Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in milliyetçilik

Posted by on in Genel

Hocayı ilk defa asistanlık senelerimde yakinen tanımıştım ama aslında kendisi de uzun süre hocalığımı yaptı.

Adnan Ziyalar Hocamız 1932’de Kalkandelen’de dünyaya gelmişti.

İlk ve orta tahsilini İstanbul okullarında tamamladı. 1950 -1956 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi’nde (Çapa) okumuş ve oradan da mezun olmuştu.


 

1956 - 1958 yılları arasında tabip teğmen olarak vatanî görevini tamamlamıştı… Ben daha yeni doğuyormuşum demek ki.

***

1959 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çapa Psikiyatri Kürsüsünde psikiyatri asistanı olarak göreve başlamıştı. 1962 yılında nöropsikiyatri uzmanlık dalı imtihanında başarılı olarak aynı kürsüde uzman asistan olarak göreve başlamıştı.

Rivayet edilir ki,  ilaç mümessili iken bir gün Cerrahpaşa’ya uğramış. O zamanlar Doçent olan Merhum Ayhan Songar da kendisini şöyle bir süzüp “siz belli ki başarılı bir tabipsiniz, neden bizimle çalışmıyorsunuz” demiş.

O da bu daveti tabii ki reddetmemiş ve ikisi kolları sıvayarak kurmuşlar eski kliniğimi. Biri evden yemek taşırmış, öbürü hastaların çamaşırlarını yıkatırmış. Tam bir işbirliğiyle, hâlen de yerinde duran o iki buçuk katlı köşkü ıslah edip, tam bir bilim yuvasına çevirmişler. Kolay günler değilmiş.

***

Profesör olduktan Ayhan Bey bir yandan arabaları elektrik aksamını da tamir edip ek gelir sağlar, öte yandan muayenehanesine ve Adlî Tıp Kurumu’na koşuştururdu. O zamanları çok iyi hatırlıyorum. İlginç bir ekipti: Dinamik psikiyatriyi pek seven ve Balint gruplarında ara sıra kandırılan Prof. Dr. Koptagel Hanım, onunla neredeyse simbiyotik yaşayan Doç. Dr. Ömer Tunçer (sonradan lentoma geçirdi ama şifa buldu), bir dönem ziyarete sık sık gidip ailece görüşmemize rağmen, kliniğe kabul etmemeyi tercih ettiği Merhum Babam Doç. Dr. Recep Doksat, daha sonra bir dönem Anabilim dalı Başkalığı yapan Merhum Ağabeyim Prof. Dr. Ertaç İlkay, sonradan Profesör olan Müfit Uğur, Prof. Dr. Ruhi Yavuz, 

genç yaşta prostatektomi geçiren Prof. Dr. Turan Ertan, Doğramacı’nın dâhiliye tabipliğini yaptıktan sonra nokta tayiniyle gelen Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu

***

Engin Eker Hoca’nın da hâlâ tam bilemediğim sebeplerle kliniğe geri alındığı günlerdi. Bindir zahmetle Gero-Psikiyatri Bilim dalını kurmuştu. Şimdi gene faal, Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde çalışıyor ve kongre düzenliyor.

Kıdemli asistanım ve sınav gözetmenim olan Levent Kayaalp de şimdi muayenehanesinde çalışıyor ve Profesör; Psikanalizle iştigal ediyor.

***

Gene Aziz Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Reha Bayar da kıdemlimdi.

Vizitleri beraber yapardık. Şimdi hepsi de Profesör olan Neşe Pekpak Kocabaşoğlu, Mine Özmen ve ben Ağrı ve Akupunktur Polikliniğini yürütmüştük 8 sene.

Sonradan epey süte Kliniğin vaka tartışmalarını sürdürdüm; Adlî Tıp Kurumu’nda görev almak istemedim ama Adlî Tıp Enstitüsü’nde iki sene ders verdim. O dönemde KENT TV’de programa çıkıyorduk. En unutamadıklarım arasında da Şafak Pavey’le yaptığımız Parola Şafak programlarıydı: Prof. Dr. Uğur Alacakaptan da, Prof. Dr. Celâl Şengör de, Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu da, Prof. Dr. Acar Baltaş da… Hep konuğumuz olmuştu.

***

KENT TV kapanınca, bu sefer Çankaya tepelerindeki bir yerden işe devam ettik. Sevgili Tuna Serim hem TV hem de radyo programları yapardı. O dönem Sevgili Dostum, DBE (Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucusu) Emre Konuk da gelmişti. Emre’nin sakin ve şakacı, zaman zaman muzip davranışları da hiç değişmemiştir. Hiç unutmam, Almanya’da felsefe okuduğunu iddia eden ama Almanca bilmeyen bir TV yöneticisi vardı.

Sevgili Beyazıt Çırakoğlu şöyle bir bakıp, gülmemek için kendini tutmuştu. Programdaki sorum “beni klonlayabilir misin” olmuştu. Gülüp, "şimdilik bunun için erken olduğunu" anlatmıştı. Emre de “abi, burada tuvalet nerede yaa” diyerek inceden ve tam medenice şekilde gırgırını geçmişti. Hep de öyledir ve çok iyi ve candan bir adamdır. Karısı Emire ile güzel bir çift oluştururlar.

***

Tabii ki yönetmenimiz de çocukluk arkadaşım, can dostum Banu Zorlutuna idi.


Hatta bir düğünde tanışmışlar sanırım ve Ayhan Bey de, Reyhan Hanım’ıRecep, ona iyi bak, ileride karım olacak” demiş. Babam da emanete ihanet etmemiş ve çok iyi muhafaza etmiş. Sonradan da evlenmişler. Tam bir Çerkez güzeliydi…

***

Babam da iki seve fahrî asistanlık yapmış ve bana süt parası yetiştirebilmek için s. Recep Doksat diye gazete köşelerinde makaleler yazmış. Merhume validem ise o dönemlerde Sümerbank’ta çalışır ve içinde ukde olarak kolan Tıbbiye ve Hukuk Fakültesi hülyasını bırakıp, koşuşturur dururdu. O zamanlar on yaş civarıydım ve çok iyi hatırlıyorum. Sonradan bin bir mücadeleyle profesör oldu ama stres, puro ve sigara onu bitirdi, elimde vefat etti!

***

Dönelim dün rahmete kavuşan Adnan Ziyalar’a

Adnan Ziyalar, Kısa bir süre sonra hocası Dr. Ayhan Songar ile beraber yeni kurulmakta olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bünyesine katıldı.

1968 yılında aynı bilim dalında, Afazi Şizofrenide Konuşma ve Düşünme Bozukluğunun Hanfmann-Kasanin Test Metodu ile Tetkiki başlıklı teziyle, üniversite doçenti unvanlını aldı.

1973 yılında profesörlüğe yükseltildi.

1999 yılına kadar bu görevini sürdürdü ve yaş hâddinden emekli oldu.

41 senelik görev süresinin 17 yılını, bir yandan da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Üniversitesi Edebiyat Psikoloji Bölümü öğrencilerine Adlî Psikiyatri ve Psikoloji dersleri vererek geçirdi.

25 yıl boyunca Adlî Tıp Kurumu Gözlem Dairesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yaptı; o dönemlerde kendisiyle çok daha yakınlaştık ve ne kadar mütevazı ama bir o derecede keskin tıbbî birikimi olan bir insan olduğunu müşahede ettim.

***

Yeri geldiğinde, Ayhan Hoca’ya dahi muhalefet edebilen bir onu, bir de gene seneler önce kaybettiğimi Aziz Hocam Nedim Zenbilci’yi bilirim. Doçent olduktan sonra vefat eden ve pek çok edebî esere imza atan Doç Dr.Kriton Dinçmen de o dönemde Adlî Tıp Enstitüsü’nde idi. Şair, edip ve çok velut bir insandı. O da vefat etti çoktan!

***

O zamanlardaki Adlî Tıp Enstitüsü’nün başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’du ve orayı tam bir Alman disipliniyle yönetiyordu. O dönem verdiğim Cinsel Sapmalar dersine pek çok müracaat oldu. Mert Savrun henüz doçentti ama istikbal vaat ediyordu.

 

Sevil Hoca ve güzel kızı, eskiden paniklerdi ama simdi çok sağlıklı.

Neylan ve sonradan Adlî Tıp Profesörü olacak ama psikiyatriyi de iyi bilen Sevgili Dostum Gökhan Oral da vardı.

Alternatif Sorular diye askıya asılan belgeye hemen herkes epey gülmüştü. Sonra doğrusunu verip, herkesin en az 70 puanla (Neylan 100 almıştı sanırım) geçmesini sağlamıştım.

***

Şimdilerdeki Adlî Tıp Kurumu Başkanı da kadim bir dostum: Prof. Dr. Dursun Kırbaş. Orada da aynı dersi anlattın geçen ay.

***

O aralar, Kadim dostum Profesör Oğuz Polat beni aradı ve “cinsel sapmalar” dersini vermemi istedi. Eh, zaten Cerrahpaşa’da Doçent olduktan sonra en çok anlattığım derslerden birisiydi. Aslında o dönemlerde joker gibiydim. Mesela sonradan Profesör olan Ruhi Yavuz veya hâlâ da vefa ile aradığım pek çok öğretim üyesi oradadır.

Hangisinin dersi boş, Ayşe’ye sorar ve hiç düşünmeden girer, tamamen doğaçlama olarak anlatırdım.

***

Adnan Hoca, nöropsikiyatrideki uzmanlık çalışmasına başlamadan önce, 2 sene süreyle Prof. Dr. Besim Turan’ın yanında İstanbul Üniversitesi Patolojik Anatomi kürsüsünde fahrî asistan olarak çalıştı. Sanırım artık tek nöropsikiyatr olarak Haydar Dümen kaldı!

***

Maltepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2001 yılında başladığı görevini 2007 yılına kadar sürdürdü. Burada yüksek lisans öğrencilerine senelerce Erişkin Psikopatolojisi dersi vermişti.

30 yılı aşkın bir süre Symposium ve Yeni Symposium dergisinin sorumlu müdürlüğünü üstlenmişti.

Şimdilerde bu bayrağı ben Literaür Symposium’un editörü olarak üstlendim; bana tevdi eden de Muhterem lâkaplı Prof. Dr. Fevzi Samuk hocamız olmuştur.

1960 - 1967 yılları arasında Prof. Dr. Ayhan Songar ile beraber Yeşilay dergisinin yayımını sağlamıştır.

Radyo, televizyon ve yazılı basında toplumu ilgilendiren sağlık konularında çok sayıda konuşma yapmış, makale yazmış ve seminerlere katılmıştır. İstanbul ağırlıklı olmak üzere ülke genelinde alkol ve madde bağımlılıkları, öğrenme psikolojisi konularında seminerler; aile içi ilişkiler ve ebeveyn evlat ilişkilerini düzenleme amaçlı konferanslar vermiştir.

Maalesef bunların çoğu kayıtlı değil.

***

Prof. Dr. Adnan Ziyalar 45 yıllık evli, iki çocuk ve iki torun sahibiydi, İngilizce ve Almanca bilmekteydi.

Ben girdiğimde Kliniğe haftada iki veya üç gün uğrar, bir saatte en az 5 ilâ on hasta görür, tekrar muayenehanesine giderdi. Ben de bu sürate şaşardım.

Geriye eserleri kaldı. Kliniğin “sol” tarafının temsilcisiydi ve Ayhan Bey’in biraz dozunu aşan şakalarına he sükunetle ve suhuletle mukabele ederdi.

Allah rahmet eylesin.

***

ESERLERİ

Sosyal Psikiyatri (1999)

Psikiyatrik Semiyoloji ve Medikal Psikoloji (1999)

Psikiyatri Lügati (1981)

Stress ve Depresyon (1986)

Anorexia Nevrosa (1976)

Cinsel Davranış Bozuklukları (2000)

Dilimiz ve Düşüncemiz

Sokma Akıl Para Etmez (2001)

Erişkin Psikopatolojisi (2006)

İşte ölümsüzlük; eserlerinin tamamına yakını evimdeki kütüphanede mevcut…

Son zamanlarda kafama takılan bir şey var…

Ola ki bir gün ben de “boyut değiştirirsem”, bu kadar kitap kim(ler)e yarar diye.

***

Ayrıca, Kızı Neylan da, Ayhan Hoca’nın tek evladı olan Neslihan da çok eski arkadaşızdır. Adeta kopmaz bir üçlüydük eskiden: Neylan, Neslihan ve ben… Çocukluğumuzda hep beraberdik.  

Aradan kaç sene geçti, hiç sormayın!

Altın Yunus Tesisleri’ndeki bir tatilde epey eğlenmiştik. Reyhan Hanım, gözlerini hiç üzerimizden ayırmazdı. Daima kocasını destekleyen ama önüne geçmeyen fakat güçlü kişilikli bir kadın olarak yaşamıştır.  

Buradan, başta Fevzi Hocam olmak üzere, ilgilenen herkese bir davetim var.

Fevzi Hoca bana “Hz. İsa’yla ilgili makale yaz” derdi de, pek anlam veremezdim. Psikiyatrinin bu mevzularla ne alakası ola ki diye tefekkür ederdim…

Ne ileri görüşlüymüş meğer…

İçinde bütün dinî, mistik ve tabii ki bilimsel, epistemolojik bilgileri içeren bir Kişilik Bozuklukları kitabı yazmaktayım. İçinde hemen her şey var: Ezoterizm, din, psikoloji, parapsikoloji, mistisizm vs.

Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji de sırada.

Herkesten yardım istiyorum…

Akşamüstü, Adana’dan Kadim Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Canan Ersöz’ü aradım. Fırsat bulabilirsem gideceğim.

Neslim de refakat eder mi bilemiyorum çünkü şu aralar bir hayli canı sıkkın.

Ben de üzülüyorum tabii ki.

Unutmayalım…

Her nefis ölümü tadacaktır; mutlaka.


Yeter ki Karmik dengeler ve Kader arasında tenakuz olmasın.

Adreslerim: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. . Her türlü katkıya açığım çünkü oldukça yalnızım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 25 Ocak 2016 Pazartesi

2759 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Geçen gün yeni tanıştığımız bir çift bizleri pek güzel ağıladılar Çeşme’nin o güzelim koyunda rakıyı içtik, balık ve Ege mezeleri de pek güzeldi.

Karısı psikolog olan genç ve yeni dostumuz –ki Sevgili Selçuk Erbakan da bizimleydi, pek güzel bize ev sahipliği de yaptı.

Özellikle ismini vermiyorum, resmini de koymayacağım ama tekrar buluşmak hususunda sözleştik

***

Din ve Evrim konularına da meraklıymış ne nasıl bulabildiyse benim kitaplarımın (çünkü raflarda nedense mevcut değil, ancak internetten temin edebiliyorsunuz) hepsini okumuş.

Benim mütevazı mekânın da müdavimiymiş.

Âlâ…

Döne dolaşa artık Panenteist yâni Vahdeti Vücut tefsiriyle çıkış yolunu bulabildiğimiz konusunda da epey şeyler paylaştık.


Eh, Atatürk usulünde mezeler gelip, beyaz leblebilerin refakatinde balıklar da piştikçe muhabbetin tadı iyice arttı ve kendisinin dünya görüşünü sordum.

Bu iri yarı iş adamı pek tatlı bir şekilde, şirince gülümsedi ve “Hocam, ben Müslüman bir Sosyalistim”.

Das Capital’i kıraat edecek kadar da iyi bir entellektüel birikimi olduğunu anlayınca, hem mey hem de muhabbet de arttıkça, bol da fotoğraf selfie: özçekim uydurukçası) çektik cep telefonlarımızdan ve bunları da facebooka yerleştirdik.

Sonra beni bir düşüncedir aldı, hem buyurgan ve eril Tanrı anlayışı olan bir kitap olan Kur’ân’a iman edeceksin, hem de rakı balık götürüp “ben Sosyalistim” diyeceksin.

Merak ettim, memleketimizde kaç kişi daha var böyle diye ve açtım bilgisayarımı, başladım araştırmaya…

A, bir de baktım ki, karşıma çok aşina olduğum fenomen bir adam çıktı.

Onu bir dönem tanımayan yoktu ve büyük medyanın müdavimleri arasındaydı.

Şimdiler de o da mı Devletlû’nun sakıncalı listesinde mi bilmem ama ben kendisiyle birkaç kere karşılaştım ve bir kere de, bir ulusal ama mahallî kongrede burnumun dibinde konuşmuştu.

Garip bir tarzı vardı ve ter kokuyordu, saçları yağlıydı, bol argo ile hitabetin şahikasına çıkabiliyordu.

Coşkun, Ulusalcı ama bir o kadar da Sosyalist adamı hemen hatırladım.

Bizim Mehmet Bekâroğlu zaten politikanın içinde ve bütün kanallarda artık, istediği gibi konuşuyor.

***

Kim mi?

Sabredin canım…

***

Önce kısaca Hayat Hikâyesi:

İlkokulu Meryem Mehmet Kayhan İlkokulu’nda, ortaokul ve liseyi de Trabzon Ticaret Lisesinde okuyarak 1974 yılında mezun oldu.

İstanbul İktisadî Ticari İlimler Akademisi ile Ankara Bankacılık Okulu’na kayıt yaptırdı ancak siyasî olaylar nedeniyle bu okullardan ayrıldı.

Ardından Sağlık İdaresi Yüksek Okulu’ndan 1983 yılında mezun oldu.

Okul bitimi Sağlık Bakanlığı/Ankara Rehabilitasyon Merkezi'nde, ardından ise Kültür Bakanlığı’nda toplam dokuz yıl memuriyet yaptı.

Gençlik yıllarında gazete ve dergilerde teknik eleman olarak çalıştı.

12 Eylül öncesinde, ülkücü hareketin genç entelektüellerinin en önemli isimleri arasındaydı ve çeşitli ülkücü dergilerde yazmıştı.

O yıllardan bugüne, Bağımsız ve Kırmızı-Beyaz gibi ulusalcı siyasî dergiler ile Leman dergisinde yazıları yayımlandı. Kısa bir süre Akşam gazetesinde köşe yazıları yazdı ve bu gazeteden yine aynı gazetenin yazarı Engin Ardıç’ın (bu adamın çatmadığı kim kaldı acaba?), kendisinin eskiden çalıştığı Leman dergisini Saddamcılık ve Apoculuk ile suçlaması sonucunda ayrıldı. 2008 Eylülü’nde Leman’a geri döndü.

Bu Leman gibi dergilerde de çok sıra dışı bir mizah ve şaka anlayışının olduğu, çizgilerdeki ve temalardaki çok karmaşık şeyin, gene o kadar garip özelliklere sâhip yazarçizer takımı tarafından garip şeyler yer almakta…

Yazar 2008 yılının Aralık ayında Aydınlık dergisinde makaleler yazmaya başladı.

Bir Soru - Bir Cevap adlı köşesinde, güncel meseleleri ulusalcı bir bakış açısıyla değerlendiriyor.

Sky Türk adlı televizyon kanalında Serdar Akinan ile 2008 Eylülüne kadar “Nihat Genç ile Ne Var Ne Yok” adında bir program yaptı.

Kanal Akşam gazetesi ile kardeş kuruluş olduğundan, Nihat Genç, programına da son verdi. Bu programın ardından ise 18 Ekim 2008 tarihinde Avrasya TV’de Lale Şıvgın ile “Nihat Genç ile Veryansın” programı yaptı.

Son olarak günün siyasî olaylarını değerlendirdiği www.odatv.com adresinde yazıları yayınlanmaktadır.

***

Öykülerinde insancılık arayışı egemendir, insan hikâyeleri ile birlikte yaşanılan zamanların sorunlarını ve toplumsal değişimi gayet ince çizgilerle betimler ve kahramanlarını her zaman ezilen kesimden insanlar içinden seçer. Siyasî veya siyasî olmayan fikir makalelerinde ise çok daha sert çizgilere sâhip, kızgın ve hattâ saldırgan bir tarza sâhip olduğu görülür.

Gizli ama derin bir yalnızlık duygusu, öykülerinde de fikir yazılarında da alt metni oluşturan güçlü öğelerden biridir.

2005 yılında Bilgi, Sabancı Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversiteleri tarafından düzenlenen İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri başlıklı konferansı eleştiren bir yazı yazması üzerine uzun süredir tüm kitaplarını yayınlamış İletişim Yayınları, Nihat Genç ile ilişkilerini kesme ve eserlerini neşretmeme kararı almış, bunun üzerine yazar kitaplarını diğer yayınevlerinden çıkarmaya başlamıştır.

Başlıca Eserleri

Dün Korkusu (1989)

Bu Çağın Soylusu (1991)

Ofli Hoca / Şeriatta Ayıp Yoktur

Kompile Hikâyeler

Dar Alanda Tufan (1993)

Soğuk Sabun (1994)

Köpekleşmenin Tarihi (1998)

Modern Çağın Canileri (2000)

Memleket Hikâyeleri

Arkası Karanlık Ağaçlar (2001)

İhtiyar Kemancı (2002)

Amerikan Köpekleri (2004)

Edebiyat Dersleri (2004)

Nöbetçi Yazılar (2004)

Hattı Müdaafa (2005)

Karanlığa Okunan Ezanlar (2006)

Aşk Coğrafyasında Konuşmalar (2007)

Kavga Günleri (2007)

Veryansın (2008)

Bir Millet Uyanıyor 17: “Kavga Günleri” (2009)

Sordum Kara Çiçeğe (2009)

Yurttaşların Cinlerle Bitmeyen Savaşı (2011)

İşgal Günleri (2011)

Bizi Kandırası Umman Bulunmaz (2012)

Direniş Günleri (2013)

Öykülerinden örnekler[değiştir | kaynağı değiştir]

Narlıbahçe Sokağı (Modern Çağın Canileri)

Şeriatta Ayıp Yoktur (Ofli Hoca)

Bu İşin Tövbesi Var midur? (Ofli Hoca)

İhtişam ve Sefalet (Köpekleşmenin Tarihi)

Türkan (Arkası Karanlık Ağaçlar)

Hero Marka Mızıka (Kompile Hikâyeler)

İhtiyar Kemancı (İhtiyar Kemancı)

Türkmen Kızı (Edebiyat Dersleri)

Sığ (Arkası Karanlık Ağaçlar)

Kalk Ali (Nöbetçi Yazılar)

Kalkmış (İhtiyar Kemancı)

***

Ben bu Müslüman Sosyalist adamı, yâni Nihat Genç’i pek sevmiştim.

Sanırım giydiği kıyafetteki özensizlik ve yağlı saçları, Burjuvazinin züppeliklerine karşı bir tepki ve ağzını açtı mı da susmak bilmez.

Tam bir meddah gibidir, irticalen (doğaçlama) konuşur ve kendisiyle de, memleketle de, dünyayla da dalgasını geçer.

***

Zor bir şey sanırım bu devirde hem Sosyalist, hem Müslüman ve/veya Komünist olup da, büyük medyada yer almak.

Bir kere, bütün paradigmalarla ters ve Sünnî İslâm’ın iyice galebe çaldığı ve seçimlerin de her gün daha çok yaklaştığı bir dönemde gündemde kalmak şimdilik pek güç.

Gene de daha seçimlere iki haftadan fazla var ve sonuçların ne olacağını şimdiden kestirmek pek güç.

Sayın Kılıçtaroğlu fazla yalnız gibi, bugün Urfa’daki canlı yayında da bunu sordular.


***

Vatan Partisi’nin pek fazla oy alması muhtemel değil ama bunca senelik Kürtleşme ve Kütlere perestiş etme işi o kadar çok tuttu ki, AKP ve HDP arasında bir koalisyon, bir de MHP eklenince rahatlıkla çıkabilir.

***

Şimdi Youtube gibi mecralarda bulabildiğim Sosyalist Müslümanlarla sizi baş başa bırakıp, bugünkü Şaşzade ve Reyhan programımıza geç kalmamamız lâzım.


Bu tamam da...

Bu ne!

Geçmiş Mübarek Kandiliniz kutlu olsun.

Nice mutlu ve umutlu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – İzmir – 02.06.2015

1828 kez okundu
0

Posted by on in Genel

TOPLUMSAL BARIŞ < > UYGAR TÜRKİYE ( TB < > UT ) Projesi 

--------------------------------------      GENEL TANITIM      --------------------------------------

TÜRKİYECİ  (ORTAK vatanımızı, milletimizi, değerlerimizi, çıkarlarımızı ve

geleceğimizi koruyup geliştiren bir düşünce ve eylem akımı, bir yaşam tarzı.          

Bir şemsiye kavram ; Vatanseverlik + Irkçı olmayan Milliyetçilik). YENİLİKÇİ.

Türkiye için her zaman yaşamsal önemde; Milli krizleri önleyici ve çözücü.                  

Akılcı, yapıcı ve kalıcı. Partilerden, İdeolojik, Etnik ve Dini gruplardan BAĞIMSIZ.

Ama, o gruplarla, Kamusal ve Özel Kurumlarla ve STK'larla işbirliğine açık.

EŞİT VATANDAŞLIK çerçevesinde AYRIMCILIK ve AYRICALIK içermeyen.

Bütün vatandaşları kucaklayan, onları şiddetten uzak durmaya ve

UYGAR TÜRKİYE için Önyargısız İletişim+Uzlaşma+İşbirliği ( İUİ )’ne davet eden. BARIŞÇI bir Sivil Toplum ve Sosyal Sorumluluk Projesi ; www.uygarturkiye.org   

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU PROJE NE ZAMAN ve NEDEN GELİŞTİRİLDİ?  . . .  BUGÜN DE GEREKLİ Mİ?

TOPLUMSAL BARIŞ<>UYGAR TÜRKİYE ( TB<>UT ) projesini başlattığımız 2009’da Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “Kardeş Kavgası” tüm vatandaşları üzüyordu. Ama, hiçbir kamusal veya özel kurumun elinde “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu. Aradan geçen yıllardan sonra bugün de -kamuoyu ile paylaşılmış ve vatandaşların çoğunluğunun aklına yatan- bir proje hiçbir  kurumun elinde yok. Ayrıca, millet olarak Güneydoğu Anadolu’da yaşadığımız çok yönlü, çok büyük ve çok acı kayıplarımız da artarak devam ediyor. 

Dolayısıyla, gerçekçi, akılcı, yapıcı ve birleştirici yaklaşımlarla tüm vatandaşları 

kucaklayan ve onları Toplumsal Barış için İletişim+Uzlaşma+İşbirliği  kurmaya  davet eden TB<>UT projemize duyulan gereksinim de artarak devam ediyor.

TB<>UT PROJESİNİN KISA, ORTA ve UZUN VADELİ HEDEFLERİ NELERDİR ?

Kısa vadede, toplumun kavgalı kesimlerinin barıştırılması ile “Toplumsal Barış”ın sağlanması hedefleniyor ( Bu aşamada, tüm vatandaşlar "ORTAK Değerlerimiz, Çıkarlarımız ve Geleceğimiz" konularında bilgilendirilip bilinçlendirilecek ).

Orta vadede, "Toplumsal Yaralar"ın sarılması ile vatandaşların kaynaştırılması,

Uzun vadede ise, yaşam ve alt yapı standartları sürekli olarak iyileşen bir ülke,

kısacası, “Uygar Türkiye (UT)" hedefleniyor.

TB<>UT PROJESİ İLE TOPLUMA HANGİ ANA MESAJLAR VERİLİYOR ?

Türkiye’nin 2009’daki (2013’de pek farklı olmayan) durumu şöyle özetlenebilir;

Yıllar boyu yaşanan olaylar milletimizi ve vatanımızı  bölünmenin eşiğine getirmişken, çok az sayıda bölücü bir grubun sesi çok çıkarken, toplumun çok büyük bir kısmının sesi pek çıkmıyordu. Ortada bu tehlikeli gidişi durduracak, “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu.

2927 kez okundu
0

İslâm terminolojisinde, millet “din kardeşliğini” tanımlayan bir terimdir.

Hâttâ İslâm “milliyet” olgusunu açıklayan tek kümedir. İslâm dinine inanmayan topluluklar “millet” şemsiyesine dâhil değildir. Dolayısıyla, gayrimüslimlerin İslâm -veya İslâmcıların- katında “milliyeti” de yoktur. İslâm’ın inananlarından oluşan bu millete “Ümmet-i Muhammed” denir. Bu görüşü savunan kişiye de “ümmetçi” denir. Yani “dünyadaki bütün Müslümanlar, bir millettir” demek “ümmetçiliktir”. Diyelim ki “millet” diyor bu görüşü savunan bir kişi... Sorulsun ona “hangi millet, adı ne o milletin?” diye... Cevabı şu olacaktır: “İslâm Milleti”...

Erbakan hep ne derdi? “Millî görüş”!

Hangi milletin görüşü yâni? Hangi millet bu millet kuzum? “İslâm Milleti”nin görüşü... İslâm Milleti... Yâni “millî görüş” demek, aslında “İslâmî görüş” demektir.

2819 kez okundu
0

Aşağıda okuyacaklarınız, ilk olarak İzmir’de verdiğim Millet Olmak konferansımın metnidir.


Bunu Youtube’a sırf millî ve vatansever duyguları için yükleyen, bunun için akademik mesaisinden zaman ayırarak, hatta çalarak gerçekleştiren aziz kardeşime sonsuz şükranlarımı sunuyorum ve biliyorum ki böyle yazdığım için üzülecek. Çünkü o, bunu, teşekkür etmem için yapmadı; kendisinin affına sığınıyorum.

Önce, bilimsel tartışma nasıl olmamalı konusunda birkaç video:


Bu konuşmamda millet ve ulus kelimelerini tamamen aynı anlamda kullanacağım; bu konudaki bazı tarafgirliklere saygım var ama bu ayrım aslında bizi bölmek için uydurulmuş yapay bir “ötekileştirmedir” düşüncesindeyim.

İlk Honimoidler (insanımsı insanımsılar) ve Hominidler (insanımsılar) Doğu Afrika Kıt’asında evrimleşti. Homo Neanderthalenis, Homo Erectus ve cro-Magnon adamları da birbirlerine yakın zamanlarda dünyada yerlerini aldılar.

Homo Sapiens yaklaşık 200.000-250.000 sene önce aynı bölgede evrimleşti ve son 100.000 sende de beyni şimdiki halini aldı, Homo sapiens sapiens oldu. Bunun anlamı “farkında olduğunun farkında olan adam” demektir.

Bu insanlar kabaca 40 ilâ 60 bin sene önce Afrika’dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar. Hint’e, Çin’e, Kuzey Avrupa’ya, Anadolu’ya doğru yürüdüler ve bu arada mozaik adaptasyonlarla cilt renkleri, boyları, kemik yapıları değişime uğrasa da, bütün insan türü tek bir ırktır. Meselâ çok yakın akraba olan atla eşek çiftleştiğinde ortaya güçlü ama kısır bir hayvan olan katır çıkar; yâni üremesi mümkün değildir. Hâlbuki Afrika’daki Buşmanlar’la kutuplardaki Eskimolar aynı şeyi yaparlarsa dahi, nur topu gibi çocukları olur.

Yâni, hepimiz kardeşiz!

Irkçılık ve etnik bölücülük, bizatihi en büyük insanlık düşmanlığıdır.

Son büyük Buz Çağı’nda Amerika’ya, akabinde Avustralya’ya kadar yayıldı insanoğlu…

Önceleri avcı-toplayıcıydık ve sürekli olarak yer değiştiriyorduk. Son derecede sosyal bir hayvan olduğumuz için, atalarımız hemen aileler kurup bir arada yaşamaya başladılar. Zamanla bunlar çok genişledi, büyük (250-300) kişilik gruplar haline geldi. Bu kadar büyük grubu alfa-dominant erkekler denetleyemeyince, ortaya bir grup bölücü çıktı; bir miktar kavga gürültüyle de olsa, ayrılıp kendi yerleşkelerini kurdular. Bu sâyede de genetik kirlenmenin önüne geçildi, memetik (kültürel) alışveriş de ufaktan ufaktan başladı…

Dağlar ve sarp kayalardan ovalara inen Homo sapiens sapiens'ler burada ziraatla yani kültürle tanıştılar. Tohum ektiler, hasadı beklediler ve düşünecek çok uzun zamanları oldu. Güneşin doğuşu, batışı, mehtabın uyanması, mevsimler… Bütün bu tabiat olaylarından çok etkilendiler ve onlara perestiş ettiler (öykündüler), zamanla da tapmaya başladılar. Günümüzde de hâlâ güneşe, aya tapanlar var. İlk büyük dinler de o zamanlar ortaya çıktı. Animizm’de ve Animalizm’de her şey canlıydı, her şey bir bütünün parçasıydı ve avlarına büyük saygı duyuyorlar, atalarının ruhlarına dua ediyorlar, adaklar ve sunaklarda kurbanlar veriyorlardı. Şamanizm denen inançlar bütününde de aynı özellikler mevcuttu. O zamanlar, eskiden zannedildiğinden çok daha az kavga, dövüş vardı.

Zamanla daha büyük dinler doğdu ve on binler, yüz binler, milyonlarca kişi bunlara mensubiyet içerisine girdi. İnsanların bilgileri arttıkça, tamamen evrimsel kökenli olan mülkiyet hisleri de uyandı. Mülkiyet demek şiddet demekti ve on binlerce sene filânca tanrı, falanca ilâhı bahane eden bilgi sahipleri, avamı köleleştirerek “kutsal” diye diye harplere yolladılar. Bütün Ortaçağ bu bataklık içerisinde geçti. Bizler üç beş tanesinden haberdarız ama halen dünyada 5000’den fazla din var!

Daha sonra yazı icat edildi ve büyük bir medeniyet sıçramasıyla, bilhassa Sümer’lerden başlayarak, şehir hayatına geçildi. Artık, bilgiyi yâni nüfuzu yâni gücü elinde bulunduran, diğerlerine tahakküm etmeye ve soykırımlar yapmaya başladı.

Derebeylikleri birleşip federalleştiler, sonra devlet oldular. Bazıları federe devlet, kantonlar gibi idari bölümlerle doğsa da, uluslararası arenada yerlerini aldılar.

Rönesans ve Reformasyon hareketleriyle beraber pozitif bilim, eleştirel düşünce ve büyük ideolojiler dönemi başladı.

Dinler de, ideolojiler de aslında insan icadı sosyal kurumlar oldukları ve birinciler cenneti bu âlemde, ikinciler öbür âlemde vaat ettikleri için, her ikisinin de mensupları hâlâ ortalıkta cirit atmakta, dünyamız kanla dolmaktadır.

Hâlbuki Batı Âlemi’nin Avrupa ve Britanya denen kısmının kendi yarattıkları dinlerden çektiklerini fark edip, tarih, kader, keder ve ülküsü içinde yakınlaşmaları yakın zamanlarda oldu. Aynı Jesus (İsa) adına, ideolojiler (Diyalektik Materyalizm, Nasyonal Sosyalizm vs., Faşizm, genellikle sanıldığının aksine bir ideoloji bile değildir) adına binlerce harpte milyonlarca hemcinsini katleden merhamet yoksunu zihniyet, bal gibi de insancıl (humanitarian) yaklaşımlarla beraber dinler de, ideolojiler de ıslah edilebilirdi. Gene bizden birileri buna müsaade etmedi: Homo hominis lupus est (Plautus MÖ 184)!

Batı Âlemi’nin ruhunda istilâ, soykırım, emperyalizm vardır.

Meselâ evrimin soyağacını mizahi şekilde ele alan yukarıdaki şekli ilk fark eden C. Darwin dahi Türk’leri aşağılık ve düşük bir ırk olarak görmüştür.

Keza, buralarda olup bitenleri teorisine uygulamakta zorlanan K. Marx, Asyavi Üretim Tarzı diye geçiştirmiş ve Türklüğü de aşağılamıştır.

Batı tarihinde İnsan Türk’ü tanımaya, onunla empati kurup sevmeye de başlayan tek büyük adam Mozart’tır.

 

Mozart, bir adam, bir insan...

 

İşte, Suudilerin Vehhabilik namına yaptığı ayıp!

Allah'sız denen Atatürk!

Bunun 2013’de ulaşılabilen en güzel örneği millet olabilmekti.


Millet olmak kaderde, kederde, tarihte ve ülküde (mefkûre) birlik demektir.

Zaten paylaşılan paylaşılmış, İtalyanlar İtalyan, Portekizliler Portekizli… olup çıkmışlardı. Bu arada Osmanlı da her medeniyet gibi doğmuş, büyümüş, duraklamış, yaşlanmış ve ölmüştü.

Onun küllerinden doğan, dünyanın en haklı İstiklâl Harbi’ni kendisine “eşek”,”etrak-ı bî-idrak” denen Türk Milleti yaparak, tarihteki en son Türk Devleti’ni kurdu.

Başkomutan da Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’tü.


Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk


Hasan Âli Yücel

O Hasan Âli Yücel ki, kendisiyle negatif özdeşim kuran şair Can Yücel’in babasıdır ve esasında da Mevlevi’dir ama kendini bu memlekete, bu millete hizmet etmek için adeta helak etmiştir. Eğer Köy Enstitüleri planları daha İsmet İnönü döneminde durdurulup, Adnan Menderes tarafından da ortadan kaldırılmasaydı, Türkiye şimdi bir dünya deviydi!


Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oynunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

4323 kez okundu
0