhm, uhm” diyerek daha da körükle, âlemlerin esrârı o mübârek muhabbettedir, tam ortadadır.

Suskunlarla susarak konuş, ağzını gözlerine pırıltı görürsen aç. Cesedi dahi diriltirsin, üstelik de İsa’yı delirtirsin: Bütün semâvî dinlerin ortasında duran kişidir.

Çok susadın ve ağzın kuruyor; sakın sıvı içecek düşünme. Cehennem ateşinin tam ortasında cildini brozlaştırdığını farz et… Üşürsün.

Soysal Fobin mi var, en büyük hobin onunla bununla sokak ortasında konuşmak, helâda def-i hâcet eylerken hâl hatır sormak olsun.

Felç oldun, kıpırdayamıyorsun ama şuûrun açık. Tam ölümle hayat arasındasın. Hiç uğraşma, keyfini çıkar, daha hızlı dans edeceksin.

Aşırı hızlı veya aceleciysen, iyice koştur ki pilin çabuk tükensin, İyot gibi ortada kalırsın.

Trafikte sıkıştıysan, en iyi akan orta şerittir.

2604 kez okundu
0

Posted by on in Genel


Dün gece rûyamda gördüklerimi unutmadan yazmam lâzım:

Hayatımın ilk Grand Mal Epilepsi (Büyük Sara) nöbetini geçiriyorum ve post-iktal (nöbet sonrası) konfüzyonda iken (kafam karmakarışık hâlde ve şaşkın) Babam bana müstehzice bir nazarla bakıp “erkeklik hormonu al” diyor.

Rebiî Dayım “korkmayasın diye söylemedik” diye gönlümü alıyor.

Ben de düşe kalka kendimi bulmak için debelenirken, Neslim şefkatle beni okşuyor ve “uyanman lâzım” diyor.

Ben de hemen Homo erectusa regrese olup kalkıyorum, dişimi neyin yıkayıp kokular sürünüyorum.

Veeee….

Cânan kapıyı çalıyor.

Aynen Beethoven’in 5. Senfonisi gibi: Kaderden kaçılmaz!

Vay efeler vay!

Predestination (mukadderat), Karma, Kader

Hepsi yerli yerine oturuyor ve aklımda Neco Kardeş’le kızının barışma sahneleri çoktan nakşedilmiş vaziyette yazmaya koyuluyorum.

Bu arada, er kişi niyetine, Kızım, Peder’in Cinsî Başarının Esasları mukaddimesinden rastgele birkaç cümle okuyor.

Hepsi de mükemmel aşk, sadakat ve cehâletle ilgili.

Minareyi çalarken dahi, gâvurdan ve küffardan nakille, kılıfını iyi hazırlamış Merhum.

Önce gerçek aşkı târif ediyor, sonra...

***

Neco Kardeş,

Seninle pek çok kere aynı mekânda bulunduk, hâttâ Siyavuş Arkan Ağabeyim eski arkadaşındır.

Sanırım ki Işıl ve Alev Yücesoy’la da raks etmişsinizdir.

2738 kez okundu
0