Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in seks

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Kadınlarda bazen cinsel açıdan boşalamama ve orgazm olamama durumlarına rastlanır.

Kadınların cinsel hayatları erkeklere benzemez. Erkekler her bir ilişkiden sonra yaklaşık yirmi dakika hiçbir şey yapamazlar. Deyim yerindeyse, tek atımlık barutları vardır.

***

Cinsel cevap döngüsünde, yani istek-uyarılma- boşalma ve orgazm, bir bozulma olmasıdır.

Kadınlara göre cinsellik aktivasyonu tarih boyunca ve hatta günümüzde bir görev olarak ön görülmüş, kadınların ihtiras ve cinsellik ile ilgili hislerinin denetimleri dışına çıkması, cesurca ifade etmesi genellikle baskılanmıştır.

Kadının cinsellikten haz alması tarih boyunca pek çok kültürde ayıp sayılmıştır, 18. yüzyıla kadar hatta mastürbasyonun sağlıksız olduğu batı toplumlarındaki doktorlar tarafından ifade edilmiştir ki, bu aslında günümüzde tamamen değişmiştir.

***

Toplumdan topluma değişen kültürel, dinî, ailevî değerler kadının cinselliğini yaşamasında ve bunu ifade etmesinde etkili faktörler olmuştur.

Özellikle haz alma denilen, yani kadında klitoral uyarım, günümüzde hâlâ bazı ülkelerde yasak kabul edilmekte, belli Afrika ülkelerinde kadına sünnet yapılarak (klitorisin cerrahî olarak çıkarılması) bu duygu ebediyen elinden alınmaktadır.

***

Cinselliği sadece erkeğe hizmet olarak düşünen bu gibi toplumlarda kadın cinsellikten asla haz alamamakta, klitoral uyarım olmadığı için vajinal sulanma gelişmemekte ve dolayısı ile cinsel ilişki kuru vajinada kadının ağrı hissederek yaşadığı bir kâbusa dönüşmektedir.

Kadın cinselliği üzerine çalışmalar maalesef 1980’li yılların sonuna kadar fazla bir gelişim göstermemiş, bu tarihten itibaren bu konu üzerine gidilmeye başlanmıştır.

Freud’un sözünü ettiği gibi ayrıca bir vajinal orgazm söz konusu değildir. Erkekler de kadınlar da klitorislerinden / glans penislerinden doyuma ulaşırlar.

Ancak günümüzde dahi kadın cinsel işlev bozukluğunun patofizyolojisini, altta sebepleri anlamada bilgilerimiz henüz istediğimiz yerde değildir.

 

Libido ve Uyarılma

Sağlam bir fizyolojik cinsel fonksiyon için;

1)   Nöral (otonomik, somatosensör, somatomator) ve kas yapısı.

2)   Damarsal beslenme ( arteriyel&venöz)

3)   Hormonal çevre

4)   Kortikal ve hipotalamik-limbik yapıların düzenlediği mekanizmanın bütünlüğü şarttır.

Cinsel işlev döngüsünde yer alan, hem periferik hem de merkezî yapılardaki bir bozulma, aksaklık, kadın cinsel işlev bozukluğuna (ki içinde libido, cinsel uyarım ve orgazm ile cinsel ağrıyı da barındırmakta) yol açmaktadır. Buna disparoni de denir.

Cinsel istek ve libido, fiziksel ve zihinsel ihtiyaç olarak cinselliği oluşturarak sonuçta bir ödüllendirilme duygusunu yaşamayı hedefler.

Bu durum, iç veya dış bir uyaranla aktive edilir ve birçok biyolojik, psikososyal ve kültürel bağlantının sonucu olarak karşımıza çıkar.

Libidonun (hem cinsel, hem de psişik isteğin) yapısal kısmı için de yer alan ve sürdürülmesini sağlayan çoklu nöroendokrin mesajlar  duygular (etkilenme) ve bilişsel cevaplar (yakınlaşma) ile düzenlenmektedir.

***

Kadınlarda en sık görülen cinsel istek bozukluğu, hipoaktif cinsel istek bozukluğu olarak adlandırılmış ve tanım olarak cinsel ilgi ve arzu şeklindeki duyguların azlığı veya yokluğu, aynı zamanda cinsel düşünce veya fantezilerin yokluğu ve arzu eksikliği olarak belirtilmiştir.

Bu kişilerde cinsel olarak uyarılma güdüsü ya yok olmuş ya da zarar görmüştür.

Bu tanımlamalarda esas olan cinsel uyarım, kadın cinsel cevap döngüsündeki kritik bir basamaktır.

Kadın cinsel uyarılması, cinsel heyecanla alâkalı öznel fiziksel ve bilişsel duyguların karışımı olarak, vulvovajinal kanlanma, genişleme ve sulanmanın, yani genital duyumsamanın farkına varılarak ortaya çıkmasıdır.

***

Bu nedenle uyarılma bozukluğunun 3 alt tipi tanımlanmıştır:

İlki, cinsel uyarım hissinin (cinsel heyecan ve cinsel mutluluk hissi) herhangi bir cinsel uyarım karşısında yokluğu ve belirgin olarak azalmasıdır. Vajinal sulanma veya diğer fiziksel cevaplar hâlâ mevcuttur. 

İkinci alt tip ise genital cinsel uyarım (tahrik olma) bozukluğudur. Bu kadınlarda, herhangi bir cinsel uyarım karşısında asgari vulvar kabarma veya vajinal sulanma hissi olabilirse de, genital bölge dokunuşlarında cinsel duyarlılık azalmıştır.

Genital olmayan cinsel  uyarı karşısında kişisel cinsel heyecanlanma ise mevcuttur.

sevişen kadın ile ilgili görsel sonucu

Üçüncü alt tip kombine genital ve öznel cinsel uyarım bozukluğudur. Bu gurup kadında, cinsel heyecan ve mutluluk hissinin herhangi bir cinsel stimülasyon karşısında yokluğu ile beraber genital uyarımın da bozulma (vulvar kabarma, vajinal sulanma yokluğu) belirgindir.

Libido ve uyarılma birbiri ile sıkı ilişkili olsa da bazen bağımsız da olabilir. Her ikisi de doyum ve haz ile bağlantılı, yine her ikisi de öznel ve objektif cinsel cevaplar aynı yolu izlediğinde zihinsel ve fiziksel olarak vücut bulurlar.

 

Kadın libido ve uyarılmasında önemli organlar nelerdir?

Beyin

Cinsel fonksiyonda kritik olan çeşitli bilişsel, duygusal, fiziksel ve davranışsal cevapların üretimini sinir sistemi gerçekleştirmektedir.

Serebral korteks kontrol ve idare merkezidir, alınan uyarıların hangisinin cinsel olduğunun çevrimini yaparak geri kalan sinir sistemine uygun komutları iletir.

Açıkçası, beyin cinsel fantezileri yaratır ve bu düşünceleri tekrar tekrar çağırarak kadın vücudunda erotik algılanan uyaranları oluşturur.

Zihinsel farkındalık hem cinsel deneyimin yaşanması hem de cinsel tatmin sağlanması için önemlidir.

Dış genital yapının basınç, dokunma gibi mekanik uyarıma maruz kalması, cilt, mukoza ve cilt altı dokuda yerleşik çeşitli duyusal reseptörlerin (alıcı) uyarılmasına sebep olmaktadır.

Bu uyarılma, duyu sinirleri ile alt karından sakral bel omuruna iletilerek çeşitli otonom reflekslerin oluşumunu aktive etmektedir.

Bu refleksler, bu bölgelere olan özellikli kan akımını kontrol ederek, glandüler (bezsel) salgıları  ve cinsel organlardaki düz kas kasılmalarını düzenlemektedir.

***

Duyu korteksi ve limbik sistem, ek olarak onların sinyal oluşturma işlevleri, otonom sinir sistemini kontrol eden hipotalamus ve diğer yapıları aktive etmektedir.

Sonuç olarak omurga reflekslerine eşlik eden daha çok uyarılmış koitus kişisel zevk döngüsünün yaratılmasını artırmaktadır.

Merkezî sinir sisteminde genital bölgeden gelen uyarıları düzenleyen ana alanlar ise hipotalamik yapılar, ön frontal korteks ve beyin sapı yapılarıdır. Amigdala da bunlara dâhildir.

 

Genital bölge

 

Kadın uyarılmasında kan dolaşımı yapısı, periferik nörovasküler sistem içeriği ve pelvik taban kasları ile genital bölge kritik bir rol oynamaktadır.

Cinsel uyarılma, cinsel uyaran, hormonal ortam, inen ve çıkan nörolojik yollar tarafından modifiye edilmektedir.

Bu sebeple genital bölge cinsel uyarana karşı faaliyetin dönüştürülmesinden doğrudan olarak sorumlu iken, bu bölgenin yeterli işlevi orgazm sırasındaki kasılmaları ve cinsel tatmine de önderlik etmektedir.

Kadın memesi

Kadınlığın ve kadın olmanın baskın unsurlarından olan meme oluşumu her iki cinste de cinsel memnuniyet ile alâkalı olmasına rağmen erotik duyarlılıkta kişiden kişiye değişiklik göstermektedir.

Seks hormonu değişiklikleri salgı bezleriyle yapıyı etkilemekte, buna bağlı olarak meme hassasiyeti menstrüel siklus süresince, hormonal tedavi alımında, gebelik ve menapozda farklı olmaktadır.

Cinsel cevap süresince memeler kan akımı ile genişlemekte, cilt rengi sıklıkla pembemsi olmaktadır. Meme ucu birçok sinir uyarımına sahip olup, bu durum onları cinsel uyarıma oldukça duyarlı kılmaktadır. Aynı zamanda içindeki ince kas lifleri sayesinde cinsel uyarılma esnasında erektil hâle gelmektedirler.

***

Meme ucu ve meme ucu çevresini oluşturan areola direkt olarak orgazma da önderlik edebilmektedir. Yani uygun şekilde tahrik edilen bir kadın binlerce defa orgazm yaşayabilir (mikroelektrotlarla bu bölgedeki kasılmalar ölçülebilmektedir).

Deri

Deri en geniş cinsel organ olarak bilinmekte, sıcaklık değişimi, dokunma ve dokunma şeklinden etkilenen sinir ağlarını barındıran bir yapıdır. Oldukça duyarlı ve uyarılara cevap veren olarak bilinen ciltteki erojen bölgeler, cinsel uyarılma ve memnuniyeti sağlamaktadır. 

Bilinen birincil erojen bölgeler boyun, kulak memesi, ağız, dudaklar, meme ucu, genital bölge, kalça bölgesi, kasık iç bölümü, anüs, diz kapaklarının arkası, el parmakları ve ayak başparmağını içermektedir.

Ancak, erojen bölgeler kişiye özeldir, yüksek sinir yoğunluğundan bağımsız olarak vücudunun herhangi bir yerini de kadın erojen hissedebilir. Cilt, aynı zamanda kadının kimliğinin önemli bir parçasını temsil etmekte, güzelliğinin ve cinselliği çağırmanın sembolü olmaktadır.

***

Kadın cildi dış uyarana duyarlılıkta bir eşik, dış görünümü etkileyen ve hormonlardan etkilenen hedef organdır.

Kadın libido ve uyarılmasında anahtar rol oynayan sistemler ise; periferik nörovasküler kompleks, kalçanın taban kasları ve seks hormonlarıdır: Östrojen ve androjenler.

Periferik nörovasküler komplekse bakıldığında rahim, serviks (rahim ağzı) ve vajina ile ilişkili otonom nörovasküler yapıların kesin yeri  hakkında hâlâ tartışmalar devam etmektedir.

Omurgadaki seksüel reflekslerden biri bulbokavernöz reflekstir, sakral kord segmentlerinden S2-S4 içinde yer almaktadır ki, pudental sinir uyarılması pelvik taban kaslarının kasılması ile sonuçlanır.

Bir başka spinal seksüel refleks, vajinal ve klitoral kavernöz otonomik sinir uyarımını içermekte, dolayısı ile klitoral, labial ve vajinal uyarımla sonuçlanmaktadır.

***

Pelvik diyaframı oluşturan levator ani kasları cinsel işlevle ilişkili esas kaslardır. Pelvis tabanını döşer, perineumun çatısını oluşturmaktadırlar.

Cinsel ilişki sırasında erekte penis tarafından gerilen vajina, vajinolevator ve vajinopuborektalis reflekslerini harekete geçirir.

Böylelikle levator ani kası kasılır. Bu kas grubunun kasılması aynı zamanda klitoris ve serviks uyarılmasını da oluşmakta, klitoromotor ve servikomotor refleksler bu duruma aracılık etmektedir.

Seks hormon salınımının cinsel işlevle alâkalı hem organizasyon hem de aktive edici etkileri vardır.

Üreme işlevlerinin gelişimi için androjenler esastır, sekonder seks karakterlerinin gelişimi ve sürdürülebilirliği direkt etki veya östrojenlere dönüşümü şeklinde kendini gösterir.

Libidonun korunmasında androjenler her iki cins için de önem taşımaktadır.

***

Birçok dokunun fizyolojik işlevini sürdürmesinde östrojen hormonu da kritik rol oynamaktadır. 

Bu dokular içinde merkezî sinir sistemi, genital sağlıkla ilişkili organlar ve genital bölge yer almaktadır.

Yeterli östrojen seviyesinin önemi vajinal reseptör seviyesinin korunmasında ve disparoninin önlenmesinde uzun zamandır bilinmektedir.

Östradiol seviyesi 50pg/ml altında olan kadınlarda vajinal kuruluk, disparoni sıklığının artması, penetrasyon (duhul: ilişki) ve derin duhulde ağrı ve yanma hissi tespit edilmiştir.

Östradiol seviyesi yüksek olan kadınlarda cinsel istek, cevap ve tatminde şikâyet kaydedilmemiştir.

Bununla beraber östradiol seviyesi 35pg/ml altında olan kadınlarda ise koital sıklıkta azalma görülürken, östradiol seviyesinin giderek azalması da cinsel işlevde azalma ile ilişkilendirilmiştir.

Östrojenin hayvan modellerindeki etkisi, genital kan akımını düzenlemesi, periferik sinir işlevi ve vajinal doku yapısının sağlamlığını oluşturması, böylelikle kayganlığın sağlaması olarak belirlenmiştir.

***

En güçlü androjen olan testosteron %25 adrenal bezden, %25 yumurta dokusundan (overyan stroma) salıverilirken, geri kalan %50 ise kan dolaşımında olan androstenedionun periferik dokuda çevrimi ile oluşmaktadır.

Plazma testosteron seviyeleri 0.2-0.7ng/ml ( 0.6-2.5nmol/l) düzeyinde iken, bu düzeylerde belirgin dalgalanmalar kadının menstrüel siklusun hangi fazında olduğuna (yumurtlamada en yüksek, erken folliküler fazda en düşük, luteal faz boyunca yüksek) göre değişmektedir.

Ek olarak, testosteron hormonu gün içinde de (sabah erken saatlerde en yüksek seviyede) değişken ritim göstermektedir. 

Testosteron hedef dokularda dihidrotestosterona çevrilirken östradiole de aromatize olmaktadır. Dihidrotestosteron androjen reseptörlerinin birincil bağlananıdır.

Menopoz döneminde östrojen seviyesi keskin bir düşüş yaşarken, plazma testosteron seviyeleri yaşla yavaş bir düşme gösterir. Doğal menopozda folliküler aktivitenin kaybolması yumurtada üretilen androstenedionun, testosterondan daha belirgin olarak azalması ile karekterizedir.

***

Plazma testosteron konsantrasyonunun ilerleyici düşüşü, majör öncülünden periferik dokularda dönüşümünün azalmasına bağlı iken, bu durum yaşla artmaktadır. 

Plazma testosteron ve androstenedion seviyeleri 60 yaşındaki bir kadında, 40 yaşındaki bir kadının yarısı düzeyindedir. 

Cerrahî menopozda ise, hem premenopozal hem de postmenopozal kadınlarda yapılan bilateral ooferektomi (yumurtalıkların cerrahî olarak çıkarılması), vücuttaki testosteron seviyesinde hızlı bir %50’lik düşüşe sebep olmaktadır.

Düşük androjen seviyeleri pre- ve post-menopozal kadınlarda cinsel istek üzerinde belirgin bozulmaya yol açmaktadır.

Testosteron direkt etki veya aromatizasyonla östradiole dönüşerek merkezî sinir sisteminde cinsel faaliyetin başlatılmasına katkıda bulunarak cinsel davranışa izin verir.

***

Testosteron metabolitlerinin etkilerinde birisi de, hipotalamus düzeyinde seksüel reseptörler üzerine olmaktadır.

Deneysel çalışmalar, androjenlerin vajinal ve klitoral fizyolojiyi, erektil dokunun kas tonüsünü ve vajinal duvarları doğrudan etkileyerek düzenlediğini göstermektedir.

***

Androjenler  vajinal düz kas gevşemesini kolaylaştırmakta, özellikle proksimal vajina dediğimiz vajinanın giriş kısmında bunu yapmakta ve östradiol ile karşılaştırıldığında farklı fizyolojik cevaplar üretmektedir.

Ek olarak, testosteron östradiole çevrilerek kayganlığa katkı sağlamaktadır.

***

Prolaktin hormon seviyelerinin orgazm sonrası belirgin olarak arttığı tespit edilmiştir. Hiperprolaktinemik durum ve buna sebep olan antidepresan ilaçların cinsel istek ve uyarılma üzerine olumsuz etkisi bilinmekteyken, orgazm sonrası prolaktin yükselmesi, anormal oksitosin hormon salıverilmesine ve androjen biyosentezindeki etkileşimlerin aracılık ettiğini düşündürmektedir.

Amenore (âdet görmeme) ve/veya âdet düzensizliği hiperprolaktinemik kadınlarda sık görülmekte, bu durum hipoöstrojenik ortam oluşması sonucu vajinal reseptör düzeyinin bozulmasına etki göstermektedir.

***

Oksitosin hormonu kesinlikle cinsel davranış ile ilişkilidir ve seks steroidleri (hormonları) ile sinerjist etki göstererek cinsel uyarım sırasında orgazmı kolaylaştırabilmektedir.

Oksitosin, nöroendokrin reflekslerin düzenlenerek üreme ile ilgili karmaşık sosyal ve bağlayıcı davranışların oluşmasına kadar farklı etkiler göstermektedir.

Orgazm sırasında kasların kasılma yoğunluğu, her iki cinste de plazma oksitosin düzeyleri ile yüksek düzeyde bağlantılı bulunmuştur.

***

Menstrüel siklus boyunca plazma oksitosin dalgalanmalarının, normal cinsel hayatı olan fertil kadınlarda kayganlığa etkisi olduğu gösterilerek, bu nörohormonun periferik faalleşmesi ile cinsel işleve destek verdiği de çalışmalarda belirtilmiştir.

Genital uyarılma bozukluğundaki şikâyetler ve etki eden faktörler nelerdir?

Cinsel uyarılma bozukluğu olan kadınlardaki şikâyetler genellikle vajinal sulanmada azalma, uyarılma zamanında uzama, vajinal ve klitoral duyarlılıkta azalma ve orgazm olmada zorlanma şeklindedir.

Bu duruma yol açan etkenler ise, normal damarsal, sinirsel, endokrin (hormonal) düzenleyici sistemlerde bozulma ile beraberinde eşlik eden genital doku yapısı veya hücresel organizasyonda değişim olarak ifade edilebilir.

Kronik hastalığı olan kadınlarda, (hipertansiyon, atheroskleroz, damar sertleşmesi, diyabet gibi) fiziksel travmaya uğrayanlarda, genital kan akımını ve duyarlarlılaşmayı etkileyen endokrin (hormonal) dengesizlikleri olanlarda ve belli gurup antidepresan ilaç kullanan kadınlarda genital uyarılma bozukluğu daha sık görülmektedir.

 

Kadında orgazm ve fizyoloji?

Erkekler orgazm olmada ve bunu ifade etmekte çok az veya hiç zorluk çekmez iken, aynı durum kadınlar için söz konusu değildir. Çoğu kadın orgazmın ne olduğunu bilmemekte veya önemsememektedir.

 

Orgazm, cinsel ilişkinin sonunda kendinden geçme, farklı bir boyuta ulaşma hâli ve eşle bir olma duygusudur. Orgazm aynı zamanda öğrenilen bir aktivitedir.

 

Erkekler için orgazm, cinsel yakınlaşmaya başladıklarında elde edecekleri bir gol olarak görürken, kadınlar cinsel uyarılmanın doruk noktasının orgazm değil, cinsellik bittikten sonra dahi tensel temasın devam etmesi, okşanma, sarılma, yakınlık görme olarak ifade etmektedirler.

 

***

Normal kadın fizyolojisinde, cinsel uyarım kadın kalça yapılarının çoğunda kanlanma artışı ve vazokonjesyon yaratır.

Rahim, vajina, klitoris, üretra, labia, pelvik ligamentler ve hatta fallop tüpleri ve yumurtalar etkilenerek kadına artan düzeyde rahatsızlık hissi, pelvik doluluk duygusu verir.

Kadın orgazmında vücutta gözle görülebilen değişiklikler de meydana gelir. Labia minörde (küçük dudakta) pembeden kırmızıya dönen renk değişikliğinin yanı sıra pelvik çizgili kasların ritmik kasılması ile uyarılan vajinal kasılmalar hissedilir. Bunu rahimdeki kasılmalar ve anal sfinkter kasılması takip eder.

***

Ek olarak, prolaktin hormonu salgılanır. Orgazm sonrasında da plazma prolaktin düzey yüksekliğinin vücut tarafından devam ettirildiği gösterilmiştir.

 

Kadınların çoğunun bilmediği ve aslında cinsel ilişkiden erkekten daha fazla haz alabilecekleri bir özellikleri vardır. Kadınlar erkeklerden farklı olarak, cinsel ilişki sırasında birden çok orgazm yaşayabilir ve her yaşadığı orgazm bir öncekinden daha iyi olabilir. Çoğu erkekte ejakülasyon (boşalma) sonrası geçmesi gereken bir süre vardır (refraktör dönem). Bu durum, orgazm sırasında salıverilen prolaktin hormonunun erkekte ejakülasyon sonrası refraktör zamana ihtiyaç duyduğu şeklinde açıklanmakta, kadın ise bunu yaşamamaktadır.

***

Orgazm sırasında salınan prolaktinin kadında farklı bir rol oynadığını bize düşündürmektedir.

Orgazm  bozukluğuna etkenler nelerdir?

Kadınların orgazm bozukluğunda %90 oranında psikolojik ve sosyolojik etkenlerin ön planda olduğu düşünülmektedir.

Partnerle zayıf cinsel iletişim ve cinsel bilgisizlik, yetersiz veya uygunsuz cinsel uyarım, ikili ilişkinin kötü olması, travmatik erken cinsel deneyim yaşamak, zihinsel sağlığın yerinde olmaması şeklinde sıralanabilir.

***

Psikolojik olmayan faktörlere bakıldığında; nörolojik bozukluklar (Multiple Sklerozis, epilepsi, ALS, Parkinson, sakral/pelvik sinirlerde hasar), cerrahi etkenler (doğum travması, histerektomi komplikasyonları gibi), genital disfonksiyonlar (klitoral adezyonlar, vulvodini), endokrin bozukluklar (diyabet, hipotalamo-hipofizer bozukluklar, orak hücreli anemi), ilaçlardır (antidepresan, antihipertansif, antipsikotik, antiepileptikler, kemoterapi gibi).

Orgazmda Bozukluğunda Tedavi Nedir?

Davranışsal ve kişiye özel tedavi şeklindedir. En yüksek başarı, kişi kendi kendine orgazm olmayı öğrendiğinde elde edilendir.

Primer anorgazmide hastaya mastürbasyon öğretilerek tedavi uygulanır.

Kaygının azaltılması, eşle iletişimin güçlendirilmesi, seks tekniklerinin öğretilmesi, pelvik (kegel) egzersizler de tedavide kullanılmaktadır. İlaç tedavisinin yeri ise tartışmalıdır.

Orgazmda bozukluğunda tedavi?

Davranışsal ve kişiye özel tedavi şeklindedir. En yüksek başarı, kişi kendi kendine orgazm olmayı öğrendiğinde elde edilendir. Primer anorgazmide hastaya mastürbasyon öğretilerek tedavi uygulanır. Bu günah da değildir.

***

Endişenin azaltılması, eşle iletişimin güçlendirilmesi, seks tekniklerinin öğretilmesi, pelvik (kegel) egzersizler de tedavide kullanılmaktadır.

İlaç tedavisinin yeri ise tartışmalıdır.

Neden orgazm sırasında kadınların pelvik kaslarında kasılma olur?

Erkeklerin semenlerini kuvvetli şekilde boşaltabilmeleri için çizgili kas kasılmasına ihtiyacı varken, birçok kadın, hepsinde olmasa da, orgazm sırasında pelvik kaslarda kasılma hisseder, ancak bu fonksiyonun amacı tam olarak bilinememektedir.

Kadında bu kasılmalar, orgazm sırasında hissedilen tatminle ortaya çıkabilmekte, ancak pelvik kasların istemli kasılması orgazmda tarif edilen kendinden geçme hâline yol açmamaktadır.

Pelvik kas kasılmaları, cinsel uyarılmayla başlatılan pelvik vazokonjesyonu dağıtabilirken, kan birikimine bağlı konjesyonu boşaltmak için çoklu orgazmlar gereklidir.

Bu kasılmalar, belki de kadın üretral atımlarının kendini dışa vurumudur.

Bütün kadınlarda bu atımlar (periüretral bezlerden kaynaklanan) olmazken, bu durumu yaşayanlarda çıkan miktar genellikle 0.5ml civarındadır. Bu kasılmaların, temizleyici rol oynadığı düşünülmekte, yani üretradaki herhangi kalmış, artık salgıları dışarı süpürmektedir.

***

Kadındaki kasılmalar aynı zamanda, koitus sırasında ejakülasyona gidecek erkek için heyecan verici bir unsur oluşturmaktadır.

 

Kasılmalar erkeğin sperminin ilerlemesini sağlayarak üreme için de etkin olacaktır. Ancak birçok erkek, henüz kadın koital orgazmı yaşamadan ejakülasyona (boşalma) geçmektedir. 

 

Koitus ve orgazm sırasında ses çıkarma

 

Hem kadın hem erkek orgazm veya cinsel uyarılma sırasında istemsiz sesler çıkararak, cinsel uyarımın etkili olduğunu, memnuniyetlerini, orgazmın yaklaştığını ve bu durumun uygunluğunu kabul ettiklerini bu yolla belirtmiş olurlar.

 

Kadın tarafından çıkarılan bu erotik seslerin, erkekleri fazlasıyla heyecanlandırdığı ve onların tahrik oluşunu arttırdığı, bu sayede erkeğin ejakülasyonunu ve semenin kadın tarafından tutulmasının kolaylaştırdığı bilinmektedir.  

 

Ek olarak, kadın ve erkeğin ikisi de cinsel uyarımla yer almaya istekli olduklarında, cinsel uyarımın oluşması ve orgazma ulaşma daha mümkün görünmektedir.

 

Dolayısı ile kişilerin zihinsel durumu (düşüncelerden arınmış) uyarılma ve orgazmın kabulünde önem taşır. Aksi takdirde, uyarılmanın oluşması ve orgazma ulaşılması zor olduğu düşünülmektedir.

 

Menopoz ve perimenopozal dönemde değişen cinsel fonksiyon

 

Menopoz dönemi, yaşla birlikte hastalıkların da arttığı bir dönemdir. Cinsel fonksiyon, sağlam nörolojik ve vasküler sistem varlığına ek olarak, endokrin bütünlük gerektirmektedir. Bu sistemlerden herhangi bir tanesinde bozulma, cinsel sağlığı da olumsuz etkileyecektir.

Menopozal dönemdeki kadında tıbbî olmayan etkenlere bakıldığında ise, kendinden kaynaklı durumlar, evde yaşlı hasta bakımı, östrojen azalmasına bağlı gece terlemelerinin eşlik ettiği uyku problemleri, çocukların evden ayrılması, finansal sorunlar, ilgisiz eş, sosyal çevre (yaşlanma ile kadınlığın ve cinselliğin bittiği düşüncesi), dinî inanışlar (cinsellik yalnız çocuk yapmak için gereklidir gibi), önceki kişisel cinsel deneyimler (orgazm ile ödüllendirilmiş bir cinsellik yaşanmamış olması ), geçmişte veya yakın zamanda cinsel istismar yaşanmış olması veya ev içi şiddete maruz kalma gibi durumlar kadını cinsel işlev bozukluğuna iten sebeplerdendir.

Menopoza geçiş sürecinde yaşanan hormonal değişimler bunaltıcı olsa da, cinsel hayat için yardım aldıklarında bu geçiş kolay atlatılabilmektedir.

Genellikle menopoz dönemi kadınları, eşle ilişki sıklığı azalmış, cinsellikten fazla bir beklentisi olmayan, hayat döngüsünde gebeliklerini tamamlamış ve üremenin artık bir sorun olmadığı gurubu oluştururlar.

Buna karşılık, üreme çağındaki cinsel işlev bozukluğu olan bir kadında bazen altta yatan tek sorun gebe kalma korkusu olabilmektedir.

Bu durum genç kadının hayat kalitesini fazlasıyla etkileyebilmektedir.

Menopoza geçiş döneminde kadınları daha fazla etkileyen ise eşle olan uyumun bozulması, karşılıklı ilişkide bozulma, yaşla kadının kendine olan güven kaybıdır.

Maalesef, bu dönem kadınlarında bu sorunun üzerine gidilmezse durumun ilerleyici olduğu bilinmelidir.

Vajinal kuruluk ve disparoni (ağrılı cinsel ilişki) yaşayan emziren kadınlarda bu durum geçici iken, menopoz dönemindeki bir kadında tedavi almazsa bu durum, östrojen kaybına bağlı ürogenital atrofi, daha da kötüleşebilir.

Vajinal kuruluk ve ağrı şikâyeti zamanla daha da artar. Vajinal kuruluk durumunu fark ettiklerinde mutlaka yardım almaları gerektiğini bilmeliler.

Menopozal kadınlarda cinsellikle alâkalı şikâyetler over işlevlerinde azalmanın başladığı dönemle başlar ki, bu dönem premenopozal (menopoz öncesi) dönemdir ve hormon tedavilerinden olumlu sonuç alınan dönemdir.

Menopozdan çok önce başlayan bu şikâyetler için hastaya cinsel terapi, hormon tedavileri ve ilaç tedavileri tavsiye edilmektedir.

Yaş ilerledikçe daha sık görülen cinsel işlev bozukluklarına bakıldığında ilk sırada cinsel isteksizlik, ikinci sırada ise vajinal kuruluk ve ağrılı cinsel ilişki (disparoni) gelmektedir.

Özellikle vajinada ağrı hissi belirgin olan kadınlar, sonradan vajinismus dahi geliştirebilmektedir (penis duhulü korkusu).

***

Menopoz ve perimenopozal değişiklikleri anlayabilmek için önce kadının cinsel cevap döngüsünü bilmek gerekmektedir.

İçinde 4 faz bulunduran bu cevapta, önce heyecanlanma (dürtü), onu takip eden ve ilerleyici plato dönemi, orgazm, çözülme ile sonlanma vardır.

Bu döngü yaşla değişmez ancak, her fazı etkileyen gonadal uyarılma kaybı yaşanır. Heyecanlanma fazı, hem merkezî sinir sisteminin aktivasyonunu hem de genital vazokonjesyon, artmış kan akımı, çizgili kas gevşemesi ve sonunda vajinal duvar sekresyonlarının oluşmasına yol açan over kaynaklı hormonların oluşturduğu yeterli bir ortam gerektirmektedir.

Bu fazda labia boyut olarak artar, klitoris belirginleşir, vajina genişler ve rahim yukarı doğru kalkar. Östrojen yetersizse heyecanlanma fazı uzar, anatomik değişiklikleri oluşturmak için gerekli vazokonjesyon yetersiz olabilir ve rahat koital aktivite için vajinal sulanma gereklidir.

Plato fazında, labia genişlemesi belirginleşir, klitorisin geri çekilmesi, bartolin bezi salgısında artış, vajen dış 1/3 kısmında konjesyon ve vajina üst 2/3 kısmında genişleme oluşur.

Plato fazı da ortamda bulunan östrojen yetersizliğinden etkilenir. Orgazm döneminde, menopozal kadınlarda vajinal ve uterin kasılmaların yoğunluğu ve sayısı azalır.

Son faz çözülme, cinsel gerilimin gevşemesidir ve pre-post menopozal kadınlarda hemen hemen aynıdır. 

Ek olarak, yapılan çalışmalarla cerrahi ile menopoza giren kadınlarda cinsel isteksizliğin, doğal yolla menopoza giren kadınlara göre daha fazla olduğu, bunun da nedeni olarak gonadal androjenlerin tamamının ortamdan kaybolması olarak gösterilmiştir.

Hormonal değişiklikler nelerdir?

Sağlıklı bir kadında östrojen seviyeleri perimenopozal döneme kadar normal seviyelerde vücutta bulunmaya devam eder. Östrojen yetersizliği ürogenital dokuda hücresel disfonksiyona neden olarak  vajinal atrofiye yol açar.

Hipoöstrojenik vajinal ortam pH değişiklikleri yaparak (asitten alkaliye kayma) vajinal florada değişime, daha sık vajinal enfeksiyona, akıntı ve kokuya neden olmaktadır.

Zamanla östrojen yetersizliğinin kronikleşmesi, vasküler (damarsal), kas ve bağ dokusunun atrofisine neden olarak, beraberinde vajen ruga formasyonu ve kayganlığının da azalarak renginin soluklaşmasına yol açmaktadır.

Sonuç olarak, kısalan ve daralan bir vajen karşımıza çıkar ve cinsel ilişki ağrı verici veya imkânsız olur. Östrojen eksikliği mesaneyi de etkiler. İdrar yapma sıklığı, sıkışma, yanma, gece idrara çıkma, idrar kaçırma, postkoital (ilişki sonrası) enfeksiyon sıklığında artma gibi sorunları ortaya çıkartır.

Östrojen kaybı ve azalan kan akımı zamanla klitoriste fibroz dokunun artmasına yol açar.

Anatomik olarak görülebilir olmasa da, östrojen kaybının dokunma duyusunda azalmaya yol açtığı gösterilmiş, titreşim uyarılmasıyla azalma, yavaşlayan sinir iletimleri kadının uyarım zamanını uzatmaktadır.

 

Cinsel bütünlüğün, libido ve orgazmın sağlanmasında androjenlerin yeri büyüktür. Androjenler ayrıca, diğer seksüel olmayan fizyolojik fonksiyonları da (kemik metabolizması, iyi olma hissi, düşünmeyle ilgili işlevler gibi) düzenler.

Total testosteron ve androstenedion seviyeleri üreme çağında düşmeye başlar, ilerleyen yaşla dolaşımdaki değerleri gittikçe azalır.

Androjenin pik seviyesi 25 yaş düzeyindedir ve 30’lu yaşların ortasında yaş bağımlı azalma başlar.

Cerrahi menopoz, libido azalması ve cinsel işlev bozukluğu oluşumunda kuvvetli etki etmenin yanında, kas zayıflığı, osteoporoz, enerji kaybı, ruh hâli değişikliği ve depresyonda da rol oynamaktadır.

Menopoz öncesi androjen kaybı daha çok adrenal bezlerden olurken, menopoz sonrası azalma hem overlerden hem de adrenal korteksten olmaktadır.

 

Diğer etkenler nelerdir?

 

Hormonal faktörlerin kadın cinselliğindeki yeri aşikârdır ancak psikolojik ve sosyal etkenler de önemli yer tutar. Eşteki değişiklikler de kadının cinsel problemlerine etki eder. Erkekte sıklıkla görülen erektil disfonksiyon ve uzamış preorgazmik plato fazı, gecikmiş uyarılma ve gecikmiş orgazma önderlik etmekte, bu durum 50li ve 60’lı yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Kadının feminen rolünün, gebe kalma ihtimalinin ortadan kalkması ile yok olduğunu dikte eden kültürel ve dinî inanışlar da kadın üzerinde psikolojik baskıyı artırmaktadır.

***

 

Akut ve kronik hastalıklar, sıklıkla menopozda ortaya çıkan koroner arter hastalığı, artrit gibi rahatsızlıklar uyarılma ve orgazmı etkileyebilmektedir.

Nörolojik hastalıklar; MS, Parkinson veya damarsal tutulumlu diabet de cinsel işlev bozukluğuna neden olan etkenler içerisinde sayılabilir.

 

İlaç kullanımı cinsel işlev bozukluğunu farklı şekillerde yapar, antihipertansifler gibi kan akımını etkileyen ilaçlar, antipsikotik gibi merkezî sinir sistemini etkileyen ilaçlar, müköz membranları kurutan antihistaminikler üreme çağındaki kadınlarda sorun olmazken, ek kurutucu etkisi olan bir ilacın, atrofik vajinası olan ileri yaştaki bir kadında kullanımı büyük sorunlara yol açabilir.

***

Bu grup kadınlara verilecek ilaçlara dikkat edilmelidir. Örnek olarak SSRI yerine, bupropion içeren antidepresanlar tercih edilmelidir (Wellbutrin).

 

İSTEKSİZLİK, CİNSEL İLİŞKİYE GİRMEK İSTEMİYORUM, NE YAPMALIYIM?

 

Hemen hemen bütün erkeklerin orgazma ulaşmalarına karşılık, kadınların oldukça fazla bir bölümünün orgazmı yaşamamaları, sadece kadın için değil, kocası için de acınacak bir durumdur. Erkeğin yalnız başına orgazm olması tek yönlüdür. Bu, mutluluk duygusu tam anlamıyla duyulmadan tatmin olmadır. Kadın ise orgazma varmadığında daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalır. Kadın yüklenen ruhsal baskının  belki de kolay kolay üstesinden gelemeyecektir. Kadın cinsel ilişkiden ürkecek, erkeğin ayrıcalıklı durumunu lanetleyecek ve sevgi yıllarının sonunda düş kırıklığına uğrayacaktır. Erkek de hiç kuşku yok ki, bir süre sonra eşinden soğuyacaktır. 

Aynı anda orgazma varma, tatmin edici bir cinsel birleşimin baş şartıdır. Bu konuda gösterilecek çaba sadece cinsel alanda mutluluğun paylaşılmasını sağlamaz, aynı zamanda daha fazla ortak zevk alınmasını olanaklı kılar.

 

Cinsel soğukluk “cinsel birleşmeden gereğince zevk almamak” olarak tanımlanabilir. Cinsel birleşmenin en yüksek haz derecesi olarak kabul edilen orgazma ulaşamamaktan, birleşmeden zevk almak bir yana, nefret etmeye kadar değişen durumlara rastlanabilir.

***

Bir kadının cinsel bakımdan soğuk olması onun kısır olması demek değildir. Çünkü kadınlar hiç cinsel birleşme yapmadan da (örneğin sunî döllemede olduğu gibi) gebe kalabilirler. Genel olarak bütün kadınlar yeterli bedensel ve ruhsal uyarmalarla hazırlandıkları takdirde cinsel birleşmeden zevk alabilirler.

Kadınlardaki bu yetenek erkeklerdekinden daha az değildir. Ancak aşağıda belirtilecek olan nedenlerle – özellikle toplumumuzda – cinsel soğukluk daha çok kadınlar arasında görülmektedir. 

Hiç orgazma erişemeyen veya yetersiz orgazma erişen bir kadın için, evliliğini devam ettirmek veya sabredilebilir kılmak zor olabilir.

Yeni evlenmiş bir kadının orgazma ulaşmayı öğrenebilmesi için belirli bir süre gereklidir.

Ancak bu sürenin uzunluğu veya kısalığı kadına göre değişir. Yapılan bazı araştırmalara göre, kadınların ¼’i ilk cinsel birleşme denemelerinde, 1/3 ü evliliklerinin ilk bir kaç haftasında, ¼ ü evlendikten bir yıl sonra, 1/8 i bir yıldan daha uzun bir süre sonra orgazma ulaşmışlar, 1/10 i  ise orgazmı hiç bir zaman ulaşamamışlardır.

***

Ancak, kadınların yüzde yirmi dördünün ilk cinsel birleşmede orgazmı başarabildikleri iddiası oldukça kuşku götürür bir sonuçtur. Bu konuda yapılan araştırmaların bir diğer  araştırmada her dört kadından ikisi cinsel bakımdan soğuktur,

Ancak tedavi bu iki kadından biri kurtulabilir.

1.ERKEKLERİN SEBEP OLDUĞU CİNSEL SOĞUKLUK:

a) İlk Gece Yapılan Yanlışlar

İlk defa cinsel denemeye girişen erden bir kızın, bir miktar acı duyması olağandır. Eşinin anlayışlı ve yumuşak davranması bu acıyı geniş ölçüde azaltabilir. Erkeğin sabırsız, hoyrat veya düşüncesizce davranışları, kadında cinsel birleşmeden acıdan başka bir şey beklenemeyeceği duygusunu uyandırabilir.

İlk gece kanama nedeniyle (kanlı çarşaf beklentisi) hastanelere başvuran yeni evli çiftlerin sayısının çokluğu bu efsaneyi iyice beslemektedir. 

Bu tür heyecan ve endişe uyandıran duygular zamanla çok derin bir korku hâline gelebilir ve kadının cinsel yönden soğuk kalmasına yol açabilir.

 

b) Erkeğin Cinsel Aksaklık veya Eksiklikleri

 

Penisin yeteri kadar sertleşememesi, erken boşalması, çok büyük yahut çok küçük penis (ereksiyonda iken 11 cm'den kısa), cinsel soğukluğa benzer bir durum yaratabilir kadında.

Böyle bir durum karsısında çiftlerin cinsel terapistleri ile görünmesi gereklidir.

c) Yanlış Cinsel Teknik

Genel olarak, kendi cinsel tekniğini ilerletmeye çalışan erkek, bunu yaparken eşinin cinsel gelişimini pek göz önüne almaz. Bunun sonucu olarak da, başlangıçta eşinin mahcubiyet duyguları içinde olabileceğini düşünmez.

Kapıcı usulü diyebileceğimiz yaklaşımlar kadınları soğutur.

Oysa bundan daha yanlış bir davranış olamaz. Erkek, kadınların alelacele öğrenilmiş, yalan yanlış uygulanan sevişme tekniklerinden hoşlanmadıklarını bilmelidir. 

Kendisi iyi niyetle hareket ediyor bile olsa, çok geçmeden eşinin soğuklaştığını görecektir. Çiftler cinsel gelişimlerini birlikte birbirlerini uyarıcı noktalarını keşfederek bu konuda mesai harcayarak deneyerek öğrenecektir.

2. KADINLARIN KENDİLERİNDEN GELEN CİNSEL SOĞUKLUK:

a) Hormonal Sebeplerle Cinsel Gelişimde Gecikmeler

Yumurtalıklardan gelme bir bozukluk veya aksaklık dolayısı ile üreme organları gerektiği gibi gelişmemiş olabilir ve bu, kadında cinsel isteğin azalmasına ve giderek cinsel soğukluğa yol açabilir.

Gene de, bu konuda fazla kaygıya kapılmak yersizdir. Kadın evlendikten sonra olgunlaşacak, fazla derin olmayan aksaklıklar kendiliğinden geçecek ve sonunda orgazm mümkün olacaktır.

b) Üreme Organlarında İltihaplar

Kronik veya akut döl yatağı çevresindeki bağ dokusu iltihabı veya döl yatağında, tüplerinde, yumurtalıklarında veya diğer üreme organlarından birinde iltihap olan kadınlar cinsel birleşme sırasında acı duyarlar.

İltihap, bebek aldırma, doğum veya kirli ellerle dokunma veya cinsel birleşme yoluyla alınmış mikroplardan oluşabilir. Ağzı leş gibi kokan bir erkekten hiçbir kadın hoşlanmaz.

Başka hiç bir sebepten ötürü cinsel soğukluk duymamış kadınlarda bile bu tür soğukluğa rastlanabilir.

c) Doğum Sırasında Açılmış Perine Yaralanmaları

Kadın doğum yaparken meydana gelen yırtılmalar veya kesiklerin sonradan iyi tedavi edilmemiş olmaları veya üst üste yapılan doğumlar sonucu döl yolunun gevşemiş olması nedeni ile cinsel birleşmeden zevk alamaz hâle gelebilir ve bu da zamanla cinsel soğukluğa yol açabilir.

Doğum sırasında meydana gelen yırtılma ne kadar ufak olursa olsun, hemen yeniden dikilmelidir.

d) Baskılar

Cinsel ilişkileri günah veya ayıp sayan dinî veya toplumsal baskıların altında kalmış olan kadınlar cinsel yönden soğuk olabilirler. Bu tür soğukluk özellikle, bilgisizlikleri yüzünden cinsel birleşme sırasında hareketsiz kalan faal olarak katılım yapmayan kadınlarda görülür.

e) Şok

Nadiren cinsel soğukluğun  ergen veya çocukluktan kalma bir ruhsal travmaya bağlandığı olabilir. Kadın, başından geçmiş olan bir cinsel zorlanma olayını veya çocukluğundan hatırladığı cinsel oyunlar veya istismarlar nedeniyle soğuk olabilir. Genellikle masumane başlayan evcilik oyunlarının bir kısmı, enseste (fücur) dönüşebilir.

f) Eşcinsellik

Eşcinsel ilişkilerin kurulmasına etken olan birçok ruhsal faktörlerden biri de erkeklerden tiksinme durumudur.

En son olarak, En son Almanya eşcinsellere evlenme izni verdi. Dünyada 19 ülkede eşcinsel evlilik zaten yasal. Bu ülkeler Kanada, ABD, Brezilya, Uruguay, İzlanda, Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İspanya, Portekiz, Fransa, İrlanda, Birleşik Krallık, Güney Afrika ve Yeni Zelanda.

Meksika’da belli bölgelerde bu zaten yasal! Keşke bizde de olsa…

Erkeklerden tiksinen bir kadının da onlara karşı soğuk olması olağandır. 

g) Eşlerin Denk Olamama Durumu 

Güzelliği veya eğitimi herkes tarafından  beğenilen bazı kadınlar kendilerinden ve kendi görünüşünden başka bir şey düşünmez olurlar. Genellikle kocalarından memnun değildirler.

Bu tür kadınlarını çoğu cinsel yönden soğuk olmaya yatkındırlar.

h) Gebe Kalma Fobisi

Bir kadın ister çocuk sahibi olsun, ister hiç çocuk yapmamış olsun, artık çocuk istememekte kesin kararlı ise, cinsel bakımdan soğuklaşabilir.

Doğum kontrolü yöntemlerinin yaygınlaşmaya başlamış olması, bu nedenle meydana gelen soğuklukları oldukça azaltmıştır ama sık sık çocuk aldırmış kadınlar arasında bile bu tür soğukluğun mağduresi olanlar görülür, çünkü durmadan kürtaj yaptırmak zorunluluğu nedeniyle bedensel ve inançsal olarak hoşnutsuzdur. 

3. ÇEVRE İLE İLGİLİ CİNSEL SOĞUKLUK:

 

a) Ev İçindeki Geniş Aile

 

Kayınpeder veya kaynanası ile görümceleri veya kayın biraderleri ile yahut kendisi ile aynı evde oturan diğer akrabalar ile bir arada oturan ve onlarla  iyi geçinemeyen bir kadın cinsel bakımdan soğuklaşabilir. Bu durumda olan bir kadın, aslında kocasına karsı olan hoşnutsuzluğunu bu yoldan ifade etmektedir.

Çiftin yatak odasının üçüncü bir kişi tarafından paylaşılıyor olması veya hemen bitişiklerindeki odada bir başkasının yatıyor olması veya örneğin banyoya giden yolun çiftin yatak odasından geçmesi gibi durumlarda, kadın cinsel birleşme sırasında birinin odaya girebileceği korkusu ile her an tetikte olmak zorundadır. Bu durum, giderek cinsel soğukluğa yol açabilir.

CİNSEL İSTEĞİ ARTIRMAK İÇİN NE YENMELİ

Erkekler var olduklarından beri cinsel güçlerini arttıracak doğal yöntemlerin peşinden koşmuşlardır. Bazı kültürlerde inanılmaz ve akla bile getirilmeyecek inanışlar yüzünden, deniz sülükleri veya su aygırı organları bile yenmektedir.

Psikologlar ise, inandığınız sürece her türlü gıdanın plasebo etkisi sayesinde cinsel gücü arttıracağını söylemektedirler. Ancak genel olarak etkili olduğuna inanılan gıdalar da az değildir ve denemekte hiç zarar yoktur.

Çinko, diğer vitamin ve mineraller de işe yarayabilir ancak Çinko’ya ayrı bir yer ayırmak gerekir. Cinsel istek, cinsel güç ve doğurganlığı olumlu etkilediği düşünülmektedir.

Eksikliği sperm sayılarını bile azaltmaktadır. Çinko hap şeklinde alınabilir ancak, biftek, hindi ve fasulye de iyi birer doğal kaynaktır. Yapılan araştırmalarda Çinko’nun erkek üremesinde seksüel arzuların artmasında ve sürenin uzamasındaki etkileri olduğu tespit edilmiştir.

Yapılan araştırmalar çinkonun çok kuvvetli canlandırıcı olduğunu ortaya çıkardı. Çinko’nun erkek üretkenliğinde, seksüel arzuda ve uzun süreli seksüel sağlıkta çok büyük etkisi bulunmaktadır.

Her ilişkide 5 miligram Çinko harcanır. Günlük ihtiyacın üçte biri;

Kereviz. Erkekler tarafından salgılanan bazı maddelerin karşı cinste çekicilik yarattığı kabul edilir.

Bu salgılar genellikle nefes yolu ile olur. İşte kereviz yedikten sonra da bu tür kuvvetli salgıların arttığı söylenmektedir. Kokar mıyım diye endişelenmenize de gerek yoktur zira kereviz ağızda koku falan yapmaz.

Prostatı besleyen gıdalar: Hasta bir prostat cinsel gücünüzü kötü etkileyebilir. Fındık, kabak çekirdeği, soya ve pirinç prostatınız için faydalı besinlerdir.

Kahve

Sabah kahveniz sadece sizi değil cinsel dürtülerinizi de uyarmaktadır. Hatta bir araştırmada, günde birkaç kahve içen erkek ve kadınların, diğerlerine göre kendilerini cinsel olarak daha faal hissettikleri bulunmuştur.

Kahve içen erkeklerde sertleşme sorunları azalmaktadır. Aşırı miktarlarda tüketmek ekstra bir katkı yapmayacaktır.

Serotonin: Cinsel istekleriniz azalmış ise sorun düşük serotonin değerleri olabilir. Et ve süt ürünleri, karbohidratlar ile beraber alındığında beynimiz bu hormonu salgılar.

Stres serotonin düzeylerini azaltır. Et, balık veya beyaz etleri ekmek veya makarna ile yediğinizde eksikler yerine konacaktır.

Kalsiyum ve ginkgo biloba. Her ikisi de iyi sertleşme ve orgazm için fayda sağlar. Ancak ginkgo kullanmadan önce doktorunuza danışınız.

Süt ürünleri ve yeşillikler yeterli Kalsiyum içerir. E vitaminini de unutmamak gerekir. Son olarak, kolesterol düşüren diyetler de işe yarar.

Susam

Vücuda enerji verir. Cinsel gücü arttırır. Solunum yolu hastalıklarına karşı faydalıdır. Antioksidandır ve kansere karşı koruyucudur.

Ben genellikle gevşeme veya hipnoz altında Kaplan’ın cinsel terapi ödevlerini hastalarıma tavsiye ediyorum.

Bunlarda cinsel bölgelere dokunmadan okşama, dokunarak okşama, ıkınma egzersizleri, sonunda koitusa izin verme tekniğini tavsiye ediyorum.

“Tarifsiz Mutluluk yaşamak için gerekli olan malzemeler arasında 10 adet iri

taneli kara üzüm, 1 adet kivi, 1 adet şeftali, 2 tatlı kaşığı Nescafe, 2 adet incir,

1 paket vanilyalı puding, 1 adet hazır pasta tabanı, 1 paket irmik tatlısı, 1 lt

süt, 1 su bardağı su ve 1 tatlı kaşığı Türk kahvesi vardır”.

Cinsel Uyarıcı Maddeler - Afrodizyaklar

Herkesin az bildiği sahibi olduğu ve merakla okunacak yeni bir yazı.

Güneydoğu Asya’da kın kanatlı böceklerin, Meksika’da tahtakurularının

veya Afrika’da kaplan testisinin afrodizyak olduğu düşünülerek yenilmesi ve

ülkemizde ise bitkilerden ve tatlılardan yararlanılması kadar padişah macunları

veya mesir macunlarının sık tüketilmesi, insanların cinsel uyarıcı maddelere

ne kadar önem verdiklerini göstermektedir. Bizde farklı bir bakış açısı ile bu

konuyu ele alalım dedim.

Cinsel uyarıcı bitkilerin cinsel hayat üzerindeki etkilerine dair tarihte pek çok

efsane vardır. Bir efsaneye göre, Yunan Aşk Tanrıçası Afrodit, her gece

birlikte olduğu seçilmiş erkeklere, onların cinsel gücünü artırıcı ve uyarıcı

bitkisel içecekler ve karışımlar hazırlamaktaymış.

İşte bu nedenle uyarıcı etkisi olan karışımlara “afrodizyak” adı verilmiştir.

Cinsel istek insan vücudunun en önemli işlevlerinden biridir. Cinsel istek

genel olarak sağlıklı olma temeli ve hormonların etkisi olmak üzere iki ana

temele dayanır. Cinsel isteği belirleyen veya bunu kontrol eden en önemli

işlevlerin başında ise psikolojik durum gelmektedir.

Cinsel hayatımızın sağlıklı olması ve dengeli bir bütünsellikle çalışabilmesi

için, bedenin ve ruhun bir bütün olarak sağlıklı ve dinç olması gerekir.

Kafanın rahat olması, stresten arınmış olmak, herhangi bir psikolojik sorunun

olmaması cinsel isteği belirleyen en önemli faktördür.

Eğer hayat biçimimize karamsarlık hâkimse ve düzenli beslenemiyorsanız,

cinsel hayatınız bu durumdan olumsuz etkilenecektir.

İnsan vücuduna ağız yoluyla veya sürülerek dışarıdan alınan ilaç, hormon

veya bir takım maddelerin cinsel eylemlerimiz üzerinde belli uyarıcı ve haz

verici etkileri vardır.

Bunlara afrodizyaklar denir. Bütün hücrelerimizle birlikte cinsel sistemimizi

güçlendirip canlandıran ve organik işlevlerimizi destekleyen bu maddelerin

etkileri iki şekilde olmaktadır: Bazı maddeler libido üzerinde etki yaparak

cinsel isteği arttırırlar. Bazı maddeler ise sadece cinsel organların fiziksel

tepkilerini farklılaştırarak erkekte ereksiyon yaparken kadında ise

lubrikasyonu ve vajinaya giden kan akımını arttırırlar.

 

Döl yatağını güçlendirici bitkilere örnek olarak aslanpençesi, civanperçemi,

çobançantası, ökseotu, sarı kantaron (tavsiye etmiyorum), kediotu kökü,

Mayıs papatyası, hayıt meyvesi, aslankuyruğu, keçisakalı vs. verilebilir.

 

Trafik, iş stresi, ekonomik sorunlar cinsel hayatı kâbusa dönüştürmektedir.

Sağlıklı bir cinsellik için her şeyden önce bol Oksijen, güneş ışığı, temiz hava,

egzersiz, yeterli ve düzgün uyku gerekmektedir.

Çünkü bu saydıklarımız aşağıda sayacaklarımızdan daha güçlü bir

afrodizyaktır.

Cinsel Uyarıcıların Etki Mekanizmaları

Cinsel uyarıcı maddelerin hangi koşullar içinde alındığı etki açısından

önemlidir. Örneğin LSD genellikle cinsel isteği yok edicidir. Fakat bu madde

erotik bir ortamda alınırsa veya bu maddenin özelliğinden habersiz olarak

ondan cinsel uyarıcılık etkisi uman bireylerde cinsel isteğin arttırdığı

görülmüştür. Kısaca;

1-Bu maddelerin çoğu beyindeki belli merkezler üzerinden etki yaparlar. 

2-Bazılarıysa doğrudan doğruya cinsel organları denetleyen sinirler üzerinde

uyarıcı olurlar. 

3-Bazı ilaç veya keyif verici maddeler sarhoşluk gibi genel bir durum

yaratarak cinsel davranış farklılıklarına yol açarlar.

Afrodizyak Masaj Yağı 

Kolaylıkla hazırlayabilen bu yağın uyarıcı etkisi oldukça yüksektir ve güzel

kokusu çok etkileyicidir. Malzemeleri; 100 cc badem yağı, avakado yağı veya

susam yağı, her birinden 6 damla olmak üzere gül, lavanta ve kişniş otu yağı

ve yarım vanilya çubuğudur. Hazırlamak için bütün malzemeler birbirine iyice

karıştırılır ve bu karışım koyu renkli cam bir şişeye koyulur. Daha sonra bu

karışımın içine vanilya çubuğunu bütün olarak atılır. Karışım ışıktan uzak bir

yerde 48 saat dinlenmesi için bekletilir. Vücuda masaj yaparak sürülen bu

karışım ile kendinizi hoş heyecanlara bırakabilirsiniz.

Afrodizyak Mönüler

Erotizm ve yiyecekler ayrılmaz bir bütündür. Bu bağlamda içinde fındık,

mısır, köri ve buğdayın kullanıldığı “Aşk Çorbası”, çeşitli deniz ürünleri ve

sebzeyle pişirilen “Deniz Ürünlü Sote” ve kuru incir, ceviz, tarçınla hazırlanan

“Mutluluk İksirli Aşk Pastası” veya "Tarifsiz Mutluluk" afrodizyak özellikler

taşıyan mönülerdir.

Çeşitli Afrodizyak Yiyecekler ve Bitkiler

Kuşdili

Maydanoz

Nane

Tarçın

Kekik

Kişniş

Vanilya

Sivri Biber

Hardal

Kereviz

Ayçiçeği

Greyfurt (psikiyatrik ilaç alanlarda tavsiye etmiyorum)

Çam Fıstığı

Susam

Sığır Eti

Yumurta

Bazı Erkek Hayvanların Erbezleri 

Kuşkonmaz

Enginar

Bezelye

Badem

Ceviz

İstiridye: Tarihteki meşhur Kazanova’nın vazgeçilmez gıdasıydı. İçindeki

Çinko spermin çoğalmasına neden olduğu gibi cinsel isteği de artırmaktadır.

Hindi: İstiridyeden daha fazla Çinko ihtiva ediyor. Üstelik daha ucuz ve protein açısından da zengin.

Roka: Bolca Demir ve C vitamini içeriyor. Hem alyuvarlarınız için iyi hem de cinsel gücü arttırıyor.

Kereviz

Muz Kabuğu

Şalgam: Afrodizyak olduğu Aristotales zamanından beri bilinir.

Çikolata: Çikolatanın içindeki yüksek şeker ve kalori cinsel uyarıcı ve keyif vericidir. Çikolata beyindeki serotonin seviyesini arttırır ve mutluluk hissi verir. Kadınlar erkeklere nispeten çikolatanın bu özelliklerine karşı daha duyarlıdır. 

Antep Fıstığı ve Fındık: İçerdikleri doymamış yağ asitleri ve E vitamini nedeni ile afrodizyak olarak kullanılırlar.

Salatalık
Kuşkonmaz
Soğan
Domates
Fesleğen
Karpuz
Hindistan cevizi
Bal
Pekmez
Kırmızı Biber

Cinsel Gücü Arttıran Formüller

Japon Eriği Karışımı

Çoğunlukla Uzakdoğu’da kullanılan bu karışım cinsel isteği, uyarılmayı ve

orgazmı arttırır.

Libido

Döllenmiş ve birkaç gün bekletilen tavuk yumurtasının bileşenleriyle

hazırlanan bir afrodizyak karışımdır.

Hafsa Ana Macunu

Pekmez, Hindistan cevizi, zencefil, havlucan, hardal, limon tuzu ve tarçın

çiçeğinden yapılır.

Padişah Macunu 

Anadolu’da afrodizyak olarak kullanılan, çok sayıda ot, baharat, bal ve

pekmezden elde edilen enerji veren bir karışımdır. 

Mesir Macunu

Karanfil, karabiber, anason, portakal kabuğu, bal, topalak, kebabe, kimyon,

meyan balı ve şekerden yapılır.

Doping Ballı Çerez

Bal, arısütü, 15 çeşit çerez, Hindistan cevizi, turp tohumu, kayısı çekirdeği ve çörek otundan elde edilen bir karışımdır.

Aşk Taşı ve Chan Su

Hindistan’daki adıyla Aşk Taşı Batı, Çin’deki adıyla Chan Su afrodizyak bir

karışımdır. Kurbağa derisinden ve bezlerinden elde edilen bu karışımlar beyini

etkileyerek cinsel istek üzerinde olumlu etkiler yapmaktadır.

Bafra Macunu

1 kg balın içine 300 gr toz zencefil, 300 gr toz zerdeçal, 60 gr dövülmüş

kişniş, 1 gr iyi kalite safran, 60 gr kabukları ayıklanmış ve iyi dövülmüş

kakule çekirdeği, 2 gr. hakiki safran, 60 gr. dövülmüş kişniş, 200 gr. kabuksuz

dövülmüş antep fıstığı ve 100 gr. Çamfıstığı, 20 gr polen ve 20 gr arısütü

katılarak elde edilir. Işık görmeyecek biçimde serin ve loş bir ortamda

saklanır. Günde 2 kez bir çorba kaşığı kadar yenir.

Cinsel Uyarıcı Maddeler

İspanyol Sineği

Binlerce yıldır cinsel uyarıcı olarak kullanılmaktadır. Kınkanatlı böceklerden

elde edilir. Bir kimyasaldır. Uzak doğuda çok kullanılır. Aşırı dozda veya

uygunsuz kullanımında ölümle sonuçlanan vak'alar belirlenmiştir. 

Aslan Perisi Tozu

Gergedan Boynuzu 

Toz hâline getirilmiş gergedan boynuzu da Çinliler tarafından kullanılmış ama

hiç bir etki yapmadığı saptanmış bir maddedir.

Saparna

Saparna bitkisinin çeşitli kısımlarından elde edilen karışımlar ilk kez Latin

Amerika yerlileri tarafından afrodizyak olarak kullanılmıştır. Saparnadan elde

edilen bu karışımlarda çeşitli hormonların bulunduğu saptanmıştır.

Çadıruşağı Otu Toniği

Bu çok kötü kokulu ve sadece Asya’da yetişen bitkiden elde edilen tonik,

Doğu ülkelerinde hem genel bir uyarıcı hem afrodizyak olarak kullanılmıştır.

Ginseng-Kore Kırmızı Ginsengi

Çin’de binlerce yıldır ilaç yapımında kullanılan Panax Ginseng denilen

yöresel bitki son yıllarda Batı’da çeşitli biçimlerde üretilmektedir. Genel bir

uyancı olarak depresyonlara karşı ve enerji vermek amacıyla kullanılan

ginseng; afrodizyak amaçla yenildiğinde cinsel fiziki performansı arttırır.

Yorgunluğun atılmasını, cinsel organın kanlanmasını ve erkeğin zindelik

kazanmasını sağlar. Jel, kapsül, tablet veya tamamen doğal formunda

kullanılır. 1-2 haftalık kürler şeklinde uygulanır.

Çinko

Afrodizyaktır ve prostat bezini güçlendirir.

Zencefil 

Afrodizyaktır. Balla birlikte alınır. Cinsel soğukluğu giderip vücudu ısıtır ve

canlandırır. Yemeklere baharat olarak katılabilir. Kullanım süresi bir hafta-10

gündür.

Zerdeçal

Fosfor 

Kişniş

Özellikle kadınlarda cinsel bölgede enerjiyi dengeler. Baharat olarak tatlılara

ve yiyeceklere katılır.

Kakule 

Karanfil

Özellikle kadınlarda cinsel bölgede enerjiyi dengeler. Toksin atılmasına

yardımcı olur. Taneyle tüketilir. Uzun süre kullanılabilir.

Yabani Yulaf Özü

Tarçın

Cinsel bölgede enerjiyi dengeler. Kabuk ve toz olarak tüketilir.

Saparna 

Bu bitkiden elde edilen çeşitli karışımların ilk kez Latin Amerikalı yerliler

tarafından kullanıldığı bilinmektedir. 

Susam Yağı

Masajla dolaşımı canlandırır. Erojen bölgelerde cinsel uyarıcı etkisi yapar. Ilındırılmış yağ olarak kullanılır.

Polen “Çiçek Tozu”

Yapısında belli ölçüde testosteron ve diğer cinsiyet hormonları bulunan polen genel bir canlılık ve enerji kaynağıdır. Bu nedenle son yıllarda afrodizyak olarak kullanımı daha da yaygınlaşmıştır.

Çakşır Kökü

Cinsel isteği artırır. Genellikle suyu içilir. Birkaç hafta kullanılmalıdır.

Meyan Kökü

Tıpta yaygın bir kullanım alanı olan bu bitkiden elde edilen tozun maden suyuna karıştırılmasıyla özellikle kadınlarda etkili olan bir afrodizyak elde edildiği söylenmektedir.

Rezene

En eski afrodizyak maddelerden biri olan rezeneden çay da yapılabilmektedir. Afrodizyaklarda kullanılan, rezenenin tohumudur. 

Selenyum 

B Grubu Vitaminleri 

E Vitamini

Cinsel Uyarıcı Bitkiler

Adamotu

Bu bitkinin kökü afrodizyak niteliktedir. 

Isırgan Otu 

Toksinlerin vücuttan atılmasını kolaylaştırır. Karışımlarda, salata veya çay olarak tüketilebilir. 

Adaçayı

Çadıruşağı Otu 

Sadece Asya’da yetişen ve çok kötü kokan bu ottan elde edilen karışım, bu bölgede uyarıcı olarak kullanılıyor.

Cinsel Uyarıcı İlaçlar

Alkol

1-2 kadeh rakı alındığında uyarıcı etkisi vardır.

Barbitüratlar

Yatıştırıcı ve sakinleştirici ilaçlardır. Etkileri aynen alkole benzer. 

LSD 

Esrar

Amfetamin

Kokain

Androjenler

Viagra, Sildagra

Tentür de Kantarid

İdrar yolu ile idrar torbasını tahriş ederek yalancı ereksiyona yol açar. Bir çeşit priapizm yani uzun süreli ereksiyon hâli olarak nitelendirilen bu durum, erkeğin cinsel organı için bir tehlike oluşturur, tam bir iktidarsızlığa, hatta ölüme yol açabilir. 

Amil Nitrit 
Sabal Ekstresi

Sabal, Kuzey Amerika’nın Güney bölgelerinde yetişen bir palmiye türüdür ve erkek cinsel sistemini dengeleyici ve güçlendirici bir bitkidir.

Sensutra Ekstresi

Kapsüller hâlinde hazırlanan bu ekstrede teke otu, muira puama toniği, maca, demir dikeni, kırmızı kore ginsengi, damiana, Japon eriği, Macar biberi vs. bitki özleri bulunmaktadır.

Maca Kapsül

Afrodizyak etkisi olan, cinsel gücü ve isteği artıran ve And Dağları’nda yetişen Lepedium meyeni adlı bir bitkidir. Etkisi kullandıktan hemen sonra ortaya çıkar. Hızlı ve uzun süreli ereksiyon oluşmasını sağlar. Cinsel ilişkiden bir saat önce 2 kapsül alınmalıdır. 

Opti-S’xtiva Kapsül

İçinde yulaf, ginger kökü, kola çekirdeği vs. bulunan ve kadınlar için geliştirilmiş bitkisel özlü bir afrodizyaktır. Kadınların orgazma ulaşmaları için genital bölge uyarılarının artmasını sağlar. Cinsel ilişkiden 1 saat önce 1-2 kapsül alınmalıdır.

Damiana Ekstresi

Yemeklerle beraber günde 1-3 kez 2 kapsül alınabilir. 

***

Yohimbin

Bu, Afrika'da yetişen yohimbin ağacının kabuklarından elde edilen bir maddedir. Afrodizyak olarak kullanılması vücuttaki kanın cinsel organlara hücum etmesini kolaylaştırmasındandır. 

Opti-Mone Kapsül

İçinde yulaf, ısırgan otu, kırmızı yonca, ginseng, kola çekirdeği vb. bulunan bitki özlü bir afrodizyaktır. Erkekler için geliştirilmiştir. Cinsel ilişkiden 1 saat önce 2 kapsül olarak alınır. İktidarsızlık gibi bir problemi olmayan erkeklerin cinsel ilişkiden daha fazla zevk almasını, performanslarının artmasını sağlamaktadır.

Argimax 

Hem kadınlarda hem de erkeklerde cinsel isteği inanılmaz arttırmaktadır. Yan etkisi yoktur.

Cinsel Uyarıcılar Hakkında Az Bilinenler

Cinsel uyarıcıların erkekler üzerindeki etkileri oldukça iyi bilinmesine karşılık kadınların çoğunun maddelere gösterdikleri tepkiler az bilinmektedir.

Cinsel uyarıcı olarak tam güvenilir bir takım maddeler henüz bulunamamıştır. 

Âşık olmanın olağanüstü afrodizyak etkisinin yerini dolduracak herhangi bir kimyasal maddeden söz etmek henüz mümkün değildir. 

Cinsel arzuyu arttırıcı maddeler ve ilaçları kullanmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmek gerekir.

Cinsel arzuyu arttırıcı maddeler aktarlardan temin edilebilir.

Doğal afrodizyakların yan etkileri çok düşüktür. Kimyasal afrodizyakların ise çoktur. Bu nedenle kimyasal afrodizyakları tansiyon, kalp hastaları, beyin rahatsızlığı olanlar, felç geçirenler veya ağır depresyondaki kişilerin muhakkak doktor kontrolünde kullanmaları gerekmektedir.

***

Sağlıklı bir cinsel hayat için şifalı bitkilerin yanı sıra egzersizin de önemlidir.

Hafif ve fazla yorucu olmayan Yoga, Meditasyon gibi gevşeme tekniklerinden veya egzersiz programlarından yararlanılabilir.

***

Şifalı bitkiler menopozda yaşanan sorunlara karşı önemli bir silahtır.

Sevgiyle, bilgiyle, inançla ve saadetle yaşayın.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 27 Temmuz 2017

100 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Kişisel, ailevi ve iş hayatında sebep olduğu bütün kayıplara rağmen

kumar oynama dürtüsüne engel olamama şeklinde tanımlanabilir.

Genel nüfusta %3 oranında görülür ve her gelir grubunda görülebilir.

40-50 yaş arasında erkeklerde daha sıktır. Gençler arasında giderek

yaygınlaşmaktadır.

***

 

Patolojik kumarbazlarda alkol ve madde bağımlılığı sıktır.

Hastaların ailelerinde de alkol ve madde bağımlılığı fazladır. %25’inde

ebeveynlerden birisi patolojik kumarbazdır.

 

Patolojik Kumar Teşhis Kriterleri Nelerdir?

 

Kumar oynama üzerine aşırı kafa yorma (mesela geçmişteki kumar

oynama yaşantılarını yeniden yaşamak, bir sonraki oyunu engellemek

yahut tasarlamak veya kumar oynamak üzere para sağlamanın yollarını

düşünmek).

 

***

İstediği heyecanı duymak için giderek artan miktarlarda para oynama

ihtiyacı duyar.

 

Birçok kere başarısızlıkla sonuçlanan, kumar oynamayı kontrol altına

alma, azaltma veya bırakma gayreti olmuştur.

 

Kumar oynamayı azaltma yahut bırakma girişimlerinde bulunurken

huzursuz veya öfkelidir..

 

***

 

Sorunlarından kaçmak için veya disforik bir duygudurumdan  (mesela

çaresizlik, suçluluk, anksiyete, depresyon duyguları) kurtulmak için

kumar oynar.

 

Parayla kumar oynayıp kaybetmesinin ardından bir başka gün

kaybettiklerini yerine koymak için çoğu kez geri gelir (kişinin

kaybettiklerini kovalaması).

 

Ne kadar kumar oynadığını saklamak için aile üyelerine, terapistine

veya başkalarına yalan söyler.

 

Kumar oynamak için gereken parayı sağlamak üzere sahtekârlık,

dolandırıcılık, hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi yasa dışı eylemlerde

bulunur.

***

 

Kumar oynama yüzünden önemli bir ilişkisini işini veya eğitimi ile yahut

mesleğinde başarı kazanması ile ilgili bir fırsatı tehlikeye atar yahut

kaybeder.

 

Kumar oynama sebebiyle içine düştüğü korkunç maddi durumdan

kurtulmak için para sağlamak üzere başkalarına güvenir.

 

Kumarbazlar kaybettiklerini bir seferde geri almayı umarlar. Bu

gerçekleşmeyince davranışlarını ve kayıplarını yalanlarla örtmeye

çalışırlar. Kumarbaz sinirli ve sır saklar hâle gelince ilişkileri bozulur.

 

Yasa dışı yollara başvururlar, sahte çekler yazarlar, tasarruflarını

tüketirler ve borçlanırlar. Sonuçta depresyon, intihar düşünceleri ve

girişimleri olur. Böyle durumlarda antidepresanlar (serotonin geri-alın

engelleyicileri (klorimipramin -Anafranil, Setralin-Lustal) gibi ilaçlar

verilmelidir. 

 

Hasta kayıplarını telafi edemeyeceğini fark eder. Ancak

heyecan ve uyarılma için kumarı sürdürür.

 

Hastalar genelde son aşamada ilişki problemleri veya yasal sorunlar

sebebiyle tedavi arayışına girerler.

 

Pek çok kişi küçük meblağlar karşılığında pişti, King, tavla, poker, okey

vs. oynar. Bunlar keyif için ve öylesine yapılır. Gerçek bağımlılar ise

bundan asla vazgeçemezler.

 

Kişisel, ailevi ve iş hayatında sebep olduğu bütün kayıplara rağmen

kumar oynama dürtüsüne engel olamamaktır.

 

%3 oranında ve her gelir grubunda görülebilir. 40-50 yaş arasında

erkeklerde daha sıktır. Gençler arasında giderek yaygınlaşmaktadır.

 

Etkisi Nedir?

 

Heyecan için oynanan kumar etraftaki her şeyi unutturur.

Kişi istediği heyecanı duymak için giderek artan miktarlarda para

oynama ihtiyacı duyar.

 

***

 

Sorunlarından kaçmak veya istenmeyen bir duygudurumdan (mesela

çaresizlik, suçluluk, sıkıntı hissi, depresyon duyguları) kurtulmak için

kumar oynar.

 

Riskleri Nelerdir?

 

Kumarbazlar kaybettiklerini bir seferde geri almayı umarlar. Bu

gerçekleşmeyince davranışlarını ve kayıplarını yalanlarla örtmeye

çalışırlar. Kumar oynamak için gereken parayı sağlamak üzere,

sahtekârlık, dolandırıcılık, hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi yasa

dışı eylemlerde bulunurlar.

 

Kumar oynama yüzünden önemli bir ilişkisini işini veya eğitimi ile yahut

mesleğinde başarı kazanması ile ilgili bir fırsatı tehlikeye atar veya

kaybeder.

 

Kumarbaz sinirli ve sır saklar hâle gelince ilişkileri bozulur. Kayıplarını

telafi edemeyeceğini fark ederler.

 

Sonuçta depresyon, intihar düşünceleri ve girişimleri olur. Bu aşamada

ilişki problemleri veya alkol ve madde bağımlılığı sık ortaya çıkar.

 

Tedavi

 

Tedavide bireysel ve grup psikoterapileri kullanılır. Aynı alkol ve madde

kullanım bozukluğu tedavisindeki gibi yoksunluk belirtileri çıkabileceği

akılda tutulmalı gerekirse buna yönelik tedavi de planlanmalıdır.

 

Bipolaritenin eşlik ettiği durumlarda karbamazepin (Tegretol),

okskarbazepin, valproat (Depakin), lityum (Lithuril) gibi ilaçlar

verilebilir.

 

Hipnoterapi fazla işe yaramaz çünkü ağır bağımlıların bir kısmı adeta bir

 

şans ilâhına taparlar güçlü kişilikleri vardır ama tek konudaki zaafları

 

bazen onları iflasa kadar sürükleyebilir!

 

Kumara hiç düşkün olmadığım için pek meraklı değilim ama

 

Türkiye'deki bütün özel kulüplerin arka odalarında poker başta olmak

 

üzere pek çok oyun oynanmaktayken, özellikle büyük otellerde bu iş

 

çok yaygındır.

 

Seneler önce beş tane tatil köyü olan çok zengin 60 yaşında bir

 

beyefendi gelmişti. Rakibinin beden dilini okuyarak ve burnundaki

 

titreşimleri gözlemleyerek ve sadece bu işle (poker) hayatını

 

kazandığını söylemişti. 10 seansta yarı yarıya düzeldi sonra azalmış olsa

da oynamaya devam etti.

 

ABD'de King City'de, KKTC'deki (Dome, Rocks) Çek Cumhuriyeti gibi

otellerde küçük meblağlar yatırarak oynadım ama hiç kazanamadım.

 

Çünkü bütün kumar makineleri oynayanın kaybetmesi için

ayarlanmıştır.

 

Las Vegas'a henüz gitmedim ama niyetimiz var; orada kumarın her

 

türlüsünün yasal yolla oynandığını biliyorum.

 

Evrimsel açıdan hayat bir kumardır zaten. Aklıma Dustin Hofman'ın

 

baş rolü oynadığı ünlü filim geldi.

 

Psikiyatrik açıdan Otistik bir adamı oynuyordu.

 

Unutulmaz sahnelerinden biri ağabeyinin kız arkadaşını öperken "ıslaktı - it was wet" demesi.

 

 

Kumarbazlar bir nevi şans ilahına tapınırlar ve çoğu zaman

kaybederler.

 

***

 

Eş dost arasında pişti oynamak dahi, işlevselliği bozuyor ve kişinin

toplumdaki itibarını zedeleyecek hâle geliyorsa, artık terk edilmelidir.

 

Zaten pek çok yerde kara para aklamak ve bunları PKK ve benzeri yasa

dışı örgütlere para pompalamak için kullanıyorlar.

 

Bence azı yarar, ortası karar, fazlası zarar çünkü (genellikle)

kaybetmeye mahkûmsunuz. Kumarın oynandığı pek çok yerde bu işin

arkasında mafya vardır.

 

Kumarsız veya abartıp da borç batağına düşmeden oynamanız

temennisiyle sevgim ve saygılarımı sunuyorum.

 

Aksi taktirde Avustralya yerlilerinin ünlü silahı bumerang gibi döner, vurur sizi...

 

 

Sağlık, esenlik ve barış dileklerimle...

 

Mehmet Kerem Doksat  - Tarabya - 08.02.2017 

644 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Evliliği zedeleyen temel problemler nelerdir?

O kadar çok şey sayabilirim ki… Sadakatsizlikten tutun da, taraflarda birinin sigara kullanırken, diğerinin ağzına bile almaması gibi pek çok şey sayılabilir. Aşkın bir ömür boyu sürebileceğini ama şehvetin elbet zamanla azalacağını unutmamak gerekir!

Sadakatsizlik illaki heteroseksüel olmak zorunda değildir. Meslek hayatımda homoseksüel pek çok aldatma veya bir gecelik ilişkiye de rastladım. Böyle bir hastamın oğlu da homoseksüel olmuştu. Adam iyice gemi azıya almış ve sürekli olarak eve gay (Adana’da hâlâ “top” gibi lâkaplarla anılır) alıyordu. Bir gece dört beş yerinden bıçakladılar ve oracıkta vefat etti. Karısı da bir süre Avustralya’ya kaçtı; daha sonra anavatanına döndü ve ilaçlarını alması ve psikoterapisi 2 seneden fazla sürdü. Oğluyla da görüştüm. Kendiyle barışık, kız gibi ama ne yaptığını bilen 16 yaşında, yeşil gözlü bir oğlandı. Daha sonra hayatına homoseksüel olarak devam etti. Mutlaka prezervatif kullanmasını tembihledim. Hâlen çok iyi durumda…

Evlilikte sağlıklı iletişim kurabilmenin yolları nelerdir?

Her şeyden önce dostluk, empati (eşduyum) ve saygı çok önemlidir. Saygının kaybı, ilişkiyi de zedeler ve bir süre sonra bezginliğe, tahammülsüzlüğe yol açar. İnsanlar birbirlerini eskitip tüketmeden (burneout) yaş almayı bilmelidir. Bu “Tükenmişlik Sendromu” da denen bu tablo depresyondan farklıdır. İlk defa Herbert Fraudenberg tarafından, 1974’te tanımlanmıştır. Nadiren antihistaminikler /msl. Hidroksizin: Atarax) veya benzodiyazepinler (kısa etkililer ama fazla uzatmadan: alprazolam [Xanax] veya benzerleri) verilir.

***

Daha ziyade Kısa Süreli Krize Müdahale tekniği uygulanır. Bitkinlik, güdülenme kaybı, sıkıntı, hatalı Ego Savunma Mekanizmaları kullanma tipiktir. Zamanla hafıza sorunlarına ve depresyona, psikosomatik hastalıklara kadar pek çok şeye yol açabilir. Kişi kendini alkole, diğer maddelere veya paradoksal olarak aşırı çalışmaya verip, bir işkolik hâline gelebilir.

Evlilik yorgunluğu nedir?

Metal yorgunluğu gibi bir şey bu... Her şey gibi evlilik de emek, fedakârlık ve dostluk paylaşımı gerektirir. Hele evde bir hasta veya bakıma muhtaç kişi varsa- ki ben bunu çok yaşadım, Neslim de hemen hemen aynı şeyi deneyimlemekte, işbirliği ve dostluk şart. Emek verilen, sevgi suyuyla nemlenen, gülle taçlanan ve arada da şehvetle taltif edilen evlilikler yürür.

Asperger Sendromlu kocası olan genç ve güzel bir hanım hastamın vardı. Adam o kadar duygusuz, ilgisiz ve lakayttı ki, sonunda kadıncağız adamı boşadı; çocuklarına da, babasına da kendisi bakmakta. Tabii ki ilaç ve psikoterapi ile yardım alıyor. Boşandığı kocası da yaşam koçlarına, oralara buralara gidiyor! Asperger Sendromlu erkeklerin karıları genellikle depresif veya, en azından, umutsuz ve bedbin olurlar; hele duygusal kişilikleri varsa…

***

Evlilik yorgunluğu ne tür sorunlara yol açar?

Bir hastamdan örnek vereyim: Sürekli olarak hayat kadınlarıyla karısını aldatan bir adam vardı. Bir gün gene otele bir fahişe atmış, ücretini ödemiş, işi yoluna koymuştu; sevişiyordu anlayacağınız. Karısı birden oteli basıp dördüncü kata çıkıp, 412 numaralı otelin kapısını çalmış, adam da gaflete düşüp açmıştı. “Vah namussuz, şerefsiz” diye bağırmakta olan karısına bir an için bakan adam derhal “defol şirret karı, kimsin sen? Sapık mısın? Hırsız mısın, tanımıyorum seni” diye bağırmıştı. Kadın şaşkına dönmüş. Ön kapıdan yürüyerek kocasının ofisine seğirtmişti. Adam orta yaşlı bir mimardı. Sekreterler ve bütün diğer personel tembihli oluğu için, karısı içeri daldığında şunu görmüştü: Bacaklarını masasının üzerine atmış, purosunu yakmış, kahvesini içen Kocası… Elbisesinin rengi de tutmuyordu tabii ki. “Bir daha beni iş yerimde aklın sıra basıp da, el âleme rezil etme, boşarım ha” deyince, kadın daha hiç ağzını açmamıştı. Sonradan devamlı olarak bu işleri yaparken HIV kaptı adam ve uzun süre tedavi gördü. AIDS olmamayı başarmıştı ama artık cinsel gücünü de kaybetmişti. Uzun süre ikisine de antidepresan verdim. Adama, ayrıca, hipnozla Bağışıklık Sistemini güçlendirmek ve bir türlü terk edemediği sigarasından kurtarmak için yardımcı oldum. Şimdi epey ihtiyarladılar ve kötü şeyleri unutuyor, güzel günleri yâd ediyorlar.

***

Evlilik yorgunluğunu önlemek için neler yapmak gerekir?

Monogamik (tek kadınla yapılan) evliliklerde arada bir gül almak, iltifat etmek, yemeğe çıkmak, dozunda ve maddi imkânları aşırı zorlamadan sosyal faaliyetlere katılmak en doğrusu; kadınlar doğum günlerinin, evlilik seneidevriyelerinin hatırlanmasına pek önem verirler… Tibet gibi poliandrik memleketlerde ise iş daha karışık. Erkeklerin çoğu râhip olduğu için, kadınlar birkaç erkeğe karılık yapıyorlar.

Evlilik yorgunluğundan kurtulmak için neler yapmak gerekir?

Tatillere çıkmak (bizim son Viyana seyahatimiz fıkra gibiydi ama olsun, Mozart’ın müzesini seyredip, güzel de bir konser temaşa ettik),

Evliliğinde duygusal uzaklaşma hisseden kişi ne yapmalı?

İlk hamleyi karşıdan beklememeli ve bir kısır döngüye yol açmamak için, önce kendisi aramalı. Her türlü çift için geçerli bu.

Evlilikte fikir çatışmaları ne zaman başlar?

Feodal yapılarda daha ilk gün ama genellikle kadın gıkını çıkaramaz. Modern zamanların hayatında ise “kim kime dum duma” bir tabloya sık rastlar olduk.

***

Evlilikte çatışmalarla başa çıkabilmek için hangi becerilere sahip olmak gerekir?

Zeki olmak, bunu akla dökebilmek ve küçücük ipuçlarını veya detayları değerlendirerek, tam bir işbirliğine girmek şart. Diğerkâmlık (altruism) ve fedakârlık kime düşüyorsa, hemen o rolü kapmalıdır.

Evlilikte fikir uyuşmazlığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülür?

Konuşarak, suhuletle (yumuşaklık, nezaket) ve zarafetle… Dayak, sövme, can acıtma çağdışı şeylerdir. Sadece öfkeyi, hattâ kini arttırır. Eğer bir türlü olmuyorsa, bizler ne güne duruyoruz ki? Açıp telefonu randevu alabilirler…

Evlilikte kavga etmeden tartışmanın yolları nelerdir?

Medeni (uygar) olmak; dinlemeyi bilmek, karşısındakinin sözünü sonuna kadar sabırla dinlemek ve övgüde zengin, eleştiride fakir davranabilmek…

Erken yaşta evlenmek ne gibi sorunlara yol açar?

Kırsal kesimde bardal, beşik kertmesi ve benzeri töreler yahut âdetlerle çökerken evleniyorlar. Bizler, kent-soylu yaşayan insanların elleri iş tutmadan, kariyerlerinde bir yerlere gelemeden ve sosyal zekâları yeterince gelişmeden evlenilmesine sıcak bakmıyoruz. Bu da erkeklerde 30-35, kadınlarda 25-30 yaş arası demek…

***

İdeal eş ne gibi özellikler taşır?

Bu çok izafi (göreceli) bir şey... Herkesin huyuna, kişilik özelliklerine göre değişir. Tanışmak şerefine nail olduğum ve tam anlamıyla bir filozof olan Cloninger, Zarardan Kaçınma, Sebatkârlık, Yenilik Arama ve Ödül Bağımlılığı şeklinde dört temel huy tarif etmiştir. Bunu da evrimsel psikoloji yoluyla, hem hayvanlarda, hem insanlardaki gözlemleriyle tespit etmiştir.

İşbirlikçilik, Kendini Yönetme ve Kendini Aşma şeklinde de üç ana Karakter tanımlamıştır.


İşte, eşlerin hangi temel huyları ve/veya karakterleri taşıdıkları; keza hangi kişilik gruplarından oldukları da çok önemlidir. Cıvıl cıvıl kendini aşma meraklısı birisiyle, hımbıl, tembel, evinden çıkmaktan hazzetmeyen birisi tabii ki anlaşamaz!

Evlilik eşlerin karakterinde değişime yol açar mı?

Hayır, ama kişilik gelişimi ömür boyu süren, dinamik ve faal bir süreçtir Onu etkiler. Böyle 30-40 sene evli kalanların davranışları ve tipleri bile birbirlerine benzemeye başlar…

Evlilikte eşler arası ilgisizlik nasıl önlenebilir?

Gene aynı şeyler: Empati, sevecenlik, hüsnüniyet ve samimiyetle. Parayla sevgi satın alınamaz.

Evlilikte eşlerin birbirlerine güvenmemesi ne gibi sorunlara yol açar?

Temel Güvenlik İhtiyacı sarsılır ve her iki taraf da diğerine sürekli şizo-paranoid (içine kapanmış, kötülük bekler) bir tavırla yaklaşmaya başlar.

Evlilikte güvensizlik problemi nasıl çözülür?

Eş, dost, akraba desteği iyidir de, insanlar lâf taşımayı ve dedikodu etmeyi pek severler. Eğer işler sarpa sarıyorsa, mutlaka profesyonel yardım alınmalıdır.

***

Evlilikte eşleri aldatmaya yönelten etkenler nelerdir?

Yalnızlık, kişilik sorunları, tatminsizlik… Keza Bipolar (Manik Depresif) hastalar, Mani yani Taşkınlık dönemlerinde bunu çok yaparlar ama cezai ehliyetleri yoktur. Erotomani gibi hastalılarda da bunu görüyoruz.

Aldatıldığından şüphelenen eş ne yapmalı?

Eğer mümkünse önce sessiz kalıp bir araştırmalı, sonra da eşiyle sakince konuşmalı. Bunlar kesmiyorsa, iş detektif tutmaya kadar gidebilir. Bilhassa cep telefonlarındaki whats up mesajları, silinmemiş e-mailler veya ceketin cebinde unutulmuş bir telefon numarası önemli ipuçlarıdır.

Aldatılan eş ihanetin etkilerinden nasıl kurtulur?

Kişiye, ilişkinin tarzına, mazisine ve beklentilere; keza sosyo-ekonomik ve kültürel duruma göre bu çok değişiyor. Ama hemen daima bir kırgınlık, ilerlerse de depresyon ortaya çıkıyor.

Evlilik ihanete rağmen sürdürülebilir mi?

O kadar çok örneğini biliyorum ki… Bilhassa sanat camiası (ama yozlaşmış olanlar) arasında bu çok yaygındır. Seneler önce bana iki çift gelmişti; tipik “entel-dantel” denen (çok şey bilirmiş gibi davranıp da, aslında pek kültürlü olmayan, parlak cilalı kişileri kastediyorum) iki karıkocaydı. Meğer senelerdir her iki taraf da diğerinin eşiyle yatıyor ama bunu bilmezmişçesine davranıyorlardı. Bol içki ve esrar tüketimi de cabasıydı. Birkaç sene terapiye gelip kayboldular.

Eşlerin aile yapılarının farklı olması evlilikte ne tür sorunlara yol açar?

Mütedeyyin ve muhafazakâr ailelerde “kol kırılır, yen içinde kalır” düsturuyla, genellikle iş örtbas edilir. Doğulu vatandaşlar ve Karadenizlilerde ise silahlar konuşabilir.

Eşinin ailesiyle anlaşamayan kişi bu sorunun evliliği etkilemesini nasıl önler?

O kadar zor ki… Herkes dengi dengine diye bir deyiş vardır. Alelacele sınıf atlayıp şımaran, bunu eşine eziyet etmek için vesile olarak kullanan o kadar çok danışan gördüm ki; etik açıdan isim veremem tabii… Ünlü “sosyete” güllerinden alıp, pek çok tanınmış insandan tutun da, köy yerine kadar her yerde ve yörede oluyor bunlar.

Çocuk sahibi olmak evliliği nasıl etkiler?

Eğer ebeveyn çocuğun bakımını, yetiştirilip büyütülmesini ve öğrenim hayatını paylaşabileceklerse, ne âlâ. Kimse bakamayacağı kadar çok veya niteliksiz çocuk yapmamalıdır.

***

Evliliğin bitmesi gerektiği nasıl anlaşılır?

Tartışmalara sert başlamak: Tartışmaya eşlerden birinin çok sert başlaması, meselâ saldırganca bir şekilde, yüksek sesle veya karşı tarafı aşağılayan bir cümle ile başlaması tartışmaların giderek alevlenmesini ve büyük kavgalara dönüşmesine yol açar.

Bu durumun sıklıkla olması ise çifti boşanmaya götürüyor.

Eleştiri ve Aşağılama: Çiftlerin birbirleriyle iletişim halindeyken kullandıkları “eleştiri ve aşağılama” ilişkinin %90 oranında boşanma ile sonuçlanacağını gösteriyor. Meselâ, eşin yaptığı davranışı değil de kişiliği eleştirmek: “Benimle bunu paylaşmanı isterim” yerine “sen çok bencilsin” demek, eşle konuşurken daha üst bir seviyedeymiş gibi onu aşağılayıcı şekilde konuşmak.

Yalnızken veya başkalarının yanında dalga geçmek, isim takmak, gözlerini devirmek gibi. Bu davranışları yaptığınızda ona giden mesaj, ona hiç değer vermediğiniz yönünde oluyor.

Pek çok kişi eşinden herhangi bir eleştiri aldığında hemen savunmaya geçer. Bu davranış esasen eşini suçlamanın bir diğer yöntemidir. Savunmaya geçerek eşinize “bu benim değil senin problemin” demiş oluyorsunuz. Meselâ, “bu benim suçum değil, senin şu davranışından kaynaklanıyor” gibi. Eşten gelen eleştirilerden hiçbir zaman sorumluluk almayıp sürekli savunmaya geçildiğinde ilişkinin sonlanma ihtimali artıyor. Bunlara biz çifte açmaz (double-bind) diyoruz. Yâni iyi bir şey söylermiş gibi yapıp, aksini ifade etmek…

Duvar Örme: Eşlerden birinin tartışma sırasında “Hı hı”, “Evet”, “Hayır” gibi aktif bir dinleme hâlinden sessizliğe bürünmesi ve göz kontağını keserek iletişimden tamamen kopması kısaca bir duvara dönüşmesi. Tartışmalarda duvar ören eşler genellikle o sırada bedenlerinde hissettikleri yoğun stresi azaltmak için bunu yapıyorlar. Duvar ören bir eşin karşısındaki eş ise bu durumu bir tepki olarak algılıyor ve tartışmayı daha fazla alevlendiriyor.

Dolma-Taşma: Tartışma sırasında bedende oluşan fizyolojik değişimler; meselâ kalp atışının hızlanması, adrenalinin ve kan basıncının artması eşlerin tartışmayı sürdüremeyecek bir noktaya gelmesini sağlıyor. Beynin bilgi işlemleme becerisi (information processing) azalıyor. Yâni eşler, tabiri caizse, dolup taşıyorlar. Eşlerden biri böyle hissettiğinde kendini korumak için genelde eşiyle iletişimi kesip duvar örüyor. Bu durumun sıkça yaşanması da evliliği sonlandıran sebeplerden biri…

Başarısız telafi girişimleri: Bir tartışma sırasında veya sonrasında bunu telafi edebilecek herhangi bir özür veya af dilemenin olmaması boşanmanın diğer belirtilerinden biri. Evliliğinden mutlu olduğunu ifade eden çiftlerin ilişkileri incelendiğinde tartışma esnasındaki en önemli farklarından biri eşlerine “özür dilerim”, “seni kırmak istemedim” gibi cümleler kurmaları.

Kötü Hâtıralar: Boşanmaya götüren sebeplerden biri de çiftin geçmişle ilgili olumsuz şeyleri hatırlamaları ve sürekli gündeme getirmeleri. Bu durum yaygın olarak tartışmalarda ortaya çıkıyor ve “sen şöyle yapmıştın, böyle etmiştin” gibi cümlelerle başlıyor. Geçmişle ilgili bu olumsuzluklar ilişkinin bugününü ve geleceğini de olumsuz etkileyerek boşanmaya götürebiliyor.

Sonraya saklama veya biriktirme: Çiftler birbirleriyle ilgili bir olumsuzluk yaşadıklarında bunu sonraya saklamaya veya birkaç olay üst üste geldiğinde eşleri ile paylaşmaya çalışabiliyor. Böyle olduğunda bekleyen konular başta küçük olsalar bile sonradan büyük meselelere ve kavgalara dönüşebiliyor. Bu durumun sık olması ise boşanmaya neden olabiliyor.

Duygusal Kopukluk: Duygusal kopukluk eşlerin eskisi gibi birbirleriyle hiçbir şeyi paylaşmamaları, beraber vakit geçirmemeleri, kısacası “biz” olmaktan çıkarak sâdece birer birey olarak hareket etmeleri anlamına geliyor. Aldatmanın da bir numaralı belirtisi olan duygusal kopukluk, kaçınılmaz olarak boşanmanın en önemli göstergelerinden biri

Etkiyi kabul etmemek: Eşlerin birbirlerinden gelen etkilere açık olmaları ve birbirlerini dikkate almaları yerine diğerinin söylediği, düşündüğü şeyi reddetmeleri ya da önemsememeleri. Bu konudaki önemli bir araştırma bize erkeklerin kadınlara göre etkiyi çok daha az kabul ettiğini ve kabul etmemeyi sürdürdüğünde boşanma oranının %80 olduğunu gösteriyor.


***

Epeydir Beykent Üniversitesinde hocalık yapıyoruz. Eski asistanlarım, dostlarımız veya bizi kırmayan pek çok meslekdaşımız jürilere geliyorlar ve beş kuruş para almıyorlar.

Bu karşılık, aynı iyi niyeti bütün öğrencilerde maalesef göremiyoruz. “Psikoloji ne demek” dediğimde Panik Atağı geçiren, “depresyonun belirtileri nedir evladım” diye sorduğumuzda “ay işte, iç sıkıntısı filan” diyen öğrencilere, aslında çok önemli ve itibarlı bir unvanı veriyoruz: Klinik Psikologluk.

Meselâ, sırf sınav var diye, kaç senelik bir hastamın randevusunu erteledim bugün.

Bundan sonra Schneider Belirtilerini bilmeyen, en temel kavramlardan bihaber olanları geçirmeme kararı aldım.

Bu arada, bütün iç savaş gelişmelerini takip ediyorum ve içim daralıyor, uykularım kaçıyor ama hâlâ ümidim var. Atatürk ilke ve İnkılaplarından taviz vermeyen bir Hükumet ve sonrasında da hayırlısıyla güzel günler gelsin diliyorum.


Mozart'ın Ölüm İlâhisi; Borderline (Sınırda Kişilik Bozukluğu olan) bir Genç Kız bunu dinlerken kendinden geçip transa giriyordu.

Bakalım yarın ne olacak?

Herkese saygım ve sevgimle…

Mehmet Kerem Doksat 30 Eylül 2015 - Çarşamba

Etiketler: aldatma evlilik seks terapi
2080 kez okundu
0

Uzun süredir pek çok hastamın kişisel gelişimle ilgili kitaplar, broşürler veya benzeri dokümanlar okuduğunu farkındayım.

İnternette incelediğimde, bu işin resmî eğitiminin verildiği bir merci bulamadım ama maşallah, piyasada bunlardan geçilmemekte.

***

Ben de, bu Salı sabahı, bunlardan birkaç tanesinin özetlerini sizlerle paylaşayım ki, çok iyi gelişin, olgunlaşın; hattâ İnsanı Kâmil olun.

Bu sayede de kişiliğiniz çok gelişsin ve pirüpak bir hâl alıp, çok fevkalbeşer birer insan şeklinde istikbale emin adımlarla yürüyün…

***

NİL GÜN Hanımın yazdığı Mutluluk Kitabı’ndan Özet

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Mesut Yar’la bir canlı TV yayınında muhabbet etmiştik bu hanımla; ama bilmem kaç sene önce ve bende kaydı da mevcut değil.


 Severim Nil Gün Hanımı

Mutsuzluğunuz kadere, şanssızlığa ve talihsizliğe inandığınız ölçüdedir. Dünyada çok az sayıda mutlu insan var. Burada “siz” yerine “sen” demeyi seçtim. Beni okuyan ya da dinleyen şu anda sadece sensin. Çoğul konuşmak ya da mesafe koymak niye? İşte sen ve ben baş başayız.

Ben, belki de doğam icabı mutsuz insan olamadım. Zaman zaman mutsuzluklar yaşadım tabii herkes gibi. Yaşamın zorlu anlarında bile mutlu olmak zor zanaattır. Ama bunu bile başaran az sayıda insanla tanışmak mutluluğunu yandım. Onlardan çok öğrendim.

Yaşamımın büyük bölümünü “mutsuz değilim” kategorisinde geçirdim. Çoğu insan için bu, mutluluk sanılır. Ama mutsuz olmamakla mutlu olmak arasında dağlar kadar fark olduğunu sezgisel olarak kavramıştım genç yaşımda.

Dışarıdan bakıldığında çoğu insan insanın gıptayla bakacağı bir yaşama sahiptim. Rüyalar ülkesi Amerika’da yaşıyordum. İki güzel çocuğum, Cadillac Arabam, kürklerim, mücevherlerim, sağlığım vardı. Ama tüm bunlara rağmen sadece mutsuz değildim.

Kendimi bildim bileli okumaya meraklıyımdır. Beni kitap dolu bir odaya kapa, dünyanın en mutlu insanı olurum…

Eser böyle sürüyor… 28. BASKI, Kuraldışı Yayıncılık. 2002 İstanbul.

Yani belli bu hanımefendi pek zengin!

***

Sezer Zeren’in kitabından:

YAŞAMA SANATI

Kendine Gel!!

Hayat Kendine gelmen, BEKLEMEZ

İçindekilere bir bakalım:

Önsöz

Bilme ve Öğrenme

Sevgi

Aşk

Sahiplenmek Adına

Hoşgörü

Aydınlanma ve Uyanış

Tekâmül ve Manevi Hayat

İnanmak

Beyin Dalgaları

Frekans ve Rezonans Alanı

Ego (nefis)

Farkındalık Nedir?

Dünya Üzerinde Cennetimizi inşaa etmek

Ruh-Zihin-Beden (Sağlık)

Şuur

Zihin Bilinç Bilinçaltı İnanmak Kader

Bilinçaltı Programları (Kayıtları) ve Bilinç Türleri

Çocuk Eğitiminde Bilinçaltı

Düşünce Enerjisi

Hakikat

Dindarlık ve Allah

Namaz ve Dua

Zikir

Nefes

Beslenme

Kundalini

Seçilmiş Beyin Frekansları Sonuçları

Onur Kitap, 2014, İstanbul. Yasemin Polat – Nefes Eğitmeni ve Yaşam Koçu

Merak ettim bu Kundalini neymiş diye:

http://www.elmaelma.com/sems-uzuneser/gizemli-kundalini-enerjisi/1072/yazi adresinde şunlar var:

Kundalini, hakkında çok konuşulan ama az bilinen bir fenomendir. Özellikle new age akımları yayıldıkça kundaliniye olan merak da artıyor ama bu gizemli enerji hakkında gerçek...

Parmak

Kundalini, hakkında çok konuşulan ama az bilinen bir fenomendir. Özellikle new age akımları yayıldıkça kundaliniye olan merak da artıyor ama bu gizemli enerji hakkında gerçekleri bilen kişi sayısı pek azdır. Öyle olmasaydı her kafadan başka bir ses çıkmazdı.

***

Kundalini nedir, ne işe yarar, herkeste var mı, dedikleri kadar önemli mi? Bu ve benzer soruların cevabını bu konuda gerçek bir uzman olan Büyük Üstad Akif Manaf’ınYoga: Kundalini- Gizemli Evrim Enerjisi” isimli kitabında bulabilirsiniz. Biz de bu kitap ışığında bu gizemli enerjiyi inceleyeceğiz.


Bu Üstat Nişantaşı'na Üst Komşumuzdu. Şimdi Serbest!

Nöropsikiyatr ve Seksolog Meslekdaşım Dr. Haydar Dümen Yoga ve Aküpunktür hakkında yeterince bilgili değil.

Kendisinin tedavi yöntemlerinden biri şöyle: Vajinismusta (Penis Girmesi Fobisi) kadınlara sakinleştirici ilaçlar veriyor ve kaynar su buharının üzerinde bir süre oturtuyor. Birtakım ağrı kesiciler de verince, içeri penis rahatça giriyor.

***

Kundalini öncelikli olarak herkeste var olan potansiyel bir enerjidir. Varoluşta her şey ikilik prensibine dayanır. Her şey statik ve dinamik unsurlar üzerine kurulmuştur. Yani daima hareket eden bir enerji ve onu destekleyen statik bir temel vardır.

İnsan vücudunda da hareket halinde olan dinamik enerjiler vardır. Bu dinamik enerjiler sayesinde insan bedeni aktif halde kalabilir, yaşam devam eder. Zihin ve duygular da bu dinamik enerjiler sayesinde sürekli hareket eden dalgalar şeklindedir. İnsan yapısında bu hareket halindeki dinamik enerjilerin statik bir de temeli olmalıdır.

Bu statik temel bedende pasif halde duran kundalini enerjisidir. Bu statik temel olmasaydı dinamik enerjilerde olmazdı. Çünkü dinamik ve statik varoluştaki enerjilerin iki yönüdür ve daima birbirini destekler. Kundalini enerjisi kök çakrada statik halde bulunur. Her insan bu potansiyel enerji ile doğar.

Normal şartlarda kundalini daima pasiftir, uykudadır. Kundalini her insanda aynı miktardadır, insandan insana özellikleri değişmez. Yani insan bilinci hangi düzeyde olursa olsun kundalini herkeste eşittir. Peki, kundalini neden bu kadar önemlidir?

Spiritüel tekâmül yolunda olan insanlar için kundalini önemlidir. Yoksa tekâmülle ilgilenmeyen insanlar kundaliniyi bilmez bile, zaten bilmeleri de gerekmiyor. Kundalini insan potansiyellerinin zirveye çıkmasını sağlayan ince bir enerji türüdür. Ancak bu potansiyelleri kullanmak isteyen insanlar kundalini ile ilgilenir.

Kundaliniyi yükseltmek ne demektir? İnsan omurgasında kuyruk sokumundan başlayıp omurganın içinden geçerek kafanın tepesine kadar yükselen boru şeklinde enerjisel bir kanal vardır. Bu kanala suşumna kanalı denir. Omurganın alt ucundan kafanın tepesine kadar bedende dümdüz boş bir tüp olduğunu düşünebilirsiniz.

Kundalini bu kanalın alt ucunda yer alan kök çakrada bulunur. Kundalini yükseldiği zaman işte bu kanaldan yukarı doğru hareket eder ve başın tepesinden dışarı çıkıp en üst çakra olan tepe çakraya kadar yükselir ve oradan da dışarı çıkar. Kundalinin yükseltilmesi spiritüel tekâmül için neden önemlidir?

Bedendeki tüm çakra merkezleri bedenin içinden geçen o dümdüz suşumna kanalı içinde yer alır. Kundalini yükselirken bütün o çakra merkezlerinden geçer ve çakralarda kalmış tüm blokaj tortularını temizler ve çakraların faaliyetlerini en üst düzeye çıkarır.

Böylece çakralarda kalmış en son tıkanmaları da kundalini enerjisi giderir ve insanın en üst bilinç düzeyine çıkmasını sağlar. Kundalini nasıl yükseltilir? İşte zaten bu konu en çok karmaşa yaşanan konudur. Kundalini enerjisi öyle durup dururken yükselmez. Ya da birden bire yükselmez.

Kundaliniyi yükseltmek için kişinin çok çalışması gerekir. Dediğimiz gibi, kundalini suşumna kanalının en alt ucunda yer alan kök çakrada bulunur ve bu kanaldan yukarı doğru yükselir. Kundalinin bu kanaldan yükselebilmesi için bu kanalın açık olması gerekir.

Yani önce çakra merkezleri temizlenmeli. Çakraların kökleri bu kanal içinde yer alıyor ve çakralar genelde tıkalıdır. Kişi öyle etkili teknikler uygulamalı ki önce çakralardaki bu tıkanmalar giderilsin ve kanal açılsın. Yoksa kundalini uyansa bile eğer yükseleceği yol tıkalı ise yükselemez.

Kundalini her çakra merkezinden geçerek yükselir, bu yüzden kökten tepeye kadar kişinin çakraları açık olmalıdır. Kundalini çok ince düzeyde kalmış blokajları giderir. Daha kaba düzeydeki blokajların önceden arındırılmış ve kundalinin yolunun açılmış olması gerekir.

Bunun için de etkili teknikler uygulanmalıdır. Orijinal Yoga Sistemi’nde kundalinin yükseltilmesi için birçok teknik verilmiştir. Spiritüel tekâmülde kundaliniyi uyandırmak, yükseltmek bir amaç değildir, bir araçtır. Kişinin en üstün potansiyellerini harekete geçirmek ve üstün bilinçlilik düzeyine varmak için bir araç.

Kundalini uyandığı ve yükseldiği zaman bedenin faaliyetleri durur. Çünkü statik haldeki kundalini yükselirken dinamik hale geçer, bu durumda bedendeki dinamik enerjilerinde statik hale geçmesi gerekir. Bu yüzden kundalini yükseldiğinde beden, zihin, duyular tamamen hareketsizdir. Kişi donmuş gibidir. Hareket yoktur.

Kişinin tekrar hareket edebilmesi için yükselmiş kundalinin tekrar kök çakraya inmesi ve statik hale gelmesi gerekiyor ki, böylece bedeni hareket ettiren enerjiler statik halden tekrar dinamik hale geçsinler ve hareket başlasın. O yüzden kundalini bir kere yükseltilince sonra tekrar yaşamın devam etmesi için indirilir. Yani öyle kundalini sürekli yükselmiş olarak insan yaşamını sürdüremez.

Anlaşılacağı gibi kundalinin yükselmesi öyle birkaç ayda ya da birkaç yılda pek olası değildir. Çünkü kundalinin yükseltilebilmesi için insanın önce çakralarındaki blokajları temizlemesi gerekiyor. Yaşamlar boyu biriken karmalar sonucunda tıkanan çakraların arındırılması da öyle kolay bir şey değil, kişinin bu konuda doğru tekniklerle ve gerçek bir Üstadla çalışması çok önemlidir.

Kundalini yükseldiği çakranın potansiyellerini en üst düzeye çıkarır. Kişi hasbelkader kundaliniyi yükseltmiş olsa bile eğer çakra sistemi buna hazır değilse çakralar yüklenen çok miktardaki enerji yüzünden aşırı aktif hale gelecektir. Bu da tüm çakra sisteminin dengesini bozacaktır. Bu durum kişiye geri dönüşü olmayan zararlar verebilir.

Kundalini gerçek bir Üstattan öğrenilmesi gereken ve kişiyi spiritüel tekâmülün zirvesine çıkarabilecek çok önemli bir enerjidir. Maalesef günümüzde birçok kişi kundaliniyi çok kısa sürede uyandırabileceğini iddia ediyor. Eğer gerçekleri size öğreten bir Üstadınız varsa bu iddiaların ne kadar komik olduğunu anlamanız için büyük bir dahi olmanıza gerek yok.

Şems Uzuneser- Yoga Academy Eğitmeni

Uzatmayayım, kitabı isteyen alıp okur ama ucu Taoist Sekse kadar uzanan bir akımmış bu.

Neden hem bilinç, hem de şuur denmiş belli değil. Daha önemlisi, Nil Gün Hanımın Kaliforniya Hipnoterapi Enstitüsü’nden, NLP ve Kinesiyolojiden eğiti olduğu yazılı. Bu sonuncusu da Çin Tıbbından alına bir teknikmiş er Kristal Çiçekle tedavi yapılırmış.

***

KENDİN OLMAK

İpler Kimin Elinde

Wayne W. Dyer yazmış. Kuraldışı Yayınları, İstanbul 2013

Artık koyun olman asla gerekmez. Asla! Diye başlıyor.

Çok daha bilimsel lâflar var ama sonunda bunun da Kaynakça yok!

***

Eğer ben böyle bir kitap yazarsam -ki yapacağım, bilimsel kaynaklardan istifade ederek ama olanca sade ve anlaşılır bir lisanla kaleme alacağım.

Yazacağım kitapta tamamen bilimsel referansla ve etkililiği, geçerliliği ispatlanmış yöntemler yer alacak. Hipnoz, meditasyon, akupressür, düzenli beslenme ve spor gibi… Şakralar (Çakralar) ve benzeri öğretilere de kısaca yer vereceğim çünkü bunlar kesinlikle varlığı ispatlanabilmiş olguar değil…Her biri için de uzman görüşüne müracaat edip, açık ve net olarak yazacağım.

Namaz, dua, zikir gibi uygulamaları dozunda ve bir din âlimine danışarak koyacağım. Yazacağım her şeyin de hesabını verecek bir KAYNAKÇA ekleyeceğim.

***

Ortada kaos var, iç harbe gidiliyor ve İncirlik’te uçaklar bir yerleri vuruyor.

Şehitler artıyor, Çin’den kaynaklanıp her yere yayılan büyük bir iktisadî kriz söz konusu.

Bunlara da zaman zaman değineceğim.

Benim tek sütünüm burası, herhangi bir gazetede veya dergide yazmıyorum ki şimdilik!

***

Hâlâ anlayamadığım bir şey de, Ay isimli uydumuzda neden bir yerleşke dahi inşa edememişken, bu çılgın Amerikalılar Mars’a girmek istiyor?

Hattâ, Ay’da gerçekten yüründü mü yoksa bir Hollywood efsanesi midir?


Bir Dayatılmış Delilik mi?

Siz hiç Kundalini veya Şuşumna gördünüz mü?

Herkese Saygım ve Sevgimle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 22 Eylül 2015 Salı

1712 kez okundu
0

İnsan hedefe yaklaştıkça daha fazla çabalar. İsteyerek hem de. Daha önce üzerinde ne kadar çalışırsa çalışsın, enerji rezervleri ne kadar kullanılırsa kullansın, fark etmez. Son metrelere girilince kimse işi yarım bırakmaz. Pes etmek mi? Asla! Bu noktada herkes her şeyini bir kez daha ortaya koyar. Hem de sonuna dek. Tıpkı sekste olduğu gibi...

Acı gerçek ise şu: Biz insanlar böyleyiz. Saç diplerimize dek yönlendirilebilir, çeşitli biçimlerde uzaktan kumanda edilebiliriz yahut çoktan otomatik pilota geçmiş durumda olabiliriz. Örneğin bir arkadaşımızı esnerken görür görmez hemen biz de esneriz (MKD: evrimsel açıdan Sosyal Sinyalleşme: Korkacak bir şey yok”).

***

Zor bir karar verdiğimize veya gaipten şeyler duyduğumuzu düşündüğümüzde elimizi, yüzümüzü yıkarız.

Arthur Schopenhauer’ın dediği gibi, “insan yapmak istediklerinde her zaman hürdür ancak ne istediğini seçmekte öyle değildir”.

Harvard Business School Dekanı Nitin Nohria da yıllardır insanı harekete geçiren dürtülerle ilgili araştırmalar yapıyor ve insan davranışlarını dört temel ihtiyacın yönettiğini varsayıyor:

-Bir şeye sahip olma ihtiyacı,

-Bağlanma ihtiyacı,

-Kazandıklarını koruma ihtiyacı

-Dünyayı anlama ihtiyacı.

Özellikle sonuncu ihtiyaç, gittikçe daha karmaşıklaşıp çılgın bir hal alan dünyada bizim için oldukça zorlaşıyor. Peki, hiçbir anlamı olmayan ve çoğunlukla bizi çaresiz ve umutsuz bırakan durumları ne sıklıkta yaşıyoruz?

***

Ya bizi şüpheye sevk eden durumları? Bizi, hemcinslerimizi, yâni kısacası tüm evreni etkileyen durumlardan söz ediyoruz.

Size bu kitapta özellikle Nohria’nın dile getirdiği ihtiyaçlardan dördüncüsünün üzerinde fazlasıyla duracağımıza dair söz veriyoruz.

EVDEN İŞE, İŞTEN EVE AMNEZİSİ (HAFIZA KAYBI)

Evden işe, isten eve gitmek insanı neden hasta ediyor?

Yaşadığımız hayattan zevk almıyorsak bunun pek çok nedeni vardır. Trafik sıkışıklığı bunlardan biridir mesela. Bu, sayısız insanı neredeyse her gün etkiler -evden işe, işten eve giderken. Almanya’da, 2008 yılında evden işe, işten eve gidenlerin tamı tamına %60’ı araba kullanmış, sadece %13’ü otobüse veya trene binmiş.

Çalışanlarının yaklaşık %44’ünün hayallerindeki iş için günlük bir saatin üzerinde, %12’sinin yine iki saatin üzerinde yolculuğu göze aldığı Stepstone’un 2009'da yaptığı bir ankette ortaya çıktı.

Amerikalılar işe gitmek için ortalama 51 dakika harcıyor, Japonlar’da bu süre 90 dakika. Ve bu oran Bangkok’ta doruğa ulaşıyor: Onlar bu iki mesafe arasında, tıka basa dolu caddelerde iki saatte ağır ağır ilerliyorlar.

Sadede gelelim, evden işe, işten eve gitmek hasta ediyor. Ama egzoz gazı yüzünden değil. Sussex Üniversite’sinden İngiliz Stres Araştırmacısı David Lewis 5 yıl boyunca 800 araba sürücüsünün kan basıncı ve kalb atışlarını kaydetti. Daha sonra bu kişilerin değerlerini polisler ve jet pilotlarınınkiyle karşılaştırdı.

Lewisinsanların evden işe, işten eve giderken yaşadıkları stresin düzeyinin savaş pilotlarınınkiyle eşit olduğunu fark etti. Ayrıca deneklerin çoğu yaşadıkları gerginlik nedeniyle her gün gittikleri yolun büyük bir bölümünü artık hatırlayamıyorlardı.

Lewis bu fenomeni “Evden işe, işten eve Amnezisi” olarak adlandırdı.

Tek başına bir saatini yolda geçiren biri, bunu yapmayan biriyle aynı oranda mutlu olmak için %40 daha fazla para kazanmak zorunda”.

***

Bu nedenle Frey ve Stutzer evden ise, isten eve gitmeyi sigara içmekle eşdeğer görüyor: İkisi de mantıksız, sağlıksız ve pahalı -yine de kısıtlanmış ve frenlenmiş insanlardan oluşan orduyu bundan alıkoymak imkansız…

TATİL ETKİSİ

Uzun molalar insanı neden aptallaştırır?

Tatilin ve uzun süre izin yapmanın insanı aptallaştırdığı gerçekten doğru... Öğretmenler bu durumu çok iyi biliyor: Tatilden dönen öğrencilerinde gözlemledikleri öğrenme kaybından söz ederler.

Başarılı Hafıza Bilimci Siegfried Lahrl kısa bir süre önce bir yetişkinin zekâ katsayısının, üç haftalık bir hareketsizlikten sonra 20 puan düştüğünü ortaya koydu. Ortalama öğrenci IQ’su ve sıradan halkın ortalama IQ’su arasındaki farktan çok daha büyük bir kayıp bu.

Zekânız üç günlük alışılmış zihinsel meşguliyetten sonra tekrar eski düzeyine ulaşıyor. Ama bu aynı zamanda şu demek: Deniz kıyısında yaptığı iki haftalık tembellikten sonra ofisine dönen biri sadece bedensel olarak değil, zihinsel olarak da iklime alışmak zorunda.

Temel ilke şu: Günlük yaşamın telaşından sıyrılmak ne kadar uzun sürüyorsa, zekâyı yeniden harekete geçirmek de bir o kadar uzun sürüyor. Bu yüzden ara vermeden bu kitabı (özeti) ara vermeden okumaya devam edelim lütfen!

***

ESNEME ETKİSİ

İnsan hayatı boyunca yaklaşık çeyrek milyon kez esnese de, bu refleks bilimsel olarak sanki hiç araştırılmamış gibidir.

Artık bir insanın günde ortalama sekiz kez esnediği, her birinin beş ilâ on saniye sürdüğü biliniyor.

Erkekler ve kadınlar hemen hemen aynı sıklıkta esniyor. Özellikle sabahları daha sık esnediğimiz rahatlıkla gözlemlenebilir.

Yine monoton geçen çalışmalarda veya sıkıcı metinler okurken de (yoksa şu anda esniyor musunuz?).

Bazı insanlar stresi azaltmak için esniyor. Örneğin olimpiyatlarda yarışan atletler başlama işareti verilmeden önce bunu yapıyorlar (displasman aktivitesi: köşeye sıkışan kedinin yalanması gibi; tabii ki kandaki Oksijen de artıyor).

Tartışmasız olan bir noktaysa esnemenin yalnızca insana özgü olmadığıdır. Birçok hayvan bizim gibi esniyor. En yakın akrabamız olan maymun bizim kadar sık esniyor.Yine atlar, köpekler, kediler, sincaplar, kuşlar, timsahlar, yılanlar hatta balıklar da esniyor. Örneğin Palyaço Balığı, bölgesine izinsiz girildiğinde arka arkaya esneyerek yerini koruyor. Palyaço balığının ağzının kokup kokmadığı bilinmiyor ama korkutucu göründüğü kesin.

İlginç olan başka bir örnekse, köpeklerin kendi aralarında karşılıklı esnemelerine karşın sahiplerinin esnemelerinden etkilenmeleri. Onlar esnediğinde köpeklerin %70’i çoğunlukla bunu tekrarlıyor.

BARNUM ETKİSİ

Yıldız falları ve diğer şarlatanlıklar nasıl işe yarıyor?

Biz insanlar genel ifadeleri kendimizle ilişkilendirmeye meyilliyiz. Âdeta karakter özelliklerinden oluşan bir saman yığınında kendi iğnemizi arar gibiyiz. Bu prensibi günlük hayatta sürekli gözlemlemek mümkündür. Her gün gazete ve dergilerde yayınlanan yıldız fallarını bir düşünün.

İçlerinde neler yok ki?

“Maddî açıdan son zamanlarda bazı küçük tersliklere göğüs germeniz gerekebilir, korkmayın! Çok yakında bu durum düzelecek. İkili ilişkilerde uyumlu saatler sizi bekliyor; aşk yıldızı olması gereken yerde. İş hayatınızda gerçek gücünüzü biraz daha ortaya koymaya bakın ve hedeflerinizden kolayca vazgeçmeyin, bu sorun yaratabilir. Gelecek günlerde sağlığınıza biraz daha özen göstermelisiniz, güce ihtiyacınız olacak. Sağlıksız beslenme, fazla dinlenme ve mümkünse daha fazla uyku gelecekte zinde olmanız için çok önemli”.

Zamanında Dostum Psikolog Acar Baltaş ve ekibi hiç alâkasız fal yorumlarını birbirleriyle karıştırıp, deneklere sunduklarında, hemen hepsi de "aynen beni anlatıyor" cevabını vermişlerdi. Çünkü herkesi memnun edecek, yuvarlak şeyler yazılır fal köşelerinde...

Eee? Bu falın başaklar, aslanlar, boğalar veya kovalar için geçerli olup olmadığını hemen söyleyebilir misiniz?

Veya tesadüfen içinde bulunduğunuz duruma da uyuyor mu? Bu kadar tesadüf olamaz. Bu daha çok, insanların kolay kanabilirliğine ve kendine uygun bir şeyler öğrenme arzusuna yönelik Barnum Etkisi’nin kurnazca bir oyunu. Bu tür basmakalıp şeyler sunulduğunda, siz en iyisi her seferinde kuşkucu davranın ve öylece ikna olmanın çekiciliğine karşı koyun. Tıpkı tezgâhtar kızın size söylediği gibi: “Bu size gerçekten çok yakıştı”!

***

KATARSİS ETKİSİ

Neden ağlıyoruz?

İnsanların ağlama nedenleri bir soğan misali çok katmanlı. Kimi bir yakınını veya dostunu kaybettiği için ağlar, bazısı biten bir ilişki için hıçkırır, yine bir başkası üzücü bir film izlediği için iki gözü iki çeşme ağlar yahut o sırada bir soğanı birkaç kat hafiflettiği için.

Ve elbette müzik de bizi ağlatır. 18. Yüzyılın İtalyan Şairi Filippo Pananti, “bir gözyaşı ruhun dili ve duyguların sesidir” diye fısıldamıştı.

Bilim adamları neredeyse bu kadar uzun bir süredir insanların neden ağladığını bulmaya çalışıyor. Şu ana dek en çok kabul gören teori şu: Ruhumuzun safralarından kurtarmak için ağlıyoruz. Veya da içimizde kaynayan çeşitli duygulardan kurtulmak için.

Yine de psikologlar en azından üzüntü, öfke, endişe veya korkuya karsı adamakıllı ağlanması gerektiğini önerirken, hâlâ Katarsis Etkisi’nden söz ediyorlar. Çünkü bu ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da insana iyi geliyormuş.

Ama bu ne yazık ki tam olarak doğru değil. Gerçi ağlarken güçlü duygulara ifade kazandırdığımız ve onları bir şekilde kanalize ettiğimiz doğru. Ancak yaşadığımız duygu patlaması sırasında etrafımızda ne kadar insan varsa Katarsis Etkisi o kadar azalıyor.

***

Gözyaşları aslında yalan söylemez –ama bunu büyük bir kalabalığın önünde yapan, üzüntüsünün stratejik bir zırlama olarak görülmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Bir koruyuculuk dürtüsü uyandırmak adına olabilir mesela.

O hâlde ağlarken sadece bir tek omuza yaslanmak daha iyidir. Hattâ o zaman gözyaşları insanî ilişkileri de güçlendirebilir.

***

İYİ HİSSET-İYİ DAVRAN FENOMENİ

Keyifli olduğumuzda neden yardıma hazır oluyoruz?

İyi bir şeyler yapan kişi kendini iyi hisseder, taşınırken bir dostuna yardım eden kişi bunu çok iyi bilir. Veya kız arkadaşı aldığı alkolü yeniden dışarı çıkarırken onun saçlarını tutan birisi. Tanrı böyle durumlarda bu merhametli kişilere gülümseyerek bakar ve bunun sonucu hayat insana daha yüce ve soylu görünür. Bunun nedeni içten gelen iyilik halini ödüllendirmek adına evrim tarafından düşünülmüş birkaç biyokimyasal süreçtir.

Düzenli olarak başkalarına yardım eden kişiler topluluktaki diğer üyelere oranla önemli ölçüde sağlıklı ve mutludur.

Yardımseverliğin ve bedensel ve ruhsal sağlığın nedensel ilişkisi aslında karşılıklı olarak da birbirine etki ediyor. Psikologlar şevkli ve motive olmuş kişilerin iyilik etmeye normal veya huysuz olanlardan daha fazla meyilli olmalarını böyle açıklıyor.

***

Bu durum bilimsel olarak “İyi Hisset-İyi Davran” fenomeni olarak biliniyor.

Psikolog David Myers, “yaptığımız çeşitli araştırmalarda, mutlu insanların daha yardımsever (MKD: Diğerkâmlık, altruizm) olduğunu gördük. İnsan hayatıyla ne kadar barışıksa, o kadar fazla empati duyuyor ve çevresine karşı daha paylaşımcı oluyor” diyor.

PRATFALL ETKİSİ

Küçük hatalar insanı neden çekici kılar?

Kusursuz insanı kimse sevmez. Hata yapmamak olsa olsa Tanrı’ya mahsustur. Oysa bu insanlara olağanüstü gelir. Ancak, kelime anlamında…

Elbette, becerikli ve zeki (veya en azından bir süre öyle görünen) biri göze çekici görünür. Ancak kusursuzluğu fazlasıyla sergi1eyen biri sâdece aşağılık duygusu, kıskançlık ve fesat ağları örer.

Bilim adamları kusursuz insanların başkalarına her zaman bembeyaz olan yeleklerinde ancak birkaç leke oluştuğu zaman sempatik göründüğünü henüz 1966 yılında ortaya koymuştur. Mükemmellik basitçe kusursuz olmaktan tamamen farklı bir durumdur.

“Utanç Verici Durumların Ötesinden Gelmek” adlı kitabın yazarı Matthias Nöllke bu konudaki sorularımız hakkında cevap yerine bize şu tepkileri tavsiye etti:

Susmak: Karşınızdaki onu incittiğiniz için öfkeden kudursa bile o anda bir şey söylemeyin. Her türlü savunma sadece durumun nâhoşluğunu daha da arttırır. Kontrolünüzü geri kazanmayı tercih edin.

Özür dilemek: Yerin yarılması ve büyük bir deliğin açılması ancak rüyalarımızda olur. Bu yüzden yaptığınız hatanın üzücü olduğunu kabul edip onun için özür dileyin. Arna bunu yaparken lafı fazla döndürüp dolandırmayın.

Hatayı telafi etmek: Arabanızı park ederken başka bir arabayı mı çizdiniz? Trende kahveyi karşınızda oturan kişinin pantolonuna mı döktünüz? O zaman özür diledikten sonra verdiğiniz zararı sigorta yoluyla ödemeyi veya kuru temizleme ücretini üstlenmeyi teklif edin.

***

MICHELANGELO ETKİSİ

Partnerler neden birbirlerine iyi etki eder?

Kendinizi seviyor musunuz? Yani, olduğunuz gibi? Çoğumuz - narsisistler dışında- bu soruya göğsümüzü gererek olumlu bir cevap vermekte zorlanırız.

Kimimiz daha zayıf olmak, bir başkası adaleli bir bedene sahip olmak ister. Kimi bir eşi olmadığı için mutsuzdur, bir başkası ise o eşe sahip olduğu için.

Hiç kimsenin yaşamı mükemmel değildir.

Hepimizin ulaşamadığı hedef1eri, istekleri, hayalleri vardır.

Yahut en azından kendimizi en iyi hangi yönde geliştireceğimize dair kaba bir tahmini…

Yazar Ödön von Horvath’ın deyişiyle “aslında tamamen farklıyım. Sadece bunu çok seyrek fark ediyorum”.

Bu noktada bir partnerin desteği ve vereceği ilham yardımcı olabilir. Örneğin, Amerikalı Psikolog Stephen Drigotas sevgilileri sanatçılara benzetmeyi seviyor.

Partnerlerin birbirlerine heykeltıraş gibi etki ettiğinden emin. Hayat arkadaşlarını sabırla ve ince bir çalışmayla ideallerindeki tabloya uygun sekle sokuyorlar.

Üstelik diğerinin bu konuda çaba gösterip göstermemesinden bağımsız olarak…

Drigotas, bu fenomene ünlü İtalyan heykeltıraşa dayanarak Michelangelo Etkisi adını verdi.

Michelangelo kendi döneminde heykeltıraşlığı, bir taş bloğun içinde uyuklayan ve gün ışığına çıkmayı bekleyen bir ideal figürü sanatçının o taş bloktan kurtarma süreci olarak tanımlamıştı. Dritogas’a inanılacak olursa, bu mecaz insana da uyarlanabilir. Herkesin aklında kendisiyle ilgili değiştirmek istediği bir şey vardır: Elde etmek istediği bir yetenek veya sahip olmak istediği bir özellik. Şüphesiz bu ideale yaklaşmaya yalnız başına da çabalayabilirsiniz.

Veya da iyi dostlarınızın yardımıyla...

Belki meslekdaşlar da bu konuda oldukça işe yarayabilir. Ama içlerinde Amerikan Northwester Üniversitesi’nden Eli Finkel’in de bulunduğu psikologların ortaya çıkardığı detay şöyle: Kişisel değişime yaklaşma konusunda en iyi yardımı açık arayla eşlerimiz yapıyor.

Şu da unutulmamalı: Önemli olan partnerimizi kendi ideal tablomuza dönüştürmek değil! Daha çok, karşımızdakinin içinde kalmış en iyiyi dışarı çıkarabilmek.

WESTERMARCK ETKİSİ

Neden eski dosttan sevgili olmaz?

Fransız Filozof Jean-Paul Sartre çok önceden önemli bir detayı biliyordu: “Anılar içinden kovulmayacağınız tek cennettir”.

Bizler de buna uygun olarak eski, iyi zamanları fazlasıyla göklere çıkarırız, büyük annemizin lezzetli yemeklerini, geçirdiğimiz güzel yaz tatilini veya da ilk sahip olduğumuz arabamızda hissettiğimiz büyük özgürlüğü hatırlarız (Hafızada seçicilik: Adaptasyon için kötü şeyler filtre edilir, hoş olanlar akılda kalır).

Ne kadar güzeldiler! Ama tüm bunlar ilk aşkımızın kaybolmayan anılarıyla karşılaştırıldığında bir hiçtir.

1921’de “The History of Human Marriage” adlı bir kitap yayımlandı, Westermarck, bu eserinde, dünya çapındaki evlilik benzeri ilişkileri araştırmış olan diğer meslekdaşlarının yüzlerce bilgisini bir araya toplamıştı.

***

Yani örneğin bazı kültürler tek eşliliğe meyilliyken, neden bazıları çok eşliliği benimsiyordu? Nitekim buralarda bu hâlâ var. Batı'da metreslik veya jigololuk olarak sürmekte...

Ancak kitabın devrim niteliğindeki bilgisi başkaydı: “Çocukluklarından beri birlikte olan kişilerin birbirlerine olan ilgileri şaşırtıcı biçimde erotiklikten yoksun” diye yazmıştı Westermarck.

Sebebi şuydu: Birbirlerini akraba gibi görüyorlardı ve bu yüzden ilerleyen zamanlarda cinsel istekleri engelleniyordu.

***

COOLIDGE ETKİSİ

Erkekler neden aldatır?

Erkekler kısa bir zevk ânı için neden bunca şeyi tehlikeye atar?

Buna cevap verebilmek için zamanda 90 yıl geriye gitmemiz gerek-yani 1920’li yıllara…

Dönemin ABD Başkanı Calvin Coolidge bir tavuk çiftliğini ziyaret ettiğinde, sıcak ama pek de kızdırmayan bir yaz günüydü.

Başkanın karısı çiftçiye bu kadar az horozla nasıl fazla yumurta üretildiğini merakla sordu.

Halk diliyle konuşan çiftçi bunun üzerine horozların günde düzinelerce kez “iş” yapmaları gerektiğini açıklayınca başkanın hazır cevap karısı hemen karşılık verdi: “Bunu kocama da söyleyin”.

Ama bu gereksizdi, çünkü Başkan eşinin sivri imâsını anlamış ve karşı atağa geçmişti.

Çiftçiye sordu: “Bir horoz her seferinde aynı tavukla mı birlikte oluyor”?

Çiftçi, “hayır”, dedi, “her horoz birçok tavukla çiftleşebiliyor”. Başkan bunun üzerine şöyle dedi: “Bunu karıma söylesenize”!

Bu hikâyecik çabucak ağızdan ağza yayıldı ve sonunda Coolidge Etkisi adını aldı. Verdiği mesaj şu: Erkeklerin cinsel isteği arada sırada eş değişikliği yaptıklarında yeniden körükleniyor. Veya başka türlü ifade edelim, zaman zaman yaşanan birkaç yatak hikâyesi bir erkeğin hormon seviyesini düzene sokuyor.

Şüphesiz bu, aldatma ve eşler arasında yaşanan ihanet adına kulağa oldukça ucuz bir savunma gibi gelebilir. Ama gerçek bu...

Coolidge Etkisi’nin ardında daha çok biyokimyasal bir açıklama gizli.

Bu teorinin savunucusuna göre aldatmanın nedeni öncelikle Dopamin hormonu. Ne zaman hoş bir deneyim yaşasak, beynin zevk merkezindeki hücreler bu kimyasalı salgılıyor. Dopamin bu nedenle mutluluk hormonu olarak da geçiyor. Etkisi çikolata yemekten, uyuşturucu kullanmaya dek genişliyor -veya- cinsel ilişkiye dek.

***

Vancouver, British Columbia Üniversite’sinden Psikolog Dennis Fiorino bu konuyu daha detaylı öğrenmek istedi ve bir dişiyle çiftleştirdiği erkek sıçanların Dopamin seviyesini ölçtü. Fiorino bütün erkeklerde aynı şeyi gözlemledi: Dişiyle bir süre birlikte olduktan sonra Dopamin değerleri düşüyordu. İsteklerini yitiriyorlardı ve ardından libidoları da düşüyordu.

Fiorino daha sonra kafese yeni bir dişi daha yolladı ve bakın neler oldu; yeni gelen dişi, yorgun fareleri tekrar canlandırmıştı - daha önce gevşemiş olan erkekler ansızın yine harekete geçmişlerdi.

Araştırmacılar şimdiye dek henüz Dopamin seviyesini yapay olarak frenleyebilmenin çaresini bulamadı. Viagra (sildenafil) zaten yardımcı olmuyor veya az işe yarıyor.

Uyarıcılar sadece cinsel tahrik durumunda etkili oluyor ama yorgunken değil.

Ama madem bir kez başladık, sizleri erkeklerin sadakatsizliğiyle ilgili son derece eğlenceli bir açıklamadan mahrum etmeyelim: Zekâ Katsayısı.

London School of Economics’ten İngiliz Evrim Psikologu Satoshi Kanazawa en azından böyle olduğuna inanıyor.

2010 Mart ayında yayınladığı bir araştırmasının sonucu söyle: Bir erkeğin IQ’su ne kadar yüksekse, eşine o kadar fazla sâdık oluyor.

Evrim psikolojisi bu sonucu şöyle açıklıyor: Akıllı erkekler sâdık çünkü yüksek zekâ genellikle cinsel sadakatin de içinde bulunduğu belli ideallere yöneltiyor.

Bu müthiş! Ah, bir de şu var: Bu arada Kanazawa kadınlarda tek eşlilik ve zekâ arasında bir bağ bulamadı.

ENDOWMENT ETKİSİ (Bahşetme)

Bize ait olan şeyin değerini hemen yükseltiriz.

Bir eşyaya sâhip olur olmaz değeri gözümüzde büyüyüverir. Onu satmaya kalktığımızda ansızın gözden çıkarmış olduğumuz rakamdan fazlasını talep ederiz. Böyle bakıldığında bile yeterince tuhaf bir durum. Ohio Üniversitesi bilim adamlarının ortaya koyduğu gibi, Endowment Etkisi’ni harekete geçirmek için gerçek bir sâhiplik durumu bile gerekli değil. Bir ürüne dokunmuş olmamız yeterli, böylece açgözlülüğümüz hemen artıveriyor.

Bunu açıklayan deneyde katılımcılara ucuz birer kahve kupası verildi. Bir grup kupa on saniye, diğer grup ise 30 saniye boyunca elinde tuttu. Daha sonra kupaları satın alabilecekleri söylendi.

Ortaya çıkan, hiç kimsenin beklemediği bir durumdu: Kupayı elinde daha fazla tutanlar daha fazla ödemek istiyordu. Bir sonraki alışveriş turunuzda planladığınızdan fazlasını harcamak istemiyorsanız, ellerinizi ceplerinizden çıkarmayım ve anne babanızın size çocukken verdiği öğüdü tutun: “Sakın hiçbir şeye dokunma!

BAŞ HARF ETKİSİ

Neden adımızın baş harfini içeren şeyleri tercih ederiz?

Dünya son derece karmaşık bir yer. Beyin araştırmacısı Ernst Poppel her gün yaklaşık 20.000 konuda karar verdiğimizi hesaplamıştı. Çok fazla. Bu sebeple de, insanların yardıma ihtiyacı vardır-muhtemel basit sorularda.

Örnek vermek gerekirse: Alışverişte, soğutucuların olduğu reyonda hangi yoğurdu, peyniri yahut salamı satın alacağını bilemeyen biri ilk harfi kendi ön adıyla örtüşen türde bir ürünü satın alır.

Bilim adamları bu fenomeni Baş Harf Etkisi olarak adlandırıyor.

***

ASİMİLASYON ETKİSİ

Markalar neden baştan çıkarıcıdır?

Madam Tussauds’da ünlülere ait balmumu heykelleri ziyaret edenlerin esere bakıp geçmek yerine sürekli yanlarında fotoğraf çektirmelerinin sebebi nedir?

Şirket patronları ofislerini neden Papa’nın son ziyaretine veya önemli politikacıların yemeklerinde çektirdikleri resimlerle süsler? Spor araba reklamları neden kaputları üzerinde poz veren yarı çıplak bir Amazon olmaksızın yapılmaz?

İlk etapta bu belki sadece zevk içindir, ikincisinde flört, üçüncüsünde ise bir klişedir-her üçü de genelde Uyarlama veya Yansıtma Etkisi denen Asimilasyon Etkisi’yle yapılan bir oyundur.

Bu keşfin kaynağı pazarlama!

Reklamcılar insanların bir eşyayla veya olumlu bir imaja sahip kişilerle birlikte sunulan ürünleri daha iyi bulduklarını saptadılar.

***

Örneğin alımlı bir sarışın bira içen erkeklerin üzerinde ezelden beri nabız yükseltme ve salya akıtma gibi bir etkisi var ki genellikle ilan asılan duvarlarda, tribünlerde veya Tekel bayilerinin yakınlarında karşımıza çıkmalarının sebebi budur.

Yine politikacılar da seçim zamanlarında dikkat çekici bir şekilde kültür, spor veya ekonomi alanında başarılı kişilerle fotoğraf çektirirler. Burada söz konusu olan imaj transferidir.

Başarılı bir ürünün ardından aynı adlı bir ikincisinin hemen piyasaya sürülmesine meslek jargonunda “co-branding” adı verilir. Tıpkı iPod, iPhone, iPad’dan oluşan Apple üçlemesi gibi.

Ardındaki düşünce şudur: Yüz binlerce kişiyi cezbeden şey onları ikinci veya üçüncü kez kasaya çekebilir. Sinikler (kötümser filozoflar) bu prensibi şu slogandan hatırlar: İneği düşüp bayılana dek sağmak gerekir.

Asimilasyon düşüncesi aslında bütün markaların ürünleri ardında gizlidir. Bir kez olumlu bir imajla yüklendiklerinde, etiketin altında sayısız başka reklam hilesi de satışa çıkar, çünkü müşteriler kalite, canlılık veya cazibe gibi belli özellikleri söz konusu marka adıyla özdeşleştirir.

NASIL DÜŞÜNÜYORUZ?

Beynimiz her biri bir başkasıyla 15.000’den fazla sinapsla bağlı olabilen, yaklaşık 100 milyar sinir hücresine sahiptir. Ama yine de asla şuurlu olarak aynı anda bir düşünceden fazlasını düşünemiyoruz

Aslında düşünmek ne anlama geliyor? Schisdikoff’un Philosophiches Wörterbuch’u (Felsefe Sözlüğü) bunu, “tasavvurların, anıların ve kavramların uygulanabilir davranış direktifleri kazanabilmeleri için bir bilgi oluşturduğu süreç” olarak açıklıyor.

İster bir lider, ister bir danışman yahut filozof olalım, fark etmez. Düşüncelerimiz nadiren objektif, çıkarımlarımız çoğunlukla mantıksız. Daha çok içgüdülere, yanılsamalara ve irrasyonel olana itaat ediyorlar.

Örneğin Kaliforniya Üniversitesinden Nöropsikolog Benjamin Libet, beynimizin şuurlu bir hareketten yarım saniye önce hazırlığa başladığını gösterdi. Başka bir deyişle, henüz bir şey üzerinde düşünmeye başlamadan, şuurdışımız bir ilk karara varıyor.

Bu arada Descartes’in ana motifinin “düşünüyorum, öyleyse varım” üzerinden 350 yıl geçti, dünya bazı açılardan hızlı yaşanan bir yer hâline geldi ve bugün sürekli aşırı zihin yüklenmesi tehdidi altındayız.

Ama varoluşçuluk hakkında belki de çok daha önemli olan bir soru şimdiye dek açıklığa kavuşmadı: Eğer varsam, o hâlde ne düşünüyorum (Heiddegger, Jan Gabriel Marcel, Kierkegaard vs.)?

İnsan beyni her saniye en fazla 7 kelime düşünebiliyor.

Sinir impulsları beynimize saatte 274 Km erişiyor.

Duyu organları her saniye beynimize 11 Milyon bilgi iletiyor.

FLYNN ETKİSİ

1980’lerde James Flynn’in genel nüfusun zekâ bölümünde gerçekleştiği senelik 3 puan civarındaki artış. Eğer bu varsayım doğruysa, bir asır öncesinin ortalama insanı bize göre daha geri zekâlı olacak; biz de 100 sene sonrakine göre ileri zekâlı olacağız. Bunun gerçekten IQ artışından mı olduğu, yoksa gerçekten böyle mi cereyan ettiği henüz bilinmiyor. Bu sebeple de zekâ testlerinde kullanılan örneklemlerde, hep yeni normların referans olarak alınması icap ediyor.

***

İnsan gittikçe daha mı zeki oluyor?

Yeni Zelanda, Otago Üniversitesinden Sosyal Bilimci James Flynn 1984’te ardında 18.000 kilometrelik uzun bir yol kat etmiş olan bir mektup aldı.

Mektup Utrecht’ten gönderilmişti (meşhur Parapsikoloji Deneyleri Merkezi).

Flynn’in Hollandalı meslekdaşları ona 18 yaşındaki iki farklı nesil üzerinde yaptıkları zekâ testlerinin sonuçlarını göndermişlerdi.

Testlerden biri seksenli, diğeri ise ellili yıllara aitti. Flynn verileri dikkatle inceleyince oldukça şaşırdı; Seksenli yılların sonuçları ellili yılanınkinden belirgin biçimde daha iyiydi.

Bu iyilik sadece biraz değil, çok daha fazlaydı. Flynn’in merakı uyanmıştı, artık daha fazla veri malzemesi istiyordu. 30 ülkenin verilerini bir araya toplamayı başarmıştı. Karşılaştırmaları her seferinde aynı sonucu veriyordu; toplam zekâ katsayıları her yıl 0.3 puan artırıyordu -her on yılın sonunda üç puanlık bir artış-.

Görüldüğü gibi, insanlık gittikçe zekileşiyordu. Böylece bu fenomenin adı Flynn Etkisi oldu. James Flynn bu küresel zekileşme sürecini öncelikle Endüstri İnkılâbının sonuçlarına bağlıyordu.

Geçen on yıllar boyunca insan daha iyi beslenmiş, daha iyi eğitim imkânlarına kavuşmuştu, yine tıp da ilerlemişti.

Biraz ileri gidilecek olursa, bu artışın nedeni zekâ testi deneklerinin gittikçe daha fazla araştırıp, testlere daha iyi hazırlanmalarına ve böylece kaçınılmaz olarak daha iyi sonuçlar almalarına da dayandırılabilir.

Ancak çok daha belirleyici olan, Flynn Etkisi’nin bir süredir tam tersi yönde işlediğiydi: Geçen zaman içinde daha aptallaşmaya başladık!

***

Oslo Üniversite’sinden Norveçli Psikolog J. Martin Sundet’in araştırmaları en azından bu yönde. Bilim adamı yakın bir zaman önce genç Norveçlilerin 1950 ve 2002 yılları arasındaki IQ değerlerini araştırdı ve şunu saptadı: Değerler doksanlı yıllara dek yükseliyor, sonra tekrar düşüyor. Thomas Teasdale ve David Owen liderliğindeki bir Amerikan-Danimarka araştırma ekibi de aynı sonucu buldu.

DOĞRULAMA EĞİLİMİ

Bir kez yerleşen fikirler neden nadiren değişir?

Objektif olmak aslında nedir? İnsan sadece yaradılışın baş tacı değil, ne yazık ki aynı zamanda kendi gerçekliğini yaratan sivri bir uç: “Dünyayı, vidi vidi, istediğim şekle sokarım!” diye şarkı söyler.

Havari Paulus, İncil’de bile bu konuda insanı uyarmıştı: “Çünkü insan hiç bir şey olmadığı hâlde, bir şey olduğuna inanırsa, kendini kandırıyor demektir”.

Psikologlar iki bin yıl sonra bu gerçeğe bir ad verdi: Doğrulama Eğilimi (Verification).

İngiliz Filozof F. Bacon bunu 1620 yılında şöyle ifade etmişti: “İnsan aklı bir kez bir fikir edindiğimde, bunu doğrulamak ve kendisine uydurmak için her şeyden yararlanır. Bunun karşısına daha sağlam deliller getirilse bile ilk varsayımın üzerindeki otoritesinin azalmaması adına bunu büyük ve zarar verici bir ön-yargıyla reddeder, lânetler veya kurnazlıklarla konu dışına çıkarır”.

***

Bu Kendini Onaylama bilgisi rahatsız edici olabilir ama önemlidir de. Kendimizi kendimizden korumalıyız, özellikle kendimizi sürekli kandırmaktan.

EFOR ETKİSİ

Övülmek, neden bazen zarar verebiliyor?

Methiye ruhu ferahlatır. Alkışın zevk veren lezzetini bir kez tatmış olanlar bunu bilir. Bu şimdi belki kulağa biraz dokunaklı gelebilir. Arna övgü tam da böyle hissettirir: Tatlı, çekici, beğeni dolu.

Amerikalı Psikoloji Profesörü Albert Bandura ayrıntılı araştırmaları sayesinde övülen kişilerin daha motive olduğu (güdülendiğini), daha yüksek hedefler belirlediği hattâ kısmen de olsa performanslarının daha da iyileştiği görüşünde. Kısacası, uygun övgü kalbi ısıtıyor ve taşlaşmış ruhu yumuşatıyor.

Bandura

Ancak bu aynı zamanda en büyük dezavantajdır. Çünkü fazla hoş olduğundan, övgü duymak bağımlılık yapabilir. O zaman övgü yıkıcı bir motivasyon uyuşturucusuna dönüşebilir. Bu da beynin Mezolimbiko-kortikal Ödüllenme Sistemi vasıtasıyla olur (bol Dopamin ve vücudun ürettiği Morfin benzeri maddelerle: Endorfinler, enkefalinler vs.”…

Hattâ bu husus yetişkinlerden daha çok çocuklar için geçerli. Anne babalar elbette çocuklarına gerekli ölçüde özgüven aşılamak istiyor. Bu sebeple onları var güçleriyle övüyorlar.

ÖĞRENME ETKİSİ

Sınava az bir zaman kala ders çalışmak neden daha verimlidir?

Fazla ders çalışmak işe yarıyordu ama sadece sınavdan kısa süre önce... Bilgiyi gerçekten özümsemek isteyen, ek çabaları kendine saklayabilirdi. Ancak bilgiye susamış olan Rohrer ve Pashler bununla tatmin olmamıştı.

Şimdi bilmek istedikleri şuydu: Öğrenme süreçleri arasındaki molalar etkili oluyor muydu, oluyorsa bu nasıl gerçekleşiyordu? Çok geçmeden bunun cevabını da buldular.

Tahmin ettikleri gibi molaların da etkisi vardı.

İkili deneyi tekrarladı ve bu kez beş dakika aralıklarla ders çalışan öğrencileri iki hafta boyunca inceledi. Testlerde en başarılı olanlar, öğrenme süreleri arasında bir gün tatil yapanlardı, hem de testler tatilden on gün sonra yapılsa bile.

Bu öğrenme etkisi kısaca şöyle özetlenebilir: Karmaşık bir konuyu kısa zamanda öğrenmeye çalışanın aklında hiçbir şeykalmıyor. En iyi strateji sürekli molalar vermek ve konuyu iyice sindirmek. Ama öncelikle, ders çalışma süreleri ne kadar uzunsa, arada verilen tatillerin de o kadar uzunolması gerekiyordu. Bu durumda ideale en yakın çözüm, yoğun çalışmak, kitabı bir kenara koymak, tatil yapmak ve sınava yaklaşırken kısa süreli hafızayı tekrar kurcalamaktır. Bu sebepledir ki, hastalarımıza veya danışanlara “son gün ders çalışmayın” deriz.

NASIL ÇALIŞIYORUZ?

Bilim adamları, insan bedeninin mutluluk hormonu Serotonin ve Dopamin salgılayabilmesi için en az 2500 ışık birimi aydınlığa ihtiyacı olduğunu tespit etti.

Güzel bir Pazar gününde bu hiç de sorun olmayabilir, çünkü bize 100.000 birime dek ışık sağlar. Ancak ofislerde durum farklıdır. Normal bir ofis aydınlanmasının ışık gücü ancak 500 birim kadardır. O hâlde ofis elemanlarının tutkulu birer karamsar olmalarına şaşmamalı.

Bu noktada hatırlatayım, fototerapi âletleri Kuzey Avrupa ülkelerindeki Kış Tipi Depresyonda işe yararken, bizde hemen hiç etkili bulunmamıştır. Prof. Dr. Müfit Uğur'un getirdiği cihaz herhalde Cerrahpaşa'da muhafaza ediliyordur.

Bu aleti önce muayenehanesinde kullandı; hemen her alanda ama işe yaramadığını görünce kliniğe verdi. Çok mütedeyyindir aynı zamanda...

Şunu söyleyebilirsiniz: “Ne fark eder, karamsar kişiler sadece gerçekçi kişilerin sevimsiz olanlarıdır!”.

Ancak bu doğru değil. Bu uygulamanın vahim sonuçları var. Kendi kendine küsüp somurtkanlar pek fazla yaratıcı olamaz. Bu durumdaki insanlar, sadece talimatları uygular, kimileri ruhsal olarak çoktan istifa etmiştir, bazıları da keyifsiz olduklarından iş arkadaşlarına kötü davranırlar…

Bununla birlikte çalışma araştırmacıları iş yerindeki ortamın finansal teşvikten çok daha önemli olduğu konusunda hemfikirler. Keyfi yerinde olan elemanlar daha fazla iyileştirici önerilerde bulunuyor, daha iyi adapte oluyor ve hatta daha fazla kazanıyor.

Bir Kuzey Avrupalı çalışan yılda ortalama 212 gününü ofiste geçiriyor.

Çalışanların %34’ü geceleri rüyalarında işlerini görüyor.

Avrupa’da 800.000 çalışan düzenli olarak Performans Yükseltici Haplar alıyor (bunların çoğu off-label dediğimiz, endikasyon dışı ve doğal ürün diye satılan şeyler. Bir kısmı da, bizde Kırmızı Reçeteye tâbi olan metil fenidat gibi ilaçlar)

SU SEBİLİ ETKİSİ

Dedikodu üretkenliği neden artırıyor?

Dedikodu, tıpkı İngiltere’de arabayı sol şeritte kullanmak gibi, iş hayatının bir parçası. Buna katılmayanlar bir çarpışma tehlikesi yaratabilir. Üstelik bunun dedikodunun endişe verici işten çıkarılma dalgası veya yakında beklenen bir müdür değişikliği gibi hayat bilgiler içermesiyle bir ilgisi yok.

Tepesinde 20 litrelik mavi renk damacanası olan bu aletin bir musluğu ve susayanlar için yanı başında karton bardakları var. Bu su sebilleri artık bazı mağazalarda da susayan müşteriler için bedava su dağıtıyor. Ancak Amerika’da daha farklı bir işlevi var. Atlantik’in öte yakasındaki çalışanlar güncel haber alışverişinde bulunmak üzere düzenli olarak bu su sebillerinin başında toplanıyor. Tabii dedikodu için de.

Peki, bu Noktalarda Toplanan Birkaç Kişinin Arasından Neden Mutlaka Dedikodu Kumkumaları da Çıkar?

Bu durum neden her toplumda görülen bir manzaradır?

Basit cevap şu: Çünkü bu işe yarar olmaktan öte bir olgu. Çünkü dedikodu öncelikle iş yerlerinde sosyalleşmeyi sağlayan bir tür yapıştırıcı…

Diyelim ki bir iş yerinde yöneticisiniz ve bir danışman size “toplantıları iptal edin, bırakın insanlar daha sık gevezelik dedikodu yapsın” diyor. Herhalde ilk olarak danışmanın sözleşmesini feshedersiniz. Ama bu çok büyük bir hata olur, çünkü adam haklı ve bu soğukkanlıca tavsiyesi bilim tarafından da oldukça destek görüyor.

Örneğin Massachusetts Institute of Technology’den Prof. Alex “Sandy” Pentland (Sevgili Dostum Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu sırf çocukları için orayı bırakıp, vatanına dönmüştü. Zamanında çok beraber tez çalışması ve muhabbetimiz oldu ama o da şimdi unutkanlıktan mustaripmiş; GAP bölgesindeki tuza dayanıklı tahıllar geliştirmek için çok gayret göstermişti) başkanlığındaki araştırma ekibi telefon santrali personelinin çalışma arkadaşlarıyla ne kadar süreyle konuştuğunu bu şekilde karşılaştırdı.

 

Büyük Bilim Adamı, Biyolog ve Evrimci Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu

Bunun için önce bütün elemanlara içlerine gizlice bir telsiz çipi ve mini mikrofon yerleştirilmiş yaka kartları dağıttı. Bilim adamları böylece bu çiplerden (yongalardan) en az iki tanesinin ne zaman, nerede ve hangi sıklıkta karşılaştığı ve konuşmalarının dedikodu yahut işle ilgili şeyler içerip içermediğini mikrofonları aracılığıyla dinleyebildi. Araştırmaların sonuçları ofis içi yapılan dedikoduların bir deliliydi.

***

Çünkü bilinen klişenin aksine, bu eylem, bir zamanların savurganlığından başka her şeydi. Diğerleriyle herhangi bir şey hakkında sık sık koyu sohbetlere dalan bir elemanın üretkenliği kendini işine vermiş olanlardan %15 daha fazlaydı.

Londra Üniversitesi’nden çalışma hayatı alanında Uzman Psikolog Kathryn Waddington da 100 hemşire üzerinde yaptığı araştırmadan sonra, arada bir yapılan küçük dedikodular çalışanların ruhları için âdeta bir merhem niteliğinde olduğu sonucuna vardı. Ayrıca gerginliklerini atmalarına da oldukça yardımcı oluyor. Böylece asıl yapmaları gereken işe daha zinde biçimde devam etmelerini sağlıyor.

ERTELEME ETKİSİ

Neden çok az şeyi kuralına uygun yaparız?

Statik olarak bakıldığında çoğu projenin başlandığı, en iyi düşüncelerin geliştirildiği ve en gözü pek planların başladığı günün adını biliyor musunuz?

Çok doğru: Yarın!

Chicago’daki DePaul Üniversite’sinden Amerikalı Psikolog Joe Ferrari bu alanda lider bir uzman sayılıyor. Psikolog 2006 yılında gerçekleşen International Meeting on the Study of Procrastination’da ortaya koyduğu araştırmaya göre her beş kişiden biri kronik erteleyici. Hangi kıt’ada araştırılırsa araştırılsın, bu sayı sabit, erkeklerde ve kadınlarda durum aynı. Ve hiç de sağlıklı değil.

Her şeyi son dakikaya sıkıştıran birinin mantıklı olarak daha hızlı çalışması gerekir (tabii yetişebiliyorsa).

***

Yan etkisiyse malum, aşırı stres (zorlanma). Windsor Üniversitesinden Kanadalı Psikolog Fuschia Sirois da yine aynı şekilde bu fenomeni işlerini sürekli erteleyenlerin kendilerini çoğu zaman baskı altında hissettikleri, sık hastalandıkları ve hayat tarzlarına çok az dikkatettikleri sonucuna ulaştı.

Bu arada konu kesinlikle medeniyetin modern bir hastalığı değil. Sorun daha çok insanlığın kendisi kadar eski. Cicero bile sürekli ertelemekten şikâyetçiydi (şu “en kötü barış, savaştan iyidir" vecizesinin sahibi olan filozof; mezarından kalkıp ülkemize bir baksa ne derdi acaba).

***

Öğrencilere verilen anketlerin verilerine göre, her iki öğrenciden biri ödevlerinin son teslim tarihini keyfi olarak erteliyor. Ancak teslim tarihi geciktiğinde eleman olarak bundan yakayı kurtarmak kolay değil. Adına boşuna deadline, yani ölüm çizgisi dememişler.

BUKALEMUN ETKİSİ

Bizi taklit eden insanları neden severiz?

İlk anda sempatik bulunmayı kim istemez! Elbette gittiğiniz heryerde ilk anda sayısız kalbi titreten ve arzulu bakışları kendine çeken şu dikkat çekici şanslı tiplerden bulunur.

İki bedava içki arasında karar verebilen ve üstüne üstlük şımarık süs kopekleri gibi aptal bakabilen tiplerden. Diğer herkes ya şanssızdır, makyajsız hakkından gelinemeyecek bir yüzü vardır ya da ağzı kokar. Hayat böyledir işte. Adaletsiz, duyarsız ve nankördür. Buna karşı yapılacak bir şey yoktur. Yoksa var mı? Elbette!

Sempati değerleri üzerinde adamakıllı çalışılabilir. Gerçi bu insanı mutlaka yaşayan en seksî varlık olma noktasına getirmez ama yine de cerrahi yardım olmadan, Bukalemun Etkisi olarak da bilinen ayna tekniğiyle bireysel bir çekim gücü insanı hissedilir biçimde güzelleştirebilir.

Sempati için bir tür biyolojik temel oluşturan sinir hücreleri olduğu bilinmektedir. Bizimle aynı davranışları sergileyen birini izler izlemez bu nöronlar ateşleniyor (ayna nöronlar).

***

Böylece simetrik davranış aynı zamanda bir ilişkinin veya sohbetin aslında ne kadar uyumlu olduğunu gösteren gerçek bir ayna oluşturuyor.

Ancak, Bukalemun Etkisi başka şeylere de yol açıyor. Bizi doğrudan karşımızdaki kişinin çekince yahut korkularını azaltmaya yöneltebiliyor. Ama bunu yaparken çok hassas olmak da gerekiyor. Çünkü uzmanlar, karşımızdaki dostça olmayan insanları yansıtmamak ve taklidini yapmamak gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Başka birinin bizden hoşlandığına inandığımızda, o zaman bu kişiye karşı otomatikman daha sıcak ve dostça davranıyoruz. Bu da karşımızdakinin bizden gerçekten daha fazla hoşlanacağı bir etki oluşturuyor.

Tersi durumda ise, bize karsı beslenen sempatiyle ilgili kuşku duyuyorsak veya reddedilmekten korkuyorsak, o zaman kontrollü ve soğuk davranıyoruz ve böylece gerçekten bir reddedilme tehlikesi oluşturuyoruz.

İtiraf etmemiz gerekir ki burada söz konusu olan basit bir nedensellik ilişkisi ama yine neden bazı insanların ilk görüşte sevildiklerini veya sevilmediklerini de açıklayan bir durum. Ve bazılarının neden diğerlerinden daha fazla sevildiğini de.

***

HATALI UZLAŞMA ETKİSİ

Başkalarıyla ilgili neden hep aldanırız?

Hayat her zaman uzlaşıyla geçmez. Özellikle iş hayatında iki farklı görüsün birbiriyle çakışması sık meydana gelen bir durumdur. Bu da kesinlikle mantıklıdır. “İki kişi sürekli aynı fikirdeyse, içlerinden biri gereksizdir” demişti bir zamanlar İngiliz Başbakan Winston Churchill (alkolik ve Türk düşmanıydı ama İngilizlerin hâlâ en büyük millî kahramanıdır). ‘Barış için Atom Bombası’ diyen Einshower’ı da kandırmıştır. Churchill'in Tekrarlayan Ünipolar Majör Depresyonu vardı.

Ve Johann Goethe'nin bu konudaki kısa cümlesi şöyle: “Aynı olan bizi rahatlatır ama karşıt olan üretken yapar.” Ne kadar doğru!

***

Not: Goethe’nin Türk asıllı olduğu iddiası da gündemde! Doğu Batı Divanı eserinde bunu açıkladığı, Filistin’deki Akka Kalesi’ni 1921’de Müslümanların fethetmesini müteakip bu ortaya çıkmış: Kiliseye gitmeyen, Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı’nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmediğini yazan Goethe’nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Dr. Arif Arslan tarafından kaleme alınan İslam-Goethe isimli kitapta ise Goethe’nin soyunun Türklerden geldiği iddia ediliyor. Araştırmacı-Yazar Senail Özkan da Goethe’nin Türk olduğuna dair ortaya atılan iddiaları onaylıyor. Özkan, “Hans Nielsen tarafından kaleme alınan ve çevirisini yaptığım Goethe’nin Damarlarında bir damla Türk Kanı adlı makalede de Goethe’nin Türklerin soyundan geldiğine dair görüşler yer alıyor.” dedi. Arslan’ın Öteki Adam Yayınları’ndan çıkan kitabında verdiği bilgilere göre; Filistin’de Akka kalesini 1291’de Müslümanların fethetmesinin ardından ülkesine dönen Alman şövalyelerden Graf von Lechmotir, Suriye’deyken yaptığı çarpışmalarda Mehmet Sadık Selim adlı bir Selçuklu subayını esir alarak yanında Baden Württemberg’e götürür. Cerrah, hekim, mimar, kendi lisanının yanında Latince ve Arapça da bilen Selim’e kısa zamanda Baden Württemberg bölgesindeki en büyük kont tarafından albaylık rütbesi verilir. Devlet yönetiminde ciddi başarılar gösteren Selim’e Türk kökenli olması dolayısı ile Selim Sultan diye hitap edilir. Goethe’nin bu Selçuklu subayıyla akrabalığı vardır. Goethe’nin soyu, Almanya’daki Selçuklu ailesinden Philip Sultan’a kadar uzanır. Şecerede daha aşağılara inildiğinde karşımıza şu isimler çıkıyor: Johann Sultan ve babası Henrich Sultan. Goethe’nin soyu da Johann Sultan’ın Kızı Anna Sultan tarafından geliyor. Almanya’da bugün bile nüfuzunu koruyan ünlü Soldan Ailesi, Goethe’nin günümüzdeki akrabaları. Almanya’nın çeşitli yerlerine dağılmış ‘Soldan’ adlı mensupları Almanya’da Türk asıllı olmaları ile tanınıyor. Soldan kelimesinin kökü ise Sultan kelimesine dayanıyormuş.

***

Her yerde uyum hüküm sürdüğü takdirde artık hiçbir yaratıcılık olmaz.

Öte yandan, karşıt fikirlere direnç göstermek zordur. Bu ilk olarak sağlıklı bir ego, ikinci olarak pratik gerektirir. Hiç kimse görüşlerinin yanlış olarak deklare edilmesini duymak istemez, daha çok hemen onaylanmak isteriz. Bu kendini aldatmanın adı Hatalı Uzlaşma Etkisi’dir.

Uyum bir yanılsamadır. Gerekçelerimiz ne kadar iyi olursa olsun, fikirlerimiz karşılık bulmadığında her seferinde hayal kırıklığına uğramamalıyız. Bu istisnadır!

Yeni sevgililer çoğunlukla yaşadıkları ilk büyük fikir ayrılığında hatalı uzlaşma etkisi nedeniyle göğün yedinci katından aşağı düşüverir.

Bir eleman yeni tanıştığı ve daha önce kendisine dostça davranan iş arkadaşıyla yasadığı ilk uyuşmazlıkta şaşkına döner. Ve kimileri birbirlerini uzun suredir tanıdıkları hâlde yakın dostlarının neden kendilerinden yana çıkmadığına şaşırır. Başkalarını kendi fikirleriyle baş başa bırakın ve daha çok karşıt görüşleri hesaba katın.

Ayrıca gelecekteki tartışmalarda ünlü Amerikalı gazeteci Herbert Bayard Swope’un esprili sözünü hatırlamak da yararlı olur. Kendisi bir dostuna demişti ki, “Sana bir başarı formülü veremem. Ama nasıl başarısız olunacağını söyleyebilirim; herkesi memnun etmeye çalışarak”.

MARSHMALLOW ETKİSİ

Pes etmek ve başarmak neden iç içedir?

İnanması zor ama insanın hayatta başarılı olup olmayacağı henüz gençlik yıllarında kendini belli ediyor. Arna sosyal statü ve anne babanın genleriyle veya bu yumurcağın ne kadar kurnaz yahut açıkgöz olduğu gibi dünyevi şeylerle değil. Cevap daha çok çocuğun şekerlemelerle başa çıkmak gibi basit şeylerde olduğu gibi, hayatın lotosunu tutturup tutturamayacağında da...

Amerikalı bilim adamları 1960'lı yıllarda bu ilişkiye dikkat çektiler. O dönemde dört yaşındaki çocuklarla dolu bir yuvayı ziyaret edip onlara baştan çıkarıcı bir öneride bulundular.

Çocukların her birine beyaz köpük şekerden yapılmış bir şekerleme olan marshmallow verildi. Çocuklar bunu çabucak yiyebilir -veya da öneriye göre- deney yöneticisi tekrar gelene dek bekleyebilirdi, o zaman ödül olarak ikinci bir marshmallow alabileceklerdi. Çocuklardan bazıları deneyi geçemedi ve hemen şekerleri midelerine indirdi, diğerleri bütün fiziksel ve ruhsal güçleriyle uslu bir şekilde bekledi, şeker köpüğünü kokladı, onunla oynadı, biraz evirip çevirdi ama ısırmaktan kendini alıkoydu ve sonunda çifte şekerle ödüllendirildi.

Ama deney bununla bitmiyordu. Tam 14 yıl sonra aynı öğrenciler tekrar mercek altına alındı.

Ve bakın neler olmuştu?

Sabırlı olanlar özgüvenli, empati kurabilen kişiliklere sahip olmuşlardı, beklenmedik durumlarla başa çıkabiliyor ve onları hedeflerinden uzaklaştıracak olan ödülleri reddedebiliyorlardı.

Şekeri hemen mideye indirenler ise, duygusal olarak tutarsız, değişken, kararsız kişiler olmuşlardı ve okuldaki notları da kötüydü ve bu zekâlarından tamamen bağımsız bir durumdu.

***

Anlaşılan bilim dilinde ödülden feragat da denen ödülü erteleme yeteneği sadece sağlam iradenin bir işareti değil aynı zamanda gerçek bir başarı özelliği gibi görünüyor.

Bu arada Marshmallow Etkisi, sosyo-psikolojinin klasikleri arasına girdi. Deney birçok kez tekrarlandı ve her seferinde aynı sonuç edildi. Ayrıca eski Harvard Profesörlerinden Daniel Goleman doksanlı yılların ortalarında bu deneyle ilgili Emotionale Intelligenz (duygusal zekâ) adında bir çoksatan kitap yayımladı.

Tezi söyle: Yüksek bir zekâ katsayısı, başarı ve hayatta mutlu olmak için kesinlikle bir garanti değil.

Zekâ buna olsa olsa %20’lik bir payla katılıyor. Hayattaki mutlulukta çok daha etkili olan şeyi duygu ve arzularla akıllıca başa çıkabilmektir ve bu gerçekten böyle.

***

Kibriyle kendini hasta eden, öfkeden köpüren yahut arzuyla yanan kişi söyleyecek kelime bulamamakla kalmaz, çoğu zaman berrak bir düşünceye de sâhip olamaz.

***

Değerli Takipçilerim,

Türkiye’nin durumu çok kötü ve “bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” hâli var!

Burada daha önce yazdığım, konferanslarda anlattığım her şey çıkıyor ve bana bunların beyhude uğraşlar, çabalar olduğunu düşündürüyor.

Artık TV, radyo ve diğer şeyleri takip etmek istemeyenler çok arttı.

Şu Aziz Vatanın vatandaşları –hep öyleydi de, çok arttı- birkaç gruba ayrıldı:

-Verelim de gitsin diyenler: Silopi, Diyarbakır, Güneydoğu…

Oralarda pek çok bâkir petrol sahası var. Bor mevcut. Ama umurlarında değil!

-Askerlikten yırtmak isteyenler: Kınamıyorum, hattâ mazur görüyorum ama benim ve arkadaşlarımın alnında “enayi” mi yazıyordu?

Rakısını, viskisini içip, oturduğu yerden ahkâm kesenler: Bu memleket parçalanırsa, nereye kaçacaksınız?

***

Son birkaç şey:

Sayın Baykal nasıl olur da cep telefonunu ve cüzdanını arabada unutup soyulur?


Ülkücülüğün kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Bey kalkıp AKP’ye geçmiş.

tuğrul türkeş ile ilgili görsel sonucu

Pes!

Nedir bu? Negatif Özdeşleşme-benimseme mi veya başka hesaplar mı mevcut?

Acaba Tuğrul Türkeş ve Ahmet Özal birtakım mahfillere üye olabilirler mi?

Dilerim bulunur bir kurtaracak “bahtı kara mâderi”…

Sevgim ve Saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 27 Ağustos 2015 Perşembe

2056 kez okundu
0