Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in Avrupa Birliği

Değerli Dostlar, Sayın Bay ve Bayanlar,

Konuşmama şahsî bir notla başlamama izin verin. Sigmar Gabriel, Frank-Walter Steinmeier ve partim, benden konuşma yapmamı rica ettiklerinde, tam 65 yıl önce eşim Loki ile birlikte SPD Hamburg/Neugraben teşkilâtı için dizlerimiz üzerine çökerek, davet afişleri hazırladığımızı hatırladım. Ancak şunu da itiraf etmeliyim: Parti politikası bakımından yaşım itibariyle zaten ümitsiz bir durumdayım. Uzun bir zamandan beri öncelikle Avrupa’nın kaçınılmaz olan bütünleşmesi çerçevesinde ulusumuzun görevleri ve rolüne büyük önem vermekteyim.


Aynı zamanda, bu kürsüyü, ülkesinde yaşanan derin felâketin ortasında bize ve Avrupa’daki tüm insanlara hukuk devleti ilkesine uygun, liberal ve demokratik bir yönetim konusunda yön verici bir örnek sunan Norveçli komşumuz Jens Stoltenberg paylaşabiliyor olmaktan memnuniyet duymaktayım.

Çok yaşlı bir adam olarak doğal olarak, ister tarihte geriye doğru, ister beklenen geleceğe doğru olsun,  uzun zaman pencereleri şeklinde düşünüyorum. Buna rağmen, geçenlerde tarafıma yöneltilen son derece basit bir soruya net bir cevap veremedi. Wolfgang Thierse bana şunu sormuştu: “Almanya ne zaman artık normâl bir ülke olacaktır?” Bunun üzerine ben şu cevabı verdim: “Yakın bir tarihte Almanya “normâl” bir ülke olmayacaktır”. Zira korkunç, ancak eşitsiz tarihî yükümüz buna engel teşkil etmektedir. Ayrıca, çok küçük ancak çok farklı uluslardan oluşan kıt'amızın ortasında yer alan demografik ve ekonomik ağırlığımız da bir engeldir.

Böylece “Avrupa’da ve Avrupa ile Almanya” başlıklı karmaşık konuşmama başlamış durumundayım.

Avrupa Entegrasyonun Saikleri ve Kökenleri

Avrupa’daki 40 ulusal devletin birkaçında – İtalya, Yunanistan ve Almanya gibi – ulus bilinci çok geç ortaya çıkmışsa da, sürekli olarak kanlı savaşlar yaşanmıştır. Avrupa tarihinin bu bölümü – Orta Avrupa’dan bakıldığında – merkez ile periferi arasındaki sonsuz mücadeleler dizisi olarak görülmektedir.

Avrupa’nın merkezinde yer alan devletler ve halklar, zayıf olduklarında periferide yer alan komşuları zayıf durumundaki merkeze saldırmışlardır. En büyük tahribat ve insan kaybı 1618-1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşı sırasında meydana gelmiştir. Bu savaş esas itibâriyle Alman topraklarında yaşanmıştır. Almanya o zamanlar yalnızca Almanca konuşulan bölgelerde kullanılan coğrafi bir kavramdan ibaretti. Daha sonra XIV Lui’nin komutasında ve daha sonra Napolyon’un komutasında Fransızlar geldiler. İsveçliler yalnızca bir kez geldiler. İngiliz ve Ruslar ise defalarca geldiler.

Ancak, hânedanlıklar veya devletler Avrupa’nın merkezinde güçlü olduklarında yâhut kendilerini güçlü hissettiklerinde periferiye saldırdılar. Yalnızca Orta Asya ve Kudüs’e değil, aynı zamanda Doğu Prusya ve Baltık devletlerine yönelik Haçlı Savaşlarında buna örnektir. Yakın çağda, Napolyan’a karşı verilen savaşlar ile Bismarck döneminde 1864, 1866, 1870-71 yılında verilen savaşlar da benzer örneklerdir.

Aynı durum, 1914-1945 yılları arasında yaşanan İkinci Otuz Yıl Savaşı için de geçerlidir. Özellikle Hitler’in Nordkap’tan Kafkasya, Girit, Güney Fransa ve Libya-Mısır sınırındaki Tobruk şehrine kadar uzanan saldırıları için de geçerlidir. Avrupa’nın, Almanya’nın provokasyonu sonucu uğradığı felâket Avrupalı Yahudilerin ve Alman ulusal devletinin felaketini de kapsamaktadır.

Daha önce ise Polonyalılar, Baltık ulusları, Çekler, Slovaklar, Avusturyalılar, Macarlar, Slovenler ve HırvatlarAlmanya’nın kaderini paylaşmışlardır. Biz Almanlar diğer ulusların bizim merkezi gücümüz altında acı çekmelerine neden olduk.

Daha 20. Yüzyılın ilk yarısında ulusların bilincinde çok büyük bir rol oynamış olan toprak talepleri ile dil ve sınır anlaşmazlıkları günümüzde fiilen büyük ölçüde anlamsız hale gelmiştir. Her halükarda biz Almanlar için.


Almanya’nın bütün komşu ülkelerinde yaşayan insanlar ve dünyanın her yerinde yaşayan Yahudilerin periferide yer alan ülkelerde Alman işgali sırasında meydana gelen Holokost ve utanç verici suç fiillerini hatırlıyor olmalarının biz Almanlar açısından belirleyici önemi hâiz olduğu düşüncesindeyim. Biz Almanlar, komşularımızın tamamında Almanya’ya karşı daha birçok kuşak boyunca sürecek olan gizli bir şüphenin mevcut olduğunun yeterince bilincinde değiliz.

Dünyaya gelecek olan Alman nesilleri de bu tarihî yükle birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır. Bugünkü nesil de şunu unutmamalıdır: Bu şüphe Almanya’nın gelecekteki gelişiminden duyulan ve 1950 yılında Avrupa entegrasyonunun başlatılmasına neden olan şüphedir.

Churchill, 1946 yılında Zürich’teki büyük konuşmasında Fransızlara Almanlarla anlaşmaları ve onlarla ortaklaşa bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri kurması çağrısında bulunduğunda, iki saike sâhipti. Bunlardan birincisi Sovyetler Birliği’nin tehdit kaynağı olarak görülmesiydi. İkincisi ise, Almanya’nın büyük bir Batılı birliğe dâhil edilmesiydi. Zira Churchill uzun görüşlü bir kişi olarak Almanya’nın yeniden güçleneceğini tahmin etmişti.

Churchill’in konuşmasından dört yıl sonra 1950 yılında Robert Schuman ve Jean Monnet’in Batı Avrupa’daki ağır sanayinin birleştirilmesine ilişkin Schuman Planı’nı hazırlamaları da aynı saik temeline, Almanya’nın bağlanması temeline dayalıdır. 10 yıl sonra Konrad Adenauer’e barışmak için elini uzatan Charles de Gaulle de aynı saik çerçevesinde hareket etmiştir.

Bütün bunlar, Almanya’nın gelecekte güçlenmesinden duyulan endişeden kaynaklanan gerçekçi yaklaşım doğrultusunda gerçekleşmiştir. 1950-1952 yıllarında Batı Avrupa’daki sınırlı entegrasyonun temelinde, 1849 yılında Avrupa’nın birleşmesi çağrısında bulunmuş olan Victor Hugo’nun idealizmi veya bir başka idealizm yer almıyordu. Avrupa ve Amerika’da o zamanlar görev yapan devlet adamları (George Marshall, Eisenhower, Kennedy, Churchill, Jean Monnet, Adenauer, de Gaulle, Gasperi ve Henri Spaak’ın adlarını anmak istiyorum) Avrupa idealizmi temeline değil, Avrupa tarihine ilişkin bilgilerin temeline dayalı olarak hareket etmişlerdir. Bu devlet adamları, Almanya’nın yer aldığı merkez ile periferi arasındaki mücadelenin devam ettirilmemesi için gerçekçi bir bakış açısıyla hareket etmişlerdir. Avrupa entegrasyonunun kökeninde yatan ve hala taşıyıcı unsur olan bu saiki anlamamış olan bir kişi Avrupa’da hâlihazırda yaşanmakta olan büyük krizin çözülmesi için mutlaka gerekli olan ön şarta sahip değil demektir.

1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda, Almanya’nın ekonomik, askeri ve siyasi ağırlığı arttığı ölçüde, Batı Avrupalı devlet adamları Avrupa entegrasyonunu Almanların tekrar güç politikası uygulamaya başlamalarına karşı bir sigorta olarak gördüler. Margaret Thatcher veya Mitterand veya Andreotti’nin 1989-90 yıllarında iki Alman devletinin birleşmesine karşı çıkmalarının nedeni Avrupa kıt'asının merkezinde yer alan güçlü bir Almanya’nın ortaya çıkmasından duyulan endişedir.

Burada, bâzı hâtıralarımı dile getirmek istiyorum...

Monnet’in Pour les Etats-Unis d’Europe” adlı komitesine dâhil olduğum sırada Jean Monnet’i dinlemiştim. 1955 yılıydı. Jean Monnet benim için Avrupa’nın adım adım entegre edilmesine ilişkin konsepti nedeniyle hayatımda tanımış olduğum en uzak görüşlü Fransızlardan biridir.

Ben o zamandan bu yana, idealizm nedeniyle değil, Alman ulusunun stratejik çıkarı nedeniyle Avrupa entegrasyonunun ve Almanya’nın dâhil edilmesinin bir yandaşı oldum ve öyle kaldım. (Bu durum beni o zamanlar büyük saygı duyduğum Parti Genel Başkanı’mla bir tartışmaya girmeme neden olmuştu. Bu tartışma Kurt Schumacher için çok önemsizdi, ancak 30 yaşında savaştan geri dönmüş bir kişi olan benim için çok ciddiye aldığım bir tartışma olmuştu.) Bu tartışma benim 1950’li yıllarda dönemin Polonya Dışişleri Bakanı Rapacki’nin plânlarını kabûl etmeme neden oldu. 1960’lı yılların başında, Batı’nın resmî nükleer stratejik intikam stratejisine karşı bir kitap yazmama neden oldu. Bu strateji o zamanlar olduğu gibi bugün de dahil olduğumuz NATO tarafından güçlü Sovyetler Birliği’nin tehdit edilmesi için kullanılmıştı.

Avrupa Birliği Gereklidir

De Gaulle ve Pompidou 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların başlarında Almanya’yı dâhil etmek için Avrupa entegrasyonunu ilerlettiler. Ancak kendi devletlerini ne pahasına olursa olsun dâhil etmek istediler. Giscard d’Estaing ile benim aramdaki karşılıklı iyi anlayış Fransa ile Almanya arasında bir işbirliği döneminin başlatılmasını ve Avrupa entegrasyonunun ilerletilmesini mümkün kıldı. Bu dönem 1990 yılı ilkbaharından sonra Mitterand ve Kohl tarafından başarılı bir şekilde devam ettirildi. Avrupa topluluğunun üye sayısı 1950/1952 yılından 1991 yılına kadar adım adım 6 üyeden 12 üyeye çıkarıldı.

O zamanlar AB Komisyonu Başkanı olan Jacques Delors tarafından gerçekleştirilen kapsamlı ön çalışmalar sayesinde Mitterand ve Kohl 1991 yılında Maastricht’te ortak para pirimi Avro’yu oluşturdular. Yeni para birim bundan on yıl sonra 2001 yılında kullanılmaya başlandı. Bunda Fransa’nın aşırı güçlü Almanya’dan, bir diğer ifadeyle aşırı güçlü Alman Mark’ından duyduğu endişe rol oynadı.

Avro, aradan geçen zaman içinde, dünya ekonomisinin ikinci önemli para birimi hâline geldi. Bu Avrupa para birimi içeride ve dışarıda Amerikan Doları’ndan daha istikrarlı bir durumdadır. Aynı zamanda Alman Markı’nın son on yılındaki istikrarından daha istikrarlıdır. “Avro krizi” hakkında yazılan çizilenler medyanın, gazetecilerin ve politikacıların düşüncesizce saçmalamalarından başka bir şey değildir.

Ancak, dünya, 1991-1992 yılındaki Maastricht Anlaşması’ndan sonra devasa bir şekilde değişmiştir. Doğu Avrupa’daki ulusların özgürlüğüne kavuşmasına ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne şahit olduk. Çin, Hindistan, Brezilya ve diğer “üçüncü dünya” olarak adlandırılmış olan “gelişmekte olan ülkelerin” yükselişi fenomenine şahit oluyoruz. Aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümündeki reel ekonomiler “küreselleştiler”. Bir diğer ifâdeyle, dünyanın neredeyse bütün devletleri birbirine bağımlı hâle geldiler. Özellikle küresel mâli piyasalardaki aktörler tamamen kontrol dışı bir güce sâhip oldular.

Ancak, aynı zamanda ve neredeyse hiç hissettirmeksizin, dünya nüfusu 7 milyara yükseldi. Ben doğduğum sırada dünya nüfusu 2 milyardı. Bütün bu devasa değişiklikler Avrupa halkları, devletleri ve onların refahını çok büyük ölçüde etkiledi.

1915 kez okundu
0

Posted by on in Politik

Gazetelerde, televizyonlarda bir haber patladı: Avrupalı Parlamenterler, Türk Dışişleri Bakanı ile Türkiye'nin kırmızı bültenle aradığı PKK yöneticisini, Avrupa Parlamentosu'nda aynı salonda bir araya getirmeye kalkmışlar.Türkiye'nin kırmızı bültenle aradığı PKK'lı Gülabi Dere'nin Avrupalı Parlamenterler'le birlikte tezgâhladığı tuzak, Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın Türk diplomatlar tarafından ikaz edilmesiyle ile aşılmış. Olay, Babacan'ın AB toplantıları için gittiği Brüksel'de yaşanmış.

Türkiye ile AB arasında iki toplantı varmış. Bunlardan ilki, Türk Dışişleri Bakanı'nın AB Dışişleri Bakanları ile AB Komisyon binâsında bir araya geldiği, "Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısı imiş. Komisyon binasının biraz ilerisinde, Avrupa Parlamentosu binâsında ise, Türk ve Avrupalı milletvekillerinin katılımıyla, "Türkiye-Avrupa Parlamentosu karma komisyon toplantısı gerçekleştiriliyormuş. Babacan, Dışişleri Bakanlarıyla toplantısının tamamlanmasının ardından, milletvekillerinin toplantısına da katılıp, bir konuşma yapmak üzere Avrupa Parlamentosu binasına geçmiş. İşte skandal da burada patlamış!

2243 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Kitaplarını son derecede ihtiyatla ama dikkatle okuduğum bir araştırmacı yazar var: Aytunç Altındal. Akşam Gazetesi'nde bir yazısı çıkmış. Önce onu iktibas edeyim (lisan tashihi var tabii). Piyasada böyle acayip pek çok araştırmacı yazar ve onların garip kitapları var ama ben Aytunç Altındal'ı okurum. Sebebi yazının sonundaki yorumda!

***

AB'nin şifreleri

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, Türkiye'nin AB üyeliği sürecindeki gizli kodları çözüyor. Altındal'a göre "masonik bir örgütlenme olan AB'nin, Türkiye'yi üyeliğe kabûl etmesi mümkün değil.

TürkiyeAB ilişkilerinin yeni bir dönemece gireceği 17 Aralık öncesinde, 40 yıllık geçmişi bulunan sürecin gizli şifreleri açığa çıkıyor. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, AB'ye şekil verenlerin, "Gül ve Haç Kardeşliği adlı gizli bir masonik örgüt olduğunu, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Türkiye'nin üyeliğine en sert tepkiyi gösteren ABAnayasası'nın mimarı Fransız politikacı Giscard d'Estaing'in de bu örgütle bağlantısı olduğunu söyledi. Altındal, AB'nin perde arkasında kalan kodlarını ve Türkiye'yi bekleyen tehlikeleri şöyle anlattı: ÖNCE KOMÜNİZM ÇÖKTÜ1- Son 12 yılda neler değişti ki, Avrupa'ya uzaktan bakan Türkiye birden üyeliği için mücadele edilen bir ülke hâline geldi?

12 yıl öncesini dikkate alırsak, özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki kendine özel "komünizmin" çöktüğünü görürüz. Bu öylesine âni oldu ki, çok değil 1990'da birisi çıkıp da bunu söyleseydi ona "Deli/Uçuk" gibi sıfatlar yakıştırılırdı. Üstelik koskoca komünizm, tek mermi atılmadan çöktü. Düşünebiliyor musunuz ki, Moskova'da Komünist Parti yasaklandı. Türkiye, 70 yıl süreyle Sovyet tehdidini öne sürerek varlığını güvencede tuttu. Sovyetler'den sonra Yugoslavya, Batılı güçler - ve Vatikan - tarafından parçalandı. Sırada Türkiye vardı. Türkiye biz bilmiyoruz ama Batı için "Yapay Devlet statüsünde görülüyor. Örneğin Sevr Antlaşması'nı biz tek taraflı olarak kabûl etmiyoruz. Oysa Sevr taraftarları bu anlaşmadan imzalarını çekmiş değiller. Antlaşma onlar için geçerli. Nitekim 6 Ekim'de açıklanan Tavsiye Raporu'nda azınlık maddesi, kelimesi kelimesine Sevr'den alınmıştı. Türkiye şimdi bir ikilemle karşı karşıya: Ya AB'nin sömürgesi olacak ya da parçalanacak.

6908 kez okundu
0

Aziz Dostum,

Kosova konusundaki endişelerinize yürekten katılıyorum. Bu konuda halkı aydınlatma gayretleriniz için de ayrıca tebrik ve teşekkür ediyorum.

Ben, dünyânın farklı bölgelerinin farklı enerjileri olduğuna inanıyorum. Kosova'daki enerjinin mahiyetini anlamak için tarihe bakmakta yarar var:

Kosova, Osmanlı'nın beylik olmaktan çıkıp imparatorluk olmaya başladığı yerdir.

Sırp zındığının yeridir (Sultan Murat, zaferi kazandıktan sonra Milos Oblis tarafından hançerlenerek ölmüştür).

Kosova, ittifakların değişiverdiği yerdir.

Macar beyi Hunyadi Yanos'un, Arnavut İskender Bey'in, Rumen 3. Vlad'inOsmanlı'ya karşı ittifak yaptığı yerdir. 3. Vlad'a bizimkilerin Kazıklı Voyvoda, Batılılar'ın Drakula (Ejder) demeleri, bölgenin ne kadar kanlı olduğunun bir belirtisidir.

Kosova o kadar kanlıdır ki, ay ve yıldızın kan denizindeki yansıması, bu günkü bayrağımızın çıkış yeridir (Ay yıldız'ın bir Türk değil İslâm geleneği olduğu iddialarını biliyorum. Ama başkaları da İslâm ülkelerinin bayraklarına ay yıldızın Türkler'le girdiğini iddia ederler. Gerçekten de 28 Temmuz 1389 akşamı, hilâl halindeki ay ile Jüpiter yan yana gelerek o tabloyu oluşturmuştur).

3608 kez okundu
0