Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in atatürk

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

 

Geri zekâlı olduğu düşünülürken Atom’u (parçalanamaz olduğu

 

sanılanı) keşfedip onu parçalayan deneylere öncülük eden insanlara

 

başarının tanımını yapan çok önemli bir ismi, Albert Einstein’ın

 

hayatını paylaşmak isterim.

 

Küçükken geri zekâlı olduğu düşünülmesine rağmen daha sonra

atomu parçalayarak herkesi şaşırtan muhteşem dâhi olarak tanıyoruz

hepimiz Albert Einstein’ı.

 

Hangimiz, eğer okula gitmişsek, okuldaki tembelliğimizi, kaçıngan

olduğumuz zamanları Einstein'ı örnek göstererek örtmedik ki...

 

Tabii hiçbirimiz daha sonra atom parçalayacak kadar dâhi çıkmadık o

ayrı.

 

Türkiye’de ilk üniversiteleri kurdurttu. Alman bilim adamlarını

Türkiye’ye çağırdı ve Atatürk’e de mektup yazdı.

 

Fritz Neumark da bunlardan biriydi. Neumark’ın Batı’nın bizi neden

sevmeyeceğine dair sohbeti meşhurdur.

 

Zekâsı fark edilene kadar birçok zorluk yaşamış olan Einstein kendi

dünyasındaydı.

 

Okulu belki hiç sevmemiş ama olağanüstü üstün zekâsının kendisini

yönlendirmesine de engel olmamıştı.

 

Peki, kimdi aslında Albert Einstein?

 

Neler yaşamış, neler hissetmişti?

Her şeye meraklı ve hayal gücü zengin bir çocuklukla başladı.

 

1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm şehrinde sıradan bir çocuk

olarak dünyaya geldi.

 

Küçük bir elektro-kimya fabrikasının sahibi olan babasıyla, klasik

müziğe (kemana yani viyoline) meraklı olan annesi, Einstein

konuşmaya geç başladığı için oldukça tedirgin olsa da, daha sonra

bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaklardı.

Yaşarken o anlar ne kadar zor olsa da, daha sonra bu anların

hayıflanmaları yerini büyük icatlara bırakacaktı.

 

Einstein, ne kadar içine kapanıksa o kadar büyük hayaller kurmaya

başlamıştı.

 

Her şeye duyduğu sınırsız merak, zamanla onu mükemmel bir hayal

gücüne sürükledi. Artık düşündüklerinin ve zamanla yapacaklarının

sınırı yoktu.

Okulu hiçbir zaman sevmedi

 

Einstein’e göre onun zekâsının temelleri kesinlikle okulda atılmadı.

Okul onun için ziyadesiyle sıkıcı ve ezber sisteminde gereksizdi.

İlk ve orta öğretimi çok başarısız ve zor bir şekilde geçti. Mühendis

olan amcasının desteği olmasa bu kadarını da yapması mümkün

değildi.

***

Ona göre eğitim, okulda öğrendiğin her şeyi unuttuğunda sana

kalandı.

Çocukluğunda unutamadığı iki olay

Amcası sayesinde tanıştığı geometriden adeta büyülenmişti.

Çocukluğuna dönüp baktığında iki olay onun için çok etkiliydi: İlki

beş yaşındayken amcasının ona hediye ettiği pusulada fark ettiği

esrarengiz özellik, ikincisi de on iki yaşında Euklites Geometrisini

öğrendiğinde hissettiği büyülenmişçesine ruh hâli.

Özellikle geometri onun için sarsıcıydı.

 

Hatta bu yaşlarda geometrinin büyüsüne kapılmadıysanız daha sonra

sizi etkilemeyeceğini düşünüyordu Einstein.

İsviçre Vatandaşı Olması

 

Einstein, lise öğrenimini İsviçre’de tamamladı.

 

1896’da güç şartlar karşısında direnerek yüksek öğrenimini

tamamlamak üzere Zürich’teki Politeknik Üniverisitesi'ne girdi.

 

Daha sonra İsviçre vatandaşı olarak Sırp asıllı bir öğrenci ile evlendi.

 

Çağdaş Fizik için sürekli düşünüyordu

 

Einstein, Bern’de federal patent dairesinde çalışıyordu.

 

İşinden arta kalan zamanlarda da Çağdaş Fizik için ortaya atılan

sorunlara ilgili düşünüyordu.

 

Önceleri atomun yapısı üzerine fikirler üreten ve Max Planck’ın

kuantum teorisi ile ilgilenen Einstein, Avagadro sayısının değerini de

hesapladı ve test etti.

Kuantumun değerini ilk anlayan Fizikçi

 

Einstein, Kuantum Fiziği'nin değerini anlayan ilk Fizikçi olarak

buradaki bilgilerini ışıma enerjisine uyguladı.

 

Bu olaydan yola çıkarak da fotoelektriği açıkladı.

 

Hatta bu çalışmaları 1905'te Annalen der Physik dergisinde iki

makalesi yayınlandı.

 

Üçüncü yazısında ise, izafiyet teorisinin temellerini atıyordu.

 

Einstein'in bu teorileri sert tartışmalara yol açıyordu.

 

Daha sonra 20. YY'ın iyi En Teorik Fizikçisi olarak anılmaya

başladığında, Einstein, izafiyet teorisini geliştirmiş, kuatum mekaniği,

istatistiksel mekanik ve kozmoloji alanlarına önemli katkılar

sağlamıştır.

İzafiyet Teorisi

 

Modern bilime etkileri çok büyük olan Einstein fizik alanındaki

çalışmalarından özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık

yani İzafiyet teorisi ile tanındı.

 

Bu teori üç bölüme ayrılmaktaydı:

 

1905'da Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile

enerjinin eşdeğerli olduğunu iddia eden sınırlı bağlılık,

1916'da eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait

çekim teorisini veren genel bağlılık, 1916'da elektro-manyetizma ile

yer çekimini aynı alanda birleştiren kapsamlı denemeler.

 

Bu teorideki özellikle ilk iki kısım atom fiziği ve astronomi alanında

yapılan deneylerde çok başarılı olduğu denenmiştir.

 

Çağdaş Fiziğin de temel taşları arasındadır.

Zürich Üniversitesi profesörü Albert Einstein

Einstein, 1909'da Zürich Üniversitesi öğretim görevlisi olarak

çalışmaya başladı. Bir adım sonrasında artık Zürih Üniversitesi

profesörlerindendi.

 

1913 yılında ise Berlin Kaiser - Wilhelm Enstitüsü'nde ders vermeye

başlamıştı. İşte bu sıralarda Prusya Bilimler Akademisi'ne üye seçildi.

 

Nobel Fizik Ödülü aldı

 

Özellikle teorik fiziğe katkıları inkâr edilemezdi.

 

Bunun yanında fotoelektrik olayına getirdiği açıklamalar da çok

önemliydi. Bütün bu gelişmeler Einstein’a Nobel Fizik Ödülü’nü

kazandırdı.

Almanya’dan Ayrılmak Zorunda Kaldı

 

1933’e kadar Berlin’de yaşayan Einstein, Almanya yönetimine gelen

Nazi rejiminden sonra birçok Musevi bilim adamı gibi Almanya'dan

ayrılmak zorunda kaldı.

 

Paris’e giderek Collage de France’de ders vermeye başladı.

 

Buradan Belçika’ya, sonra İngiltere, ardından da Amerika'ya giderek

burada Princeton Üniversitesi kampüsündeki Institute for Advanced

Study’de profesör oldu.

 

Vefatı

 

1940'ta Einstein bu kez de Amerikan vatandaşlığına geçmişti.

Üvey kızının vasiyeti

Einstein'in vefatından sonra üvey kızı Margot Einstein, onun kişisel

mektuplarını sakladı. Daha da önemlisi, kendisinin ölümünden 20 yıl

sonra da saklı kalmasını vasiyet etti.

 

Ancak süre dolduğunda bu mektuplar Princeton Üniversitesi

tarafından basıldı ve Einstein’ın özel hayatı ile ilgili bilgileri

paylaşmış oldu.

Ben Atomu İnsanlığın Faydası İçin Keşfettim 

Bir gün Eintein'e keşfettiği atomun bomba olup Hiroşima ve

Nagazaki tepesinde patladıktan sonra neler hissettiği sorulur.

 ***

Einstein ise şöyle cevaplar bu soruyu: “Her savaş insanlığın

ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ben

atomu insanlığın faydası için keşfettim. Ancak insanlar atomla

birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim ayakkabı

tamircisi olurdum''

Einstein’den başarının formülü

*** 

Daha 5 yaşındayken bir pusulanın esrarengizliğine duyduğu

hayranlıktan yola çıkarak başarının formülünü de gerçekten

matematiksel olarak formülünü yazmıştı Einstein.

***

Ona göre başarı; A=X+Y+Z.

Denklem karmaşık gibi görünse de aslında anlaşılır ve basitti.

A: Başarı, X: Çalışmak, Y: Çalıştığın konuyu oyun gibi görmek, Z:

Konuşmak yerine üretmek İşte bu kadar basit.

Bu şartlar bir araya geldiğinde başarı da kendiliğinden geliyor sanki.

Tek bir çocuk bile mutsuzsa bilim ilerleyemez

 ***

Einstein’a göre bilimin ulaşması gereken son nokta tek bir çocuğun

bile mutsuz olmamasıydı. Çünkü tek bir çocuk dahi mutsuzsa icatlar

olmayacağından bilim de ilerleyemeyecekti.

 ***

Einstein, herkesin kendisi kadar güçlü olamayacağını düşünüyordu.

Ona geri zekâlı denildiğinde bile o hayal kurmaktan vazgeçmeyerek

çok büyük bir cesaret göstermişti çünkü.

Aptal nedir

*** 

Einstein dünyanın aptallarla dolu olduğunu düşünüyordu. Çünkü aynı

şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç bekleyen kişiye onun gözünde

aptal deniyor.

Nihayetinde aptallığın bir sınırı yok, dâhilik ise bir sınır gerektirir!

Bizi güzel ahlâk kurtaracak

 ***

Yeryüzü insanlar yaşasın diye ayrıldıysa yine bütün sorumluluk da

onlara düşüyor demektir.

 ***

Birçok icat yapılabilir. Çok zeki insanlar atomu keşfedebilir ama

sizce atomdan bomba yapmayı düşünenler de bir o kadar zeki midir?

 

Einstein bir bilim adamıydı, şüphesiz ki mükemmel bir bilim adamı.

İstediği insanlığa güzellikler sunmaktı.

 

İnsan şartlar ne getiriyorsa lâyığıyla yaptı ve Einshover’la

mektuplaşıp Atom Bombası yapılmamasını talep etti.

 

Kendine göre bir Tanrı anlayışı vardı;  “Tanrı zar atmaz” demişti.

 

Onun şu hayata bırakmış olduğu yine çok zekice ve saf bir son mesaj

da var kayıtlarda: ''Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece

bilimsel buluşlara değil çok ahlâklı bir hayat düzeninin

gerçekleşmesine bağlıdır'.

 

Gittikçe büyüyen bir aort anevrizmasından muzdaripti ama hiç

şikâyet etmezdi.

 

Komünistlikle suçlandığında bile aldırış etmedi.

 

Kendisine İsrail’in başına geçmesi teklif edildiğinde nazikçe reddetti.

 

Gözü o tür şöhrette değildi.

 

Tek isteği piposuydu ama bakıcısı doktorlar yasakladı diye

vermiyordu.

 

Bir gün evine küçük bir kız geldi ve bilimle ilgili sorular sormaya

başladı. Vefat edeceğini bile bile o kıza ücretsiz dersler verdi.

 

Hayatının son demlerinde kendisini empatik olmamakla suçlayan

oğluyla da barıştı.

 

Piposuna da kavuştu.

 

Peki, onu insanlar neden hâlâ saygı ve sevgiyle anıyor?

 

Atom bombalarını o yapmamıştı ki, ABD yaptırdı.

 

Nagazaki ve Hiroşima’dakiler onu nefretle anmıyorlar ama sembolik

olarak iğdiş edilmiş vaziyetteler ve geceleri barlara takılıp şarkı

söylüyorlar.

 

Onun da tek yol göstericisi bilim ve akıldı.

 

Evrim bilime çok hizmet etti ama bir gün geldi vefat etti.

***

Prof. Dr. Aziz Sancar “Evrime de, Allah’a da inanıyorum demiş”.

 

aziz sancar ile ilgili görsel sonucu

 

Aziz Sancar’dan sigarayı bıraktıracak buluş

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar twitter adresinden yeni çalışmasını duyurdu.

“Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA'ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı.

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar yeni çalışmasını duyurdu. “Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA’ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı. 

***

Prof. Dr. Aziz Sancar ve ekibi, sigara içmenin DNA’ya verdiği zararı yüksek çözünürlükte bir harita ile göstermeyi başardı. Sancar UNC Health Care and UNC School of Medicine’in sitesinde yer alan haberi paylaştı.

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu biliniyor ancak Sancar ve ekibi ilk defa bu zararın DNA üzerindeki etkisini gösteren bir teknik geliştirdi.

Sancar çalışmalarıyla ilgili; “Bu, ABD’de kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan bir karsinojen ve şimdi ortaya çıkan hasarın geniş bir haritasına sahibiz” açıklamasını yaptı.

PEKİ, BU HARİTA NE SAĞLAYACAK?

Prof. Dr. Sancar, yürüttükleri çalışmanın sigara içmenin sağlığa ne kadar zararlı olabileceği konusundaki farkındalığın (awareness) artmasına yardımcı olmasını umduğunu açıkladı.

Ayrıca bu haritaya sahip olmanın DNA’daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti.

Böyle bilim adamları çıkaran bir ülkenin ufku açık, umutları bol demektir.

Dilerim bu çalışmalar ilerler ve sigara içenler çok azalır.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Temmuz 2017

222 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Kendisini bir Ulusal Psikiyatri Kongresinde tanımıştım. Bütün hocaların arasından, bize kısa ve öz konuşmasıyla ışık saçmış, en azından benim düşünce yapımda yeni ufuklar açmıştı. Konuşmaya davet eden de Prof. Dr. Orhan Öztürk’tü.

***

Aslında “teorik fizikçinin psikiyatri kongresinde ne işi var” diye bir an da olsa sorgulamıştım. Ama aynı zamanda ben de bütün bunları sorgulayan ve evrime, evrimsel biyoloji ve psikiyatriye gönül veren bir bilim adamı olmuştum.

***

Yanına oturmaya gittiğimde gayet zarif şekilde kabul etmişti. Hayatını ve kendini uzay araştırmalarına ve atom-altı âlemin keşfedilmesine adamıştı. Sorduğumda, gayet mütevazı bir şekilde, “TÜBİTAK Başkanı” olduğunu söylemişti. Oturup epey sohbet etmiş, birer de bira içmiştik karşılıklı.

Higgs bozonu konusunu açtığımda, gülümseyerek, “o bir Ateisttir, ben de Tanrı’ya inanmam" demişti.

***

Çok güzel iki kızı olduğunu biliyorum. Celâl Şengör’ün de yakın arkadaşıydı. Celâl ve Oya Şengör çiftinin biricik oğlu olan Asım da kendisinden hayranlıkla bahsetmişti.


***

“Bir özelliğim de doğru bildiğimi, mutlaka hiç dolandırmadan, kıvırtmadan, incitici olduğunu bilsem bile, en yakınlarıma hiç çekinmeden söyleyebilmem... Kimsenin hakkını yememeye ama kendi hakkımı da yedirmemeye çok özen gösterdim. Bizim neslin bir özelliğidir bu. ‘Varlığım, Türk varlığına armağan olsun’ sloganıyla büyütüldüğümüz için...

Bu da yenilerde malum çevrelerce en ayıplı ifadelerden biri olarak nitelendiriliyor. Biz hep kendimizi Kemalist Cumhuriyet’in neferleri olarak gördük ve ulusun çıkarlarını her zaman kendi çıkarlarımızın üstünde tuttuk. (...) 

***

Hiç bir meslekî kıskançlık göstermeden, bilimsel olarak tüm bildiklerimi, kendime saklamadan, insanlarla cömertçe paylaşmayı çok sevdim, son yolculuğa çıkmadan tüm bildiklerimi mümkün olduğunca çok insana aktarmaya çaba sarf ediyorum. Bu nedenle de iyi bir öğretmen olduğumu söylerler”.

***

Prof. Dr. Namık Kemal Pak 1947 yılında Samsun’da doğdu, Gazi İlkokulu ve Ondokuzmayıs Lisesi’nden sonra Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nden 1968 yılında mezun oldu. 1972’de Berkeley-Kaliforniya Üniversitesi Fizik Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 1977 yılında Hacettepe Fizik Bölümü’nden doçentlik, 1988’de ODTÜ Fizik Bölümü’nden profesörlük unvanını aldı.

1990’da Üçüncü Dünya Bilimler Akademisi’ne, Prof. Feza Gürsey’den sonra seçilen ikinci Türk üye oldu.

***

1993’te yeni kurulmuş Türkiye Bilimler Akademisi’nin ilk 10 üyesi arasında yer aldı. 1 Mayıs 1999’da TÜBİTAK Başkanı oldu ve bu görevi 2003 yılına kadar devam etti. Cumhuriyet’in simgeleriyle başladığı hayat yolculuğu bir 10 Kasım gününde son buldu. 

***

Hocam, inanmazdınız biliyorum ama tam da 10 Kasım gününde bizi terk etmişsiniz. İçimde bir şeyler sızladı ve “bir büyük bilim adamı daha vefat etti” diye üzüldüm. Bir daha size telefon edemeyeceğim, sohbetinize iştirak edemeyeceğim. Neslim de “hay Allah, çok üzüldüm" dedi.

Siz, artık nesli tükenen Beyaz Türklerdendiniz.

***

Prof. Dr. Namık Kemal Pak hocamın vefatının ardından yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Onunla her telefon görüşmemizde yoğun çalışma temposuna, heyecanına, çalışma disiplininin kendisine verdiği iç huzura hayran kalırdım. Aramızdaki en genç insanlardan biriydi. Konuşmalarımızı hep böyle bağlar ve bunu özellikle belirtirdim. Çünkü gerçekti. 2003 yılında TÜBİTAK’ta ikinci başkanlık dönemi oy birliğiyle kabul görmesine rağmen dönemin başbakanı Erdoğan tarafından ataması yapılmadı. AKP hükumetinin ilk hedef aldığı kurum TÜBİTAK ve onun başındaki Prof. Dr. Namık Kemal Pak oldu. Boşuna değildi.

 

***

TÜBİTAK 1964 yılında kurulduğunda Atatürk Devrimleri’nin mirası üzerine yükseliyor, 27 Mayıs Devrimi’nin estirdiği özgürlük rüzgârıyla inşa ediliyordu. Toplam olarak bakıldığında Kemalist Devrim’in ürünüydü TÜBİTAK. Hocamızın TÜBİTAK’la şeref bursiyeri olarak başladığı serüveni başkanlıkla taçlanmıştı. Bu tesadüfî bir gelişme değildi. Çünkü Prof. Namık Kemal Pak, Cumhuriyet devriminin çocuğu, ‘68 rüzgârının öğrencisiydi. 1960’larda yükselen değer olan bilim adamı olma hedefi güden nesildendi. Bu tarihî çerçeve onun kişiliğini de biçimlendiren bir etken oldu. Kendisi üzerinden TÜBİTAK’a yönelik tasfiyeye, “sessiz ol” tehditlerine karşı diz çökmedi.

***

O zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’a açtığı tazminat davalarını kazandı, hakkında yürütülen karalama ve iftiralara karşı dimdik durdu. Bu süreçte hiç beklemeden ODTÜ’deki öğretim üyeliği görevine geri döndü. 

***

Prof. Dr. Namık Kemal Pak, Bilim ve Ütopya’nın Yazı Kurulu üyesiydi. TÜBİTAK’ta yaşananların ardından Bilim ve Ütopya’ya düzenli katkılar yapmaya başlamıştı. Bu tercih basit ve sıradan bir tutum değildi. Hocamız derginin çizgisinin farkındaydı. Bu çizgi bilimi ve aydınlanmayı cesaretle savunmak, bu savunudan (müdafaadan) bir milim bile geri adım atmamak anlamına geliyordu.

***

Zaten kendisi de hayatı boyunca hep sözünü ettiğimiz çizgi üzerinde yürüdü. Fizik bilimindeki son gelişmeleri derin bilgisiyle birleştirerek kapağımıza taşıdı. Fizik dosyalarımızın editörlüğü Namık Kemal Pak hocamızdan soruluyordu. Bizim ricalarımızı bir kez olsun bile kırmadı. Yeri geldi dosya editörlüğü yaptı, yeri geldi arabaya atlayıp faaliyetlerde konuşmacı oldu. Tek amacı insanları aydınlatmak ve bilimi geniş kesimlere sunmaktı.

Ergenekon Tertibi gibi siyasî altüst oluşlar onun kararlılığını sarsmadı. Pek çok insan o süreçte geri çekilirken, Namık Kemal Pak duruşundan taviz vermedi. Bu da kaydedilmesi gereken önemli bir özelliktir. 

Sevgili hocamızın beklenmeyen kaybı bizi derin bir üzüntüye sevk etti. Acımız büyük. Fakat hayat da bilim de yerinde durmuyor, devam ediyor. Bıraktığı mirası ve birikimini daha çok insanla buluşturacağız.

***

Bu satırları Bilim ve Ütopya ekibinden aldım. Gani Bey’in davetine icabet edip de “ben Tanrı’ya inandım” dediğim için, Attilâ İlhan Konferans Salonundan ayrılmak zorunda kalmıştık.

Blue-jean giymiş temiz yüzlü bir genç de "biz din eğitimimizi Turan Dursun Hocamızdan aldık" demişti.

turan dursun ile ilgili görsel sonucu

 

"Ben kim, Fethullah gülen veya Paralel Yapı kim, nereden de böyle bir bağlantı kurdunuz" demeye vakit kalmamıştı. Pos bıyıklı devrimcilerle, Amazonlara benzeyen feminist-solcuların bağırıp çağırmaları sonunda salondan ayrılmıştık. 

*** 

Şimdi merak ediyorum. Acaba daha kaç kişi gidecek.

Kaç kişi kaldık Atatürk’ü anmaktan çekinmeyen, “ne mutlu Türk’üm” demekten korkmak bir yana, övünerek bahsedecek.

***

Türklülüğün bir ırk değil, bir ülkü (mefkûre) etrafında toplanan insanlar olduğunu bilvesile hatırlatmak isterim. Kendini bu millete (ulusa) bağlı hisseden herkes Türk’tür. Bunlar Gazi’nin sözleridir.

***

Hekimi Mim Cemal Öke de, o zamanlar da Kinin vermişti Mustafa Kemal Paşa Sıtma olduğunda. Hâlâ da en önemli ilaçlar arasında gelir.

***

Ben bu berbat hastalığa (kötü hava demek) Adana’dayken yakalanmıştım. O dönemdeki evimize, pek çoğu Adanalı olmayan epey arkadaşım gelirdi.

Bir intern arkadaşımla –ki o da daha sonra Çocuk Hastalıkları Uzmanı olmuştur (lâkabı tipitoş'tu, peltek konulurdu)- gittiğimizde, bana Glükoz Altı Fosfat Dehidrojenaz enzimi eksikliğim olup olmadığını sorgulamışlardı.

Adana’da fellah veya Arap Uşağı denen bir etnik grup vardır. Onlarda bu enzim eksikliğine çok rastlanır. Aslında Osmanlı zamanında Nil Vadisinden göç ettirilerek oraya yerleşmiş insanlardır. Büyük ekseriyeti de vatanına milletine bağlıdır.

***

Şiddetli hâlsizlik, kansızlık ve zaman zaman kafa karışıklığı (Deliryum) olurdu. Trombositlerim de eritrositlerim de bu parazitle doluydu. Aspirin de içtiğim için mikrobu kalın damla mikroskobunda görmek güç olmuştu.

Primakin, klorokin ve benzeri ilaçlar vermişlerdi. Ivermectin daha icat edilmemişti. Anemiden (kansızlık) 6 ayda kurtulabilmiştim.

Sonunda bir torba pirinç karşılığında ilaçlarımı bedava vermişlerdi ama kendimi toplamam 6 ay sürmüştü.

Sonradan kendimi toparladığımda 6 Kg zayıflamıştım.

Sağlık ve esenlikler dilerim.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 12 Kasım 2015 Perşembe

1678 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Doping, spordaki performansı (verimliliği, rekor kırma azmini), arttırmak amacıyla başvurulan bir uygulama demek.

İlk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır.

Buna göre, doping sporcu veya oyuncuların yarışma sırasında, yahut oyuna hazırlanırken spor ahlâkına (morality) yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak arttıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka muhtemel yöntemleri kullanmasıdır.

***

Buna göre, Freud genç yaşlardan itibaren Kokain kullanarak, bilimsel veya entellektüel uyarıcı yapmıştır denebilir. Bilindiği gibi, son döneminde de, doktoruna rica ederek morfin yaptırarak aslında bir nevi ötanazi (hayırlı ölüm) veya intihar (suicide) uygulattırmıştı.

***

Morfinin tarihçesine de bir bakalım:

Boyle, 1650’de, İstanbul’dan (evet, bizim buralardan) ham afyonu kristal yapılı Potasyum Hidroksit (KOH) ile muamele ederek kristal yapılı bir karışım elde etmiş ama bunun yapısını aydınlatamamıştır.

***

1803 senesinde Deraswe ismindeki bir araştırmacı, billurî (kristal gibi) bir maddeyi ayrıştırmıştır. Friedrich Wilhelm Sertümer isimli bir Alman Eczacı Asistanı tarafından sentezlenen afyonun (bütün Morfin benzeri maddelerin ana maddesidir), Rüya Tanrısı Morrpheus’den ilham alarak sentezlemiş.

 

***

Bu arada, dün Bozkurt lâkaplı Sayın İlham Gencer’i aradım, beklediğini söyledi. Kendisi 1926 doğumlu olup, ilk defa 1931’de, 1931’de annesinden aldığı derslerle piyango çalışmaya başlamış ama hiçbir profesyonel piyano eğitimi almamıştır. Tamamen doğaçlama (irticalen) ama hiç nota şaşmadan icra eder parçalarını. Hem de 5 yaşından beri


 Allah uzun ömürler versin efendim...

Daha önce ilk karımla nişanlıyken, geçen sene de Neslim’le beraber, yanımızda Adana Koleji’nden bir arkadaşım da (Sanırım Filiz’di ve güzel kızı da mevcutken –ki o da ilk defa sahneye çıkıyordu), Les Ottomans’ta dinlemiştik. Parmakları adeta uçuyordu piyanodan…

***

10 sene önce İstanbul’un Güzelliklerini Koruma ve Yaşatma Derneğini kurmuştur. 2008 senesinde çok popüler olan ve Merhum Karısı Ayten Alpman’ın icra etiği çok güzel bir şarkıyı, yani esasında bir Musevi şarkısını, Kıbrıs Barış Harekâtı vesilesiyle düzenlemiş ve Vatan, Millet ve Atatürk sevgisini bu parçada özetlemiştir.


Nedense, üstelik Kıbrıs'taki bir kongrede, Leman Sam bu şarkıyı söylemek istememişti. 

***

Bu kadim Musevi kültüründen alınan ilhamla Türklük sevgisini insanlara yayan enfes şarkıyı, sanırım ortamdaki gürültüden de kaynaklanıyordu, maalesef dün gece gittiğimiz Levent Tenis Kulübü’nde, Değerli Arkadaşım Selçuk Ural seslendiremedi ama epey dans ettik ve çok keyif de aldık.


Önceden televizyonda canlı yayında da boy göstermiştik...

***

O arada, benim bu tesise üye olamama vesile olan Sevgili Teoman Nazifoğlu’nu da telefonla aradım. Son derecede sağlıklıydı sesi… O da Karadenizlidir ve tam bir Milliyetçi ve Beyefendi bir insandır. Marmaris’te olduğunu söyledi. Duygulandım… O da epey şey çekti ama dimdik ayaktaymış.

***

Bizim camiadan da, bir dönem ABD’de çok ciddi araştırmalara imza atan bir Çocuk Psikiyatrı (Atilla Turgay) beyninin ön tarafında (Frontal Bölge) büyüyen beyin töründen sonra kendisini kaybetmiştik.

 Merhum Profesör Atilla Turgay

Yakın arkadaşı ve dostu, Sevgili Ağabeyim, Meslekdaşım ve Dostum Sunar Birsöz’ün de yakın arkadaşıydı. Sunar Hocam şu aralar Antalya’da, muhtemelen de güzelim yazlığı kapatıp, merkezdeki sıcacık ve dostluk kokan evine taşınmıştır.

Prof. Dr. Sunar Birsöz: Psikofarmakoloji Kitabını beraber yazmışlardı.

***

Vücutta bu işi gerçekleştirmeye yarayan pek çok madde bulunur.

Örnek mi istersiniz?

Bir bardak çay içseniz, içinde tein bulunur; kahveyi tercih etseniz kafein mevcuttur. İkisi de uyarıcı maddelerdir.

Aslında yasaklanmış ve vücuda yabancı maddelerin kullanılması veya herhangi bir maddenin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı yollardan alınması olarak tanımlanır.

***

Bu uygulamanın ilk izlerine Milattan Önce 3. Asırda yapılan Olimpiyat Oyunlarında rastlanmıştır. Bu dönemde sporcuların hızlı koşabilmek için mantar (özellikle vahşi ortamdan toplananlardan) yedikleri bilinmektedir. Sera mantarlarında hemen hiç görülmeyen özellik, doğal ortamdan toplananlar da bazen öldürücü bile olabilir.

Mantar zehirlenmelerindeki zararlı, bazen de öldürücü etkiler, mantarı yedikten hemen sonra başlar (Mantarlar, Evrim-Bilim açısından da, hayvanlarla bitkiler arasındaki bir türdür).

Mevsimi geçmez, toplarken dikkat edin!

Eğer bakkaldan almazsanız veya eskiden gelen bir hastamın yaptığı gibi balkonunuzda yetiştirmezseniz, ölüm bile kapınızı çalabilir.

***

Mantara bağlı zehirlenmelerde şu belirtilere rastlanır:

Yorgunluk, şiddetli ağrılar, baş dönmesi, şiddetli ağrı, baş dönmesi, soğuk terleme, bulantı, kusma, şiddetli ishal, hayal görme

İçinde alfa amantin (hemen öldürür), bolesatin, coprine, orelanin (öldürücü), muskarin (bazen dünya değiştirici), arabitol (gene zehirli olabilir) bulunur.

***

Romalılar Döneminde Savaş Arabası yarışlarında atların daha hızlı koşabilmeleri için atlara su ve bal karışımı hydromel adı verilen bir sıvı içirilirdi. Bu da alkollü içkilerle bal şarabının karışımından yapılırdı.

***

Tarihi kayıtlarda, Güney Amerika yerlilerinin koka filizlerini çiğnedikleri görülmektedir- bu da Kokain’in ana maddesidir.

Günümüze kadar hep saklanmış olsa da, sonunda –Cola yazan bütün içeceklerin içerisinde çok düşük miktarda çok miktarda Kokain bulunur. Coca Cola ile Pepsi Cola’nın da hissedarları aynı kişilerdir.

***

Modern çağdaki ilk dopinglere 19. Asırda yüzücü ve bisikletçilere rastlamaktadır. Modern olimpiyat oyunlarının başlamasıyla beraber sporcular arasında madde kullanımı hızla yaygınlaşmış ve günümüze kadar olimpiyat oyunlarında çok sayıda bu zararlı madde tespit edilmiştir.

***

ZARARLARI

Dopingin çarpıntı, yüksek tansiyon, sinirlilik, saç dökülmesi, kalp krizi sonucu ölüm gibi zararları bulunmaktadır.

***

Bakalım, Aslı Çakır’ın, Nevin Yanıt’ın ve tamamen kendi imkânlarıyla rekorlar kıran, ekserisi de Adana, Antalya ve diğer illerinden gidip koşturan, bu son kararlarla hayal kırıklığına uğrayan kızlarımızın ne kabahati vardı?

Nedense Annemi hatırlatıyor bu mütevazı ama azim harikası kız... 

Hatırlayalım; Londra Olimpiyatları’nda 1500 metrede şampiyon olmuştu bu kızımız ve benzerleri…

Alptekin 8 sene süreyle yarışmalardan de men edildi.


***

2004’te Uluslararası Atletizm Şampiyonasında Altın Madalyayı takmıştı. Üstelik de Uluslararası Tahkim Kurulu Biyolojik pasaportunda kan değerlerinde tespit edilen anormal sapmalar nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Alptekin, 2013’te Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından aklanmıştı.

***

Ancak Uluslararası Atletizm Federasyonu, Türkiye'nin bu kararını temyiz etti. Daha sonra yürütülen soruşturma sonunda da Alptekin'in doping yaptığı tespit edildi. Alptekin, 2004 yılında dünya gençler şampiyonasında doping yaptığı gerekçesiyle yarışlardan iki yıl men edilmişti. Bu kızımızın hayatına bir bakalım: Eğitimini Kütahya Dumlupınar Üniversitesinde tamamlamış, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Bronz Madalya, 1500 metrede Altın Madalya, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Altın Madalya.  Son olarak da 1500 metrede birinci olarak, Londra’da altın madalya kazanmış.

***

Bakar mısınız? Tamamen kendi çabalarıyla, kan ve ter dökerek kazanılan bu atletlere reva görülen şeylere…

***

Bunun için Rusların kullandığı birkaç örnek daha: Yüksek irtifada, çok soğuk ortamlarda sporcuları çatlarcasına koşturmak, sonra Oksijen miktarı artan kanlarını alıp, Avrupa’daki yarışmalarda geri vermek…


Kanı al, havalandır, sonra geri ver. Yakalanması mümkün değil!

***

Rusya Atletizm Federasyonu Başkanı Valentin Balachnickev, ülkesindeki doping soruşturmasıyla doping soruşturmasında “bütün sorumluluğu üstüme alıyorum” diye istifa etmişti.

Basına yaptığı açıklamada bütün sorumluluğu üstlendiğini belirterek,  görevini bıraktığını açıklamış, Yürüyüş Millî Takımında ise 20’den fazla sporcu da sahalara çıkmaktan men edilmişti!

***

Eski bir sporcu olarak düşünüyorum:

Bu sporcular depresyona girebilir, iflas edip, bu devirde neleri varsa satmak ve borçlanmak zorunda kalabilir.

Evini, barkını satarak Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) içine girebilir.

***

Bu da onları kurtaramazsa, intihar bile edebilirler. Şimdi karşımda “şeytan” lâkaplı Rıdvan, canlı yayında maçı yorumluyor.

Kendisiyle üyesi olmaktan onur duyduğum ama pek az kongresine katıldığım Fenerbahçe’nin, senelerdir rekabet içerisinde olduğu Galatasaray’ın (tesisleri yan yanadır ve ikisinde de yemek yemişliğim, denize girmişliğim vardır) Derbisini (aynı şehrin iki Büyük takımının mücadelesi) yorumlamakta.

***

Kendisini pek çok kez Aziz Yıldırım’ın yanında görüp, muhabbet de etmiştik. O da bu aralar çok gergin, huzursuz ve gergin.

En olarak da İzmir’e gitmek için bindiğimiz uçakta karşılaştık. Bir şeyler aralarında bir şeyler konuşuyorlardı... 

Ulu Önder Atatürk, “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim, Spor, ahlaktır, Türk Gençliği sağlıklı yetişip spor yararsa milletimizin geleceği güvence (teminat) altındadır. Sporda başarılı olmak için bütün milletçe sporun niteliği ve değeri anlaşılmış olmak ve ona yürekten sevgiyle bağlanmak ve onu vatani görev saymak gerekir. Ben Türk gençliğinin spor yaparak güçlü olmasını isterim. Dünya spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir, ırkın ıslahı ve küşayişi meselesidir ve hattâ biraz da medeniyet meselesidir. Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister. Yurt savunması bakımından bu derece ehemmiyetli olan izcilik, ferdi ve milli eğitim bakımından da o nispette önemlidir.


Müspet bilimlerin temeline dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan bahtiyar, kuvvetli bir nesil yetiştirmek siyasetimizin açık gayesidir.

***

Her millet çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet hâlinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir…

Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir.

***

Muhterem Gençler,

Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip gelmek ve mağlup olmak. Size Türk gençliğine tevdi ettiğimiz vicdan emaneti, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız.

Spordan yoksun olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında etkili olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekâmül ederse etsin, bedeni inkişafı noksan ve yetersiz olursa, o kafayı ileriye götüremez, taşıyamaz.

***

Türk Çocuğu!

Her işte olduğu gibi, havacılıkta da, en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini, az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.

Bir insan hayatında büyük bir muvaffakiyet kazanabilir. Fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır.

Denizciliği Türk’ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu en kısa zamanda başarmalıyız.

Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarf edilen çalışmanın ehemmiyet ve kutsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir.

Zafer, zafer benimdir diyebilenin; başarı, başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.

Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.

Açık ve kat’i olarak söyleyeyim ki, sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletçe sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki eylemek lazımdır.

***

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar; Türk gençliği, gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

***

Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir hâldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz.

***

Dünyada yenilmez kimse, yenilmeyen takım, yenilmeyen ordu, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenilgilerden sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, toparlanarak kendini yeneni yenmek için olanca gücü ile azimle daha çok çalışmalıdır.

***

“Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatini yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak emeliyle bir spor çizmezler. Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden eğitimi sağlamaktadır.”

***

Atatürk, her alanda olduğu gibi sporda da bilim yolundan ayrılmamayı tavsiye ederken, sporun önemi üzerinde de durmuş ve ona yeni bir benlik kazandırmıştır. “Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar, beden terbiyesinde de kabiliyetini arttırmış ve yükselmiş olan erdemli (faziletli), kuvvetli bir nesil yetiştirmek, ana siyasetimizin açık dileğidir” sözleriyle de bunu ispat etmiştir. Ulu Önder’in Türk sporundaki ilk imzasını izcilikte görmekteyiz.

***

1915 yılında, “Osmanlı Genç Dernekleri Genel Müfettişliği”ne atanmasından kısa süre sonra bir rapor hazırlayarak zamanın hükumetine sunar. Bu raporunda okullardaki jimnastik saatlerinin arttırılmasını teklif etmektedir. “Açık ve kati söyleyeyim ki, sporda muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyade, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmak ve ona kalben muhabbet ve onu vatani vazife telakki eylemek lazımdır” diyen Ata’ya göre spor, her şeyden önce bir “vatan vazifesidir”.

***

Nitekim bunu, onun Çanakkale Savaşı ile ilgili bir anısında da görmemiz mümkündür. Söyle ki: Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini gırtlağından tutup Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına getirir.

Tanrı'nın halifesi ama neden iki tane? Vatikan'da da mı doping var? Yoksa mason mu?

Paşa, İngiliz askerine, memleketinden kalkıp buralara niçin geldiğini sorduğunda, “Spor için” cevabini alır. Mustafa Kemal: “Bizim neferi nasıl buldun” diye sorar.

***

Esir asker, “spor bilmiyor” diye cevaplar. Bunun üzerine Mustafa Kemal “bana spor nedir diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor, vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyet-i maddiyesi ve maneviyesidir” demiştir.


***

Türkiye’nin ilk spor teşkilatı olan “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı” 1922′de İstanbul’da kurulmuştu.

Cumhuriyet ilkelerine bağlı olarak kurulun bu ilk spor cemiyetlerinin yöneticileri seçimle belirlenmekte, bu yöneticiler de seçimle her federasyonun (Atletizm, Futbol, Güreş) yöneticilerini seçmekteydiler.

İlk İdman Cemiyetleri’nin Başkanlığı’na Ali Sami Yen (Stadyumu hâlen terk edilmiş vaziyette), asbaşkanlıklara da Burhan Felek ve Ali Seyfi getirilmişti. Atatürk, Türk sporunun bu şekilde düzenlenmesine çok memnun olmuş, “Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden terbiyesini sağlamaktır” diyerek, sporda hedefin halkın sağlığı ve toplum sporu olduğuna işaret etmiştir.


Ali Sami Yen'e veda...

***

Daha sonra, bu ittifakın yasal bir kuruluş olan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmesi, 1938 yılında yine Atatürk’ün talimatlarıyla olmuştur.

18 Ağustos 1923 tarihli hükumet programında su cümlelere rastlıyoruz: “Maarifin vazifelerinden birincisi çocukların terbiye ve talimi, ikincisi; halkın terbiye ve talimi, üçüncüsü; millî güzidelerin yetiştirilmesi için lazım gelen vasıtaların izhar ve teminidir”.

Görüldüğü gibi, Atatürk, çocuklar ve gençler kadar, halkın da eğitilmesini ve spor yapmasını istemektedir.

Bu konuyu da hükumet programına alacak kadar ciddi bulmaktadır. Türklerde sporun geçmişi hayli eski olmasına rağmen, spora modern biçimde eğilinmesi, gereken önem ve değerin verilmesi ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra mümkün olmuştur.

 

***

Bunda Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün çok önemli rolü vardır. Bunun en çarpıcı örneğine birkaç aylık Cumhuriyet Türkiyesi’nde rastlanır. Uzun süren savaşlardan yeni çıkmış, her tarafı yıkık ve Osmanlı döneminden çok ağır diş borç yüklenmiş olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, o yokluklara rağmen bütçesinden spora çok önemli bir pay ayırmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından iki buçuk ay sonra Bakanlar Kurulu’nun, Atatürk başkanlığında yapılan toplantısında Ihman Cemiyetleri İttifakı’nın emrine 17.000 TL verilmiştir.

***

Bu para ile sporcuların, Paris’te yapılacak Olimpiyat Oyunları’na en iyi biçimde hazırlanarak katılmaları sağlanmıştır. Bir Altın’ın 10 TL olduğu bir dönemde yapılan 17.000 TL’lik bu yardim, Türkiye Cumhuriyeti devleti için gerçekten büyük bir fedakârlıktır.

***

 Nitekim 1924 yılı bütçesine, “Türk sporcularının pek yararlı ve gelecek için umut verici çalışmalarında yardım görecekleri” sözlerinin açık bir delili olarak, Atatürk’ün talimatıyla 50.000 TL ödenek konulmuştur. Yine 1924 yılında yayınlanan Köy Yasası, köylerde “nişan alma, cirit, güreş” gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere yer vermiştir.

Atatürk, spor yapmaya da spora olan hayranlığı kadar önem vermiştir. İstanbul’a her gelişinde Florya’da denize girdiği, sık sık sandalla açılarak, bol bol kürek çektiği bilinmektedir. Türk sporcusunda yalnız beden kuvveti ve yetenek değil, ayni zamanda iyi ahlak ve zekânın da bulunmasını istemiş ve bu düşüncesini de “ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözleriyle dile getirerek, bir sporcunun nasıl bir insan olması gerektiğini anlatmıştır.

***

Florya’daki plajlarda kirlilik epey arttı ve denize giren de çok azaldı.

“Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kedini da bu isi çok iyi bilir” diyen Atatürk’ün sevdiği sporlardan biri de ata binmektir. Savaşlarda sürekli ata binmiş, sonra da fırsat buldukça serbest bir spor olarak yapmıştır.

Avrupa parkurlarında “Atatürk’ün Süvarileri” adıyla nam salan Cevat Kula, Saim Polatkan, Cevat Gürkan ve Eyüp Öncü adli dört subay binicimizden oluşan Türk ekibinin uluslararası başarıları da Ata’yı çok memnun etmiştir.

Sporlar arasında güresi de çok sevdiği bilinmektedir. Bu nedenle güreşle ilgili anıları çoktur. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımızı Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yemeğe davet etmiş, tek tek kutlamış ve ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e “beni de yener misin” diye takılmıştır. “Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” sözü ile güresi, Türklerin millî sporu olarak nitelemiştir. “Genç Türk çocukları top oyunlarında herhangi bir milletin çocukları kadar talimli ve alışkın görünmeyebilir. Bundan müteessir olmaya lüzum ve mahal yoktur” demesine rağmen, o günlerde Rusya ile yapılan maçta yenilgi nedenleri konusunda Gündüz Kılıç’ı (o dönemin bir kabadayısı) da sıkı bir sorguya çekmeyi ihmal etmemiştir.

 

Gündüz Kılıç, Rahmetli Metin Oktay 

Merhum Metin Oktay aşırı dürüst bir adamdı, meşin yuvarlağa çok kafa atar ve epey içerdi. iç kavga da etmezdi ama Punch-Drunk Dementia'dan vefat etti. Yanlarındaki güzel kadın ise hayatta; kim acaba?

Muhammed Ali de vefat etmiş. Daha büyük bir devrimci ve dava adamı, bu spor olmadığını düşündüğüm şeyden dolayı vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Amerikan Zihniyetiyle çok mücadele etmişti!

***

1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası, belediyeler “çocuk bahçeleri, spor alanları, yerel ihtiyaçlara uygun stadyumlar yapmak ve işletme” gibi yükümlülükler getirmiştir. 1932 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmakta olan halk-evlerinin yapması gereken çalışmalar arasına spor da eklenir.

***

Halkevleri Teşkilatının Umumi Esaslarından” spor ve beden hareketleri, gençlik terbiyesinin ve milli terbiyenin vazgeçilemeyecek asli ve mühim bir bölümüdür. Bu sebeple “Türk gençliğinde ve Türk halkında spor ve beden hareketlerine sevgi ve alaka uyandırmalı, bunlar bir kitle hareketi, millî bir faaliyet haline getirilmelidir” diyen büyün önder daha o yıllarda, sporu kitle hareketinin de ötesinde bir “millî hareket” olarak düşünmüştür. Böylece onun ne kadar öngörülü olduğu sporda da gözler önüne serilmektedir.

***

Atatürk, yarım asır önce “İstikbal göklerdedir” diyerek havacılığın önemini vurgulamış ve spor dalı olarak da benimsenmesini arzulamıştır.

3 Mayıs 1935 günü kurulan “Türk Kuşu” ulu önderin Türk havacılığına en büyük armağanıdır. Milli mücadeleye başlamak, Misak-i Milli’yi ilan etmek ve Kuvayi Milliye’yi kurmak amacıyla, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü de TBMM’nin 20 Haziran 1938 tarihinde 3466 sayılı kararı ile “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Atatürk’ün direktifleriyle hazırlanan ve bugün de Türk Spor Örgütü’nün temelini oluşturan 3530 sayılı “Beden Terbiyesi Kanunu” 29 Haziran 1938 günü kabul edilmiştir.

***

Ata’nın hastalığı yüzünden, TBMM’nin 1 Kasım 1938′deki açılısında Başbakan Celal Bayar tarafından okunan nutkunda spor için söylediği son sözleri şöyledir: “Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da millî heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır”.

“Türk gençliğinin kültürde öldüğü gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Yüksek Kurultay’ın kabul ettiği “Beden Terbiyesi Kanunu’nun takibine geçildiğini görmekle memnunum.”

***

Atatürk’ün ölümü üzerine dönemin en ünlü günlük spor gazetesi L”Auto (Fransa)’da yayınlanan makale aynen şöyledir: “…..Dünyada ilk defa beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamıydı. Nutuk ve kâğıt üzerinde kalmayan icraatlarıyla, stadyumlar ve spor tesisleri yaptırdı. Döneminde Türkiye’de spor gittikçe artan önem ve değer kazandı.”

***

Atatürk’ün Güreşle İlgili Anısı

Atatürk, sporlar arasında en çok güreşi severdi. Bu nedenledir ki onun güreşle ilgili anıları oldukça fazla ve ilginçtir. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımız, Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup, yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk İtalyanlar karşısında, parlak bir sonuç almış olan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu, sevimli ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e takılmaktan da kendini alamamıştı:

“Sen, herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet” demiş, sonra ilave etmişti:

“Seninle güreş tutsak, beni de yenebilir misin?”

Koca Çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde, başını öne eğerek:

“-Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?” demişti.

***

Büyük Atatürk, Çoban Mehmet’in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştü.

Atatürk’ün Florya köşkünde istirahat ettiği günlerde, Çoban Mehmet, büyük Mustafa (Çakmak) ile birlikte Florya plajına gider, orada etraflarını çeviren büyük meraklı topluluğun ortasında, kumlar üzerinde güreş tutardı. Atatürk, belediye plajı kumsalında cereyan eden bu güreşi, köşkten görür görmez, hemen haber salıp pehlivanları yanına çağırdı.

Köşkte Çoban Mehmet’e takılan, onun zekice cevapları karşısında keyiflenen büyük Atatürk, kendileriyle uzun sohbetlerde bulunur, pehlivanlara yemek çıkarttırırdı. Pehlivanlar köşkten ayrılırlarken de yaveri vasıtasıyla ceplerine birer zarf koydurtmayı ihmal etmezdi. Zarfın içinden, o zamanlar pek büyük bir maddi değer taşıyan, (en az) 50 lira çıkardı.

***

Çoban Mehmet’in, Atatürk hakkında şu sözleri ilginçtir:

“-Rahmetli Atatürk, güreşten çok iyi anlardı. Buna, bizlere huzurunda yaptırdığı güreşlerde çok şahit olmuşumdur. Biz güreşirken, yaptığımız hataları veya iyi hareketleri anında sezer, bize ihtarda bulunur veya takdirlerini bildiren sözler söylerdi. Onun iltifatlarına nail olmak, bizler için sevinç ve gururların en büyüğü olurdu hiç şüphesiz”.

Büyük Atatürk’ün, güreş zevk ve merakının çocukluk yıllarından kalma olduğunu, çocukluk arkadaşlarından olan eski Ankara Belediye başkanı Asaf İlbay’ın şu sözlerinden de anlamak mümkündür:

“-Çocukluk yıllarında da sık ve temiz giyinmeyi severdi. Kuvvetli ve cesaretli insanlara hayranlık duyardı. Güreşe bayılır, mahalle çocuklarını sık sık güreştirir, seyrine doyamazdı.”

***

Atatürk’ün Futbolla İlgili Anısı

Büyük Atatürk’ün futbolla ilgili bir anısını da en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz Kılıç, yıllar sonra kaleme aldığı ve Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında, tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiştir.

Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine, ani bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için, gencecik Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz Kılıçtan nakledelim:

“…Atatürk şerbetini yudumlarken “gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz” dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın, içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün, özellikle gençlere, değişik zekâ soruları sorarak, onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olmak korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru, korktuğum türden olmadı. O sıralarda Millî Futbol Takımımız, Halkevleri Takımı adı altında, Rusya’da beş - altı maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün, Rusya mağlubiyetleri de gözünden kaçmamıştı.

İlk sorusu “neden yenildiniz” oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk, pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu:

“Peki bu mağlubiyetler seni çok üzdü mü?” dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu:

Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmekte tabidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle azmiyle daha çok çalışmalıdır” dedi.

Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kâğıt kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zaman ki değimiyle müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım.

Atatürk:

-Yahu desene, bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin işte, strateji bilgisi ve kurmay kafası ister” diye önemser şekilde başını salladı.

Rahmetli Gündüz Kılıç’ın bu anısı, Atatürk’ün futbol hakkındaki düşündüklerini, bize öğretmesi bakımından büyük önem ve değer taşır.

***

Şimdi merak ediyorum, bu kızlarımıza ne yapılacak?

Dilerim, Atatürk’ün dönemindeki önem verilir ve hiç olmazsa, kendi kabahatleri olmadığı anlaşılarak, empatiyle hareket edilir.

Belki bir af, bir destek veya maddî destekle…

Göreceğiz bakalım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 25 Ekim 2015 Pazar

1594 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bir duydum ki meğer savaşa giriyormuşuz.

Bunun için yeterli mühimmat mevcut mu ki?

Ortada TSK mı kaldı?


Esad mı yoksa Esed mi anlayamadık. Adam dimdik ayakta, korktuğu filan yok!

hafız esad saddam ile ilgili görsel sonucu

 

***

Hem ortada ordu bırakmayacaksınız, hem de harbe gireceksiniz.

Böyle bir şet intihardır ve başarılı olmak pek müşküldür.

Eğer amaç Suriye’yi yenmekse ve galip gelmekse, bunun imkânı yoktur!

İlker Başbuğ uyarmış ve “girince çıkılmaz” demiş!

ilker başbuğ ile ilgili görsel sonucu

Şam ne zaman düşman, ne zaman dost biliyor musunuz?

Hocalarla, hacılarla bu memleket yönetilemiyor!

***

Homoseksüeller ve transseksüellere de gaz sıkılmış dün, bunun adı Homofobidir. Gelişmiş ülkelerde kimse böyle şeylere müdahale etmez! Beyoğlu’nda gaz sıkmışlar. Yazık değil mi; bırakın nümayiş yapıp bildirilerini dağıtıp dağılsınlar!

Sabun yapmayı da düşünen var mı acaba?

***

Park yeri açılmış, hangi kaynakla?

Ekmeleddin İhsanoğlu, Deniz Baykal, İsmet Yılmaz eğer bu karara imza artarlarsa tarihte hesap vereceklerdir!

Bakın, ezeli düşmanımız Yunanistan bile topu atmakta ve 1.6 Milyon Euro ödemek zaruretinde, yoksa temerrüte düşecek!

Üstelik it dalaşları tekrar başladı; geçenlerde İzmir uçağında Hz. Muhamed’in seyahat duası seyrettirildi, Köln’den gelirken de hatırlatıldı. İnananlar için çok iyi de, Ateist veya benzeri kişiler için bunun mesajı ne?

***

USD şimdilik düşüşte ama iş bir referanduma gidecek anladığım kadarıyla ama seçim ekonomisine girildiğinde kesin fırlayacaktır. Ya 4 hattâ 5 TL’ye çıkarsa, stagflasyona gidilmez mi?

Daha da beteri, bu Lâle Devri benzeri dönemde, karşılıksız para basılarak piyasalar iyice şişerse ne olur?

***

Bu ülke çok savaş gördü, bunu da atlatır da, hangi silahlarla veya kurşunlarla?

Büyük medyanın neredeyse tamamı elinizde, yandaş olmayan pek az kanal var.

Bol dezenformayon ve misenformasyon yapılıyor.

***

Hiç Humeyni’den, Şah Rıza Pehlevi’den, Saddam’dan da mı ders almadınız?

Adamı Kürt seçkinlerinden oluşan Koruma Alayı yapayalnız bırakmıştı. Coniler de astılar, Kelime-i Şahadet getirmesine dahi müsaade etmeden hem de!

***

1500 kişilik sarayınız var, Allah daha büyüğünü nasip etsin ama unutmayalım ki her savaş bir cinayettir.

Âkiller de mi ikaz etmiyor (öyle isimler mevcut ki, inanamıyorum hâlâ)?

Ramazan’da yapılacak böyle bir müdahale ancak daha çok kan ve soykırım getirir.

Bu da Güney bölgelerimizde yaşayan pek çok kavim için yıkımı, hattâ bir soykırım yaşanacaktır.

***

Memlekette o kadar çok güzel yer var ki, niçin kıymak istiyorsunuz insanlara,

Bakın Habertürk’teki haberleri izliyorum.

Kırmızıçizgiler de kalmamış artık!

Neler yapacaksınız?

Her tarafa yeni AVM’ler mi inşa edeceksiniz?

***

Özal döneminden demi ders almadınız?

Askerimiz bu ahval ve şeraitte muvaffak olamaz, çok önemlidir bu.

***

Dengir Min Fırat Kürt ama belli ki makul bir adam.

Çok dikkatle ve ihtiyatlı konuşmakta!

Parlamentonun oturmamış olmasından müşteki, Anayasal haklardan bahsediyor!

***

AKP’nin başındaki her kimse, onlara sesleniyorum, çevremiz tam bir ateş çemberi içerisindeyiz.

Atatürk’le tam bir yarış içerisindesiniz, ne yapsa tam aksini gündeme getiriyorsunuz!

Dengir Bey, İstiklâl Marşı’nın kıtalarını bilmiyormuş, hâlâ 12 Eylül’den ve sopayla, dayakla özleştirmeden bahsediyor. İçeriğine karşı çıkıyormuş.

Mehmet Âkif’in dedikleri o zaman için mutebermiş ama artık saygı duruşu yeterliymiş.

Rahat bırakın bu milleti, köklerimizden tekrar doğarız ama çok kan dökülür ve olan gene 36 etnik gruba olur!

***

ABD’nin Yeşil Kuşak doktrinini aşmak çok güçtür!

Onlar kim isterlerse onun işine son verirler.

IŞİD’le başa çıkmamız çok zor.


İstediğiniz kadar akıllı tayyareler, uydular veya başka şeyleriniz olsun.

Göktürk 1 Uydusu hâlâ fırlatılamamış, uçakların çizimleri daha hazır değilmiş.

Hiç böyle harbe girilir mi?

***

Suriye bataklığından çıkamazsınız, çıksanız dahi memleket perişan olur!

***

Bayan Vitali Hakkoda vefat etmiş,

Toprağı bol olsun, mütevazı ve çok yalnızlık çekmiş bir kadındı. Meğer öykü kitapları da yarmış, olar kalmış yadigâr!


***

Çok güzel bir söz vardır: “Savaşı yaşlılar planlayıp idare eder, gençler ölür”.

Yazık etmeyin bu güzelim ülkeye.

İran’ı Osmanlı dahi işgal edemeyip, kapıdan dönmüştür.

Sağlıklı ve sabırlı, ihtiyatlı ve kırk kere düşünerek karar verin.

Türkiye Cumhuriyeti payidar kalır ama küçülür, paramparça olur.

Kürt Devletini engelleyemezsiniz.

Artık konu sağcılık solculuk değil, demokratik ve sosyal hukuk devletinin müdafaa edilmesidir.

Bugünlerde nasıl olup da keyfim yerinde olsun…

Korkmuyorum ama endişeliyim.

Evlâdım ve diğer insanlarımız için.

***

Neyse, Hatun Zeynep Akayrancı da döndü, evimiz eski hâline kavuştu.

İtidal, iyi istihbarat ve maceraya atılmamak en önemli olmazsa olmazdır.

Dilerim yeni kanlar dökülmez ve Yüce Türk Millet ilelebet payidar olmaya devam eder.

Bu arada, inananlar için dinimizin akıl ve hikmetle dolu olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Yok, kalçadan iğne oruç bozar mı, Cüppeli ne demiş…

Bırakın bunları.

Hekiminizi dinleyin ve internette sörf yapmayın.

***

Herkese tekrar itidal ve sağduyu tavsiye ediyorum.

Tabii ki benimki bir blog ve henüz herhangi bir gazetede köşem yok.

Keşke olsa da, daha büyük gruplara ulaşabilsem…

Sağlıcakla ve aklı selîmle dolu olarak kalın!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 29 Haziran 2015 Pazartesi

1738 kez okundu
0

Sevgili Mekâncılar,

Bu sefer muhteşem bir bilim adamından, Atatürk âşığı bir Sümerologdan bahsetmek itiyorum sizlere.

Muazzez İlmiye Çığ

20 Haziran 1914, Bursa’da doğmuş, dünya çapında bir Türk Sümerolog. Ailesi köken olarak Kırımlı göçmenlerden olup babası Kırım’dan Amasya’ya, Merzifon’a, annesi ise Kırım’dan Bursa’ya göçmüş.

Ailesi İzmir'de yaşamaktayken, 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir’in işgali ardından daha güvenli bir yer olan Çorum’a yerleşmiş.

İlkokula Çorum’da başlamış.

Daha sonra ailece Bursa’ya taşınmışlar.

Bursa’da özel bir okul olan Bizim Mektep’te Fransızca ve keman dersleri almış. 1926’da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi'ne (Bursa Kız Öğretmen Okulu) girmiş.


 

1931 yılında mezun olmuş ve babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir’e tayin olmuş.

Eskişehir’de öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yapmış.

15 Şubat 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydolmuş. Nazi Almanya’sından Türkiye’ye iltica etmiş olan ve Ankara Üniversitesi’nde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock’dan Hitit Dili ve Kültürü derslerini, Prof. Dr. Benno Landsberger’den Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini almış.

1940 yılında Ankara Üniversitesinden mezun olduktan sonra, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazısı Belgeler Arşivine uzman olarak atanmış.

Aynı sene Kemal Çığ ile evlenmiş.

Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca Meslekdaşı Hatice Kızılay ve Dr. F. R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit lisanlarında yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırmış, 74.000 tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturmuş, 3.000 tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlamış.

1957’de Münih'teki Oryantalistler Kongresi'ne katıldı. 1960'da Heidelberg Üniversitesi’nde altı aylık bir çalışma yapmış.

1965’de Roma’da sergilenen Hitit Sergisini bu şehirden alarak Londra’ya götürmüş.

1972’de emekliye ayrılmış.

Sümer Çivi Yazısı

Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988'de Philadelphia’daki Asuroloji Kongresine katılmış.

Prof. Kramer’in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye tercüme etmiş ve kitap 1990'da “Tarih Sümer’le Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilmiş.

Kitabın çok ilgi görmesi üzerine, 1993’te çocuklara yönelik Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk da dâhil, Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazmış.

Ödülleri

Adana Tepebağ Rotary Kulübü, Meslek Hizmet Ödülü.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından Fahrî Doktora unvanı, 4 Mayıs 2000.

Osmaniye’nin Çardak Köyü’ndeki Anadolu Kültür Araştırmaları Derneği tarafından “Özgür İnsan Ödülü”, Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitabı, Galatasaray Rotary Kulübü tarafından İngilizceye çevrilerek Avrupa ve Amerika'daki üniversite kütüphanelerine dağıtılmış (herhalde o zamanlar kulübe üye değildim ama bizimkiler çok iyi bir hayır hasenat işi yapmışlar doğrusu).

Dava

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği ve Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitaplarında kadınlarda başörtüsünün köklerinin Akadlara dayandığını yazmıştır.

Bu kitapları 2007 yılında kamuoyunda yankı uyandırır.

2007 yılında “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuyla yargılanır ve ilk celsede beraat eder.

Kitapları

Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni”, 1995, Kaynak Yayınları.

Sümerli Ludingirra – “Zaman Tüneliyle Yolculuk”, 1996, Kaynak Yayınları.

İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre”, 1997, Kaynak Yayınları.

İnanna’nın Aşkı – Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme”, 1998, Kaynak Yayınları.

Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk”, 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları).

Hititler ve Hattuşa – İştar’ın Kaleminden”, 2000, Kaynak Yayınları.

Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman”, 2000, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası”, 2002, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası 2”, 2003, Kaynak Yayınları.

Sümer Hayvan Masalları”, 2003, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2004, Kaynak Yayınları.

Vatandaşlık Tepkilerim”, 2004, Kaynak Yayınları.

Atatürk Düşünüyor”, 2005, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2005, Kaynak Yayınları.

Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı”, Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Sümerlilerde Tufan – Tufan’da Türkler”, 2008, “Kaynak Yayınları”.

***

Ben maalesef kendisiyle hiç tanışamadım ama sadece TV’den seyredebildiğim ve kitaplarından anlayabildiğim kadarıyla, bütün kutsal metinlere saygı duyuyor ama bunların hepsinin insanlarca yazıldığını delillere dayanarak yazıyor.

İbrahim Peygamber (Kaynak Yayınları, 2014, 16. Basım) isimli kitabında hem bu metinleri tetkik etmiş, hem de neden Müslümanlığın başında İsraillilerin yüceltilip, akabinde lânetlenmesine o da hayret etmiş.

Ben de, pek çok Yahudi veya Musevî ahbabı olan bir bilim adamı olarak, bu işe bir türlü akıl erdirememişimdir.

Yazdığı her şeyin hesabını veriyor ve bütün kutsal metinlerin temelde Sümerlere dayandığını iddia ediyor.

Hakikatte de, bir anda ortaya çıkan bu toplumda yazı var, kanalizasyon mevcut ve işlerinde üstün bir medenî seviye yakalanmış.

Meselâ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni kitabında da (Kaynak Yayınları, 38. Basım, 2015) ünlü Tufan hikâyesini şöyle eleştirmiş (s.62, dipnot): “Tevrat’taki ölçülere göre yapılan Nuh’un Gemisi’nin o kadar çok yolcuyu, hayvanı ve onlara aylarca yetecek yiyecek ve içeceği taşımasına imkân olmadığını, ayrıca, gemide bir pencere olduğunu ve onun da kapalı bulunması ile bu kadar çok canlının havasız yaşayamayacağını, bu yüzden bunların Tanrı bildirisi değil de, uydurma olduğunu” nakille yazacak kadar da yürekli…

Kur’an’daki Levh-i Mahfuz’dan da bahsediyor ve bunun da Zerdüşt Dininden neşet ettiğini öne sürüyor.

18. sayfada A’raf Suresi, ayet 26: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır” dendiğini vs. anlatıyor.

Babil Kralı Hammurabi’den bahsederek, nasıl Musa’nın dininin ve Müslümanlığın etkilendiğini özetliyor.

Boşanma kelimesinin Sümerceden geldiğini yazıyor.

Tevrat’ta taşlanma (recim) cezasının yer aldığını, Kur’an’da olmadığını yazıyor. Bunun da Sümer menşeli olduğunu ve terk edildiğini ifade ediyor…

Lut Peygamber Kızıyla Neden Yattı (age. S 96)

Bir peygamberin kızlarıyla yatmış olması efsanesinin bir kutsal kitapta bulunmasına aklı ermiyor.

Hele homoseksüellerle ilgili kısımlarda hayreti artıyor:

Tekvin Bab 18’e göre İbrahim’e Rab, halkı eşcinsellik eden Sodom ve Gomorra (MKD: gonore: belsoğukluğu hastalığının ismi buradan gelir) şehirlerinin mahvedileceğini söylüyor. İbrahim (A’brahman) ise aralarında iyi insanların da bulunduğunu, neden hepsini öldürmeye kalktığını soruyor.

Tanrı da ona 50 iyi kişi bulursa yapmayacağını söylüyor. İbrahim pazarlığı salıyor ve 10 kişide anlaşıyorlar.

Sonunda Tanrı hepsini helâk ediyor!

***

101. sayfadaki Tek Tanrılı Din Kitaplarının Yazılış Öyküsü ise şöyle:

İntihale girmemek için her şeyi iktibas etmeyeceğim ama şuralar çok ilginç:

Kur’an ve Tevrat uzun yıllar arasında yazılmamıştır. Muhammed’in vahiy olarak söylediklerinin küçük bir kısmının kendi zamanındaki taşlar, hurma dalları, kemikler üzerine yazılmış, asıl büyük kısmı da bazı kimseler tarafından ezberlenmiş.

Peygamber vefat ettikten sonra bu hâfızların bir kısmı da harplerde ölmeye başlayınca, hepsi tamamen vefat etmeden toplattırılıp, bir kitap hâline getirilmesine karar verilmiş.

Başta Ebubekir bunu istememiş ve Peygamber zamanında uygulanmayan bir şeyin sonradan yapılmasını hoş görmemiş fakat etrafındakilerin zorlaması üzerine, Halife Ebubekir, Zeyit adındaki birine, Peygamber’in bir karısının sandığında yazılı olarak saklananları getirtmiş.

Ayrıca, ayet olarak, kim biliyorsa gelip söylemesi için haber salmış. Böylece yazılı olanlarla ezberlemiş (hıfzetmiş) olanların söyledikleri bir araya getirilerek iki ayrı kitap hâlinde yazdırılmış.

Bunlar içi kullanılan yazılı mâlzeme de berhava edilmiş.

Ebubekir öldükten sonra yazılan kitaplar Halife Ömer’e geçmiş. O ölünce de Kızı Hafsa almış.

Halife Osman zamanında, yazılan iki kitaptaki vahiyler ve sureler arasındaki farklılıkların bâzı karışıklıklara meydan verdiği anlaşılıyor.

Bunları düzeltmek için bir şura toplanıyor ve hepsi tekrar ele alınıyor. Ezberinde olanlar davet ediliyor ve onların yardımıyla farklılıklar düzeltilmeye çalışıyor. Eksik görüle yerler düzeltilip tamamlanıyor.

Böylece ce bugünkü Kur’an meydana geliyor.

Bu kitaplar yazılırken, ezberlemiş olanı onaylamak için 4 tanık, akabinde 2 tanık istemişler.

Sonuncusunda ise tek bir tanık kâfi görülmüş.

***

İncil (Yeni Ahit) ise tamamen insan mahsulü…

Birtakım mektuplaşmalardan ibaret ve kendi içinde pek çok çelişkiler barındırmakta. İsa’nın çarmıha gerilip gerilmeği de çok su götüren bir argüman.

MİÇ, İsa’nın dirilişi efsanesini de Sümer Tanrıçası İnanna’nın kocası, Çoban Tanrısı Dumuzi’nin cinler tarafından yeraltına götürülürken vurulması, dövülmesine ve yeraltından çıkmasını beklemesine paralel buluyor ve aynı öykünün İsa’ya yakıştırılmış olduğunu vurguluyor.

***

Beni bu kitaplarda (diğerlerini burada zikretmedim) biraz istifhamla (soru işareti) karşıladığım birkaç noktaya değinip, kararı siz okuyuculara bırakmak istemem için yeterli makul sebebim var:

1)    Neden ısrarla Kur’an yazmış ama Kur’ân şeklindeki doğru imlâya yer verilmemiş?

2)    Her şeyin Sümer’lerle başladığını iddia mı etmiş, ben mi yanlış anladım…

3)    Çünkü ilk insanın evrimsel beşiğinin Afrika olduğu artık çok iyi biliniyor!

***

Allah nasip eder de, kendisiyle tartışıp halvet olabilirsek, bütün bunları sormayı çok istiyorum.

Gene de, inanalım, inanmayalım, ilk vahiy “İkra” yâni “oku” idi.

Nitekim Sayın MİÇ da Asur’da veya başka bir yerdeki kutsal aracıların Tanrı ile iletişime geçerken çeşitli şekilde trans hâline girdiklerini vurgulamış (age, s. 18).

Bu da, benim “assosiyatif dissosiasyonlar” teorime uygun düşmekte…

Dilerim kendisiyle dünya gözüyle bir araya gelip, bütün bunları bir konuşuruz ve mübarek ellerinden öper, helâllik isterim.

İnşallah bu Ramazan’da da ortalık kan revan yerine bürünmez ve ibadet adı altındaki kepazeliklere daha az rastlarız.

Akıl, hikmet, güzellik ve bilimin rehberliği…

Bunlar en hakiki mürşittir.

Herkese güzel bir Cuma diliyorum.

Yarın ünlü virtüöz David Russel’ın resitaline gideceğim.


İntibalarımı yazarım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Mayıs 2015 Cuma

1740 kez okundu
0